Protestanlar, İncîllerin emr ve teblîglerinin, Mûsâ aleyhisselâmın dîninin emr ve teblîglerinden dahâ üstün olduğunu, kendi görüşlerine göre isbât etmeğe çalışıyorlar. Dahâ sonra, Kur’ân-ı kerîmin emrlerinin de, İncîllerin emr ve teblîglerinden dahâ üstün olup olmadığını incelemeğe başlıyarak diyorlar ki: (Her da’vânın kıymet ve ehemmiyyeti, [o da’vâyı isbât için] ortaya konulan delîllerin sağlamlık ve kuvveti nisbetindedir. Bütün akl sâhibleri günlük işlerini, bu kâidelere uydurarak düzeltmişlerdir.
Meselâ, bir üstâd eskilerine nazaran, dahâ kuvvetli ve mermîyi dahâ uzağa ulaşdıran yeni bir tüfek keşf etdiğini iddiâ etse, harb silâhlarını temâmlaması îcâb eden bir devlet, onu tecribe etmeksizin kabûl etmez. İslâmiyyetin, hıristiyanlıkdan dahâ üstün ve fazîletli olduğu iddiâsı da, aynen buna benzemekdedir.
Bu konuda islâmiyyet bir imtihâna tâbi tutulmadan, bir terâzîde tartılmadan, islâmiyyetin körü körüne kabûlünde acele etmek, akl kârı bir iş ve hikmetin îcâb etdirdiği bir şey değildir. Bunun için, Kur’ân-ı kerîmin emrlerinin İncîlin bildirdiklerinden efdâl ve üstün olup olmadığını inceden inceye araşdırmak ve doğru bir şeklde tecribe etmek îcâb eder.
Eğer hakîkatde Kur’ân-ı kerîmin, zan edildiği gibi, büyüklüğü ortaya çıkarsa; hiç düşünmeden İncîli terk etmek ve Kur’ân-ı kerîme yapışmak lâzım olur.)
CEVÂB: Bu sözleri yazan kimsenin, bunları, bağlı bulunduğu protestan misyoner teşkilâtı tarafından vazîfeli olarak, kaleme almayıp da, sâdece doğruyu ortaya koymak maksadı ile yazdığını bilsek, bu yazısının sonundaki insâflı sözlerinden dolayı kendisine teşekkür ederdik.
Fekat herkesin ma’lûmu olduğu ve kendisinin de i’tirâf etdiği gibi protestan misyoner cem’iyyetinden, ma’îşetini te’mîn etmek maksadı ile yapdığı bir işe riyâ karışdırmamasını hâtırlatırız. Bununla berâber, ortaya koyduğu ölçü, doğru bir söz olduğundan, biz de memnuniyyet ile kabûl ederiz. Ancak karşılaşdırılması aşağıda anlatılacak olan delîllere işâret etmek üzere, Kur’ân-ı kerîmde ve İncîlde bulunan ba’zı âyetlerin birbiriyle karşılaşdırılması ve mukâyesesi îcâb eder.
Dört İncîlin içerisindeki kıssaları ve sözleri bir tarafa bırakırsak, güzel ahlâk, dünyâ işleri [muâmelât], kalb ve âhiret bilgilerine âid bildirilenler, şunlardan ibâretdir:
(cevab veremedi)
Devami var
(Dünyâdan temâmen yüz çevirip, fakîrliğe ve yoksulluğa râzı olmak ve kanâat etmek. Allahü teâlâyı bütün kalbi ile cânından ve arzûlarından dahâ çok sevmek. Komşuyu kendisi gibi sevmek ve onun üzüntülerini tesellî etmek. Mazlûmlara merhamet etmek. Çocukları sevmek. Kalbden kötü düşünceleri çıkarmak. Birbirine dargın iki mü’minin arasını düzeltmek.
