1 - Asrımızda meydana çıkmış ve gelişen hâdisat ve şartlar karşısında Kur'an ve Sünnete istinaden gereken tercihleri tesbit edip neşretmiş olan ve İslâm ve Hristiyan milletlerinin dikkatlerini çeken Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin eserlerinden mevzu ile alâkalı bazı kısımlar, aşağıda sıralanmıştır.
2 - Yalnız bir hususun burada açıklanması hâssaten gerekiyor. Burada nakledilen parçalarda da görüleceği üzere Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Avrupa ve Amerika gibi Hristiyan dünyasını, menfi ve müsbet olarak ikiye ayırır. Sefahet ve dalâlet içinde âhireti unutmuş olmakla beraber, dinsizlik cereyanlarına bağlı olmayıp Ehl-i Kitab olan fakat aşırı gaflette bulunanlar, giderek müsbet Isevilere iltihakları bazı âyet ve hadislerin müjdesinden ümid ediliyor. (Bak: Kur'an 4:159)
3 - Bediüzzaman Hazretleri eserlerinin muhtelif yerlerinde Avrupa'nın bu iki kısmından bahseder. Ezcümle, menfi Avrupa'ya hitab eden uzun bir bahiste şu ifadeye yer verir:
"Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi: İsevînin din-i hakikîden ve İslâmiyet'ten aldığı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi' san'atları ve adâlet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden Avrupa'ya hitab etmiyorum. Belki felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek, beşeri sefahete ve dalâlete sevkeden bozulmuş ikinci Avrupa'ya hitab ediyorum." (Lem'alar sh:115) demek suretiyle mes'eleyi açıkça ortaya koyar.
4 - Bu tesbitlerden sonra Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın âhirzamanda nüzûl edeceğine ve İslâm-İsevî ittifakına dair bazı hadislere Bediüzzaman Hazretleri tarafından yapılan izahlardan örnek olmak üzere seçilen bazı parçalar:
"Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm Deccal'ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler.
Halbuki rivayetlerde gelmiştir ki: "Yeryüzünde Allah Allah diyenler bulundukça kıyamet kopmaz." Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?
Elcevab: Hadis-i Sahihte rivayet edilen:
"Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın geleceğini ve Şeriat-ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccal'ı öldüreceğini" imanı zaif olanlar istib'ad ediyorlar. Onun hakikatı izah edilse, hiç istib'ad yeri kalmaz. Şöyle ki:
O hadisin ve Süfyan ve Mehdi hakkındaki hadislerin ifade ettikleri mâna budur ki:
Âhirzamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:
Birisi: Nifak perdesi altında Risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr edecek Süfyan namında müdhiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan, ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek Âl-i Beytten Muhammed Mehdi isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyan'ın şahs-ı mânevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.
İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyan-ı Nemrudane, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir padişahı tanımayan ve ordudaki zâbitan ve efrad onun askerleri olduğunu kabul etmeyen vahşi bir adam, herkese, her askere bir nevi padişahlık ve bir gûna hâkimiyet verir.
Öyle de: Allah'ı inkâr eden o cereyan efradları, birer küçük Nemrud hükmünde nefislerine birer rububiyet verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma ve manyetizmanın hâdisatı nev'inden müdhiş hârikalara mazhar olan Deccal ise; daha ileri gidip, cebbarâne surî hükûmetini bir nevi rububiyet tasavvur edip ulûhiyetini ilân eder. Bir sineğe mağlub olan ve bir sineğin kanadını bile icad edemeyen âciz bir insanın ulûhiyet dava etmesi, ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu ma'lumdur.
Iste böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzûl edecek; hâl-i hazır Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffı edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-ı İslâmiye ile birleşecek; mânen, Hristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâb edecektir...
Ve Kur ana iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbu' makamında kalacak. Din-i Hak, bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet; ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i semavâtta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselâm o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sâdık bir Kadir-i Külli Şey'in va'dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Şey' va'detmiş, elbette yapacaktır." (Mektubat sh: 56)
5 - Elhasıl: "Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek meâlindeki hadisin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâb edeceği bir sırada, nasılki İsevîlik şahs-ı mânevîsi, vahy-i semâvî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür;
öyle de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccal'ı öldürür... yani inkâr-i ulûhiyet fikrini öldürecek." (Mektubat sh: s)
6 - "Kat'î ve sahih rivayette var ki: "İsa Aleyhisselâm büyük Deccal'ı öldürür."
Vel'ilmü indallah, bunun da iki vechi var:
Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidracî hârikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccal'ı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hârika ve mu'cizatlı ve umumun makbulü bir zât olabilir ki:
O zât, en ziyade alâkadar ve ekser insanların Peygamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâm'dır.
İkinci vechi şudur ki: Şahs-ı İsa Aleyhisselâm'ın kılıncı ile maktul olan şahs-ı Deccal'ın teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı mânevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanîleridir ki; o ruhanîler, din-i İsevî'nin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek.
Hattâ "Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdi'ye namazda ihtida eder, tâbi olur. " diye rivayeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kur'aniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder." (Şualar sh: 587)
Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı ulûhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaati namı altında ve "Müslüman İsevîleri" ünvanına lâyık bir cem'iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı ulûhiyetten kurtaracak." (Mektubat sh: 441)
8 - "Hem Deccal'ın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garip halleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münasebetdar rivayet edilmesi cihetiyle mânası gizlenmiş. Meselâ: "O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret-i İsa (A.S) onu öldürebilir, başka çare olamaz." rivayet edilmiş.
Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek ancak semavî ve ulvî, hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-ı Kur'aniyeye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın nüzûlü ile o dinsiz meslek mahvolur ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir." (Şualar sh: 581)
9 - "Nasrâniyet İslâmiyete Teslim Olacak
Nasraniyet, ya intifa ya ıstıfa bulacak. İslâm'a karşı teslim olup terk-i silâh edecek.
Mükerreren yırtıldı, purutluğa tâ geldi, purutlukta görmedi ona salâh verecek.
Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin, bazı yakınlaştı Tevhide; onda felâh görecek.
Hazırlanır şimdiden .. yırtılmaya başlıyor. Sönmezse safvet bulup İslâm'a mal olacak.
Bu bir sırr-ı azîmdir, ona remz u işaret; Fahr-i Rusül demiştir: "İsa, Şer'im ile amel
edip ümmetimden olacak. " " (Sözler sh: 703)
10 - Bediüzzaman Hazretlerinin bir ikazı:
"Hem Salahaddin'in, Asa-yı Musa'yı Amerikalı'ya vermesi münasebetiyle deriz:
"Misyonerler ve Hristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünki, her halde Şimal cereyanı; İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avama müsaadekâr ve vücub-u zekât ve hurmet-i riba ile, burjuvaları avamın yardımına davet etmesi ve
zulümden çekmesi cihetinde müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir." Her ne ise, bu defa sizin hatırınız için kaidemi bozdum, dünyaya baktım." (Emirdağ Lâhikası-I sh:159)
11 - Bediüzzaman Hazretleri, İkinci Cihan Harbi'nde eziyet çeken ve vefat eden bazı Hristiyanların bir nevi fetret hakikatından istifadeleri hususunda şöyle der:
"Madem âhirzamanda Hazret-i İsa'nın (A.S.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyet'le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (A.S.) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir." (Kastamonu Lâhikası sh:111)
Not: Ekser papazlar asırlardır İslâmiyet aleyhinde mesnedsiz telkinde bulunurlarken Peygamberimiz
(A.S.M.) ise pek çok hadisleriyle Hazret-i İsa'nın (A.S.) âhirzamanda nüzûl edip dinsizlik cereyanını dağıtarak geniş bir sahada hâkim olacağını bildirmekle, ümmetinin nazarını Hazret-i İsa'ya (A.S) çevirmiştir. Bu sebeble ümmeti, asırlardır Hazret-i İsa'nın nüzûlünü bekler. İşte bu husus açıkça gösterir ki; bazı papazlar hâkimiyetlerini koruma taassubuna kapılmışlardır. Peygamberimiz (A.S.M.) ise daima hakka bağlı kalmış, hissi taassubları reddetmiştir. S
Simdi hakiki İsevîler, bu yanlışın tashihini ciddi olarak ele almışlar ve sonunda muvaffak olacaklardır inşâallah.
12 - Bediüzzaman Hazretleri, Cihan Harbi'nde dinsizlik cereyanlarının da mücadeleye girmeleri sebebiyle iki muazzam dinin (yani İslâm ve İsevi dininin) barışması zarureti doğduğunu belirtirken şu ifadeye yer verir:
" ..Çünkü bu cihan harbinde iki hükûmet küre-i arzın hâkimiyeti için mürafaa ve muhakeme davasında bulunmaları içinde iki muazzam dinin musâlaha ve sulh mahkemesine barışmak davası açılarak ve dinsizliğin dehşetli cereyanı da semavî dinlerle mücahede-i azîmesi başladı..." (Sikke-i Tasdik-i Gaybî sh: 191)
Yazının devamında böyle karışık zaman ve şartlar içinde dünyevî boğuşmalara değil, diyanet hayatına kuvvet vermek gerektiğine dikkat çekilir.
13 - İşte böyle dünyevi mücadeleler ve anarşinin şiddetlenmesi karşısında Hristiyan devletlerin ve milletlerin müsbet kısmı, İslâm devletlerinin birliğini ve kuvvetlenmesini istiyeceklerini ve İttihad-ı İslâm'ın elzemiyetini ifade eden Bediüzzaman Hazretleri resmî makamata hitab ettiği yazısının bir kısmında şöyle diyor:
"Rehber Risalesi'ndeki Leyle-i Kadir mes'elesi; şimdi hem Amerika, hem Avrupa'da eseri görülüyor. Onun için şimdiki bu hükûmetimizin hakiki kuvveti, hakaik-ı Kur'aniyeye dayanmak ve hizmet etmektir. Bununla ihtiyat kuvveti olan üçyüz elli milyon uhuvvet-i İslâmiye ile ittihad-ı İslâm dairesinde kardeşleri kazanır.
Eskiden Hristiyan devletleri bu ittihad-ı İslâma tarafdar değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için; hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur'ana ve ittihad-ı Islâma tarafdar olmağa mecburdurlar."(Emirdağ, Lâhikası-II sh: .54)
14 - İttihad-ı İslâm teşekkül ettiğinde, onun mümessili olan zâtın, İsevî ruhanileriyle ittifak edeceğini anlatan Bediüzzaman Hazretleri, şu veciz ifadeyi kullanır:
"...0 zâtın üçüncü vazifesi, Hilâfet-i İslâmiyeyi ittihad-ı İslâma bina ederek, İsevî ruhanîleriyle ittifak edip Din-i İslâma hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakârlarla tatbik edilebilir."(Sikke-i Tasdik-i Gaybî sh: 9)
15 - Mütecaviz dinsizliğe karşı İslâm-Hristiyan ittifakı, asrımızın ehemmiyetli mes'elelerinden biri olmuştur. Bununla alâkadar olarak mânidar bir hadiste şöyle buyuruluyor:
İstikbalde Rum ile emniyeti te'min eden bir sulh akdedeceksiniz ve birlikte ikinize de muhalif olan bir düşmana karşı savaşacaksınız."
