This post was originally written in Turkish, and since I am a little lazy to translate and since the subject is really not much interesting for non-Turks, I kept it in Turkish. Hopefully, the Turkish characters will appear in their original forms.
“Avam için edebiyat olamaz mı? Bu olamamazlık ancak münekkidin tengi-yi magzındadır. Her sınıf halkın ruhunu tehziz edecek mahiyette sözler, eserler vardır. Herkes, kabiliyyet-I fikriyyesine gore anlar ve anladığı şeyleri arar”.
Bu satırları Hüseyin Rahmi Gürpınar, ‘Cadı Çarpıyor’ isimli eserinde, daha çok Serveti Fünûn’culara karşılık olarak yazmış. Serveti Fünuncular tam tersi fikirlerin savunucuları olarak biliniyorlar. Her neyse konumuz itibarıyla bu tartışma pek önemli değil. Önemli olan 1913 yılında da, kitabın yazılmış olduğu tarih bu, bu tür tartışmalar yapılmaktaymış.
Birinci soru: neden bu konu bizim için çok önemli; sanki aydın olmanın bir numaralı kutsal kuralı? Neden halka bir şeyler öğretmek, ve mümkünse ara sıra da halkımızın anlamamakta direndiğinden şikâyetçi olmak zorundayız. Amaç anladığım kadarıyla halkımızı, ülkemizi bir yerlere getirmek.
İkinci soruysa, eğer böyle bir şey yapılacaksa, bunun nasıl yapılacağı. Bir tarafta akademik üretim ve bu alanda diğer ülkeler ayarına gelme kaygısı var. Diğer taraftaysa halka inme, halkı belli bir düzeye çikartma kaygısı var. Örneğin, bu açıdan bakınca olaya, geçmişte yaşamış olduğumuz Arabesk sorunu ve dönemi ilginç ve üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olarak çıkıyor karşımıza. Gene bu konuyla ilişkili olarak şu anda okumakta olduğum kitaptan, Erdal Sevinçli’nin ‘Hüseyin Rahmi Gürpınar – İnceleme’sinden bir alıntı aktarmak istiyorum:
“Ancak, yazarımız Hüseyin Rahmi’de de, kendisinden önceki dönemlerde ve çağdışı olan yazarlarımızda görülen bir durumla karşılaşırız: Bir sanat anlayışının, akımının sürdürücüsü, savunucusu olmaktan çok, izleyicisi, etkileneni olmak kolaylığına kaçmak! Doğal olarak bu kaçış bilinçle yapılan bir eylem olduğu sürece ilginç sonuçlar verebilir. Yalnızca bir “moda” izleyicisi durumunda kalan sanatçı “kopya” olmaktan öteye geçememektedir.
Özellikle ülkemizin toplumsal gelişme süreci izlendiğinde çoğu yazarımızın bu gelişme sürecine bir katkı olarak değerlendirebileceğimiz bir eylem içinde olduklarını görürüz: Batı’da egemen sanat akımlarından yararlanmak ve bu akımları kendi sanat yapıtlarına aktararak okuyucuyu yetiştirmek! Ilginçtir, okuyucuyu yetiştirmeyi amaçlarken yazarlarımızın kimilerinin (Ahmed Midhat örneği), bu konularda yüzeysel bilgilerle yetindikleri, izleyicisi oldukları sanat akımının gerçek yaratıcılarını tanımaktan çok ikinci, üçüncü derecede önemli uygulayıcılarına öykündüklerini görürüz. Serveti Fünun sanatçılarında bu belirleme çok açık bir biçimde gözlenebilir” (63-64).
Bu durum aslında günümüzde halâ bir problem olarak varlığını sürdurmekte, ve de sadece yazın alanında değil. Bir neden ülkemizde yeterince rekabet olmaması. Dolayısıyla aydın kadromuzun kolayı seçmekte, ve bir yerde, her önüne çıkan yüzeysel bilgilerle aydınlığını ilan etmekte. Yani düşük kalite bir aydıncılıkla karşı karşıya kalmış durumdayız. Bunun yanında, Erdal Sevinçli’nin basetmekte olduğu taklitçilik, yani kendi kaynaklarımızdan yola çikarak kendi özgün akımlarımızı yaratmıyor olmamız, halkı, bu işi yapmaya itiyor, ve sonunda ortaya garip bir durum çıkıyor: Arabesk ile politik Islam’in prim yapmaları.
Neyse şimdilik bu kadar.
t.
This message has been edited by pigeti on Oct 18, 2001 11:45 PM
|
|