<< Previous Topic | Next Topic >>edebi neşriyat'a geri dön  

SAYIKLAMALAR (en baştan)

April 25 2001 at 5:40 PM
  (no login)

bırakın gemileriniz demir alsın
düş denizine doğru yol alsınlar
bir başka size doğru giderken
rotalarından saptıkları yerde
gerçeğe düşebilirler
ölebilkirler
yollarını şaşırmasınlar
düş denizine giserken
başka bir karaya çıkabilirler
o karaya demir atacaklarsa eğer
söyleyin onlara
AŞK düşte de olsa yaralar insanı
ama AŞKtan korkmayın
doğacak ilk çocuğunuzun adını
AŞK koyun cesursanız
gözlerinizi bağlamayın
kural aramayın
AŞK'ın rotası yoktur
AŞK ile düşü şaşırmayın
düşlere düşen anahtarı aramayın boşuna
bırakın kilitler istedikleri zaman
kadın olsunlar
gizemya'ya oğlunuz asker giderse
ağlamayın arkasından
oarası da sizin bir parçanız değil mi?
yaşam ile ölüm arasında varolan çizgide
yürümeye çalışın
şimdi gerçek ile
düş arasındaki o ipincecik çizgide
SAYIKLAMALAR'dasınız



değişmedi, hiçbir şey değişmedi. aynada başka bir yüzle
karşılaşacağını sanmıştın ama hayır, sen de eğişmedin. herkes, giderken topunu da götüren şımarık bir çocuktu işte, maçı yarım bırakıp gittiler. taşra kasabalarının müşterisiz otellerinde uğursuz uğultusuyla derin
derin nefesler alıyorsun. derin derin aldığın nefesler kuyulara atılmış bebek çığlıklarından başka birşey çıkarmıyor içinden. iç geçirirken, içinden geçen kara trenler senden başkalarına katiller taşıyor. katillerin kucağındaki oyuncak filin bir kumbara olduğunu biliyorum. öldürdüklerinin, kurbanlarının son bakışlarını o kumbaraya koyup sana getiriyorlar. sen de onlar gibi bakıyorsun! bakışların ganimet senin,
hüzünlerin yalan, yalancısın sen! yabancısın...

geceyi bekledin, gecelere saklanıyorsun. karanlıklar aklıyor seni.kirin görünmüyor gecede. kışları kente inen aç kurtlar gibi kendine iniyorsun geceleri. kenar mahallelerine, varoşlarına, bir zamanlar var olan hoş anlarınıza ela atıyorsun. onlardan yüzüne beyaz bir kare almak istiyorsun. o anılar aslında kapısını çalmadığın eski bir masal ninesidir. masal ninesinin sana anlattığı masallardan kendine bir gelecek edindin sen de. ama hiçbir şey masallardaki gibi olmadı. yedi
cüce ile prenses masalında, prens bile değildin, prensin atıydın ve masal dinleyen kimsenin umurunda değildi at! prensle varoldun sen, bu yüzden masal nineni unuttun. masal ninene tecavüz eden 3 sapığı
gösteriyorlardı televizyonda:

--boşaltılan köylerden göçenler van'da, merkeze on kilometre uzaklıktaki
çadırkente yerleştirildiler...
--bosna'da pazar yerine atılan bomba...
--devlet güçleri bölgeye huzur getirdiler...
--üniversite öğrencileri hak arıyor...
--kesin olmayan seçim sonuçlarına göre...
--katiller belirlendi, en yakın zamanda...