Bu hadis-i şerif, beynelmilel dinsizlik ve anarşiliğe karşı İslâm-Hristiyan ittifakını haber verirken, metindeki "Sulhen âminen" ifadesi, umumi huzur ve asayişi ciddi ihlâl eden anarşizmden zımnen haber verir.
Çünki mâna-yı muhalifi ile anlaşılıyor ki; anarşizmin şiddetinden umumi emniyetin iadesine şiddetli ihtiyaç doğacak ... yani, 'emniyet sulhu", emniyeti temin edebilmek için gereken kuvvete sahib olmak, ancak İslâm-Hristiyan ittifakıyla mümkün olacak, diye işaret eder.
16 - Aşağıdaki parçalar dahi bu hadis-i şerifin mana külliyetinden asrımıza bakan vechiyle alâkalı izahlardır. Şöyle ki:
"Şimdi ehl-i iman, değil müslüman kardeşleriyle, belki Hristiyanın dindar ruhanîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilâf mes'eleleri nazara almamak, niza etmemek gerektir. Çünki küfr-ü mutlak hücum ediyor." (Emirdağ Lahikası-I sh: 206)
"Hattâ hadis-i sahihle: Âhirzamanda İsevîlerin hakikî dindarları, ehl-i Kur ânla ittifak edip müşterek düşmanları olan zendekaya karşı dayanacakları gibi, şu zamanda dahi ehli diyanet ve ehl-i hakikat değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek, belki Hristiyanların hakikî dindar ruhanîleri ile dahi medar-ı ihtilâf noktaları, muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza etmeyerek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar." (Lem'alar sh: 151)
17 - "Ehemmiyetli bir endişe ve bir teselli kalbime geliyor ki:
Bu geniş boğuşmaların neticesinde eski harb-i umumîden çıkan zarardan daha büyük bir zarar, medeniyetin istinadı, menbaı olan Avrupa'da deccalâne bir vahşet doğurmasıdır. Bu endişeyi teselliye medar;
Âlem-i İslâm'ın tam intibahıyla ve Yeni Dünya'nın, Hristiyanın hakikî dinini düstur-u hareket ittihaz etmesiyle ve Âlem-i İslâmla ittifak etmesi ve İncil, Kur'ana ittihad edip tâbi olması, o dehşetli gelecek iki cereyana karşı semavî bir muavenetle dayanıp, inşâallah galebe eder." (Emirdağ Lahikası-I sh:58)
18 - Kur'anda, Ehl-i Kitab ile birleşmenin esasını beyan eden bir âyet-i kerime (3:64):
"De ki: Ey Ehl-i Kitab! Sizinle bizim aramızdamüsavi bir kelimeye gelin. Şöyle ki: Allah'tan başkasına değil yalnız Allah'a ibadet edip bağlanalım. O'na hiçbir şeyi şerik yapmıyalım. Ve ba'zımız ba'zımızı, rab ittihaz etmesin. Eğer bundan yüz çevirirlerse şöyle deyin: Şâhid olun ki biz hakikaten müslimiz (müsâlematkârız.)"
Burada muhtelif vicdanların, muhtelif milletlerin, muhtelif dinlerin, muhtelif kitabların bir vicdan-ı esasîde, bir kelime-i hakta nasıl tevhid olunabilecekleri, İslâmın âlem-i beşeriyette ne kadar vasi', ne kadar vâzıh, ne kadar müstakim bir tarîk-ı hidayet, bir kanun-u hürriyet ta'lim eylemiş bulunduğu ve artık bunun Arab ve Aceme inhisarı olmadığı tamamen gösterilmiştir." (Hak Dini Kur'an Dili Tefsiri sh:1131)
19 - Hristiyanların müsbet kısmının müslümanlara meveddet ve yakınlıklarını bildiren bir âyette de şöyle buyuruluyor:
Ve yine kasem olsun ki, bütün bu nâsın mü'minlere meveddetçe en yakını: "Biz Nasarayız" diyenleri bulacaksın. -Gerçi bunlar da umumiyetle mü'min değildir. Ve mü'minlere adavet bunlarda da vardır. Fakat cins cinse mülâhaza edildiği zaman, öbürlerinin adavette şiddeti ziyade, bunların da mü'minleri sevebilmek kabiliyeti ziyadedir.
Yani onların meveddetleri ihtimali büsbütün yok değil, lâkin bunların meveddeti daha ziyade melhuz ve daha ziyade yakın bir ihtimaldir. Bunlarda iman kabiliyeti, ehl-i iman muhabbeti, öbürlerinden fazla bulunur.
Bunların akreb bulunması şu sebebledir ki: bunlardan kıssîsler, yani ilm ü ibadetle meşgul keşişler ve rahibler, yani âhiret korkusuyla manastırlarda nefıslerini ezen taabbüdat ile meşgul târik-i dünyalar vardır. Bir de bunlar mütekebbir değildirler. Mütevazi ve munistirler." (Aynı eser sh: 1791)
20 - Bediüzzaman Hazretleri, bir talebesinin İsevilere gönderdiği kitab münasebetiyle şöyle der:
"Salahaddin'in mektubu, bir kaç cihette ehemmiyetlidir, Amerika âlimleri, elbette Asayı Musa Risalesi'ne lâkayd kalmayacaklar. Eğer dini din için seven kısmının ellerine geçse, fütuhat yapar. Yoksa bazı enaniyetli hocalarımız gibi, kıskançlık damarıyla neşrine ve tervicine çalışmaları meşkûktur..." (Emirdağ Lahikası-I sh: 160)
21 - Kur'an-ı Kerim'de: (2:121 ) (3:113, 114, 115, 199) (13:36) (28:52-55) ve emsali âyetler, Ehl-i Kitab'ın müsbet kısmının evsafını zikrederken, diğer pek çok âyetler de çoğunun yoldan çıktığını bildirir. (Bak: Kur'an 3:110)
Kur'an (4:159) âyetinde Ehl-i Kitab'ın Hz. İsa'ya (A.S) kabl-el mevt iman edecekleri bildirilir. (4:90) âyeti de mütecaviz olmayan gayr-i müslime tanınan masuniyet hakkı ile alâkalıdır.
22 - İbn-i Mace'nin 4090. hadisi de şöyle:
"Yani: Melahim (çatışmalar-savaşlar) vuku bulduğu zaman, Allah mevaliden öyle bir ordu gönderecek ki; atlar(ının cinsi) bakımından Arabların en kıymetlisi ve silâh yönünden en iyisi olup, Allah İslâm dinini onlarla teyid (takviye) edecektir.
...Bu hadiste geçen "mevali", "mevla"nın cem'idir... Bilindiği gibi Arablar kendilerinden olmayanlara mevali derler. Bu husus tarih kitablarında da görülebilir.
Bu itibarla İslâmiyeti te'yid ve takviye edeceği haber verilen toplumun, Arablardan başka bir millet olması ihtimali vardır..." (İbn-i Mace Tercemesi cilt: 10, sh: 354-356)
Bu rivayetin işaretinden anlaşılıyor ki; harb tekniği çok yüksek olan İsevilerden bir devlet, Islâma yardım edecek (Allahu a'lem).
23 - Bediüzzaman Hazretleri, 1911 senesinde Şam'daki Câmi-i Emevî'de büyük bir cemaata verdiği ve sonra kitab olarak neşredilen hutbesinde, Avrupa'nın bazı fikir adamları ve feylesoflarının mevzumuzu te'yid eden beyanlarından bahseder ve der ki:
"Iste yüzer misallerinden iki misal:
Birincisi: Ondokuzuncu Asrın ve Amerika Kıt'asının en meşhur feylesofu Mister Karlayl, en yüksek sadasıyla çekinmeyerek feylesoflara ve Hristiyan âlimlerine neşriyatıyla bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle yazmış:
"Islâmiyet gayet parlak bir ateş gibi doğdu. Sair dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak İslâmiyetin hakkı imiş. Çünki sair dinler -fakat Kur'ân'ın tasdikine mazhar olmayan hısmı- hiç hükmündedir."
Hem Mister Karlayl yine diyor: "En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı, Muhammed'in (A.S.M.) sözüdür. Çünki hakiki söz onun sözleridir."
Hem yine diyor ki: "Eğer hahihat-ı İslâmiyet'te şüphe etsen, bedihiyat ve zaruriyat-ı kat'iyede iştibah edersin. Çümki en bedihî ve zarurî bir hakikat ise, Islâmiyet'tir."
Iste bu meşhur feylesof, İslâmiyet hakkında bu şehadetini eserinde müteferrik yerde yazmış.
İkinci misal: Avrupa'nın asr-ı âhirde en meşhur bir feylesofu Prens Bismark diyor ki:
"Ben bütün Kütüb-ü Semaviyeyi tetkik ettim. Tahrif olmalarına binaen beşerin saadeti için aradığım hakiki hikmeti bulamadım. Fakat Muhammed'in (Aleyhissalatü Vesselâm) Kur'an'ını umum kütüblerin fevkinde gördüm.Her kelimesinde bir hikmet buldum. Bunun gibi, beşerin saadetine hizmet edecek bir eser yoktur.
Böyle bir eser beşerin sözü olamaz. Bunu Muhammed'in (Aleyhissalatü Vesselâm) sözüdür diyenler, ilmin zaruriyatını inkâr etmiş olurlar. Yani Kur'an Allah kelâmı olduğu bedihidir."
Iste Amerika ve Avrupa'nın zekâ tarlaları Mister Karlayl ve Bismark gibi böyle dâhî muhakkikleri mahsulât vermesine istinaden, ben de bütün kanaatimle derim ki:
Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasılki Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.
Ey Câmi-i Emevî'deki kardeşlerim ve yarım asır sonraki Âlem-i İslâm Câmiindeki ihvanlarım! Acaba baştan buraya kadar olan mukaddemeler netice vermiyor mu ki; istikbalin kıt'alarında hakiki ve mânevi hâkim olacak ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saadete sevk edecek yalnız İslâmiyet'tir ve İslâmiyet'e inkılab etmiş ve hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakiki dinidir ki Kur'an'a tâbi olur ittifak eder." (Hutbe-i Şamiye sh: 30)
Kur'anda Ehl-i Kitab'dan sarahatla bahseden âyetler olduğu gibi, işaretle bahseden âyetler de vardır. Meselâ: : Bu gibi sıfatlarda bir teşvik vardır. Ve o teşvikten sâmi'leri imtisale sevk eden emirler ve nehiyler doğuyor. Bu cümlenin makabliyle nazmına dair "dört letaif" vardır.