Din yolunda eziyyet çekmeğe sabr etmek. Adam öldürmemek. Hırsızlık yapmamak. Kızmamak. Kötü söz söylememek. Söğmemek. Kendinin küçük kusûrlarını da görüp, başkalarının büyük kusûrlarını görmemek, onları ayblamamak. Nasîhat etdikce, insanlar tarafından taşlanmağa katlanmak. Allahü teâlânın emrlerini bozmamak, değişdirmemek, din kardeşini incitmemek, ya’nî kalbini kırmamak, zinâ etmemek, şehvet ile [yabancı] kadınlara bakmamak, sebebsiz
kadın boşamamak, yemîn etmemek, kötülüğe karşı durmamak, bir yanağa vurulunca diğerini de çevirmek, kaftanını isteyene kaputunu da vermek, beddüâ edene hayr düâ etmek, hâsılı her kötülük edene iyilik etmek, sadaka, oruc ve düâda riyâdan sakınmak ve düâ etdiği vakt çok uzatmamak, para toplayıp kalbini ona bağlamamak, rızk ve elbise için üzülmemek. Hak teâlâdan sıdk ile ne istenirse verir.
Allahü teâlânın emrine itâat eden Cennete gider.) İncîllerde şu nasîhatlara da rastlanır: (İnsanlara dînin emrlerini teblîg ederken para almayın. Bir eve girdiğiniz zemân selâm verin. Bir yerde sizleri kabûl etmezlerse orada durmayın. Bir emri söylerken, söyliyen siz değil, Allahü teâlâdır. Ahkâmı teblîg ederken kimseden korkmayın, kimseyi muhâkeme etmeyin ve cezâ ta’yîn etmeyin.
Her suçu afv ederek alçak gönüllü olun. Ben insanların arasını sulh etmeğe geldim, nifak ve kılıç getirmedim, ayrılık ve harb çıkarmağa gelmedim. Anasını ve babasını benden çok seven benden değildir. İyi amellere âhiretde iyilik verilir, kötü amellere cezâ, azâb olunur. Allahü teâlâya itâat eden benim kardeşimdir.
İşitdiği doğru sözü kabûl edene, âhiretde mükâfât ve kabûl etmiyene azâb olunur. Anaya ve babaya ikrâm edin. Ağızdan söylediği söz ile insan necs, pis olmaz. Fekat ağzından çıkan kötü sözleri yapan, meselâ katl, zinâ, yalan yere şâhidlik gibi şeyleri yapan insan pis olur. Sizden vergi istenildiği zemân verin, muhâlefetde bulunmayın. Tevâzu’ eden, Allahü teâlâ indinde büyük olur.
Kibrlenen küçülür. Malınızdan sadaka verin, Allahü teâlâ indinde bulursunuz, malını birikdiren, saklıyan zenginlerin Cennete girmesi zordur. Biz hizmet olunmak için gelmedik, hizmet etmek için geldik).
(cevab veremedi)
Incîllerde, emrler, nehyler, güzel ahlâk ve kötü ahlâka âid ahkâmın temâmı bu yazılan mes’elelerden ibâretdir.Kur’ân-ı kerîm, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş semâvî kitâbların en efdali ve en üstünü olup, İncîlde bulunan bütün ahkâmı da en mükemmel şeklde içerisine almışdır.
Eğer eldeki İncîllerde mevcûd emr, nehy, muâmelât ve ahlâk ile ilgili hükmlerin temâmını Kur’ân-ı kerîmle karşılaşdırmak istersek, Kur’ân-ı kerîmdeki ahkâmdan az mikdârını zikr etmek ve tefsîr etmek lâzım gelir.
Biz burada misâl olmak üzere bir mikdârını zikr edeceğiz:
Kur’ân-i kerîmde ise, bu husûs en güzel ve en geniş olarak herkesin anlıyabileceği bir şeklde anlatılmışdır:
Hadîd sûresinin yirminci âyetinde meâlen: (Biliniz ki, dünyâ hayâtı, elbette la’b, ya’nî oyun ve lehv, ya’nî eğlence ve zînet, ya’nî süslenmek ve tefâhür, ya’nî öğünme ve malı, parayı ve evlâdı çoğaltmakdır) buyurulmuşdur.
En’âm sûresinin otuzikinci âyetinde meâlen: (Dünyâ hayâtı, oyun ve fâidesiz şeylerdir. Allahü teâlâdan korkanlar için âhiret hayâtı elbette hayrlıdır. Böyle olduğunu niçin anlamıyorsunuz?) buyurulmuşdur.
