tolonbey (Login tolonbey) from IP address 84.58.218.142
Evvttte
Hele durun,allame arkadaslara bir soriyim, köklerinizi söylermisiniz lütfen.Mutlaka ya Balkanlardan kacip gelmislerdir
ya Kafkasyalardan ya güney ülkelerinden yada daglarin tepelerinden inmislerdir:-))))))))).
Baskasi mümkün deyildir:-)))))))
Cesitli milletlerin ,cesitli özellikleri vardir iyi veya kötü olarak.
Tarihi okiyanlarin bunlari bilmesi gerekir.
Tarihi tarih yapan milletlerin sayisi, bir elin parmaklarini gecmez.
Dünyada milletler dahil herseyin özellikleri cesitleri vardir.
Gülleri ele alirsak 30 yakin cesidi vardir.
Bir cins gül ,yilda 7 kere acarken,bir diyeri bir kere acar.Biri buram buram kokarken bir diyerinde ne dogru dürüst renk nede koku vardir.
Atlari ele alalim.Cok cesidi vardir,bir cins at rüzgar gibi kosarken,Gadana atlari rahvan bile yürüyemez.
Tabiattaki,toprak ve taslar dahi kalite kalitedir.
Insanlarda ayni dünyada yasadiklarina göre,onlarda kalite kalitedir.
Kimi sari,cinliler
kimi kara,Afrikalilar
kimi Beyazdir.Türkler ve Avrupalilar :örnek
Kimi uzun :Hirvatlar,Sirplar.Almanlar
kimi kisa :Cinliler,italyanlar.Japonlar
kimi ortaboyludur:Türkler ,Persler.Fransizlar
Mühendislikte:Misirli KIPTILER,Ermeniler ,Italyanlar
Güzel sanatlarda,Fransizlar,Yunanlilar,Berberiler Misirli kiptiler
Askerlikte :Türkler,Italyanlar,Ingilizler,Fransizlar,Ispanyollar,Ruslarda diyebiliriz.
Devlet kurmada:Türkler,Italyanlar,Ingilizler,Ruslarida ekleyebiliriz bu guruba.
Politikada:Ingilizler,Fransizlar,
Bilim ve teknikte:Almanlar,Japonlar,Fransizlar.Ingilizler.Ruslarida katabiliriz bu guruba.
Dillerini korumada:Araplari,ingilizleri,italyanlari,ispanyollari sayabiliriz.
Simdi,bu yukardaki devletlerin arasina,
Arnavutlari,
Lazlari,
Sirplari,
Hirvatlari,
Hintlileri,
Pasturllari,
Gürcüleri,
Ermenileri ,mühendislikleri disinda
Portekizlileri ve vs ireleri katabilirmiyiz?Katamayiz.
Izine gelirken Avusturyayi gecipde Slovenyaya girildimi,hicbir sürücü kendini emniyette hissetmez,Hele Silovenyayi gecipde Hirvatistana,Sirbistana,bulgaristana girdinmi Her an basina birsey gelebilir.
Makedonyadada durum ayni,heran basina birsey gelebilir.
Makedonyadan Yunanistana girdiyin an insan söyle bir Ohhhhhh cekiyor.
Kendini insan Almanyadaki gibi rahat,hatta dahada rahat hissediyor.Cünkü tüm tehlikeler geride kaldigi icin.
Pekiiiii,neden Almanyada,Avusturyada,Yunanistanda insanlar kendilerini rahat hissediyorda Hirvatisdanda,Sirbistanda,Makedonyada,Arnavutlukta tehlikede görüyor?
Kalite sorunu.Nasil kalitesi düsük kumasin derdi varsa,kalitesi düsük köklerinde bu tür eylemleri olaylari vardir.
Milletlerde kalite kalitedir.
Bir Hintli general,100,000 Hintli askerdense 10,000 Türk askerini tercih ederim demistir.
