Sanırım sevgili Can Dündar’ın bir yazısında okumuştum Orta Amerika’da Astek ve Mayaların torunlarının uzun yolculuklara çıktıklarında ruhlarının bedenlerinden geride kalmaması için oturup onları beklediklerini. İşte Kefe yaylası da öyle bir yer. Modern hayatın hızından, koşuşturmasından bir türlü durup beklemeye zaman bulamadığımız ruhlarımızın bize yetişebilmesi için bir fırsat veriyor Kefe yaylası. Denizli’nin 40 derece sıcağına inat serin bir durağanlığı ve ruhlarınızı beklerken derin derin nefes alarak vücudunuzun oksijene doyacağı hayatın aheste bir şekilde devam ettiği yer. Sanki güneşi dallarıyla tutan heybetli çam ağaçları, üzerlerinde doğaya ait tüm renkleri görebileceğiniz ve çam ağaçlarından yayılan keskin çam özü kokularıyla ahenk içinde birleşen çiçek özlerinin kokularıyla Kefe yaylası size pastoral bir senfonideymişiniz gibi davranır.
Denizli’den güneye doğru 36 Km kadar gidildiğinde yol kenarında her çeşit leblebinin satıldığı ki benim tercihim acı soslu ve tuzlu olan küçük dükkanların bulunduğu Serinhisar’a ulaşıyoruz. Eski adı kırmızı renkteki taş ve tuğlalardan yapılan Hisarından dolayı Kızılhisar olarak anılan ilçenin adı 1987 yılında Serinhisar olarak değiştirilmiş. Eğer yolculunuza sabah çıktıysanız ve kahvaltı için durmanız gerekiyorsa şehir merkezindeki Çamlı Park simit ve sıcak süt ile yapacağınız güzel bir kahvaltı için sizi bekliyor. Neredeyse ilçedeki her evin altında leblebi üretimi yapılan bir atölye var ve halkı da tıpkı taze üretilmiş leblebiler gibi sıcak ve dostcanlısı. Leblebinin yanı sıra yerli halk sofralık zeytin ve turşu üretimi de yapıyorlar.
10 km’lik kısa bir yolculuktan sonra Yatağan kasabasında alıyoruz soluğu. Kurulduğu tarihten beri yaklaşık 800 yıldır demircilikle uğraşan kasaba halkı buna bağlı olarak bıçakçılık ve metal el aletleri yapımı konusunda kendilerini geliştirmişler. Şu anda 250-300 ev üretimi yapan bıçakçı var. Son dönemlerde sağlanan kredilerle teknoloji seviyesini yükseltip daha sağlıklı çalışma ortamları kurmak için çalışmalar yapılıyor. Bunun için sanayi sitesi kurulmuş ve bıçakçılık üretiminin ham maddesi olan kara çelik ve paslanmaz çeliği sağlamak için kurulan şirketle üretim kapasitesi arttırılmış. Ayrıca kalitenin artması, iç piyasanın ihtiyaçlarının karşılanması ve ihracata geçilmesi için AB ile ortak bir proje üzerinde çalışılıyor. Ayrıca Yatağan adıyla özdeşleşen ve Anadolu’da birkaç yerde daha üretilen özgün Türk kılıcı; “Yatağan”, Göktürklerden beri Türk piyadelerinin saldırı ve savunma aracı olarak kullanılmış ve hala burada üretilmekte.
5 km’lik bir tırmanıştan sonra Kefe yaylasına ulaşıyoruz. Zamanın akışının bir kaplumbağa hızındaki bu 1520 metre yüksekliğindeki yerde etrafı ardıç ve karaçam ormanları ile kaplı kamp alanının yayla turizmi için gereken tüm altyapıları tamamlanmış. Kendi çadırınızı kullanabileceğiniz gibi çadır kiralama olanaklarının da bulunduğu kamp alanında her yıl Ağustos aynın ilk hafta sonu geleneksel “Yatağan Bıçakçılık Festivali ve Kefe Yaylası Şenlikleri” düzenleniyor. Şenliklerde doğa yürüyüşleri, cirit, güreş müsabakaları ve dans gösterileriyle, ayrıca yöre üretimi el aletleri yarışmaları ve konserlerle büyük ilgi görüyor. Ayrıca dönüşte bedeninize yetişmiş ruhunuzla Yatağanlı teyzelerin kendi yaptıkları balık şeklindeki çakılardan alıp yanınızda getirmeyi unutmayın.
P.S. Özgün Türk Kılıcı “Yatağan”
Dünyada Türklerden başka hiçbir ırk tarafından kullanılmadığı için “Özgün Türk Kılıcı” olarak nitelendirilmiştir. Nereden çıktığı konusunda iki sav vardır. Birincisi Özbeklerin Katagan Boyunun bulduğudur. Yatağanların Göktürkler döneminde de kullanıldığı öne sürülmektedir. İkincisi ise 16. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı ordusunda genellikle piyade sınıfı olarak bilinen Yeniçeriler ile deniz askerleri olan Levendler tarafından yaygın olarak kullanıldığıdır. Yatağan Osmanlı toprakları içinde yer alan balkan ülkelerinde de 18. yüzyıldan itibaren kullanılmış ve hatta Sırplar arasında 19. yüzyılda ulusal bir nitelik haline gelmiştir. Birinci düşüncenin daha doğru olabileceğini düşündürür. Ufaik kılıçtan biraz daha kalın Pala’dan daha ince ve daha hafiftir. Kılıcın balçağı yoktur ve kabzası beyaz ve siyah renkli kemik yada boynuzdan yapılır bu yüzden “Kulaklı” diye anılır. Diğer kılıçların aksine içbükey (concave) kısmı keskin, dışbükey (convex) kısmı düz ve kenarlıdır. Kını içerisinde belde kuşağa sokulmuş olarak taşınır.
|