Kehf sûresinin kırkaltıncı âyetinde meâlen: (Mal ve çocuklar, dünyâ hayâtının süsleridir. Sonsuz kalıcı olan iyi işlerin sevâbları, Rabbinin yanında dahâ hayrlıdır) buyurulmuşdur.
Mü’min sûresinin otuzdokuz ve kırkıncı âyetlerinde meâlen: (Ey insanlar! Bu dünyâ hayâtı, çabuk biten bir hayât ve fâidelenmeden ibâretdir. Âhiret ise, devâmlı olarak kalınacak, durulacak yerdir. Bir günâh işleyen kimse, ancak onun misli ile cezâlandırılır.
Erkek ve kadınlardan her kim de, mü’min olarak sâlih amel, ya’nî iyi bir amel işlese, o kimseler Cennete girerler ve orada hesâbsız rızklar ile mükâfâtlandırılırlar) buyurulmuşdur.
Sûrâ sûresinin onikinci âyetinde meâlen: (Göklerin ve yerin [yağmur hazînelerinin] anahtarları Allahü teâlânındır. Rızkı dilediğine az, dilediğine çok verir. Çünki o [az veyâ çok vermekde ve] her şeyde kullarına neyin hayrlı olduğunu en iyi bilendir) buyurulmuşdur.
Sûrâ sûresinin otuzaltıncı âyetinde meâlen: (Mal ve dünyâdan size verilen şey, yalnız hayâtda bulunduğunuz müddetce, onunla geçinmekdir. Îmân edip, Rablerine tevekkül edenler için, âhiretde Allahü teâlânın indinde, dünyâ ni’metlerinden hayrlı ve dâimî çok sevâb vardır) buyurulmuşdur.
Kur’ân-ı kerîmde dünyâyı zem eden bu âyetler gibi nice âyet-i kerîmelerden başka, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın da pek çok hadîs-i şerîfleri vardır. [Yukarıda bildirdiğimiz âyet-i kerîmelerde ve aşağıda bildireceğimiz hadîs-i şerîflerde yazılı olan dünyâ kelimesi ve ednâ kelimesi, zararlı, çok kötü şeyler demekdir. Ya’nî Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler, zararlı ve kötü şeyleri yasak etmekdedir. Zararlı ve kötü şeyleri ancak akl-ı selîm sâhibi olan kimseler tanır.
Aklı tam olmıyanlar ve hele az olanlar, zararlı, kötü şeyleri, fâideli ve iyi şeylerden ayıramaz. Bunları birbiri ile karışdırır. Allahü teâlâ ve Onun Peygamberi “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, çok merhametli oldukları için, insanlara çok acıdıkları için, yasak etdikleri dünyânın, ya’nî zararlı ve kötü şeylerin neler olduklarını ayrıca, açık olarak da bildirmişlerdir.
Şu hâlde dünyâ demek, Allahü teâlânın harâm etdiği ve Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mekrûh dediği şeyler demekdir. Görülüyor ki, Allahü teâlânın hârâm etmediği, hattâ emr etdiği dünyâ işleri, zararlı olan, kötü olan dünyâ değildir. Böylece, ne kadar çok olursa olsun çalışıp kazanmak, fen, tıb, hesâb, hendese, mi’mârlık ve harb vâsıtalarını öğrenmek, yapmak, kısaca insanlara râhat, huzûr ve se’âdet sağlıyan her medenî vâsıtaları yapmak ve kazanmak, dünyâlık değildir.
Bunların hepsini, Allahü teâlânın gösterdiği şekllerde, yollarda ve şartlarda yapmak ve kullanmak ibâdet olur. Allahü teâlâ böyle müslimânlardan râzı olur. Bunlara âhiretde sonsuz ni’metler, se’âdetler ihsân eder.] Bu hadîs-i şerîflerden birkaçını bildirelim:
Abdüllah ibni Ömerin “radıyallahü anh” rivâyet etmiş olduğu hadîs-i şerîfde Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Allahü teâlânın indinde kıymetli bir kimse bile olsa, bir kula [ihtiyâcından fazla] dünyâlık az bir şey verilse, Allahü teâlânın katındaki derecesinden bir mikdâr eksiltilir) buyurdu.