Bir örnek daha veriyim:Israili 8 milyon deyelim,Araplarsa 80 milyon nüfusa sahip.
Arap Israil 7 günlük büyük savasinda Israil askerleri Tüm Arap ülkelerine pes dedirtti.
Cölün yüzü Arap askerleri fotinleriyle doldu.Askerlerin cogu cöl kumlarinin altina sakladilar kendilerini.
Savas bittigi halde Arap askerleri hala kumlarin altinda saklaniyorlardi.
Israil ucaklari,savasin bittigini,artik korkmiyarak kumlarin altindan cikmalari yönünde yüzbinlerce kagit attilar cölün yüzüne.
Hatta Israil helikopterleri, Süveysi kanalini korumakla görevli yerden havaya Arap hava sistemini bir mermi bile attirmadan Tüm sistemleri Arap askerleriyle beraber Alip Israile tasimislardir.
Araplarda dolar bok gibi,modern Rus savas silahlari istemediyin kadar,ama askerlerde birsey eksikti KALITE,
Kalite olmayayince olmuyor iste.
Bizansin 220,000 kisilik ordusuna karsin, Alpaslan 40,000 kisiyle girdi Bizansin ordusunun icine kiralda dahil olmak üzere Tüm ileri gelenler esir edilip ordularida dagitildi.
Neden 220,000 ye 40,000 kisilik ordu yetti?KALITE.daha dogrusu insana daha uygunu YETENEK,BECERI.
Israil ucaklari kahire üstünde 30 dakika uctugu halde,birtek Misir ucagi havalanipda karsilarina cikamiyor.
Ve Israsil ucaklari üstlerine dönüyor.
Buna coh kizan Nassir-u El Fellah,tüm yüksek rütbeli sübaylari ordudan uzaklastiriyor.Generallerin görevleri Assubay ve cavus onbasilara veriliyor.
Bu ayete göre,adem babamizda bir masal.Demek,kavimler,ayri ayri yaratilmis vede kalite kalite:-)))))))))))
Yalansa acin tarihi okuyun.
Acin kur,ani okuyun,ateistler inanmazda müsümüsüler okusun:-)))))))
Tarihe yön veren kavimler,asagi yukari hep ayni kavimler(milletler)dir.
Bu gercekleri Fasistlik görenlere bir kalite kontrolü yapmak gerek )))))).Onada gerek yok.kökünü söylesin yeter canim:-))))))))
Bunlar bir gercektir,gerceye kizilmaz.
Size benim adimdan bir örnek daha veriyim:Tolon ailesi Misir sarayina hizmetci girer,evlat Tolon Misirda Tolon devletini kurar.sanirim bu devlet 220 yil kadar yasatilir.Neyin neticesidir bu KALITE yani BECERI ,YETENEK.
Sevgili Oguz,bazi yazilarimi siliyon galiba.
Itme ileme,fikre hörmet itmek gerek oldugunu sende büliysinde,neden yazilarimi siliysin?
Sonra,bunlar birer gercek,benimle ahillarinca dalga gectikleri icin bende onlarla dalga gecme hakkim yohmi, a Oguzcuyum.
Savas adam öldürme olarah görenlerin USUNA turup shiyim ))))))))).
Savas kazanimi,
Eyitim
Bilgi
Teknik
Güc
Yetenek
Beceri
BEYIN ister.
Savas oyunu gerektirir,
Bunlarsiz,oku yayi,mirzagi adamin gicina soharlar valleee:-)))))))
Israil Arap savasinda oldugu kimin.
Araplarin Süveys hava savunma sistemlerini tek mermi atamadan Israil helikopterleri,alip Israile Arap askerlerinide birlikte götürdüler .
Bu nasil mümkün olarki? Demek olabiliyor.
Savas aslinda ,bilginin,tekniyin,beynin,becerinin,Yüreyin savas oyunlarinin bir neticesidir.
Amma ,kendini güclü gören herkes ,gözüne kestirdigine saldirabilir diyede bir usul yoktur.
