Doktorlar, mühendisler, öğretmenler amelelik yapıyor
Ahıska Dramı
Bedriye Ertekin
Rusların elinde çekmedikleri çile kalmadı. Üstüne bir de kardeş darbesi
yediler. Nihayet, talihli olanları Türkiye’de sığınacak bir vatan
bulabildi. Fakat diplomaları burada bir işe yaramıyor.
OCAK AYININ İLK GÜNLERİNDE AHISKA TÜRKLERİnin dünyasında gezindim,
onlarla oturup onlarla kalktım, onlarla uzun uzun söyleşiler yaptım. Ve
aramızdaki manevî köprülerin sağlamlığına şahit oldum. Bizim Ahıskalı
kardeşlerimize verebilecek çok şeyimiz olduğu gibi onlardan öğrenecek çok
şeyimizin olduğunu da fark ettim.
Soğuk ve yağışlı bir havada Aydın ilinin İncirliova ilçesi Ahıska
Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneğinin ziyaretlerine gittim. İlgi, sevgi ve
içtenlikle karşıladılar beni. Dernek Başkam Alâattin Eyüpoğlu 1953’de
Özbekistan’ın Fergana şehrinin Woduil ilçesine bağlı bir köyde doğmuş,
Sovyet yönetiminde yetişmiş. Evli ve iki erkek çocuğu babası. Dernek
binasında Alâattin Beyden başka genç, yaşlı pek çok Ahıska Türkü ile hep
birlikte oturup samimî bir sohbete daldık. Yürekler sağlam, beyinler
zinde, gönüller sevgi dolu olunca sohbetin tadına doyamadık. Saatlerin
nasıl geçtiğini, havanın ne zaman karardığını, akşamın nasıl çöktüğünü
fark edemedik. Sohbetin yanında içtiğimiz çayların tadı da bir başka
güzeldi. Her Ahıskalı Türk yaşanmış tatlı ve acı anılarla dopdoluydu.
Hepsinin anlatacak öyle çok şeyleri vardı, ama hep bir ağızdan
konuşmuyorlardı. Biri konuşurken diğerleri onu saygıyla dinliyor, söz sırası
kendilerine gelmeden, soru sorulmadan söz almıyorlardı.
“Zalimler madde olarak elimizden herşeyimizi aldılar, ama dinimizi,
dilimizi, Türklüğümüzü, kültürümüzü, kimliğimizi, ruhumuzu asla
alamadılar. Onlar zulümlerini arttırdıkça bizim ruhumuz daha da güçlendi. Millî
bir şuurla birbirimize daha da kenetlendik. Umudumuzu ise hiç
kaybetmedik” dediler. Sadece Türk ve Müslüman olmaları nedeniyle Sovyet
yönetiminden çektikleri çileleri, kaç kez yerlerinden, yurtlarından, evlerinden
sürüldüklerini anlattılar.
AHISKA’DAN TÜRKİYE’YE 1993 yılında kendilerine Türkiye’ye geçiş ve
Türkiye’de yaşama hakkı tanınınca kafileler halinde Ahıska’dan göç etmeye
başlamışlar. Alâattin Eyüpoğlu ise 1994 yılında ailesi ve kardeşleriyle
birlikte Rusya’dan Türkiye’ye göç etmiş. Yaşadığı sürgünlere, çektiği
çilelere, katlandığı acılara rağmen onurunu, ruhunu, kimliğini
kaybetmeden dimdik ayakta kalabilmiş fazilet sahibi engin insanlardan birisi.
Yaşadığı sıkıntıları ve sıkıntılar sırasında takındığı tavrı şöyle ifade
ediyor:
Kula ne gelirse Allah’tan gelir.
Bize eden elbet birgün cezasını bulur.
İyilik eden ise alâsını bulur.
Eyüpoğlu ailesi, yedi yıl süren bir uğraşın sonunda Türk vatandaşlığına
geçebilmişler. Bu sırada iki sevinci birlikte yaşamışlar. ‘Kendim
Türkiye’de askerlik yapmadığım için üzülüyordum. Büyük oğlum Ali Merden
yirmi bir yaşına gelmişti. Askere alınması için müracaat ettik. Oğlum asker
oldu. Ahıskalı Türklerden ilk asker babası olmanın mutluluğunu yaşadım’
diyerek duygularını dile getiriyor.
ÇOCUKLUK YILLARI Alâattin Beyin babası, dürüst ve âdil bir demirci
ustasıymış. Sovyet yönetiminde gece gündüz alın teri dökerek demir dövmüş,
kaynakçılık yapmış ve elli dört yaşında emekliliği hak edemeden ahirete
göçmüş. Annesi ise kırk beş yaşındaymış öldüğünde.