Diğer bir hadîs-i şerîfde: (Dünyâya gönül bağlamak, bütün günâhların başıdır) buyurdu.
Ebû Hüreyrenin “radıyallahü anh” rivâyet etdiği hadîs-i şerîfde: Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”: (Yâ Rabbî! Muhammedin âilesinin rızkını kendilerine kâfî gelecek mikdâr kadar gönder) diye düâ buyurdu.
Başka bir hadîs-i şerîfde, (Dünyâda garîb veyâ yolcu gibi ol ve kendini ölmüş say!) buyuruldu.
[Başka hadîs-i şerîflerde de buyuruldu ki: (Mes’ûd o kimsedir ki, dünyâ onu terk etmezden önce, o dünyâyı terk etmişdir). Ya’nî gönlünden çıkarmışdır.
(Arzûsu âhiret olup, âhiret için çalışana Allahü teâlâ, dünyâyı hizmetçi yapar.)
(Âhiretin sonsuz olduğuna inanan kimsenin, bu dünyâya gönül bağlaması, çok şaşılacak şeydir.)
(Dünyâ sizin için yaratıldı. Siz de âhiret için yaratıldınız! Âhiretde ise, Cennetden ve Cehennem ateşinden başka yer yokdur.)
(Paraya, yiyeceğe tapınan kimse helâk olsun!)
(Sizlerin fakîr olacağınızı düşünmüyor, bunun için üzülmüyorum. Sizden önce gelmiş olanlara olduğu gibi, dünyânın elinize bolbol geçerek, Allahü teâlâya âsî ve birbirinize düşman olmanızdan korkuyorum.)
(Mal ve şöhret hırsının insana zararı, koyun sürüsüne giren iki aç kurdun zararından dahâ çokdur.)
(Dünyâya düşkün olma ki, Allahü teâlâ seni sevsin. İnsanların malına göz dikme ki, insanlar seni sevsin!)
(Dünyâ hayâtı, geçilecek bir köprü gibidir. Bu köprüyü tezyîn etmekle uğraşmayın. Hemen geçip gidin!)
(Dünyâya, burada kalacağınız kadar, âhirete de, orada kalacağınız kadar çalışınız!)]
Dünyâya gönül bağlamanın kötülenmesi ve âhiret için dahâ çok çalışılması husûsunda vârid olan âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerle berâber, İslâm dîninde, ilm, fen, teknik, mi’mârlık, san’at ve ticâreti emr eden, bunlar için çalışmağı teşvîk eden nice emrler, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler vardır. Çünki, medenî bir cem’iyyetin, bir milletin kurtuluşu ve se’âdeti fakîrlik ile olamaz.
Bil’aks, hayr ve iyilik müesseseleri, imârethâneler, mektebler, medreseler, aşevleri, hastahâneler yapmak, âcizlere, fakîrlere ve kimsesizlere yardım etmek [İnsanlara hizmet için çeşmeler, köprüler yapmak, fabrikalar kurmak], hep mal ve servet ile olur. Mal ve servet ise, çalışmak ve ticâret ile kazanılır. Nitekim Kur’ân-ı kerîmde, Nisâ sûresinin yirmidokuzuncu âyetinde meâlen şöyle buyurulmakdadır:
(Ey îmân edenler! Mallarınızı [fâiz ve kumar gibi islâmiyyetin harâm kıldığı] bâtıl yollarla yimeyiniz. Ancak birbirinizden râzı ve hoşnûd olarak [ticâret ile] ola.)Bekara sûresinin ikiyüzyetmiş beşinci âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ bey’i ve ticâreti halâl ve ribâyı [fâizi] ise harâm kılmışdır) buyurulmuşdur.
Âl-i imrân sûresinin ondördüncü ve onbeşinci âyetlerinde de meâlen: (Kadınlardan, kantarlarla altın ve gümüşden ve en güzel atlardan, davarlardan, [sığırlardan, develerden] ve ekinden yana olan, nefsin arzûlarına muhabbet, insanlar için tezyîn olundu [süslendi]. Bunlar ise, dünyâ hayâtının geçici menfeatleridir ve insanın en son gideceği yer, Allahü teâlânın indindedir.