Masal ninene tecavüz ettiler. Her akşam televizyonda gösterdiler onları. Sırayla arka arkaya geçip, masal ninenin arkasına geçip... Salyaları akıyordu. Masal nineni öldürdüler. Otorite, feodalizm ve tutsaklığın. Masal nineni öldürdüler... Her akşam meyveni soyarken parmağını kestiğinde gözlerin ekşidi... Masal ninene tecavüz ettiler... Portakalın üç dilimi, üç kişi masal ninene, elmanın üç dilimi, üç kişi masal ninene...
Kente inen aç kurtlar gibi kendine indiğin gecelerde amerikan filmlerinin hatırladığın düzüşme sahnelerinden daha çok olmayacak ganimetin. Belki eski bir sokak manzarası, belki bir aile büyüğünün verdiği bayram harçlığını kaybedişin, belki bir maçta attığın gol ya da doktorculuk oynarken dayının oğlunun eteğini sıyırıp...hepsi hepsi üç gece doyuracaksın o koca yalnızlığını. Sonra tekrarlar başlayacak. Tekrar tekrar izlediğin filmlerde olduğu gibi gözüne ayrıntılar takılacak; sokak manzarasındaki araba sayısını, aile büyüğünün verdiği harçlığın değerini, dayının oğlunun sıyırdığı eteğinin altına giydiğin donun rengini hatırlayacaksın. Sigaranın, içtiğin sigaranın tadını değiştirecek gece, ağzının tadını bozacak. Belki gecelerde başkalarının yanında dalga geçtiğin tanrıyla konuşacaksın, tanrı geceyi sever çünkü, imam siyahı bunun için giyer, rahiplerin giysileri de karadır bilirsin ve kiri az gösterir siyah pantolonlar. Oysa kara, bir ben düşürür alnımıza. Bizim alnımıza senin değil. Bizim de değil benim alnıma. Ben karalara bürünürüm, gecenin içine girerim, kabuslarınıza girmek için, kötü olan her şeyinize ortak olmak için, en azından küfürlerinizin nesnesi olmak için. gece yalnızlığınızı büyütür dikkat edin siz ona. Gece geldiğinde yalnızlığınıza oyuncaklar getirir; mesela aşk getirir, acı getirir, geçmişi getirir. Gece yalnızlığınızı alır parklara, sarhoşların uyuduğu parklara götürür. Gece yalnızlığınızı alır bir yalnızlık içki kültürü olan ve tek başına içmeyi öğreten barlara götürür. Gece yalnızlığınıza şeker getirir, gece yalnızlığınızı şımartır. Gece yalnızlığınızın dayısıdır, kolunuzdan tutar geneleve götürür, yalnızlığınız acemidir, verilen peçeteye gözyaşlarını siler. Gece yalnızlığınızın teyzesidir, berber hamama giderler, etek altları temizlenir, kötü anılar unutulur. Yalnızlığınız hepinizi ister sizden sonra. Gece şımartır yalnızlığınızı büyütür. Bir de bakmışsınız ki yalnızlığınız kocaman bir yara olmuş üstünüzde.


hava soğuk, alnınızı pencerenin soğuk camına dayıyorsunuz, sokağı seyrediyorsunuz. Sokakları seyrettiniz. Sokakların meydanı yoktur bu coğrafyada. Sokaklar sokaklarla birleşir hep. Sokakları yürürsünüz, meydanlar yoktur, hani nerede meydanlar?. Meydanları bile bayram şekeridir bu coğrafyanın. Otoritenin verdiği bir bayram şekeri, ağzınızda küçülen, küçüldükçe acıyan bir bayram şekeri. Tekeri bulması insanlığın nasıl büyük bir değişimdir? Kendi içinizde bir teker bulamıyorsanız içinizde sürünüyorsunuz demektir. Sürünürken, kendinize sürünürken, yalnız olmayanlarınız sevgilisine sürünürken, sadece sürünürken, eriyor, gittikçe bitiyorsunuz aslında. Sürünmek acılıdır. İçinizde bir teker bulamamışsınız, değişememişsiniz. Kumandanızın her düğmesi aynı kanalı açıyor, aynı şırınga kan alıyor beyninizden. Beyninizi beylere satıyorsunuz farkında değilsiniz. Kendinizi belirleyen parçalarınızı atıyorsunuz, değişemiyorsunuz. Hava soğuk, çok soğuk. Alnınız soğuk camında pencerenin, buğu tutmuş camı, cama göz çiziyorsunuz kocaman. Camın gözleri sizi görüyor, siz camdan dışarıyı göremiyorsunuz, çünkü is tutan camlar kentinde, kendini bulamayan bir sakinsiniz. Saki’nin unuttuğu bir erken sarhoşsunuz aslında. Boyalıydı okullarınızın camları, baharın geldiğini görmediniz herhalde, şimdi camdan dışarı bakıyorsunuz, alnınızı cama dayamışsınız, sabahleyin bir hamamböceği olarak uyanmaya razısınız oysa. Kafka’ya peygamberler gibi inanıyorsunuz artık. Dışarıda bir taksi duruyor. Taksiden geç inen müşteriler size aksi şoförler karşısında nasıl terlediğinizi hatırlatıyor. Her yerde otorite, her yerde otorite. Otorite bir cin ali dizisi; otorite okulda öğretmen, otorite evde baba, otorite yolculukta şoför, otorite sokakta polis, otorite üniversitede polis, otorite demokraside devrimci. Otoriteden titriyorsunuz, otorite aklınıza ot dikiyor, ota bürünmüş aklınızın gül bahçeleri, karanfiller ota bürünmüş. Kendiniz, kendiniz gibi hissetmek için kendinizi, ot gibi hissedin, öyle alnınız soğuk cama dayalı. İçinizde saklayamadığınız bir şeyler var. Gecenin bu saatinde uykusunu telefonla uykusunu bölücü eylemlerde bulunacağınız bir dostunuz yok. Saatin tik ve takları, tik ve tak, tik ve tak, zamanın geçtiğini size her an hatırlatarak, damlayan çeşmeyle birlikte beyninizi dövüyor. Bir ses olsun da ne olursa olsun diye radyoyu açıyorsunuz ve bet bir erkek sesi sayıklıyor