Öksüz kalan yedi kardeşten en büyük ablaları ilköğretim okulunu
bitirdikten sonra tahsiline devam edememiş, onlara annelik yapmış, kol kanat
germiş büyütmüş, yetiştirmiş. Bu yüzden “Ablamın hakkını ödeyemeyiz”
diyor Alâattin Bey.
Kardeşlerinden okuyanların çoğu üniversite bitirmiş. Söylediğine göre
içlerinde doktor, mühendis ve öğretmenler var. Alâattin Bey ise
sürgünden önce Fergana’da ve Azerbaycan’da matematik öğretmenliği yapmış.
DOKTOR İNŞAAT İŞÇİSİ Bugün Türkiye’ deki Ahıskalı Türklerin hiçbiri
kendi mesleklerinde çalışmıyorlar. Çünkü diplomaları Türkiye’de geçersiz
sayılıyor. Onlar yaşamlarını sürdürmek için önlerine çıkan her işte
çalışıyorlar. Mevsimine göre pamuk tarlalarında pamuk işçiliği yapıyor,
zeytin bahçelerinde zeytin topluyorlar. İnşaatlarda işçilik, yağlı boya ve
badana işleri yapıyorlar. Hanımları konfeksiyon işyerlerinde, incir
mağazalarında çalışıyor. Bahçıvanlıktan aşçılığa kadar her türlü işte
çalışarak ekmeklerini taştan çıkarıyorlar-yeter ki namuslarıyla
çalışacakları bir iş olsun, helâl para kazanabilsin, evlerine ekmek
götürebilsinler.
Şu anda inşaatlarda ve tarlalarda çalışan doktorlar, mühendisler,
öğretmenler, hemşireler, bilim adamları yine de umutsuz değiller.
Türkiye’deki ekonomik şartların farkındalar. Kendilerinin yaşadığı işsizlik ve
ekonomik sorunları bütün ülke halkının da yaşamakta olduğunun
bilincindeler. Ve onlar birgün asıl mesleklerine döneceklerine inanıyorlar. Onlar
umutlarını asla kaybetmiyorlar. Alâattin Bey tüm içtenliğiyle ve
derinden gelen bir ses tonuyla şunları söylüyor.
“Biz Türkiye’ye kendi vatanımız diye gelmişiz. Amacımız, büyük paralar
kazanıp sonra geriye dönmek değil. Ahıska Türklerinin yegâne vatanı
Türkiye Cumhuriyeti devletidir ve toprağıdır. Bu topraklarda yaşayan
yetmiş milyon insanmıza faydalı olmak, bu ülkenin iyiliği ve güzelliği için
elimizden gelen hizmeti vermek bizim için kutsal bir görevdir. ”
Bunları söylerken Alâattin Beyin gözleri dolu dolu oluyor ve sınıf
öğretmeni olan kız kardeşi Melike Hanınım yazdığı “Vatan Toprağı” adlı
şiiri okuyarak duygularını daha net ifade ediyor.
Vatan ne güzel şeydir / Seveceksin tozunu / Ana gibi sarılıp öpeceksin
yüzünü / Ayakların altında / Toprak senin, taş senin / Tufanı, yağmuru,
karı / Ay senin, güneş senin / Ellerinle diktiğin çiçekleri toplarsın /
Gezersin tepeleri, havasını koklarsın / Kardeş bildiğin komşun bir
gecede yâd olmaz / İmdadını dinlemez, çektiğin feryat olmaz.
Bir gecede kaçmazsın / Koyup evini barkını / Zalim felek bu kadar /
Çevirmez ki çarkını / Bastığın her adımda / Vurmazlar ki sırtından /
Gariplik gölge gibi / Yürümez ki ardından.
Vatan ne güzel şeydir / Bastan sona senindir / Gözlerinde ışık /
Damarlarında kandır. / Vatan ne güzel şeydir / Yaşamaya, durmaya / Toprağına
inanıp / Vücudunu koymaya.
AHISKA NİRE? Alâattin Beye Ahıska topraklarının yerini soruyorum.
“Ardahan’ın Posof ilçesinin ötesinde Gürcistan sınırını çizen Çağ Suyu
ve Kur ırmağının öte yüzünde yer alan güzel bir bölgedir Ahıska. Şu
anda Gürcistan sınırları içindedir. Yemyeşil ormanları, başı dumanlı
dağları, çayırları, gül ve meyve bahçeleri, güneşi ve gökyüzünün engin
mavisiyle Anadolu ile aynı tabiat özelliklerine sahiptir Ahıska. Ahıska
Türklerinin Anadolu insanıyla dini, dili, inancı, sosyal yaşamı, özü
aynıdır. Aslında Ahıskalılar bir Anadolu insanıdır. Ahıska bugün üzerinde bir
tek Türkün bile yaşamadığı kaybedilmiş bir Türk toprağıdır” diyerek
Ahıska’yı anlatıyor.