Ey Resûlüm, mü’minlere de ki: Bu dünyâ zînetlerinden dahâ hayrlısını size haber vereyim mi? O dünyâ zînetlerinden hazer edenler için Rableri katında, ağaçları altında [önünde] ırmaklar akan Cennetler vardır. Bunlar, orada devâmlı kalacaklardır. Orada her aybdan uzak, tertemiz zevceler ve en büyük ni’met olan Allahü teâlânın rızâsı vardır. Allahü teâlâ kullarının hâllerini ve yapdıklarını hakkı ile görücüdür) buyurulmuşdur.
Nebe’ sûresinin onbirinci âyetinde meâlen: (Gündüzü kazanç zemânı kıldık [Tâ ki gündüzleri hayâtınızda, yaşamanızda lâzım olan şeyleri kazanasınız.]) buyurulmuşdur.
A’râf sûresinin onuncu âyetinde ise meâlen: (Sizi yeryüzünde yerleşdirdik ve sizin için orada pek çok ma’îşet [geçim] vâsıtaları hâzırladık. [Zirâat, ticâret ve çalışmakla yaşamanız için lâzım olan rızklar yaratdık.] Size verilen ni’metlere az şükr ediyorsunuz) buyurulmuşdur.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki, (İnsanın yidiklerinin en hayrlısı, iyisi, bileği ile kazanıp yidiğidir. Allahü teâlânın Peygamberi Dâvüd “aleyhisselâm” elinin emeği ile kazanıp yirdi.)
(Hayrlı yerlere sarf eden sâlih kimse için, halâlden kazanılmış mal ne güzel maldır.)
(Doğru olan tüccâr kıyâmet günü sıddîklarla ve şehîdlerle berâber haşr olunur.)
(Alış-verişde kolaylık gösterenlere, Allahü teâlâ her işinde kolaylık gösterir.)
Ve yine, (Alış-verişde kolaylık gösterenlere, Allahü teâlâ merhamet eylesin) buyurdu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir sabâh, Eshâbı ile konuşurken, kuvvetli bir genç, erkenden dükkânına doğru geçdi. Ba’zıları, erkenden dünyâlık kazanmağa gideceğine, buraya gelip, birkaç şey öğrenseydi iyi olurdu deyince, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Öyle söylemeyiniz!
Eğer kimseye muhtâc olmamak ve ana, baba, çoluk-çocuğunu da muhtâc etmemek için gidiyorsa, her adımı ibâdetdir. Eğer, herkese öğünmek, keyf sürmek niyyetinde ise, şeytânla berâberdir) buyurdu.
Diğer bir hadîs-i şerîfde, (Bir müslimân, halâl kazanıp, kimseye muhtâc olmaz ve komşularına, akrabâsına yardım ederse, kıyâmet günü, ayın ondördü gibi parlak, nûrlu olacakdır) buyurdu.
[Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, san’at sâhibi mü’mini sever) ve (En halâl şey, san’at sâhibinin kazandığıdır) ve (Ticâret yapınız! Rızkın onda dokuzu ticâretdedir) ve (Kendini başkasından sadaka istiyecek hâle düşüreni, Allahü teâlâ yetmiş şeye muhtâc eder.)
Yine hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki, (Halâl kazanmak için sıkıntı çekenlere Cennet vâcib olur) ve (Beş vakt nemâzı kıldıkdan sonra, çalışıp halâl kazanmak, her müslimâna farzdır) ve (En iyi ticâret, bezzâzlıkdır, kumaş satmakdır. En iyi san’at terzilikdir.)]
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” san’atı, ticâreti emr ve teşvîk etmiş, nice âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ticâretde harâm ve halâl olan şeyleri ve her birinin sebeblerini, bütün tafsîlâtı ile beyân buyurmuşdur.
Incîlde ise, ticâret yapmağa, dünyâ için çalışmağa aslâ izn verilmeyip, bil’aks her neye sâhib iseniz, neyiniz varsa satarak sadaka veriniz diye emr edilmişdir.
