VI. Bir ve İki ya da "Birey ve Örgüt"
İnsan elinde olmayan doğa koşullarına göre hareket eder. Kent bu mücadelenin bir sonucu, 'mimari' dediğimiz de bunun bir aracıdır. İnsan yağmur nedeniyle dışarı çıkamamaktan, sıcak nedeniyle düşen iş veriminden, kar nedeniyle futbol maçlarının ertelenmesinden şikayetçidir. Bu memnuniyetsizlik iki sonuca götürür onu: Ya açıklayamadığı ve karşı koyamadığı tüm bu olup bitenleri ilahi bir kudrete bağlayarak en kolay yolu seçecek ya da aklına düsen 'şeytana' uyarak açıklamak için çabalayacak. Evet, Cangızbay'ın da dediği gibi beşeriyet dediğimiz insanın doğa karşısında kendi emeğiyle oluşturduğu özgürlüğünden oluşur. Doğanın veya kendini karşısında güçsüz hissettiği herhangi bir şeyin karşısında insan özgürlüğünü kazanma mücadelesine girer. Doğayla olan mücadelesinde kullandığı araç emekken diğer rakipleri karşısında kullandığı araçlar değişmektedir. Baba hiçbir şekilde müdahale edemediği ülke manzarasını elindeki kumanda ile değiştirmekte ve kendi gerçeğini yaratmaktadır. Uzaktan kumandanın icadı kumanda edilen televizyonun icadından daha önemlidir. Aslında baba kendisinin kumanda edildiği bir aracı kumanda ettiğini sanmakta, kendine benzerler arasında tercih imkanı sağlayan aletle beynini boşaltmaktadır. Televizyon
anketine katılmakta, çünkü zaten sadece seyredilmesinin seyredene bir katılım hissi verdiği program anket için telefona ödenen bedelle bunu 'değer'li bir hale getirmektedir. Babanın burada futbol seyircisinden hiçbir farkı yoktur. Onikinci oyuncu hiçbir zaman gol atamaz, yapabileceği tek şey bağırmaktır. Baba televizyon seyretmek gibi edilgen bir etkinliği dönüştürdüğünü sanmaktadır. Coşku Hollandalı kızın sınır dışı ediliyor oluşunun değil katılmanın ya da katılım sanılan eylemin coşkusudur. Babanın fikrinin sonucu değiştirmeyeceğini bile bile - çünkü "bu ülkenin güvenlik ve yargı güçlerinin olduğunu" bilmektedir- oğluna telefon ettirmesi, hakim olamadığı, olamayacağı şeye karşı içi boşaltılmış bir özgürlük eylemidir. İşbölümüne uygun olarak düzenlenmiş bir mekanının içinde yine işbölümüne göre hareket ederek kendini mutfağa ve banyoya kapatan anne, aslında bu iki ıslak zeminde ağlayabileceği, ağlarken de rahatsız edilmeyeceği eyvanını aramaktadır. Özellikle mutfak annenin üstlenmiş, üstlenmek zorunda bırakılmış görevinin gerçekleştirilen mekanı olarak onun bir uzmanlık alanıdır. Anneye evin içindeki iktidar mücadelesi için araç olarak sadece üç beyazla yarattığı harikalar ve üç beyazla yarattığı ev düzeni kalmaktadır. Bu mücadelenin alanı da banyo ve mutfaktır. Farklı beyazlar arasında seçim yapabilmek şansı bir özgürlük alanı olarak algılanmakta, anne kirlenen çamaşırları beyazlatarak tatmin olmaktadır. Bu onun için yeterli bir başarıdır. Gazetelerin kadın eklerinde de açıkça söylendiği gibi aslında insan küçük şeylerden mutlu olmayı öğrenmiştir. İnsana kendini tatmin edebileceği araçlar gibi küçük başarı alanları da modern kültür tarafından verilmektedir. Aynı seyrettiği klipler kadar kısa süren ilişkileriyle mutlu olan kız gibi. Evin kızı, kente 'walkman'le direnmektedir. Kente, 'seninle istediğim zaman ilişki kurarım' meydan okuyuşuyla kendi özgürlüğünü yaşamaktadır. Kentteki sesleri duymayarak, herhangi bir toplumsal bir etki altında kalmıyor. Farklı noktalara bakarak, görüntüyü değiştirirken kendi kliplerini çektiğini sanmaktadır. Sanal ortamın hızlı çocuğu ortanca oğlumuz ise maskesini istediği gibi değiştirmekte bazen kendisi olmakta ama bunun riskini hiçbir şekilde yaşamamaktadır. Henüz hiçbir iktidar tarafından denetim altına alınmamış olan bu sanal dünyada istediğini söyleyebilmekte ve hiçbir sorumluluk yüklenmemektedir. Onu ekran başına bağlayan bu sorumsuzluk hissi, bağsızlıktır. Aynı yanılsamayı kardeşi de yaşamakta, gaz pedalıyla
akıp giden görüntülerin hızını denetlerken hakim olduğu aracın yerine geçerek nesneleşmektir. Özgürlük hissini yaşamak için kullanılan bütün araçlar aslında amaçlarından sapıyor. Televizyon, beyaz eşyalar, walkman, bilgisayar ve otomobil kullananına değerinden çok daha farklı bir doyum sağlıyor. Seçebilme, yönetebilme, yönlendirebilme bir özgürlük olarak algılanıyor. Bireyin bu kişisel doyumla yetinir hale gelmesinin sonucu, kamusal alanın sonsuza kadar asıl sivil sahiplerinde değil, amacından sapan bir devlet imgesinin elinde kalmasına neden oluyor. Tocqueville'in "Yumuşak Despotluk" dediği şey budur. "İnsanları kendi içine kapalı bireyler dönüşmüş bir toplumda çok az kişi özyönetim faaliyetine katılmak isteyecektir. Yönetim özel yaşamın doyurucu olması için gerekli araçları ürettiği ve paylaştırdığı sürece herkes evde oturup özel yaşamın keyfini çıkarmayı yeğler." (Tocqueville, Dela Démocratie'den aktaran Charles Taylor, Modernliğin Sıkıntıları, Ayrıntı Yay, İstanbul, 1995, s. 16)
|