Ahıska adının nereden geldiğini merak ediyorum.
“Ahıska Farsça bir kelime. Ahıska bölgesinde çok eski tarihlerden kalma
bir Akkale vardır. Dede Korkut kitabında bile Akkale’nin adı geçer.
Akkale Ahıska’nın sembolüdür. Ahıska, ‘Akkale alınmaz, girilmez, yenilmez,
yıkılmaz’ anlamlarına gelir. Zaten şu anda Ahıska’daki bütün Türk
eserleri yok edilmiş durumdadır. Yalnızca Akkale ile Ahıska Atabeklerinden
Hacı Ahmet Paşa’nın yaptırmış olduğu Ahmediye Medresesi ayakta
kalmıştır.”
AHISKA VE TÜRKLER 1578 senesinde, 3. Murat Han zamanında, Gürcistan’ın
fethinden hemen sonra İç Anadolu bölgesinden özellikle Konya, Tokat,
Yozgat illerinden seçilen Türkler Ahıska ve çevresine yerleştiriliyorlar.
O zamanlar Osmanlı’nın parlak dönemleri. Osmanlılar, Budin’den
Mekke’ye, Kafkaslara, Mısır’a dört bir yana hakim durumda ve fethettiği
beldelere Anadolu’dan insanlar gönderiyor. Bu İnsanlar hal ve hareketleri
düzgün, ilim ve irfan sahibi, sevgi ve hoşgörü dolu gönül erleri. Bu
özellikteki münevver insanlara “Sen şu beldeye gideceksin, oraya yerleşip
ahlâkınla, davranışlarınla, ilminle, sohbetinle oradaki insanlara
dinimizin güzelliklerini anlatacaksın” deniliyor. Bu insanlar devletin bu
emrini severek kabul ediyorlar. Yüce bir görevi üstlenmenin verdiği gönül
zenginliğiyle, gittikleri yerleri aydınlatıyorlar. İşte ilk kez bu amaçla
Osmanlı Türkleri Ahıska’ya yerleşiyor. Ve aradan az bir zaman geçmesine
rağmen bütün Türk boyları gibi, Ahıska Bölgesinin Atabekleri ve Türk
ahalisi de kendi istekleriyle Müslüman oluyorlar ve Ahıska 250 yıl
boyunca bir Osmanlı eyaleti olarak kalıyor. İlimde, sanatta, kültürde daima
ilerleyerek parlak ve mutlu dönemler yaşıyor. Tâ ki Osmanlı–Rus
Savaşının bitimiyle 29 Eylül 1829 senesinde Ahıska’nın on sancağının Rusların
eline geçmesine kadar. Ahıska Rusya ile arada bir kilit nokta
olduğundan, Ruslar kilit noktayı alınca kısa zamanda Anadolu içlerine kadar
saldırıya geçiyorlar. Bu olay Ahıska Türklerini çok üzüyor. Halk şairleri
pek acı ağıtlar yakıyorlar.
Ahıska gül idi gitti / Bir ehli dil idi gitti / Söyleyin Sultan
Mahmut’a / İstanbul kilidi gitti.
Bu dönemde Ahıskalı Türklerden bir kısmı Rusya’nın baskısından kaçarak
Erzurum’a, Kars’a ve diğer doğu illerine sığınıyorlar. Büyük bir kısmı
da Ahıska’da kalıyor.
1914–1918 yılları arasında yaşanan Birinci Dünya Savaşı hem dünya hem
de Ahıska Türkleri açısından çok çetin ve acımasız bir dönem oluyor. O
dönemlerde Gürcüler, Ermeniler, Ruslar Ahıskalı Türklere çok sıkıntı
çektiriyorlar, eziyet ediyorlar. Amaçları onları yıldırıp Ahıska
topraklarından çıkarmak. Ahıskalıların kültürlerini yok etmek için ellerinden
geleni yapıyorlar. Ama Ahıska Türkleri yaşadıkları tüm zorluklara rağmen
yurtlarından çıkmıyorlar.
1. Dünya Savaşı yıllarında binlerce Ahıska Türkü katlediliyor, evleri
yakılıp yıkılıyor. Ahıskalıların çektiği çileler Azerbaycan halkını
ayağa kaldırıyor. Bakü’den bir heyet Ahıska’ya geliyor. Heyetin arasında
bulunan Azeri millî şair Ahmet Cevat Bey bu acı durumdan çok etkileniyor.