Kur’ân-ı kerîmde ise, bir belâ isâbet eden, mahzûn olan ve sabr edenler için verilecek sevâbları bildiren birçok âyet-i kerîmeler nâzil olmuşdur. Meselâ:
Bekara sûresinin yüzellibeş, yüzellialtı ve yüzelliyedinci âyet-i kerîmelerinde meâlen: (Ey mü’minler, sizi [gazâda düşmandan biraz] korku ile, [Oruc veyâ kıtlıkda] açlık ile ve [âfetlerden veyâ malınıza zarar gelmesinden] mal noksanlığı ile ve [hastalık ve za’îflikden] can noksanlığı ile ve [afât-ı semâviyye ve arziyyeden meyvelerinizin veyâ meyve gibi olan evlâdlarınızın] mahsûllerinizin noksanlığı ile imtihân ederim.
Ey Habîbim, sabr edenlere [lutf ve ihsânlarımı] müjdele. Onlar o kimselerdir ki, kendilerine bir musîbet isâbet etdiği zemân, kalbden teslîmiyyet ve rızâ göstererek: Biz Allahü teâlânın kulu ve mahlûkuyuz ve [öldükden sonra] Ona döneceğiz, derler. O teslîmiyyet gösterip Rablerine sığınanlar üzerine, Rablerinden mağfiret, rahmet [ve Cennet] vardır ve işte onlar hidâyete ermiş olanlardır) buyurulmuşdur.
Kur’ân-ı kerîmde, Âl-i imrân sûresinin yüzotuzdördüncü âyetinde meâlen: (Öfkelerini yenenler, insanların kusûrlarını afv ederler. Allahü teâlâ ihsân edenleri sever) buyurulmuşdur.
[Şûrâ sûresinin kırkıncı âyetinde meâlen: (Kim zulm edeni afv eder ve onunla arasını düzeltirse, onun mükâfâtı Allahü teâlânın indindedir) ve kırküçüncü âyetinde meâlen, (Kim sabr edip de, kendine zulm edeni afv ederse, Allahü teâlâ, ona büyük mükâfât verir) buyurulmuşdur.]
Âl-i imrân sûresinin yüzellidokuzuncu âyetinde meâlen: (Yanında bulunanlara yumuşaklık ve tatlılıkla muâmele etmen, Allahü teâlânın sana bir kerem ve rahmetidir. Eğer kötü ahlâklı olup, sert davransaydın etrâfındakiler dağılırlardı) buyurulmuşdur.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz düâlarında, (Yâ Rabbî! Beni ilm ile zengin kıl, hilm [yumuşaklık] ile süsle, takvâ ile ikrâm eyle ve âfiyet ile güzelleşdir) buyururlardı. [Yumuşaklık hakkında ba’zı hadîs-i şerîfleri aşağıda bildireceğiz.]
4 — Yine Matta İncîlinde, (Ne mutlu merhametlilere, zîrâ onlara merhamet olunur) denilmişdir. [Matta bâb beş, âyet yedi.]
Kur’ân-ı kerîmde, [Merhamet, şefkat ve yumuşaklık hakkında pek çok âyet-i kerîmeler vârid olmuşdur.] Tevbe sûresinin yüzyirmisekizinci âyetinde meâlen: (Ey insanlar! Size içinizden bir Peygamber geldi ki, sizin günâh işlemenizden ve çirkin hareketlerinizden O incinir. Size çok düşkündür. Mü’minlere çok merhametlidir, onlara hayr diler) buyurulmuşdur.
[Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Allahü teâlâ refîkdir. Yumuşaklığı sever. Sertlik edenlere vermediği şeyleri ve başka hiç bir kimseye vermediğini yumuşak davranan mü’mine ihsân eder.)
Hadîs-i şerîflerde: (Yumuşak davranmıyan, hayr yapmamış olur) ve (Kendine yumuşaklık verilen mü’min kimseye, dünyâ ve âhiret iyilikleri verilmişdir) ve (Cehenneme girmesi harâm olan ve Cehennemin de onu yakması harâm olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık, yumuşaklık gösteren mü’min kimsedir) buyurulmuşdur.