Savaslar,gerektiginde yapilmasi gerektir.
Bunu yapmazsan, ilerdeki basina gelecek felaketleri kabul zorunda kalirsin.
Türkiye,Suriye üzerinden terör basladiginda,daha birkac kisinin öldürülme neticesinde, Suriyenin üstüne cullansaydi,Türkiyenin en cok 3 gününü alir.Enfazlada Türkiye 1 milyar dolardan olurdu.
Veeeeeeee,böylecede terör hareketi en az 50 yil rotar yapardi.
O kücük savastan kacan Türkiye 50,000 kisiyi teröre kurban vermesi yaninda 150,000,000 dolarda kayba ugramistir.
Ve önüne dahada büyük savas cikmistir.
Eyer,Türkiye bundanda kacarsa ,cok dahada tehlikeli ic ve dis savas corabini basina giydireceklerdir.
Savas keyfi olmaz mutlaka,ama gerektigindede yapilmalidir,yapilmazsa, adamin göz yasina bakmazlar.
Basbakanimizin bukadar saf oldugunu düsünmekte,cok saflik olur.Cünküme O,Kasim pasali vede elimasalidir.
Basbahan bunun böyle oldugunu biliyordur mutlaka,maksadi hedef sasirtmahsao coh tehlikeli bir oyun oynuyor demektir .
Türklüge Araplastirma yolunu acan bir basbakan,caliskan beceriklide bir basbakan,yaptigi bir hatadan dolayi ne acidirki hayatindan olmustur.
Savas gerektiginde hec vakit kaybetmeden düsman üstüne cullanmayi gerektirir.
Bunu ertelemek akil isi deyildir.Savasda vakit nakittir.
Bunu ertelemek,karsiya toparlanma,güclenme firsati verirki,bununda yükü agir olur.
Milletler ,ordularini bu günler icin hazir bekletirler.
Savas taktik isidir.Bilen kazanir.zamanini,zeminini iyi hesap etmek gerek,Asker sayisida önemli deyildir.
Hintli general öyle diyor.Bana 100,000 hintli asker yerine 10,000 türk askeri versinler yeter.
Erken galhan isine
Gec kalanda düsüne
Sevgiler Tümünüze
tolonbeg
Ulan Blackrockmusun ne boksun,Adinda bile kendin gibi hayat yok.Deyyus senin babandir,dogru gonus.Kendinin bir bok bildiginimi saniyorsun.Türkiyeye girip günde bes on sucsuz insanlari öldürenleri görmezmisin kör budala.
Götünün pohiyla birsey yazdigini saniyorsun,sizin gibi culsuzlari coh gördük biz.
Emrikeye giz,Emrikenin siyah eteklügünü gey ve ad olarahda al,ne gözel degülmü.
Kim Emrikenin götünü yaliyor bellü.
Üretmekmis,ne üretiyon baken Black rock mu:-))))))))))üret,üret abd hastelügüne eyi gelür.
Emrikelilerün zevkünü düsünenler, kendülerünü onlara yahin görüp onlarun siyah eteklüklerünü ad olarah alanlardur ve güyenlerdür.aslanim:-)))))))))
2-4 Temmuz 1999 tarihleri arasında Denizli’de yapılan “Yedinci Türk Dünyası Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı”na katılan Onayda Kızılderili kabilesi reisi ve Amerika Yerlileri Sosyal İşler Daire Başkanı M. Franklin Keel’in konuşması kurultaya katılan delegeler üzerinde derin tesirler bıraktı. Kızılderililer hakkında geniş bilgi veren Keel, Kızılderililerin (atalarının) Baykal Gölü ve Yenisey-Tuva bölgelerinden Amerika kıtasına, Alaska üzerinden göç ettiklerini ifade etti.