1- Bu cümlenin makabline atfı, medlûlün delile olan bir atfıdır. Şöyle ki: Ey insanlar! Kur'ana iman ettiğiniz gibi, kütüb-ü sâbıkaya da iman ediniz. Çünkü Kur'an, onların sıdkına delil ve şâhiddir.
2- Yahut o atf, delilin medlûle olan atfıdır. Şöyle ki: Ey Ehl-i Kitab! Geçmiş olan enbiya ve hitablara iman ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammed (A.S.M) ile Kur'ana da iman ediniz! Zira onları Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) gelmesini tebşir ettikleri gibi, onların ve hitaplarının sıdkına olan deliller, hakikatıyla, ruhuyla Kur'anda ve Hazret-i Muhammed'de (A.S.M.) bulunmuştur. Öyle ise, Kurân Allah'ın kelâmı ve Hazret-i Muhammed (A.S.M.) de resulü olduğunu tarîk-ı ûla ile kabul ediniz ve etmelisiniz.
3- Zaman-ı Saadet'te Kur'andan neş'et eden İslâmiyet, sanki bir şeceredir. Kökü zaman-ı Saadette sâbit olmakla, damarları o zamanın âb-ı hayat menba'larından kuvvet ve hayat alarak her tarafa intişar ettikleri gibi, dal ve budakları da istikbal semasına kadar uzanarak âlem-i beşere maddî ve manevî semereleri yetiştiriyor. Evet İslâmiyet mâzi ile istikbali kanatları altına almış, gölgelendirerek, istirahat-ı umumiyeyi te'min ediyor.
4- Kur'an-ı Kerim, o cümlede Ehl-i Kitab'ı imana teşvik etmekle onlara bir ünsiyet, bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki:
Ey Ehl-i Kitab! İslâmiyet'i kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira ,size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak itikadatınızı ihmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'an, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem'etmiş olduğundan, usulde muaddil ve mükemmildir.
Yani ta'dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tagayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle mâruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hâsıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder.
Kezalik, hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünki fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'an fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir." (İşarat-ül İ'caz 49-50)
BAGNAZ VE BATIL ISLAM'IN COKUSUNE MI SAHITLIK EDIYORUZ..
May 24 2003, 4:25 PM
Yaw Sevgili Haci Ali;
Bu iletilerde ne dendigini sen anliyor musun?
Cogunu ben anlamadim. Yeni neslin anlamasina olanak oldugunu sanmiyorum..
Bana oyle geliyor ki, bazi sapik Muslumanlar araciligi ile ki onlara gizli misyoner denebilir, Bediuzzaman onlardan biri olabilir, Hristiyan'likla ilgili sapik inanclar, zaten batil olan ve sapkinlik dolu Islam'a enjekte edilmekte ve onu biraz daha gerilere itmektedir..
Yaziktir yaw.. Cok yaziktir.. Boyle sacmaliklarla Musluman Turk'lerin aklini celmek, hepinizi igfal eden bir Kurt bozuntusunun ahlaksizca yazidiklari uyduruklari, iceriklerini bile dogru durust anlamadan, yayinlamak dine hizmet midir?
Islam adina uzuluyorum ama, inan, insanlik adina pek uzulmuyorum. Boyle iletiler insanligin yobaz ve evanjelik Islam'dan daha kisa bir zaman icinde kurtulmasina aracilik edeceklerdir..
Not a moment too soon.......
Sen hic aynaya baktin mi?
Terbiyesiz, ahlaksiz, Musluman bozuntusu.
Bakmadiysan, bir kere bak ve orda gordugun maymun bozuntusuna tukur.. Haci'ya tukurecegine..
Bu memleket senin gibi itlerden de olusmustur.. Kurdi gibi ahlaksiz Kurt'lerden de..
Sonunda dikkatlerimi iyice ustune cektin..
Seni elime alip, biraz hirpalayacam..
Ulan firlama..
Haci ateisttir. Senin gibi geri zekali Muslo degildir.
Senin ve senin gibilerin dusunceleri yuzunden bu hale geldik zaten.
Haci'nin sikinde bile degildir, senin neye inandigin, neye inanmadigin.. Ne ile tatmin oldugun, ne ile olmadigin..
Haci seni kademe kademe eline alacak, sonunda isi anani becermeye kadar goturecektir..
Bundan emin olabilirsin..
Usandim senden de, bu forumun icine sican ahlaksizlardan da..
Hepinizin cezalandirilmasi gerekiyor..
Kelimeler benim kilicimdir. Onlarla cok kelle dusurmusumdur. Senin ki ne ola ki.......
Firlama.......
Ya adam olursun, ya da kafani koparirim senin pislik..
Anladin mi?
SEN OTUR HALINE YAN! HEMDE MUM YAKARAK YAN KI UYANIRSIN!
HIRISTITANLIK BITMISH OLUMMM! KENDINI KADIRMA!
SANA GERCHEKLER GELDIKCE BOLE YAMULACAKSIN!
HATTA ANIRACAKSIN! HAVLAYACAKSIN! AMA PARA ETMEYECEK!
SAHI SEN PAPAGANMIYDIN YOKSA MATBAA MAKINASIMI?...
DELI KAFIRIM BENIM HADI BAKIM ANCA GIDERSIN DUMBUK!
Anlamadigim yaziyi burayi nasil getirim yahuuuu!
Cehaletimi bagisla!Anlamayanlar varsa ise o onlarin!
Dert ve sorunlaridir!Anlamak isteyen benim gibi arastirir!
Alacagini alir!Yeni nesil eski nesil hepsi ayni komumda!
Sen hem anladim diyorsun! Hemde bize anlamdigin konuyu
Kafaninn bastigi gibi neden anlatmaya calisiyorsun???
ISLAM ilk devlet oldugunda BATI cocuklarini egitmistir
Onda geriletici hic bir unsur goremezsin!Ancak onun shum ozelliklerine vakif oldugunda bunun idrakina varisin.
Sen once nasil olurda dunaynin kabul ettigi! Fekat!..
Senin tam olarak tanimadigin Islam ulmasina bu sekilde
hakaret edebilirsin!Hem okudugunu anlamiyor hemde bu
Islam ulmasina yakismayacak sozler neden?...Olmaz!
Atesitlerin durustlugu nerede kaldi yahuuuuu!...
Kurt olmasinin sana ne zarari oldu? Veya olur?..
Sacmaliklar dedigin konu nedir?Sen onalri bir izah et!
Zaten soracaklarin cevaplari orada!Sen anlamadinsa suc kimin?
ISLAM adina kimse hic bir sey yapamaz!Senin uzulmen veya sevinmen ona hic bir sey ne kazandirir nede kayip ettirir!Insanlik her devirde hak ettigini buldugunu bize orneklerle yuce Kur'an anltamaktadir.
Tabii ki bu onun idrakinda olanlar icin gecerlidir.
Bu iletileri anlamdan bak yaptigin sapik yorumlara!
Senin kurt diye hakir gordugun o Islam ulmasi tam senin anlatiklarinin akisine onlarin musluman olmalarindan bahis eder! ISLAM ebedidir! Ezelidir.
Bu benim gibi cahil kimsenin sozleri degildir!Mulk sahibi olan ALLAH C.C sozlerdir.Kim ne derse anck ve ancak kendisne eder.Alim ile cahil bir olurmu?...
Yaw Sevgili Haci;
Kim oluyor bu Bediuzzaman.. Ben Kurt oldugu icin hakir gormuyorum ama, Kurt oldugu icin bir meziyete sahip olduguna da inanmiyorum. Kendine Kurt diyor, Kurt oglu Kurt.. Bizim Turk'lumuz, Yoruk'lugumuz bile sorgulaniyor da, bir ahlaksizin Kurt'lugu mu sorgulanmaz. Bu adam benim tanidigim en adi Islam dusmanidir. Yazdiklari Islam'in geriligini simgeler. Korkunc bir bagnazlik, cehalet ve gerilik iceren yazilarini anlamadigina eminim. Yine de onlari yamiyorsun bu foruma.. Senin icin bunlar hic de iyi puan olmuyor. Islam'i yalanlardan ve cehaletten arindirmak yerine, onlari mutemadiyen Islam'a sokan adamlarin iletilerine yer veriyorsun. Ben Musluman'lari bu iletilerini elestirmeye davet ediyorum. Senin karakterini degil. O iletileri ben tuylerim diken diken olarak okuyorum. Inan midem bulaniyor. Bir insan onlara nasil inanabilir ve onlari nasil sevebilir.. Hele anlamadiklarini nasil kabul edebilir. Aklim, havsalam almiyor. Bu kadar buyuk cehaleti kabul edemiyorum.. Ben sahsen bu tur iletilerle mucadele etmeye soz vermis bir insanim. Sen un kazanmis bazi Musluman yazarlarin yazilarini onlari sorgulamadan kabul ediyorsun.. Bu buyuk bir hata.. Iclerinde son derece buyuk yalan ve yanlislarin oldugu o iletilerin amaci Musluman'lari cag disi birakmak ve igfal etmektir. Musluman halk kendini ilerletecek egitim ve sag duyudan yoksundur. Sen bunun en guzel ornegini olusturuyorsun.. Hislerine kapiliyor ve aklinin oldugunu unutuyorsun..
***** Kim oluyor bu Bediuzzaman.. Ben Kurt oldugu icin hakir gormuyorum ama, Kurt oldugu icin bir meziyete sahip olduguna da inanmiyorum. Kendine Kurt diyor, Kurt oglu Kurt.. Bizim Turk'lumuz, Yoruk'lugumuz bile sorgulaniyor da, bir ahlaksizin Kurt'lugu mu sorgulanmaz.*****
Bizde atalarimiz chok guzel sozleri vardir!
A-INESI ISHTIR! KISHIN SOZUNE BAKILMAZ!...
KISHININ KISHILIGI OKUNUR ESERINDEN!...
ISLAM dunyasinin chok deger verdigi bu Islam Ulmasinin Kurt olup olmamasinin onemi nedir? Sen bu adamin hich bir eserini okumadan buradaki KAFIR'in doldurushu ile nasil ver yansin edersin efendi???
Yani butun ISLAM dunyasinin ILIM adamlari geri zekalimi? Bu kishiye neden deger verdiklerini sana astigim yazidan anlayamadin sana bashak bir shey anlatamam!
**** Bu adam benim tanidigim en adi Islam dusmanidir.***
Bak bunu bashka yerde soyleme! Wala sana gulerler!
Biz arkadashiz ben gulmem ama bashka yerde bole deme!
Sen kimi tadigini bilmiyorsun!
Sonra senin bole taniman hich bir shey degishtirmez!
**** Yazdiklari Islam'in geriligini simgeler. Korkunc bir bagnazlik, cehalet ve gerilik iceren yazilarini anlamadigina eminim. Yine de onlari yamiyorsun bu foruma.. Senin icin bunlar hic de iyi puan olmuyor. Islam'i yalanlardan ve cehaletten arindirmak yerine, onlari mutemadiyen Islam'a sokan adamlarin iletilerine yer veriyorsun.****
Iyi guzel de kardeshim sen yazilarini anlamiyorsun!..