Herifin teki çıkmış radyoya sayıklıyor; yok kan koyacakmışsınız çocuğunuzun adını, yok aşkla düşü şaşırmayacakmışsınız, yok sonra oğlunuz askere gidiyormuş gizemya’ya, arkasından ağlamayacakmışsınız... Küfrediyorsunuz; saçmalayan lale, labunya, Cezmi’nin radyo cızırtısı. Ama kapatmıyorsunuz radyoyu, bekliyorsunuz, o ise sayıklıyor, sayıklamaya devam ediyor. Sayıkladığı her cümlenin sonuna bir ‘salak’ ekliyorsunuz biraz olsun rahatlatıyor bu sizi, küfrediyorsunuz ona, konuşmalar bitiyor müzik falan giriyor. Telefon etmeli radyoya, müziği kesmesinler, şu salak konuşmasa artık demelisiniz. Evde kalmış kızlar gibi düşlerinde apartman görevlisi Mehmet beyi üzerlerinde gören dul kadınlar gibi, radyolardan başka arayacak kimseyi bulamıyorsunuz. Bütün şehrin dışkısının aktığı bir küçük dere gibi bulanıyor, nereye akıyorsunuz bilmiyorsunuz. Kısır döngünün mucizevi piçlerisiniz siz. Kısır döngünün çarkları arasında ezilmişlersiniz. Telefon ediyorsunuz; saçma sapan bir program, düzeysiz bir program, ay tiksiniyorum, ay utanıyorum, ay kapatıyorum... Telefon etmiyorsunuz, vazgeçiyorsunuz. Bırakıyorsunuz sayıklasın. Yine başlıyor, bak bak bak bak ne diyor ebleh herif, sayıklamalar değil saçmalamalar olmalı bu!

Koltuğunuza oturuyorsunuz. Kıçınızın bütün kıvrımları koltuğa cuk oturuyor. Oturuyorsunuz, ot oluyorsunuz, otorite size ot yediriyor. Sonra birden bire kapı çalıyor üç kere. Kim olabilir ki gecenin bu saatinde? Üç kere çaldı, öyleyse postacı değil, siz de Marlon Brondo değilsiniz zaten. Kapınızı çalan kim o, kim o? ‘Kim o’ gibi bilinen saçma sapan bir soruyu korkudan soramıyorsunuz. Komşudur, bir şey istemeye gelmiştir. Ne istenir ki gecenin bu saatinde?


- Şey şekercim, ay bizimki içkili gelmişi oturmuş konuşuyorduk, ama ne görelim birden bire... iki aydır olmuyordu allah seni inandırsın, unutmuşum bittiğini. Hala anlamadın galiba, preveze zaferi canım preveze zaferi, savaş bitti de bir taraflarımız görüşmeye başlayacak. Hala mı anlamadın? Varsa iki üç adet...