Kızılderililer ile Türklerin DNA testlerinin aynı olduğunu ve ayrıca “Y” kromozomunun sadece yeryüzünde Türkler ile Kızılderililerde bulunduğunu söyledi. Kızılderililerin konuştukları dillerdeki kelime benzerlikleri gibi, halı, kilim ve el işlerindeki desenlerin aynı olduğunu, örf, âdet ve geleneklerde de çok büyük benzerlik olduğunu ifade etmiştir.
Kızılderililerin aslının nereden geldiğine dair 40 yıl araştırma yapan Ethel Steawert, belgelerle Kızılderililerin Türk soyundan geldiğini ispatlamıştır.
Avrupalılar Amerika kıtasına göç etmeden önce Kızılderililerin nüfusu, Avrupa kıtasının nüfusundan fazla idi.
En az 50 milyon Kızılderilinin soykırım neticesinde katledildiği kesindir. Bazı ABD’li tarihçilere göre ise, bu miktar 100 milyona yakındır.
Şu anda Kızılderililerin nüfusu 2.5 milyon olup, bu sayıyla bir nevi müzeliktirler ve soylarını koruma mücadelesi vermektedirler.
Kızılderililerin büyük bir çoğunluğu ise Uygur ve Nayman Türkleri ile diğer Türk kabileleridir.
M. Franklin Keel kurultayda yaptığı konuşmada:
“DNA testlerinde Kızılderililerin Türk asıllı olduklarının anlaşıldığını, ben Türk kurultayına katılarak ve Türkiye’de bulunmak suretiyle daha iyi hissettim. Biz Kızılderililer Türk olmaktan çok mutluyuz... Amerika’da bir çok bölgede yer isimleri Türkçe olduğuna dair bazı bilgiler vardır. Ama bu konu, derinlemesine araştırılmadı... Türk Dünyası kurultayına katılmaktan çok mutluyum. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Türkler, bu kurultayda toplanmışlardır.
Kurultayı çok güzel buldum. Burada çok değişik topluluklar temsil ediliyor. Kültür alışverişinde bulunuyorlar. Kültür çok önemli bir faktör. Türk insanında tespit ettiğim en büyük hazinenin, kalblerinin zenginliği olduğunu gördüm. Dostlukların samimiyeti ve derinliği, bu samimiyet ve derinlik biz Kızılderililerde de aynen böyledir. Yakut Türkleri ile tanışma fırsatım oldu. Çok nazik ve kibar insanlardı. Tıpkı benim kuzenlerim gibi gözüküyorlardı. Benzerlikler çok fazla... Bozkurt, biz Kızılderililerde de semboldür. Hatta Kızılderililerde Bozkurt isimli kabile vardır.
Eğer buraya Amerika’daki Kızılderililerden daha çok getirmek kısmet olsaydı, onlar da sizinle görüşmekten çok çok mutlu olacaklardı, tıpkı benim gibi. Gidince Türk asıllı insanlarda gördüğüm, bizimle aynı olan özellikleri kabileme anlatacağım...”
Amerika’da diğer bir Türk nüfusu da Kamçatka Yarımadası’ndan Alaska’ya göçen Saka Türkleridir. M.Ö. 1500 yıllarında Göktürk alfabesi ile yazılmış Saka Beyinin hikâyesini anlatan taş, bunu ispat etmektedir. 7. Türk kurultayına katılan delegeler Türkiye, KKTC, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan devletleri ile özerk ve federe Türk cumhuriyetleri olan Altay, Başkırdistan, Cuvaşistan, Dağıstan, Gagauz, Hakas, Balkar, Kırım, Saka, Tataristan, Tuva, Nahçıvan, Doğu Türkistan, Karaçay’dır. Ayrıca kurultaya Kafkasya, Balkanlar, Avrupa, Amerika (Meluncan ve Kızılderili) İdil-Ural, Sibirya, Ortadoğu, Afganistan’da yaşayan Türk topluluklarından temsilciler katıldı.