Onun sozleriyle doldurusha gelip ver yansin ediyorsun!
Beni sen hichh gale alma yaw!Ben zaten CAHIL'im!..
Senin anlamakta chektigin zorluk!Bilmedigin halde!..
DOLDURSH'a girmen oluyor!Ki o bana gore chok yanlish!
Ama yine arashtirma sana kalan bir konu!
Bediüzzaman Said Nursî, yüzyılımızın yetiştirdiği önde gelen İslâm mütefekkirlerinden biridir. 1876'da Bitlis'in Hizan kazâsına bağlı İsparit nâhiyesinin Nurs köyünde dünyaya gelmiş, 23 Mart 1960'da Şanlıurfa'da Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Keskin zekâsı, hârikulâde hâfızası ve üstün kâbiliyetleriyle çok küçük yaşlardan itibâren dikkatleri üzerinde toplayan Said Nursî, normal şartlar altında yıllar süren klasik medrese eğitimini üç ay gibi kısa bir zamanda tamamlamıştır.
Gençlik yıllarını alabildiğine haraketli bir tahsil hayatı ile değerlendirmiş; ilimdeki üstünlüğünü, devrinin ulemâsıyla çeşitli zeminlerde yaptığı münâzaralarda fiilen ispatlamıştır. Bu meziyetleriyle ilim çevresine kendisini kabul ettirerek, "Bediüzzaman" , yani "çağın eşsiz güzelliği" lâkabı ile anılmaya başlamıştır.
Said Nursî medrese eğitimiyle dini ilimlerde kazandığı ihtisası, çeşitli fenlerde yaptığı tetkiklerle tamamlamış; bu arada devrinin gazetelerini takip ederek ülkedeki ve dünyadaki gelişmelerle ilgilenmiştir. Diğer taraftan, doğup büyüdüğü şark topraklarının sıkıntı ve problemlerini bizzat yaşayarak gören Said Nursî, en zarurî ihtiyacın eğitim olduğu kanaatine varmış; bunun için de şarkta din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı bir üniversite kurulmasını temin için yardım istemek maksadıyla 1907'de İstanbul'a gelmiştir.
Istanbul'da da ilim dünyasına kendisini kısa sürede kabul ettiren Bediüzzaman, çeşitli gazetelerde yazdığı makalelerle, o günlerde Osmanlıyı ve İstanbul'u çalkalayan hürriyet ve meşrûtiyet tartışmalarına katılmış; meşrûtiyete İslam nâmına sahip çıkmıştır. 1909'da patlak veren 31 Mart Olayında yatıştırıcı bir rol oynamış; buna rağmen, haksız ithamlarla Sıkıyönetim Mahkemesine çıkarılmış, ancak beraat etmiştir. Bu hadiseden sonra İstanbul'dan ayrılarak şarka geri dönmüştür.
Birinci Dünya Savaşının patlak verdiği günlerde Van'da bulunan Bediüzzaman, talebeleriyle birlikte gönüllü milis alayları teşkil ederek cepheye koşmuştur. Vatan müdâfaasında çok büyük hizmeti geçmiş; savaşta bir çok talebesi şehit olmuş; kendisi de Bitlis müdâfaası sırasında yaralanarak esir düşmüştür. Yaklaşık üç yıl Rusya'da esâret hayatı yaşadıktan sonra Varşova, Viyana ve Sofya yoluyla İstanbul'a dönmüştür.
İstanbul'da devlet ricalinin ve ilim çevrelerinin büyük teveccühüyle karşılanmış; Dârü'l-Hikmeti'l İslamiye âzâlığına tayin edilmiştir. Bu devrede, resmî vazifesinden aldığı maaşla kendi kitaplarını bastıran ve bunları parasız dağıtan Bediüzzaman, İstanbul'un işgâli sırasında neşrettiği Hutuvât-ı Sitte adlı broşürle büyük hizmet etmiş ve işgal kuvvetlerinin plânlarını bozmuştur.
Kezâ, işgalcilerin baskısı altında verilen ve Anadolu'daki kuvâ-yı milliye hareketini "isyan" olarak vasıflandıran şeyhülislâm fetvasına karşı, mukabil bir fetva vererek millî kurtuluş hareketinin meşrûiyetini îlân etmiştir. Bu hizmetleri Anadolu'da kurulan Millet Meclisi'nin takdirini kazanmış ve Bediüzzaman bizzat Mustafa Kemal tarafından ısrarla Ankara'ya dâvet edilmiştir.
Bu mükerrer dâvetler neticesinde 1922 sonlarında Ankara'ya gelmiş ve Meclis'te resmî bir "hoşâmedî" merâsimiyle karşılanmıştır. Ankara'da kaldığı günlerde, yeni kurulan devlete hâkim olan kadronun dîne bakış tarzının menfî olduğunu görünce, on maddelik bir beyannâme hazırlayarak Meclis âzâlarına dağıtmıştır. Bu beyannâmede yeni inkılâbın mîmarlarını İslam şeâirine sahip çıkmaya çağırmış; akabinde Mustafa Kemal'le bir kaç görüşmesi olmuştur. Kendisine şark umumî vâizliği, milletvekilliği ve Diyanet âzâlığı teklif edilmiş; ancak Bediüzzaman bu teklifleri kabul etmeyerek Van'a dönmüştür.
O sıralarda çıkan Şeyh Said hâdisesiyle hiç bir ilgisi olmadığı, hattâ hâdise öncesinde kendisinden destek isteyen Şeyh Said'i bu niyetinden vazgeçirmeye çalıştığı halde, Bediüzzaman hâdise sonrasında, Van'da ikâmet ettiği uzlethanesinden alınarak Burdur'a, oradan da Isparta'nın Barla nâhiyesine götürülmüştür. Burada "mânevî cihad" hizmetini başlatmış, birbiri peşi sıra telif ettiği eserlerde îman esaslarını terennüm etmiştir.
Bu eserler, îmanını tehlikede hisseden halkın büyük teveccüh ve rağbetine mazhar olmuş; elden ele dolaşarak hızla yayılmıştır. O devrede elle yazılarak çoğaltılan eserlerin toplam tirajı 600.000'i bulmuştur. Başlattığı hizmetin halka mal olması, devrin idârecilerini rahatsız ettiğinden 1935'te Eskişehir, 1943'de Afyon, 1952'de de İstanbul mahkemelerine çıkarılmıştır. Bunlardan netice alınamamış, ancak Bediüzzaman yine rahat bırakılmamış; Kastamonu'da, Emirdağ'da, Isparta'da sıkı tarassud ve takip altında yaşamaya mecbur bırakılmıştır.
Ömrünün son günlerine kadar keyfî muâmele ve eziyetlerden kurtulamayan Bediüzzaman, buna rağmen, îman hizmetini büyük bir kararlılıkla devam ettirmiş; o zor şartlar altında telif ettiği 6000 küsur sayfalık Risâle-i Nur Külliyatı'nı tamamlamaya ve yaymaya muvaffak olmuştur. Kur'ân'ı bu asrın idrâkine uygun ve ikna edici bir üslupla izah ve ispat eden ve vehbî olarak kaleme alınan bu eserler, onun çileli hayatını en güzel meyvesidir.
Bediüzzaman Said Nursî, Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı İsparit nahiyesinin Nurs köyünde dünyaya geldi (1876). Yenilikçi, atak, cesur bir mizaca, son derece parlak bir zekaya ve güçlü bir hafızaya sahipti. Bunlar katıksız iman ve ilim aşkıyla birleşince, normalde onbeş yıl kadar süren klâsik medrese eğitimi üç aya sığdı. Bu olağanüstü gelişmeyi kavrayamayanlar tarafından düzenlenen münazaraları (ilmî tartışma) kazanarak, kendini ispatladı. Bu yüzden "Molla Said"e "zamanın emsalsizi, benzersizi" anlamında "Bediüzzaman" lakabı verildi.
Dönem tüm dünyada maddeciliğin öne çıktığı bir dönemdi. İnsanlık kendi geleceğini tahribe yönelmiti.Bu değişimden müslüman milletler de etkilenmiş, meselâ yeryüzünün tek bağımsız İslâm devleti olan Osmanlı Devleti çoktan eski haşmetini ve kudretini kaybetmişti. Büzülme ve çözülme noktasındaydı.
İnsanlığın ortak problemlerinin yanı sıra yaşadığı toplumun özel problemlerine de eğilen Bediüzzaman, açık bir gerçekle yüz yüze geldi: Batı maddeciliğe saplanmış, Doğu ise eskiyen kurumlarını yenileyip iman eksenli bir yapılanmaya dönüştürememişti. Osmanlı Devleti de aynı açmazda tükeniyordu. Devlet ve millet şeklen İslam'a bağlı olmakla birlikte, mânâ planında İslâmdan kopmuştu. Batıyı da anlayamamıştı. Asıl problemi buydu.
Teşhisini bu şekilde koyan Bediüzzaman tedavi metodunu da geliştirdi: "Tahkiki iman" geliştirdiği metodun özü ve özetiydi.
Sıra "tahkiki îman" ekseninde gelişip çağın teknolojisiyle zenginleşecek insanlar yetiştirmeye gelmişti. Bunun da yolu eğitimden geçerdi.
Bu maksatla bir eğitim projesi geliştirdi. Buna göre Doğu ve Güneydoğu öncelikli olarak tüm vatan sathı "Medrezetühzehra" adını verdiği eğitim kurumlarıyla donatılacak, bu kurumların ilk, orta, lise bölimleri olacak, ayrıca din ve fen dersleri bir biri içinde, bir bütün halinde okutulacaktı. "Vicdanın ziyası(ışığı), ulûm-u dîniyedir, aklın nuru fünûn-u (fenler) medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. İftirak ettikleri (ayrıştıkları) vakit birincisinde taassub (tutuculuk), ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder(doğar), diyordu.
Görüşlerini Padişaha sunmak için 1907 yılında İstanbul'a geldi. Fakat İmparatorukla birlikte İmparatorluğun başkenti İstanbul da çürümüştü. Düşüncelerini gazetelere yansıtması sarayı tedirgin etti. Padişah ateşîn bir zekayı etkisizleştirmek için altınla ödüllendirmek istedi. "Maarifi tehir, maaşı tacil nedendir?" diye sorup ihsân-ı şahaneyi reddedince de akıl hastanesine kapatıldı. Fakat doktorlardan aklî melekelerinin sapa sağlam olduğuna dair rapor alarak görüşlerini açıklamayı sürdürdü.