Duygularını şu dizelerle belirtiyor.
Karları üstünde mazlumlar kanı / Ölenler çok, fakat mezarla hani /
Ayaklar altında şevketi şânı / Kalanları görüp feryada geldim.
SOVYET DÖNEMİ 1917 yılında Çarlık Rusyası devrilip yerine Sovyet Rusya
kuruluyor. Ahıska 1918–1922 yıllan arasında Tampon bölge olarak
kalıyor. O dönemde ne Rusya’ya ne de Türkiye’ye ait değil. 13 Ekim 1921
tarihinde Gürcistan ile imzalanan Kars Antlaşmasıyla Ahıska Anadolu
topraklarından ayrılıyor. Ahıskalı Türkler de ana vatanlarından kopuyorlar.
1922’den sonra Gürcistan’ın Sovyet Rusya’ya dahil olmasıyla Ahıska da
Sovyet Rusya’ya katılıyor. Stalin’in devlet başkanlığı sırasında 1930–1936
yılları arasında Sovyet yönetimince kolhoz adı verilen devlet
çiftlikleri kuruluyor. Yalnız evleri ve kendilerine yetecek az bir malları
dışında bütün mal varlıkları devlete geçiyor. Tarlalarını, bağlarını,
bahçelerini, hayvanlarını, kısaca ellerinde neleri varsa hepsini kolhozlara
teslim ediyorlar. Kendileri kolhoz çiftliklerinde az bir ücretle işçi
olarak çalıştırılıyorlar. İş bununla da kalmıyor. Mal varlıklarının
ellerinden çıkmasına pek aldırmıyorlar, ama bu sefer kimlikleri, kültürleri
yok edilmeye çalışılıyor. Dinî ve millî bilgi vermek yasaklanıyor.
Camiler kapatılıyor. Halkı sohbetleriyle aydınlatan, dinî ve millî bilgiler
veren hoca ve öğretmenler tutuklanıyor, hapse atılıyor, işkence
görüyor, Sibirya’ya sürülüyor hattâ bir gece içinde yok ediliyor. O dönemde
götürülüp geri dönmeyen pek çok aydın insanın mezarları bile bilinmiyor.
Alâattin Beyin dedelerinin köyünde yasayan Şevket Ağa da o dönemde köy
halkının kimliğini unutmaması için onları aydınlatan bir hizmet
insanıymış. Ama yönetim buna izin vermiyor. Halk tarafından çok sevilen Şevket
Ağa bir gece içinde kaybediliyor, Sibirya’ya sürülüyor ve bir daha
kendisinden haber alınamıyor.
Bu dönemler yaşanırken Ahıska insanı gittikçe fakirleşiyor. Bazıları
her türlü tehlikeyi göze alarak sınırı geçip Türkiye’ye kaçmaya
başlıyorlar. Ama sınırı geçmeye çalışanlardan bazıları askerler tarafından
vurulup öldürülüyor, bazıları sakat kalıyor, bazıları da geri getirilip
tutuklanıyor, işkenceler görüyor.
Sınırı geçmeyi başaran Ahıska Türkleri, Cumhuriyetin ilk yıllarında
Mustafa Kemal tarafından doğu illerimiz olan Ağrı, İğdır, Muş, Ardahan’a
yerleştirilip iskan hakkı veriliyor. Türk vatandaşlığına kabul
ediliyorlar. Onlara toprak, bağ, bahçe, ev, koyun, keçi gibi mallar veriliyor.
Onlara sahip çıkılıyor. 1936 yılında Alâattin Beyin ninesinin iki kız
kardeşi ve bir erkek kardeşi aileleriyle birlikte sınırı geçmeyi başarıp
Iğdır’a yerleşiyorlar. Türkiye’ye yerleşmeyi başaran Ahıska Türkleri
yıllarca Ahıska’da kalan akrabalarını göremiyorlar. Anavatana kavuşmanın
sevincinin yanında hasret çekiyorlar. Ahıska’da kalanlar ise yıllar
boyunca ilim ve irfan öğrenmekten uzak kalıyorlar. Türkçe eğitim veren
okullar kapatılıyor. Kendi dillerini dışanda konuşamıyorlar. Ancak Azerî,
Rus ve Gürcü öğretmenler tarafından kendi kültürlerinden tamamen kopuk
bir eğitim alabiliyorlar. Aileler gizlice, korkarak, çekinerek her gün
değişik evlerde toplanarak genç nesle bildiklerini aktarmaya
çalışıyorlar.
Non-Turkish Crimes Against Humanity