Diğer bir hadîs-i şerîfde: (Kızdığı zemân istediğini yapabilecek bir mü’min kimse, kızmazsa, Allahü teâlâ kıyâmet günü, onu herkesin arasında çağırır. Cennetde istediğin hûrînin yanına git der) ve diğer bir hadîs-i şerîfde: (Sarı sabır maddesi balı bozduğu gibi, kızgınlık da îmânı bozar) buyurulmuşdur.
Bir kimse, Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” nasîhat isteyince: (Kızma) [sinirlenme!] buyurdu. Birkaç kerre aynı şeklde sorunca, hepsine de (Gadab etme!) [sinirlenme!] buyurdu.]
Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” birbirlerini çok sevdiklerini, lutf ve merhametlerini, Kur’ân-ı kerîm beyân buyurmuşdur.
Feth sûresinin son âyetinde meâlen: (Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” Allahü teâlânın Resûlüdür. Onunla berâber bulunanlar [Eshâb-ı kirâm] kâfirlere karşı çok şiddetli, birbirlerine ise çok merhametli [çok şefkatli]dirler) buyurulmuşdur.
Bir hadîs-i şerîfde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Yaşlılarımıza hurmet ve küçüklerimize merhamet etmiyen bizden değildir) buyurmuşdur.
5 — Matta İncîlinde, (Ne mutlu temiz kalblilere. Onlar Allahü teâlâyı göreceklerdir) denilmişdir. [Matta bâb beş, âyet sekiz.]
[Kur’ân-ı kerîmde birçok âyet-i kerîmeler ve Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” pek çok hadîs-i şerîfleri güzel ahlâkı ve temiz kalbli olmağı emr etmekdedir. İslâmiyyetde kalb temizliğine büyük ehemmiyyet verilmişdir.]
Kur’ân-ı kerîmde, Şu’arâ sûresinin seksensekizinci ve doksanıncı âyetlerinde meâlen: (Kıyâmet günü, ne mâl, ne de evlâd, hiç kimseye fâide vermez. Ancak Allahü teâlâya temiz ve selîm bir kalb ile gelenler müstesnâ. [Onlar ni’metlere nâil olurlar]) buyurulmuşdur.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Dikkat ediniz. Haber veriyorum! İnsanın bedeninde bir et parçası vardır. Bu iyi olursa, bütün uzvlar iyi olur. Bu kötü olursa, bütün organlar bozuk olur. Bu et parçası kalbdir) buyurdu. [Bu et parçası, kalb denilen, görülemiyen ve his organları ile anlaşılamıyan, gönül denilen bir cevherin yuvasıdır. Bu et parçasının temiz olması demek, gönlün temiz olması demekdir. Bu et parçasına da, mecâzen kalb denilmişdir.]
6 — Matta İncîlinde, (Ne mutlu sulh yapan, insanların arasını düzeltenlere. Onlar Allahın sevgili kulları diye çağırılacakdır) denilmekdedir. [Matta bâb beş, âyet dokuz.]Kur’ân-ı kerîmde, Hucurât sûresinin onuncu âyetinde meâlen: (Bütün mü’minler ancak kardeşdirler. Aralarında ihtilâf olduğu zemân, kardeşlerinizin arasını düzeltiniz ve Allahü teâlâdan korkunuz ki, merhamet olunasınız) buyurulmuşdur.
Nisâ sûresinin yüzondördüncü âyetinde meâlen:
(Onların gizli işlerinde hayr yokdur. Ancak; sadaka vermeyi veyâ bir iyilik yapmayı veyâ insanlar arasında olan adâveti ıslâh etmeyi [düzeltmeyi] emr eden mü’min kimse müstesnâdır. Her kim bu işleri Allahü teâlânın rızâsını arayarak yaparsa, biz âhiretde ona büyük mükâfât vereceğiz) buyurulmuşdur.
Şûrâ sûresinin kırkıncı âyetinde meâlen: (Kötülüğün cezâsı misli kadar azâbdır, kötülükdür. Kim kötülüğü afv eder ve [kendisine düşman olanla arasını] düzeltirse, onun mükâfâtı Allahü teâlâya âiddir) buyurulmuşdur.