Gecenin bu saatinde kapınızı çalacak komşunuz yok öyle mi? Öyleyse kapıcıdır:

- Abi benim karı düştü, gözü morardı... İyi de abi ağzından köpük çıkıyor, kuduz olmuş mudir? Yoksa düştü diye midir? Sen, yani hastaneye götürsek diyorum...

Kapıcınız, yani apartman görevliniz bekar. Belki de yanlış gelmiş bir misafir, eline yanlış bir adres de verilmiş:
- Ooo Necatcığım... valla uçak rötar falan yaptı geç geldik. Ne lan bu, göğüslerine mi kilo aldın? Pardon hanfendi burası Necati Yok’ların evi değil mi? Yoklar öyle mi? Pardon ama adres burası herhalde, tarif etsem belki...

Bu arada kapıyı açmıyorsunuz, kapı kapalı duruyor. Kapı bir daha çalıyor. İyimser tahminlerinizden sonra gerilim başlıyor. Bir sapık olabilir evet bir sapık. Ama hadi canım böyle kapıyı çalıp... Ne hale gelmiş millet:

- Pardon burası Leyla Bekaretikemerli hanımın evi mi? Siz kimsiniz? İyi ben size tecavüz edeceğim. Ben mi kimim? Sapık... he he he sapığınız! Soyadınızı değiştirmek zorunda kalacaksınız sanıyorum

Sonra kapınızı bu saatte başka kim çalabilir ki? Evet, bir polis çalabilir pekala:

- İyi geceler, sizi Kanunu Sultan Süleyman adına tutukluyorum, dünya size kalmış, konuşup konuşmamakta serbestsiniz. Konuşacağınız her şey mahkemede aleyhinize delil olarak kullanılabilecektir...

İyi de amerikan polisi burada ne arasın ki? Çok fazla film seyretmişsiniz. Şöyle olur bu ülkenin polisi:
Ta ta ta ta ta ta ta ta...
- Burada kimse yok galiba komiserim...

Evet, iyimser tahminleriniz, kötümser tahminleriniz, kendinizi, korkunuzu kısa süreli tatminleriniz sona eriyor. Evet, yavaşça açacaksınız kapıyı, göreceksiniz kötüyü. Sürpriz de olabilir pek tabi, eski bir dost. Dostsa çok eski olmalı, koltuğunun altında yıllanmış iki şişe şarapla... Evet yaklaştınız, kapının kolunu gördünüz. Kapının kolunu bükeceksiniz, kapının kolu bir cehennem yoluna açılacak sanki, öyle bir korku, nefesinizin sesi, eliniz kapının kolunda, ilk defa sevgilinin muhteşem, yani mahrem yerine dokunmuş gibi titriyor eliniz, titriyor ve okşuyor kapının kolunu. Açıyorsunuz evet açıyorsunuz kapıyı ve açtınız...


Kapıyı açtınız, karanlık, karşınızda bir adam, kalın parmakları var büyük tırnakları. Tırnakları parmaklarının buz tutmuş pencereleri sanki, parlıyor, tırnaklarında kir yok. Size bir zarf uzatıyor, sarı bir zarf. Sonra merdivenlerden hızla iniyor adam, yüzünü göremiyorsunuz. Yüzünü göstermeden iniyor merdivenlerden aşağı. Bir postacı mı? “Postu için öldürülen hayvanların acısı avcıların yüzünde bir gülücüktür” yazıyor zarfın üstünde. Daktiloyla yazılmış bir sayfalık mektup çıkıyor zarfın içinden, okuyorsunuz...