Suriye’de 3 milyon, Irak’ta 3 milyon ve İran’da 20 milyon Türk vardır. Kurultaya Sibirya’nın Aktulga bölgesindeki Türklerin temsilcileri de katilmislardir.
Bilmeden uygun olmayan kisileri önder göstermek,bir dereceye kadar cahalliga verilebilirde,bilerek,tehlikeli kisileri ve onlarin düsüncelerini insanlara kurtarici olarak göstermek pekde affedilir olamaz.
Bir bakalim ,kim bu Filistinliler:Bu Filistinliler,ilk defa PKK yi bagirlarina basan,onlara eyitim ve silah veren Elfetihli Türk düsmanlaridir.Orda eyitim görüp,suriyeden maddi destek alarak Türkiyeye girip icerde Türk insanlarini öldürtenlerdir.
Bunlara yardim edenlerde Türke dost olamaz.Onlara dost olanlar Türkün dostu olamaz.
Ayni sekilde PKK ya arka cikanlarda bunlardir.Ve kuzey iraka ordunun girmesini engellemektedirler,cesitli bahaneler göstererek.
Iste dünde 16 asker sehit edildi,buyurun cenaze namazina.
Israil,bir insanina karsin 10 Arap cani alirken kimseden ses cikmiyor.
Ampülcüler bunlari bilmezlermi?
Sehitler ölmez vatan bölünmez sacmaliklariyle ugrasanlarda,bir yerde Filistinlilere Istanbuldan yardim toplamaya calisan Ampülcülerden farkli deyillerdir.
Bunlar,tipik Celalettin kafasindakilerden baskasi deyildir.En azindan zirvedeki cahillerdirler.
Hem milliyetci gecin.Hemde askerlerin günde onlarca cenazelerini seyret.
Selcukluya yeni sultan olan Türkmen asilli biri,meclisi toplar,ki bu meclise davet edilenler arasinda Mevlanada vardir.Zaten ,meclis aslinda Mevlanayi azletmek gayesi ile toplanmistir.
Önceki Melikler,mevlanadan korktuklari icin efendi Mevlanayi hep baba secerlerdi,
Bu melik,meclisin önüne cikar ve derki,artik Celalettin baba deyil.Onu babaliktan azlediyorum.Ve bu Türkmen ulusunu bize baba ilan ediyorum deyince,Celalettin yerinden firlar pervazsiz bir sekilde ,bizde yeni bir evlat buluruz der ve meclisi terk eder.
Kisa zaman sonra Melik bir suikaste kurban gider,Ve Celalettin yeniden baba olur meliklere.Mevlana söylediyi evladi bulur bu sayede.-
Celalettinin babasida Harzemsahinin ülkesinden buna benzer nedenlerle kovulmustu.
Biraz tarih okuyalimda hep baltalarimizi tasa vurmayalim.Eyer geyemiz gercekleri insanlara ögretmekse.
Yok politik numaralarsa gaye,baska bir politik numarayla karsilasmakta mümkündür Türkiyede.
Gücümüzü bos yere harcamaktan uzak duralim.
6 milyonluk Israil, 80 milyonluk Arap alemini evirip,cevirip sopalamasinin nedeni.Arap alemi fuzuli islerde gücünü harcamaktadir.
Türkiye Laik bir ülkedir.
Kimse,kimsenin hakki olan yürüyüsünü ekgelleyip,halki uyusukluga yöneltemez.
Türk milleti,hükümetin yanlis yolda oldugunu bu sekilde ancak duyurabiliyor.
Humeyni icin 2,5 milyon insan Tahran sokaklarina dökülünce,sah Muhammet Pahlavi donunu toplayip kactiydi.
Cetin Altan bir Iran seyahatinda gördüyünü söyle anlatiyordu.