Bediüzzaman, Şark ulemasından sonra İstanbul'daki meşhur âlimlere de kendisini kabul ettirmekte zorlanmamıştı. Onunla görüşenler en girift sorularına cevap alıyor, "Sen gerçekten Bediüzzamansın" demekten kendilerini alamıyorlardı. Meşrutiyeti İslam eksenine oturtan ve "meşrutiyet-i meşrua" yı öneren hürriyetçi fikirleri özellikle dikkat çekiyordu. Bediüzzaman'a göre mutlakiyet İslamî dirilişin önünü kapatıyordu. Ancak meşrutiyete yumuşak geçiş yapılmalıydı. Bunun için de evvela "üç büyük düşman" saydığı cehalet, zaruret ve ihtilafla mücadele edilip kazanılması gerekiyordu.
"31 Mart Olayı" ismiyle tarihimize geçen (1909) keşmekeş esnasında yatıştrıcı rol oynamasına rağmen, Bediüzzaman'dan daha önce tedirgin olmuş yönetim tarafından tutuklanıp Divan-ı Harb Mahkemesinde yargılandı. Beraat etti. Van'a döndü. Birinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü talebelerinden bir milis alayı kurup, doğduğu toprakları savundu.
Bitlis savunması esnasında yaralanıp, Ruslara esir düştü. Yaklaşık, üç yıl süren esaret hayatını kaçışla noktaladı. Ordu adayı olarak devrin tek İslam akademisi Dâr-ül Hikmet-il İslamiye'ye üye oldu. İstiklal savaşı sürerken, Anadolu harekâtını "isyan" sayan fetvaya, Anadolu ulemâsıyla birlikte karşı fetva verdi. İstanbul işgali sırasında İngiliz işgalcilere karşı yayınladığı bir eser yüzünden işgal kuvvetleri tarafından gıyabında ölüme mahkum edildi.
Zaferden sonra Ankara'ya Büyük Millet Meclisi'ne dâvet edildi (1922). Mecliste resmî karşılama töreni yapıldı. Fakat devletle millet arasında "kıble farkı" oluşmak üzere olduğunu görüp, milletvekillerine hitaben on maddelik bir beyanname dağıttı. Tekrar Van'a döndü.
Şeys Said isyanıyla bir ilgisi bulunmadığı, esasen her fırsatta "Dahilde kılınç çekilmez" dediği halde bir çok mazlum gibi Bediüzzaman da önce Burdur'a ardından da Barla'ya sürüldü. Barla'da Risâle-i Nur Külliyatını telife başladı. Tek başına bir mekteb oldu ve "cevher insan" yetiştirmek için insanüstü bir gayret gösterdi.
1925'li yıllarda Türkiye'de uygulama alanına giren dini dışlama politikalarına karşı, Bediüzzaman Said Nursi, Risâle-i Nur adını verdiği eserleriyle İslam'ın temel alt yapısını oluşturan prensibleri açıklamay yönelik bir tarz geliştirdi.
Bediüzzaman Said Nursi geliştirdiği bu Kur'anî tarz ile akıl, kalp ve duygu bütünlüğünü terkip ederek Müslümanlara yepyeni bir bakış açısı sunmuş, mektep, medrese, tekke ayrılığını ortadan kaldırmıştır.
İslam uleması yüzyıllar boyu insanın temel soruları olan "ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum, vazifem nedir?" gibi konulardan ziyade hep dış alem ve siyaset üzerine mesailerini teksif etmişti.
Oysa "iman ve temele ait" meseleler halledilmeden ve doyurucu cevaplar bulunmadan afakî meselelere yönelmek bunalımın derinleşmesini sonuç veriyordu. İslam dünyasının siyasi düzenleme ve projelerden ziyade ve fakat onları da ihmal etmeden zihniyet düzenlemesine ihtiyacı vardı.Problemin çözümü Kur'an'ın çağlar üstü mesajının günümüze bakan yönünü ortaya çıkarmaktı. Risale-i Nur Külliyatı ise bu mesajın açıklamasıdır.
Bediüzzaman İslam dünyasının karşılaştığı en köklü ve yıkıcı krize (fen ilimlerinden kaynaklanan dinsizlik veya dinde laubalilik) karşı ilim ve mantık yoluyla cevaplar vererek milyonların imanının kurtulmasına vesile olmuştur.
Risale-i Nur Külliyatını telif etmesiyle birlikte Bediüzzaman önceki hayatını Eski Said dönemi diye nitelendirmiştir. Bediüzzaman'ın hayatını Eski Said, Yeni Said diye ayırması bir değişiklikten ziyade bir tarzı ifade içindir. Eski Said daha çok imanın dışa vurumu olan kurumlar, davranışlar ve siyasetle ilgileniyordu. Yeni Said ise imanın tahrip edilmek istendiği bir ortamda imanı korumak ve güçlendirmek için gayretini bu temel meseleye tahşid etti.
Bediüzzaman'a göre temel mesele, insanın kendisini, diğer varlıkları, kainatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır. En önemli görev bunu sağlamaktır.
Bundan ürkenler onu defalarca tutukladılar. Eskişehir (1935), Denizli(1943), Afyon(1947) hapishanelerinde yatırdılar. Fakat inançlarını yaşamaktan ve yazmaktan vazgeçiremediler.
1960 yılının 23 Martında Urfa'da Hakkın rahmetine kavuştuğunda arkasında bıraktığı tüm maddi servet bir demlik, bir kaç bardak, eski bir gömlek, yamalı bir cübbe, sarık, misvak, biraz çay-şeker ve on liradan ibaretti. Manevi miras olarak ise bütün asrın insanını aydınlatabilecek Kur'an tefsiri olan Risale-i Nur Külliyatı ile dünyanın her tarafında milyonlarca "Kur'an talebesi" bırakmıştır.
How much do we know about Islam as a member of a Muslim society?
Does Islam have what we seek and do we have what Islam seeks?
People of today's world which is in the process of a fast and constant change seek answers to those questions which are quite different than the past.
They want to testify (by their own eyes and minds) the secret of Quran, the holy book which was descended 1400 years ago satisfies the needs of people today as well as it did then.
Thus, the Risale-i Nur Collection has been prepared to meet such a need.
It gives the answers to "why" and "for what reason" questions explicitly and satisfactorily and unites modern life-style with religious life-style and science and technology with religious beliefs.
In the Risale-i Nur one can find the description of Islam which Quran has brought. It is the Islam of people who believe in Allah and Quran with all heart, and the people who are civilized, contemporary, independent and tolerant.
These works defining true Islam and truth which Islam views never based on oppressive political methods but rather they have always become true guides for the truth in knowledge.
Bediuzzaman's Risale-i Nur Collection is a lesson and commentary of Quran to our century which states the basic matters of belief and social aspects of Islam in a comprehensive way, appropriate to understanding of time.
In these Web pages we aimed to put all information together as well as examples from the Risale-i Nur Collection to isolate the misunderstandings and speculations about Islam and Muslims.
The purpose is not to effect you by providing these pages. Rather it is to help you decide by yourself.
Every point of view is a new horizon and new horizons will bring new hopes to your life.
Once try to look from the point of new horizons or Nur horizons! It might change your life as it did for many from different parts of the world!
Dinin bir ruh ihtiyacı olduğunu bilim kabul etmiştir. Daha zekasının pek iptidaî olduğu zamanlardan beri, insanların din sahibi oldukları da bilinen gerçeklerdendir. Zekanın ve bilimin yükselmesiyle dinler de yükselmiş, tek Tanrılı dinlerle dinler çağı kapanmış, din uğruna yapılan korkunç savaşlar ve kırgınlıklardan sonra medeni dünyada din, fertlerin vicdanına sığınmış, bir kanaat olarak saygıdeğer bir yer kazanmıştır. Artık medeni insanlar arasında din tartışması yapılmıyor. Dinler hakkında avamî yazılar değil, ancak bilginlerin etüdleri yayınlanıyor. Medenî insan, başkalarının dini inancına saygı gösteriyor. Kimseyi propaganda ile kendi dinine çağırmıyor.
Türkiye'de bir zamandır dine karşı takınılan yanlış tutum, yemişlerini vermeye başlamıştır. Mabedsiz şehir kurmakla övünen budalalar, çirkin harabelerin mabed haline getirileceğini düşünememiştir. Cumhuriyetin başlarında, artık görevi ve faydası kalmamış Arapçı ve Arapçacı softa takımı tasviye olunurken, milletin manevi ihtiyacı düşünülerek asrî din adamları yetiştirecek özlü bir din okulu açılsaydı, bugün il ve ilçe merkezleri, doktor payesine erişmiş din adamları ile dolar, bunlar köyleri de kontrol ederek yobazlığa engel olur ve İstanbul gibi şehirde çatalı ve radyoyu haram eden beyinsizler halka vaaz edemezdi.
Mabedsiz şehrin ilk yemişi Ticanîlik, onun olup kurtlanmışı da Nurculuk oldu.
Nurculuk nedir? Gazetelerde ikide bir görülen Nurcular, Nur risalesi talebeleri kimdir? Aralarında avamdan aydına kadar, mühendis, avukat ve doktora kadar her türlü adamın bulunduğu Nurculuk, "Saîd-i Nursî" adında cahil bir Kürdün peşine takılmış cahil bir sürü, Nur risalesi talebeleri de Saîd-i Nursî'nin o çetrefil ve cahil Kürt Türkçesiyle yazdığı risaleleri atom fiziği ve Einstein nazariyesi okur gibi toplanıp okuyan bir yığın zavallıdır.
Saîd-i Nursî denilen adam, eskiden Saîd-i Kürd-î diye bir takım risaleler yayınlayan, Türkçe bilmez, daha nokta ile virgülün nerede kullanılacağını bilmekten âciz, Şafiî mezhebinden bir Kürttür. Mütareke yıllarında İstanbul sokaklarında millî Kürt kılığı ile dolaşarak caka yapmıştır. Bu cakacı Kürt kendisine "Bedîüzzaman" demekte, müridleri de bu adı bir övünçmüş gibi kullanarak şeyhlerini bu adla ululamaktadır. Bedîüzzaman, "zamanın harikası" demektir. Kürt Said cidden zamanın harikasıdır. Yirminci yüzyıl gibi bir zamanda bu bilgisizliği ve iptidaîliği ile ortaya atılmakta gösterdiği pişkinlikle zamanın harikası, bundan daha fazla olarak da onbinlerce, belki yüzbinlerce Türk'ü ardına takmakta gösterdiği başarıyla gerçekten zamanın bir harikasıdır.
Zamanın bu harikası, bu Kürt Said, aslında bir Kürt milliyetçisidir. Nasıl Moskofçular Türk milletini yıkmak için ortaya sosyal adalet ilkesiyle atılıyor, yoksulların davasını benimsemiş görünüyorlarsa, Kürt Said de ortaya Müslümanlık ve kardeşlik çığırtkanlığı ile çıkıyor. Kürtçülük davasını açıkça güdemiyeceği için, Türkçülüğü yıkacak ağuları Müslümanlık ve Nurculuk diye ileri sürüyor. Müritlerine veya kendi tabiriyle Risâle-i Nur şakirtlerine evlenmeyi yasak ediyor. Çünkü evlenip çocuk sahibi olurlarsa, o çocukların kötü ve dinsiz olma ihtimali varmış. Tabiî, dağdaki Kürdün bu büyük ve ilâhî buyruktan haberi olamıyacağı için, o evlenecek ve Kürtler çoğalacak. Herkesin sözüne inanan saf Türkler ise, büyük mürşidin buyruğu ile evlenmiyecek, böylelikle Türk soyu azalacak ve Kürt Şeyh Said'in 1924'de yapamadığını, Kürt Molla Said (yani Bedîüzzaman) kırk yıl sonra yapmış olacak.