Sevgili sen, seni ilk defa geçenlerde deniz kıyısındaki iskele kahvelerinin birinde gördüm, boşluktaydın. İlk önce çantandan bir dergi çıkarıp okumaya başladın. Aslında dergiyi okumuyordun, her sayfaya şöyle bir göz atıp sonra diğer bir sayfaya geçiyordun. Garson çocuğa bir çay getirmesini söyledin, denize baktın. Sigaranı sanki deli bir rüzgar esiyormuşçasına kamburunu çıkarıp yaktıktan sonra etrafına bir tanıdığı bekliyormuş gibi güvenli bakışlar fırlattın. Sonra önünde açık kalmış dergine döndün. Dergiden sıkılmış olmalısın ki çantanı karıştırıp bir kitap çıkarttın, kitabın arkasını okudun ilk önce. Ama ikimiz de biliyorduk ki bu üçüncü okumandı kitabın arkasını. Sonra hiç üşenmeden saydım, sadece on iki sayfasını okudun kitabın. Gene sıkılmıştın. Yaktığın üçüncü sigarayı söndürürken bu sefer soğuk bir şeyler istedin garsondan. Televizyon izler gibi yaşıyordun günü, o kanaldan bu kanala hızlı geçişler yapıyordun. İkide bir sinirle yakıyordun sigaranı. Oysa kimse gelmeyecekti. Soğuk içeceğini de her şey gibi çabucak tüketip hesabı istedin. Kalkıp gittiğin zaman seni de listeye dahil ettim. Aradığımız tipe çok uygundun. Seni daha sonraki günlerde izlemeye ısrarla devam ettik. Saçlarını sürekli değiştiriyordun, Yılmaz Güney tipi, sonra uzattın biraz. Ne giydiğin belli olmuyordu, bir bakıyorduk bir Anadolu çocuğuydun; yelek parka postal, bir bakıyorduk The Colours of the Unutulmuş Ben. Aslına bakılırsa her şey iğreti duruyordu üstünde, kabuğuna yabancı bir kaplumbağa gibiydin, kozasını bir türlü öremeyen beceriksiz bir tırtıl gibiydin. Değişmek istiyordun ama değişemiyordun. Durakta beklerken, cafede otururken karşı cinse attığın bakışlardan anladık ki değişimin bir sevgiliyle olabileceğine inanıyordun. Bir sevgili bulmalıydın, yeni bir ten seni de yenilerdi. Ama yanılıyordun. Beden Alice’in harikalar ülkesidir, her köşesi bir yanılsamasaldır. Gariptir, değişmeden geçirdiğin onca yıldan sonra hâlâ değişmek umuduyla geziyorsun sokaklarda. Avrupa kupalarında mucizevi sonuçlar bekleyen teknik adamlar gibisin, onlar gibi yalan söylüyorsun kendine.

Sevgili sen söyle, bu şehre ne katıyorsun? Sen yaşarken kendine ne katıyorsun? Hiç, koca bir hiç! Evet üzgünüz sevgili sen, sen bir hiçsin. Sadece tüketiyorsun, ağlamadan acıdan sevince geçiyorsun. Kaç filmi sonuna kadar izledin, filmin her karesinden kaç ayrıntıyı aklına gizledin? Ya da kaç kitabı ellerinde yoğurmadan, iz bırakmadan bitirdin? Bak sevgili sen, yaşamak acı geliyor artık sana, hiç olduğunun farkındasın, dostlukların yavaş yavaş bitiyor, zamana karşı duramıyorsun. Yeni kurduğun ilişkiler dostluk falan değil kendini kandırma, arkadaşların onlar, arkadaki aşkların onlar. Aslında dostluğun yalan, aşkın doğru ve sadece aşıkların dost olduğunu sen de biliyorsun. Ama bilgi pratik ister sen. Sense hiçbir şey yapmıyorsun, etkin değilsin, bir eşyasın, bir nesne gibi bekliyorsun, sevilmeyi bekliyorsun, en azından emeklemiyorsun, emek vermiyorsun. Bak sevgili sen, sigarayı acıdığı yerde söndürmelisin bizce. Beklemek ağrılıdır. Yeni bir şehre indiğin andaki heyecanı düşün sen. Her şey yeni, değişimin yüzüne yansıması, kibar tebessümler ve meraklı bekleme.

Artık sen gitmelisin. Değişim ölümdedir. Sen ölmelisin. Öldürmelisin kendini sen. Yarına bir ceset olarak uyan, yani uyanmamalısın. Sen başarırsın. Hadi!

 

 Respond to this message   
Current Topic - SAYIKLAMALAR (en baştan)
  << Previous Topic | Next Topic >>edebi neşriyat'a geri dön  
Create your own forum at Network54
 Copyright © 1999-2009 Network54. All rights reserved.   Terms of Use   Privacy Statement