Yan yoldan bir ata sarilmis birsey getiriyordu üc kisi.Merak edip arabayi durdurup,yaklasmalarini bekledik.Atin üstünde ciplak bir ölü uzaniyordu,ata bagli.Tasiyanlara sorduk nedir bu atin üstündeki?Ölü dediler.Neden kefene sarip Taputa koymadiniz?.Adamlardan biri aci aci güler gibi yapip,bizle Alaymi ediyorsun dercesine,ne ile kefen ve taput alalim diye yanit verdiler.
Sahim Tahrandaki sarayi,binbir gece masallarindaki gibi isil isilken,tahran sokaklarindan kanalizasyon sulari akiyordu.
Dünyada ilk defa,2,5 milyon insan nefretini saha karsi göstermisti.
Bu oranda halk harekati uyari deyil nefret bildirirki,büyük tehlike tasir.
Türkiyedeki kizginlik bir nevi teröristlere karsi ordunun kollari tutuluyor,ordu engelleniyor,ordunun daha bekleyecek dakikasi kalmadi geride.Ordu 30 yildir bu terörle ugrasmaktadir.
Ordu terörist imal edem fabrikayi ortadan kaldirmak istiyor.Hökümatlarsa acz icinde hep engel,hep engel oluyorlar.Artik bicak kemiye saplandi,ya iraka girilecek,ya girilecek,Bunun lami cimi yoktur artik.
Iste bu bu seferde engellenmeye yeltenilir ve engellenirse,dananin kuyrugu kopacagini söyleyebiliriz.
Türkiyedeki halk harekati hükümete bir uyaridir,ama nefrete dogruda hizli bir akis var,uyarilar dinlenmezse,katilimlar sellesir,sahin durumuna düsülebilinir,artk Türk insaninin beklemeye tahammülü kalmamistir,30 yildir bu dile kolay,50,000 sehit verilmistir.
En büyük savaslarda bile bukadar ölü verildigi görülmemistir.
Hükümet bu yürüyüsleri televizyonlardan gösterilmesini,bu korkudan kisitlamak istemektedir.
Hükümet yapmasi gerektigini yapmazda isi uzatir,karsiya toparlanma zamani kazandirirsa,savsaklar,Türkiyenin onurunu kirarak,teröristlere yardim ve yataklik edenlerden sözde yardim dilenip Türkiyenin onurunu kirarsaki durum artik buraya dayanmistir.
Savunma bakani,Amerikalilardan pkk ya birseyler yapin diye yalvariyor.Inanilir gibi deyil.Hirsiza kasayi teslim ediyor,savunma bakani.
Bu taktirde,tehlike kapiyi calmak üzeredir diyebiliriz.
Büyük halk hareketlerinde,ne polis nede asker bir sey yapabilir.
Türk halki 30 yildir terör belasindan muztariptir.
Türk hökümatlarinin bas vurmadigi hicbir batili güclü ülke kalmamistir.
Hapisi kös dinlemistir.
Bizler Afganistanda Amerikaya destek olurken,Amerika hudut komsumuz Irakda bize köstek olmaktadir.
Türkiye Afganistandan derhal birliklerini cekmelidir.
Bizden bu bir uyaridir birilerine.
Romanyadaki halk harekatini sellestiren bir yasli kadindi.Bu yasli kadin toplanan halka cikipda bu Cavusesko halk düsmanidir daha ne duruyorsunuz demesi halkin sel olup,herseyi silip süpürmesine yetmisti.Bir yasli kadin bombanin pimini cekip Cavuseskonun kafasina atmistir,ki buda Cavuseskonun ve rejiminin sonu olmustur.
Tarih insanlara bir uyari kitabidir.Okuyup ders alsinlar diye.
Ders alinmadikca,hep tekrar eder durur.