Kadını şeytanın askeri sayarak evlenmeyi yasak eden dinin, Zerdüşt dini olduğunu bilmeden koyu Müslümanlık adı altında bir nevi Mazdeizm yaptıklarının farkında olmayan bu beyinsizler sürüsüne ne demeli? Urfa'daki mezarının bir baş belası haline gelmemesi için, söylentilere göre, General Mucip Ataklı tarafından ortadan kaldırılmasından sonra, bu kaldırmaya inanmayarak Kürt Said'in oradan uçtuğuna inanacak kadar şuursuz olanlara ne denebilir? Millî talihsizlik, akıl hastanesi kliniklerinde yatması gerekenlerin halk arasında dolaşmasındadır. Ciddi tedbirler alınmazsa, bu dinî cinayet daha yıllarca sürecektir.
Nur risalesi (kendi tâbirleriyle risale-i nur) denilen sayıklama kitapları pek çoktur. Beyni örümceklenmiş zavallılar bu sayıklamaları elle yazarak, yahut şapirografi veya taşbasmasıyla çoğaltarak onbinlerce satarlar. Bunu satmak için kasaba kasaba, köy köy dolaşan Nurcular vardır. Bunları satarak sevaba girerler. Sözde Türkçe olan bu sayıklama kitapları, Kürt hamalların fikir seviyesinde yazıldığı için, kimse birşey anlamaz. Anlamadığı için de, onda gizli hikmetler, yüksek gerçekler olduğu kuruntusuna kapılır.
Bir zamanlar bu sayıklamalardan bana da bir tane yollamışlardı. Kendimi zorlayarak okuyabildiğim bir tanesinde, Kürt Said radyodan bahsediyor, dünyanın bir ucundan söylenen bir sözün kutudan duyulmasını kutudaki meleklerle açıklıyordu.
İşte, aşağı tabaka ile birlikte doktor, mühendis ve avukatın da şeyhi, pirî olan, kendisinden "efendi hazretleri" diye söz ettikleri Kürt Said'in seviyesi budur.
Fizikten, titreşimden haberi olmayan, müsbet bilimin kıyısından dahi geçmeyen bir yobaz, radyo hakkında ancak bu kadar düşünür. Fakat bilgisizliğini de anlamaktan âciz olan o kara cahil, bu katmerli bilgisizliğine bakmadan, Türkler aleyhinde hüküm çıkarmaktan da geri kalmıyor. Nur risalelerinin birinde, Ye'cüc Me'cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların Özbek, Tatar ve Kırgız gibi "akvâm-ı vahşiyye" (yani vahşi kavimler) olduğunu yazmıştı. Sevsinler medenî Kürdü!... Özbek, Kırgız ve Tatarlar arasında okuyup yazma nisbeti % 90'dır ve aralarında atom bilginleri de olmak üzere her bilim dalında yüzlerce bilgin ve uzman bulunmaktadır.
Kendisini Nurculuğa kaptırmış olan bir avukatla geçen yıl aramda küçük bir konuşma olmuş, Kürt Said'de ne bulduğunu kendisinden sormuştum. "Kuran'ın en güzel tefsirini yapmıştır." diye cevap vermişti. Bu genç avukat eski yazıyı bilmiyor, Kuran'ın şimdiye dek en büyük İslâm bilginleri tarafından üç İslâm dilinde yapılan tefsirlerinden habersiz bulunuyordu. Bunu kendisine boşuna anlatmaya çalıştım. Bir kere çileden çıkmış, aklın ve mantığın dışına uğramıştı. Bir safsataya inanla uğraşmak neye yarar? Bugün devlete düşen görev, bunun sebeplerini arayıp bularak tedavisine gitmektir.
Bana göre Tîcânilik, Nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi hastalıkların sebepleri, milli ülküden yoksunluktur. Tıpkı normal yemek bulamayan aç çocuğun duvarı yalaması, yerde bulduğu faydasız ve zararlı şeyleri yemesi gibi, bağlanacak büyük bir ülkü bulamayan insanlar, abur cubur düşüncelere kurtarıcı diye yapışıyorlar. Çünkü insanlar bir fikre bağlanmaya mecburdur. Bu istidat insanlığın mayasında vardır. Bunu hiçbir kuvvet önleyemez.
Türkiye'de gerçek ülkü olan Türkçülük türlü bahanelerle baltalanmasa, gerçek Türkçü olan eski "Milliyetçiler Derneği" 1953'de kapatılmasaydı, bunlara gelişme imkanı verilseydi, bugün memlekette partiler üstünde, gayet ateşli ve şuurlu bir milliyetçi topluluk bulunacak, hükümetler güç durumlarda bunlardan yardım isteyebileceklerdi.
Türkçülük insanlara hiçbir vaitte bulunmuyor, maddi veya manevi birşey vermiyor. Yalnız istiyor... Fedakarlık ve feragat istiyor. Nurculuk ise cennet va'dinde bulunuyor. Ebedî saadet, cennette köşkler, yemekler, huriler va'dediyor.... Kafası işlemeyen, hatta aslında materyalist olanlar tabiî Nurculuğu seçecektir. Netekim bunu kendileri de söylüyor "Türkçülük mezara kadar... Ondan sonra ne olacak?" diyor... Tabiî ondan sonrasını kendilerine Kürt Said hazırlayacak.
Kürt Said'in 1327 ( 1909 ) yılında, İstanbul'da Vezir hanındaki İkbal-i Millet matbaasında basılmış bir eseri vardır. Adı: "İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi Yahut Divan-i Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürd-î" dir. Kendisinin Saîd-i Kürd-î Yani Kürt Said) olduğunu tastik ettiği bu eserde, eserin muharriri diye de kendisini "Bedîüzzaman" diye taktim etmektedir. Eserin tâbii, yani editörü de "Kürdîzade Ahmed Ramiz" dir. yani dört başı mâmur bir eser. Bu 48 sayfalık eserin "hâtime" kısmı (44-48. sayfalar) Kürt Said'iin içyüzünü göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir. Bunun aynen alıyor ve ağdalı bir dille yazıldığı için açık Türkçeye çeviriyorum: Ebnâ-i cinsime burada birkaç söz söylemezsem, bence bahs nâtamam kalır. ( Soydaşlarıma burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik kalır.)
Ey Asurîler ve Keyânîlerin cihangirlik zamanından pişdar, kahraman askerleri olan arslan Kürtler!... Beşyüz sene yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa sahrâ-i vahşette vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. Hikmet-i ilâhî denilen makine-î alemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme mümted ve müteşa'ib kanun-i nûrân-î ilâhînin müessisi olan hikmet-i ilâhî ufk-i ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış, size emrediyor ki, tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhit ve mezcederek zerrâtın câzibe-i cüz'iyyeleri gibi gibi bir câzibe-i umum-î millî teşkili ile Kürt gibi bir kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i islâmiyye Osmâniyyenîn mevkibinde bir kevgeb-i münevver gibi câzibesini ittiba ile muvazene ve âheng-i umumiyyeyi muhafaza ediniz. ( = Ey Asurlular ve Ahemenidlerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri ve kahraman askerleri olan arslan Kürtler! Beşyüz yıldır yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vhşet sahrasında yağma edecektir. İlâhi hikmet denilen âlem makinesinin nizamı ve telgraf hattı gibi bütün âleme dalbudak salan Tanrı'nın nurlu kanununun kurucusu olan ilâhî hikmet, ezel ufkundan kader parmağını kaldırmış size emrediyor ki: Ayrılık, gayrılıkla damla damla dağınık sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi milliyet fikriyle birleştirip kaynaştırarak zerrelerdeki küçük cazibelerden bir umumî ve millî cazibe teşkili ile Kürtler gibi büyük bir kütleyi dünya gibi döndürerek İslâm ve Osmanlı şevket güneşinin mevkibinde parlak bir yıldız gibi cazibesine uymakla muvazeneyi ve umumî ahengi muhafaza ediniz.)
***
Görülüyor ki Kürt Said, zavallı Kürtlere eski Asur ve İran ordularının hayali öncülüğünü yaptıracak kadar koyu bir Kürt milliyetçisidir ve çapraşık acemî ifadesiyle Kürtleri Kürt milliyetçiliği etrafında birleşmeye çağırmaktadır. Bunun hiçbir tevili, tesfiri yoktur. Beyninde ve gönlünde kötü düşüncesi olmayanlar, bu açıklıktan sonra onun bir İslâmcı değil, bir Kürtçü olduğunu kabule mecburdur.
Bundan sonrasını, zaten anlaşılmaz ve bozuk ifadeli metinden sıyırarak yalnız tercümesini (evet, bu kelime yerindedir) vermek suretiyle okuyucuları boşuna yormaktan alıkoyacağım. Bundan sonra Kürt Said şöyle diyor: Süphan ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü caiz görmeyerek şeriata dayanmış olan hürriyet sultanı yüksek sesle sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gafil ve dağınık bir kavme, cehalet ve yoksulluğa hücum için "fen, sanat ve silâh başına, ileri arş" emrini veriyor.
Hakikat denilen tabakalar altında örtülü ve mahpus kalmış ve istibdadın yok edilmesiyle omuzu üstünde olan cehalet ve gafletin hafiflemesi sayesinde harekete gelip kalkmaya teşebbüs etmiş bulunan hakikatler habercisi, size her cihetle haber veriyor ki, mahiyetinizde kaderin ektiği istidatları ve mukadderatınızı fiile çıkaran ve kavmi mahiyetinizde saklanmış olan seciyenizi maarifin hayat suyu ile sulamanın vaktidir. Yoksa kuruyup çürüyecektir.
İhtiyaç denilen, medeniyetin babası ve ilerlemelerin kurucusu olan üstad, sillesini kaldırmış, size hükmediyor: Ya hayat ve hürriyetinizi bu vahşet sahasında yağma ettireceksiniz, yahut medeniyet alanında fen ve sanat balon ve trenine binerek istikbali karşılayacak ve olgunluğun Kâbesine koşacaksınz.
Milliyet denilen mâzi derelerinde, hâl sahralarında ve istikbâl dağlarında çadır kurmuş olan Rüstem-i Zâl ve Selâhaddin-i Eyyubî gibi, herkesi başkasını haysiyet ve şerefiyle şereflendiren ve yüksek duyguların timsali olan milliyet fikriniz size kesin emirle emrediyor ki, her biriniz umum bir milletin hayatının mâkesi, saadetinin koruyucusu ve bütün milletin müşahhas misali oldunuz. Şimdiki gibi bir şahıs değil, bir millet kadar büyüyeceksiniz. Zira, maksadın büyümesiyle himmet de büyür ve millî hamiyetin galeyanıyla ahlâk da yükselir.
Kavimlerin saadetinin sebebi olan ve millî hakimiyeti temin ile hayat makinesinin buharı olan hürriyetteki cüz'i iradeyi istibdadın söndürmesinden kurtaran ve şer'î meşveretin mayasıyla mayalandıran meşru meşrutiyet, sizi imtihan meclisine davet ediyor. Erginlik çağına vardığınızı ve vâsîye ihtiyacınız olmadığını görmek istiyor. İmtihana hazırlanınız. Varlığınızı birleşerek gösteriniz. Millî hamiyet ve şahsî fikir ve vicdanınızı milletin müşterek kalbi ve aklı gibi gösteriniz. Yoksa sıfır alacaksınız ve hürriyet şahadetnamesi elinize verilmeyecektir.
Mâzide dağınıklığınıza sebebiyet veren birinizdeki bencillik fikri şimdi istikbalin medeniyet saadethanesinde icad fikrine, şahsî teşebbüse ve hürriyet fikrine inkılâb edecektir. Hattâ diyebilirim ki, başkalarının sükûtî medreselerine nisbetle sizin gürültülü olan medreseleriniz bir ilmî mebuslar meclisini gösteriyor. İmam arkasında fatihalar okuduğunuz zamandaki semâvî ve rûhânî vızıltılarınızda, mezhebî ve kavmî mahiyetinizdeki istidat, meşrutiyet sırrına kaderin bir îmâ ve nişanı vardır.
"İnsan için çalışmaktan başka yol yoktur" sözünün öteki ifadesi, şahsî teşebbüstür. Her kemâlin kurucu ve koruyucusu olan cesaret ve millî namus emrediyor ki, şimdiye kadar nasıl maddi şecaatte terakki ettinizse, şimdi de akıl ve medeniyet meydanında millî namusu çiğnetmeyiniz. Millî duyguların mâkesi olan, kıymetinizin ölçüsü olduğu halde ihmalinizle gayet çapraşık bununan diliniz, tûbâ ağacı gibi bir ağacın tecellisine müstatken, böyle kurumuş, perişan ve edebiyatsız kalmış olduğundan, diliniz sizden millî hamiyete şikâyette bulunuyor. İnsanda kaderin sikkesi sikkesi lisandır. Anadil tabiî olduğundan, kelimeler zihne kendiliğinden gelir. Zihin çatallaşmaz, O zihne giren bilgiler taş üzerinde oyulmuş gibi bâki kalır. Millî dille görünen herşey hoş gelir. Millî hamiyetin bir misalini size takdim ediyorum. O da Mutkili Halil Hayâlî Efendi'dir. Millî hamiyetin her şubesinde olduğu gibi, dil alanında da dilimizin esası olan elifbe, sarf (gramer) ve nahvini (sintaksını) vücuda getirmiştir. Hakikaten Kürdistan madeninde böyle bir hamiyet cevherine ratgeldiğinden, istikbalimizi onun gibi birçok cevherler ışıklandıracaktır.
İşte bu zat bir hamiyet örneği göstermiş ve tekemmüle muhtaç dilimize bir temel atmıştır. Onun izinden gitmeyi ve temeli üzerine bina kurmayı hamiyet sahiplerine tavsiye ediyorum.
Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî
Kürt Said'in tam bir Kürt milliyetçisi olduğunun bu yazıdan daha kesin bir tanığı olamaz. Böyle olmayıp da, yalnız geri kalmış Kürtleri kalıkındırmak amacı gütseydi, onlara "Bilgi sahibi olun" demekle yetinir, medeni ve ebedî Türkçe dururken, millî dil diye kaba ve iptidaî Kürtçeyi tavsiye etmezdi. Meşrutiyetin memlekette yaptığı sarsıntıdan ve otoritenin zaruri gevşemesinden faydalanarak, Türkiye'yi parçalamak ve kendi cemaat gayelerini gerçekleştirmek isteyen Hıristiyan tebaalar gibi, bu müslüman kardeş de İmparatorluğun bütün yükünü ve çilesini çekmiş olan Türkleri vurmaya çalışıyor. Kendilerine tarih ve şeref uydurmak ihtiyacında olan bütün iptidaî cemaatler gibi, roman kahramanı olan Zâloğlu Rüstem'i ve ancak anası Kürt olan Selâhaddin Eyyubî'yi Kürt kahramanı diye ileri sürüyor. Kürtlerin mevhum meziyetlerinden bahsediyor. Kısacası, onlara devlet kurdurmaya çalışıyor. Tabiî devletin buna müsaade etmeyeceğini anladıktan sonra, Saîd-i Kürd-î adını Saîd-i Nursî yaparak ve Nur risaleleri diye cehlin ve taassubun örneği olan karalamalar düzerek, bir din mürşidi gibi ortaya çıkmaya başarıyor.
Bizim için şaşılacak nokta, onun şu veya bu davranışı değil, onbinlerce, belki yüzbinlerce gafil Türk'ün, bu cahil Kürd'ün arkasından gitmesi, onun cahilâne ve hâinâne öğütlerine körü-körüne boyun eğmesidir.
Şimdi bu gafil Türklere hitap etmek istiyorum: Siz, Türk ve Müslüman mısınız? Türkseniz, hangi sebeple cahil bir Kürdün ardından gidiyor, onun telkinleriyle kendi ırkınızı, kendi dilinizi hor görüyorsunuz? Aranızda "Türkçe de dil mi?" diyen ahmaklar, resmî dilin Arapça olmasını isteyen hainler var. Siz ne biçim Müslümansınız ki, cahil bir Kürd'ün telkini ile evlenmeyi lanetliyor, dinsiz çocuklar yetişir de günaha gireriz diye bekâr kalmaya azmediyorsunuz? Putperest olduğunuzun farkında değil misiniz? Bir cahil Kürd'ün sakalını, tırnaklarını, abdest aldığı suyukutsal emanetler gibi saklamak hangi Müslümanlığın, hangi insanlığın, hangi temizlik kaidesinin, hangi şuurun işidir? Uyanın! Radyoyu melekle açıklamaya kalkan bir budalanın müridi olarak eşe dosta, dosta düşmana karşı gülünç olmayın. Müslümanlık, temeli atılmış, büyük bilginlerini yetiştirmiş, tedvin olunmuş bir dindir. Onun yeni baştan açıklanması için Kürt Said gibi maskaralara ihtiyaç yoktur.
Bana bu yazıyı yazdıran, Trabzon'dan yollanan acayip bir nesne oldu. Çok küçük boyda, 8 yapraklık bir broşür olan bu nesne, hangi basımevinde basıldığı belli olmayan bir Said-i Kürd-î reklamıdır. Gönderen, O. Nuri Kurt adında tanımadığım birisidir. İçinde Kürt Said'in sayıklamalarından parçalar var. İkinci yaprağın ikinci yüzündeki şu hezeyana bakın: "Aziz, sıddık kardeşlerim:
Siz kat'î biliniz ki, risâle-i nur şakirtlerinin meşgul oldukları vazife rûy-i zemindeki en muazzam mesâilden daha büyüktür."
***
Evet! Sizin vazifeniz cidden büyüktür. Haçlıların, bozuk iradenin, azınlık ihanetlerinin yıkamadığı Türkiye'yi cehaletiniz, gafletiniz ve hamakatinizle yıkacaksınız. Türklüğü inkâr ederek, şeriati Anayasa ve Medenî Kanun durumuna getirerek, evlenmiyerek, yalnız kalan kadınları evlere tıkarak, eski yazıyı getirip Arapçayı resmi dil yaparak, İslâmiyetten önceki tarihimizi küfürdür diye kitaplardan kazıyarak Türklüğü yıkacaksınız. Bunu yaparken, ölü Stalin'le, sağ Makaryos'un müttefiki olduğunuzun asla farkında olmıyacaksınız. Müslüman geçindiğiniz halde Peygamber'in "Evlenip çoğalınız" anlamındaki hadîsini hiçe sayarak, Kürt Said'in evlenmemek hususundaki hezeyanlarına baş eğmekle kimin ekmeğine yağ sürdüğünüzün farkında olmıyacak kadar acınacak yaratıklarsınız.
Neymiş o sizin meşgul olduğunuz büyük vazife? Bir odaya kapanıp Kürt Said'in hezeyanlarını okuyarak kendinizden geçmek mi? Bu zavallı ve gülünç halinizle siz, aslında ruhî tababetin ve marazî ruhiyatın konusu olabilirsiniz. Kendisi genç ve güzel bir kadın olduğu halde, ihtiyar, çirkin ve kör bir zenci ile evlenen Amerikalı artist gibi anormal zevk sahipleri dünyada seyrek görülen nesne değildir. Sizinki de kendi içinizde kalsa, Türklüğün aleyhine yönelmese, belki böyle sayılabilir. Fakat Cennet va'di ile gafilleri avlıyor, onların milli duygusunu yıkıyor ve Türklükten ayırıyorsunuz. Araplarla aramızda bir dâva oldu mu, mutlaka Arapları haklı buluyorsunuz. Türk - Arap savaşı olursa, "Din kardeşime silâh çekmem" diyorsunuz.
İşte, sizin üstadınızın kimliğini kendi yazısıyla gösterdim. Onun bir Kürt milliyetçisi olduğu apaçık ortaya çıktı. Bu açıklamadan sonra, gerçeği kabul edip de Türklüğe dönerseniz, hoş... Yine eski sapıklıkta inat ederseniz, sizin vicdanınızdan şüphe etmeli...
BU KEFEREYEMI INANCAGIM! YOKSA GORUNEN GERCEHKELRIMI?.
OLUMMM! ATYULARLARINI CIKAR! ESERLERIMEYDANDA!...
HODUK! KAFIRLIK ETDIP ANCAK KENDIN CEHALETINI SERGILE!
ISLAM DUNYASINDA EN SON GELEN ULAMAYA SENIN KAFIR YAZARIN OLAN BU ONUN BUNUN MAHSULUNUN YAZISI ONA AIT DEGILMI?...KIM BU KOPEK?...SEN ONU SENIN GIBI KAFIRLERE SAT!...
Hüseyin Nihal Atsız MUTLAK SENIN TAFIENIN ADAMLARINDAN OLMALIDIR!,,SENI TEMSIL EDER!...AYNEN turan tosun GIBI NE EDU BELLI OLMAYAN KAFIRLER GIBI!
EEE NEDEN DEMISHLER KI:
Aman HAcı+Ali Sakın bu dediklerini Türk Milliyetçileri duymasın Hüseyin Nihal atsız Milyetiçi Türkçülerin Piri sayılır Alparslan türkeşinde hocası sayılır valla tefe koyarlar seni
Biz birbirimizi nasil buluyoruz?..
Bu forumda yazan bazi Musluman'lar bazi ateistleri nasil buluyorlar..
Nasil bir dunyada yasiyorsun?..
Kimin kim oldugu belli olmadigi gibi, kimin iyi veya kotu oldugu da belli degil.
Sana cahil diyorlar. Ben de diyorum, SenAntuan'da.. Bu forumda yazan cok sayida gafil de..
Sen elbette cahilsin..
Cunku hepimiz cahiliz.. Herkesin kendine gore bir inanisi var.. Herkes cesitli kademelerde cahil..
Cehaletin tek bir turu yok ki... Ahlaksizligin tek turu olmadigi gibi..
Herkes herseyi bilemez..
Ama, Haci Ali, bilmen gereken cok onemli bir sey var.
Senin gibi dusunenin seni kandirdigini bilmek senin gorevin.. Bunu kimse senin adina basaramaz.. Bunu anlayamiyorsan, tuzaga dusuyorsun demektir..
Sen su anda Bediuzzaman'in tuzagina dusmus birisin..
Herseyden once onu anlamiyorsun..
Adamin neler demek istedigi hakkinda en ufak bir fikrin yok..
Ona inaniyorsun.. Cunku Musluman ve Nurcu bir arkadasindan onun adini ve ununu duymussun.. Bir diger Musluman'a inaniyorsun..
Oyle bir dunyada yasiyoruz ki, sana en yakin sandigin din kardesin, seni arkadan vurabiliyor..
Sana ozgurluk taniyan ise, senle inanclarini paylasmiyor. Ama sana onlari ozgurce belirtmen icin her turlu olanagi sagliyor..
Seni geriye itmeye calisan bagnazliga karsi direnmelisin.. Karsi koymalisin. Insanlari inanclari muvacehesinde degerlendirmemelisin. Onlari sergiledikleri, manifest ettikleri, guzellikler araciligi ile tanimali ve sevmelisin..
Cagimizda Allah'a inanmak herkesin paylastigi bir olgu degil. Onlari yok etmek, oldurmek ise pratik bir cozum yolu degil.. Onlarla yasamak zorundasin. Onlar da seninle ve senin gibi dusunenlerle yasamak zorunda..
Cahil olabilirsin, sevgili Haci Ali.. Ama bu senin kotu bir insan oldugunu gostermiyor.. Sana saldiranlar senden daha bilgili olabilirler ama, bu durum da onlarin sana her bakimdan ustun insanlar oldugunu kanitlamiyor..
Sen bu cahil ve iyi egitimli insanlar spektrumunda bir niche dolduruyorsun.. Bir yerin ve onemin var bu genis sprektrumda.. Sen bu onemini kesin olarak kanitlamis bir insansin.. Yillardir bu forumda yaziyor ve yillardir butun simsekleri ustune cekiyorsun. Bu durum acikca senin de onlar gibi, ihmal edilmez bir yerin oldugunu gosteriyor.. Sensiz bu forum, bu toplum var olamaz.. Sen cahil de olsan- ki oylesin, bu foruma sekil veren insanlarin cogunlugunu simgeliyorsun..... Sen cogunluksun.. Sen cogumuzsun......
Haci seni iste bu nedenlerden dolayi destekliyor ve desteklemeye devam edecek......
Cunku sen bizsin.. Hepimizsin.........
Cunku sen nefret ettigimiz halde bir turlu kendimizi arindiramadigimiz cehaletimiz, bagnazligimiz, ilkelligimiz, geriligimiz, ama ayni zamanda yasama ve varligimizi surdurme gereksinimizin esasi olan icgudulerimizin de temeli ve kendisisin....
Sen bizsin Haci Ali......
Seni bu yuzden hic sevmiyoruz..
Cunku sende kendi bencil egomuzun hayalini goruyoruz..
Sen hic degisme olur mu? Haci Ali..
Hic, ama hic degisme......
- Hayir ! Tek manasi bu degildir. Zamanin essiz zekasi demek olarak anlasilabilecegi gibi, diger bir manasi daha vardir. Bedî ayni zamanda garip demektir. Dolayisiyla bu, zamaninin garibi olarak da tercüme edilebilir. Nitekim Said Nursi bu lakabi ele alirken, özel bir açiklama geregi de duymus, kendi garip halini de yansittigindan, bu mahlasi 'zamanin garibi' olarak benimsemistir. Onun pesinden gidenler ise, diledigi anlami yüklemekte serbesttirler !
Sonra Bediüzzaman' dan bir tercüme aktarmis ve onu kürtçülükle suçlamissiniz, der ki :
"""Zerrelerdeki küçük cazibelerden bir umumî ve millî cazibe teşkili ile Kürtler gibi büyük bir kütleyi dünya gibi döndürerek İslâm ve Osmanlı şevket güneşinin mevkibinde parlak bir yıldız gibi cazibesine uymakla muvazeneyi ve umumî ahengi muhafaza ediniz"""
- Görüldügü üzere bu cümlede Bediüzzaman, Kürtleri Osmanliya ve Türklere karsi ayaklandirmiyor. Bilakis, onlari Osmanli günesinin yahut islam ümmetinin cazibesine kapilmis parlak bir uydu olmak ile sereflendirmek istiyor ve uyariyor. Kürtlerin atalarindan Selahaddin Eyyubi nasil ki Kudüs'ü haçli zulmünden kurtarmissa, simdiki Kürtlerin de islam'a ayni samimiyet ve sadakat ile baglanmalarini salik veriyor. Saygilarimla,
Ben HACI ALI'yim!CAHIL fekat ogreneim icin cirpinan ve bos olmayan! Ancak referans olan kayanaklari arastiririm.Herhangi bir gazeteci yazar beni pek ilgilendirmez!Kisi bilmedigi konun cahilidir der bilir kisi!...Ben burada sen dahil cok bilen gurubunun disinda oldugum icin cahil oldugumu bilenim.
Ancak beni hakir gorenler o sekilde dusunurlerse o onlarin dusunceleridir!Evet Haci Haci yi KABE'de bulur! Bu AKIL sahiplerine hitap eder.bas agirtanlarin anlayacagi lisandir bu! Ama her zaman oldugu gibi kisi seviyesine gre algilar!...
Burada ayni dine mensup oldugumuz halde hic cekilmeyen kisilerin yaninda! Seninle tezat kutupta olmamiza ragnmen seninle her konuyu dovuse dovuse yatigima gore eksikligin kaynagi ortada degilmi?...
Aynen sinir harbi yapmakta oldugumuz 61 isimli kisi ilede tartismalarimiz devam etmekte!Bagzan her ikimide dozaji kaciryorsak suc sahibi olanlar meydanda ne var ki bir noktada sakinlesip fikirlerimizi anlatmakla ben kazancli olduguma inaniyorum! Yoksa burada olmanin bana bir faidesi olmasa neden bu MISYONER ile didiseyeim?...
Netice her seyi bilen! Hic bir sey bilmeynedir!
Beddizaman konusunu sen kulaktan dolma konusyorsun!
Eger gercekten dikkatli okumus olsaydin!Belkide anlamdin! ISLAM ve ISAVILIK ITTFAK yazisindan o kisinin sana yuzsene gelemden olacak olaylarin resmini gorudun!Dijjali oku bakalim ne anlayacaksin!
Eger onun yazisini anlamadigimi saniyorsan yanliyorsun.Bir cok kez iclerinde bulunup aciklamalarin teffrualarini izledim.Bu beni baglar!
Yani on hukumlu olarak Kurt veya Arap olmasi onemli degil!Onemli olan INSANLIK icin gercekten cok degerli buyuk eser birakmasidir!Sonra kisilikle ilim arasinda kurulan murakaba seni nereye goturur?Adam sana elli sene once bu gun tecelli edecek olaylari tasfir etmekte!Bunun ne demek oldugunu sana izah etmem!
Cahilligime devam edecegim!
SANA KENDI GORUSLERINI SAVUNMAK ICIN ONEMLI BIR FIRSAT..
May 25 2003, 3:29 PM
Sevgili Haci Ali;
Sen madem Bediuzzaman'i iyi biliyorsun.. Eserlerini okumussun..
Sana bir firsat veriyorum..
Bir kac cumle veya bir paragrafla Bediuzzaman'in nasil bir insan oldugunu, Nurculugun neden insanliga yararli bir egilim oldugunu bize ozetleyebilir misin?
Sence Nurculuk neden yararlidir? Nurculuk nedir? Bediuzzaman neden ustun bir insandir..
Nurculugu tanimlayabilir misin?
Bu sorularin yanitini bize kisaca verebilir misin?
Okuma yazma bilen bir insan icin zor olmamali..
Degil mi?
Anlamadigi bir egilimi ve kisiyi kimse yuceltmemeli.
Sen Nurculugu anladigin hissini veriyorsun.
Bizi aydinlat lutfen......
Once Saidi Nursi Hz.leri hic bir zaman tarikati kabul etmeyen!Cunku kolaylikla suistimale uyrayacak konu oldugunu cok iyi bilince olan bir kisidir! NURCULUK diye de tarikat felan yoktur.
**** Bediüzzaman Said Nursi geliştirdiği bu Kur'anî tarz ile akıl, kalp ve duygu bütünlüğünü terkip ederek Müslümanlara yepyeni bir bakış açısı sunmuş, mektep, medrese, tekke ayrılığını ortadan kaldırmıştır. ****
Onu uydranlar konuyu bilmedikleri icindir.Veya kendilerine malzeme olarak kullanmalari nedeniyeledir.
Sana biografisini astim.her halde okumadin!isteren bir kez daha bak orada asil degilmi?
Insanliga yaraligini Yuce KUR'AN'da bize cok mukemmel
olarak yaptigi aciklamalriyla o gun yazdiklarinin bu tecelli etmesindeki gorusunun kuvvetlligidir!..
*** Bediüzzaman İslam dünyasının karşılaştığı en köklü ve yıkıcı krize (fen ilimlerinden kaynaklanan dinsizlik veya dinde laubalilik) karşı ilim ve mantık yoluyla cevaplar vererek milyonların imanının kurtulmasına vesile olmuştur. ****
Ozetle!
**** Bediüzzaman, Şark ulemasından sonra İstanbul'daki meşhur âlimlere de kendisini kabul ettirmekte zorlanmamıştı. Onunla görüşenler en girift sorularına cevap alıyor, "Sen gerçekten Bediüzzamansın" demekten kendilerini alamıyorlardı. Meşrutiyeti İslam eksenine oturtan ve "meşrutiyet-i meşrua" yı öneren hürriyetçi fikirleri özellikle dikkat çekiyordu. Bediüzzaman'a göre mutlakiyet İslamî dirilişin önünü kapatıyordu. Ancak meşrutiyete yumuşak geçiş yapılmalıydı. Bunun için de evvela "üç büyük düşman" saydığı cehalet, zaruret ve ihtilafla mücadele edilip kazanılması gerekiyordu. ****