Kalin sahlicahla
tolonbeg
Yavuz Sultan Selim (1512-1520)’in Osmanlı tahtına geçmesiyle Türkmen sürgün ve katliamları hat safhaya varır. 24 Ağustos 1514’deki Şah İsmail ile Yavuz Selim arasıda geçen Çaldıran Savaşı öncesi 40 Bin üzerinde kızılbaşTürkmen katledilir. Savaş meydanında öldürülen Türkmenler hariç... Prof.Dr.Faruk Sümer; Safevi Devleti’in Osmanlılardan daha Türk çok bir Türk Devleti olduğunu söyleyerek: Safevi Devletinin kurucuları; Anadolu Kızılbaş Türk oymaklarıdır. Devletin resmi dili Türkçe’dir. On iki hayvanlı Türk Takvimini kullanmaktadırlar. Askeri teşkilatlanmaları Türk sistemidir. Edebiyatı vb. yazı sitemleri Türkçe’dir.... Demektedir ki, bütün kaynaklar bu hususu doğrulamaktadır. Yine Akkoyunlu Devleti ve Karamanoğulları Beyliği, Osmanlılar’dan daha Türktür. Çeşitli Türkmen oymaklarından ve Bayındır Beyleri’nin kurucusu olduğu aşiretler konfederasyonundan meydana gelen Akkoyunlular için John E.Woods; “300 Yıllık Türk İmparatorluğu” demektedir ki, isabetli bir saptamada bulunmaktadır. Kur’anı ilk Türkçe’ye çeviren ve Saray dahil her alanda Türk Dili’ni hakim kılan Akkoyunlular gerçek anlamda bir Türk Devletidir. Osmanlılar Türkleri aşağılarken Dede Korkut ise şöyle der: “Karanlıkta yolumu yitirirsem parolam Allah’tır/Soylu kuralın taşıyıcısı, efendimiz Bayındır Han’dır/Salur Kazan’dır savaş gününün galibi” Bölgede hüküm süren Akkoyunlu ve Safevilerin Türk Dilinin yöreye hakim olmasından rahatsızlık duyan Kürt Mollası İdris Bitlisi; Osmanlılar ile işbirliği yaparak Türkmenlerden intikam alır.
Yavuz Selim’e kadar Doğu Anadolu’da Türkmen hakimiyeti vardır. Yavuz ise; Şafi mezhebinden Nakşibendi tarikatından Kürt mollası Şeyh İdris-i Bitlisi’nin önerisi ve planlamasıyla Doğu ve Güney Anadolu’da Türkmenler katledilmişler, kurtulanlar ise Azerbaycan’a kaçmışlardır. Türkmenlerin hakim oldukları idari beylikler ve toprakları; Yavuz’un imzaladığı boş fermanları, İdris-i Bitlisi oldurarak Kürt Aşiret reisine ve ağalarına vermiştir. Böylelikle bugünkü doğudaki feodalizmin temelleri atılmıştır.
İdrîs-i Bitlîsi (Ö.8 Kasım 1520) “Selim Şah-Nâme” adlı eserinde; başta Diyarbekir olmak üzere Kürtistan memleketinde “Kürt Beyleri ve Kürt taifesinin mülk, millet, mezhep ve irsi bağlarının” nasıl güçlendirdiğini anlatırken, şehir ve yöre adlarını tek tek vererek Kızılbaş Türkmenleri de nasıl katlettiklerini “Allah’ın ve Padişah’ın yanında olan bir Molla olarak” zevkle ve kana susamış bir vampir edasıyla anlatmaktadır. Kürtler “dirlik ve birliklerini” İdrîs-i Bitlîsi’ye borçluyken, Türkler ise, Yavuz Selim ile İdrîs-i Bitlîsi’nin yaptıklarını lanetle anmaya devam edeceklerdir. Büyük bir Türk katili olan İdrîs-i Bitlîsi’nin bütün eserlerini Türkmen Tarihi açısından “Türklük bilincine sahib bir tarihcimiz” tarafından incelenip gerçek anlamda “Anadolu Türk Tarihi”nin bir kesitini ayakları üstüne oturtulması gereklidir. Yunan mezalimini ağızlarında sakız eden bazı “Türk Milliyetçi Yazarları” Yavuz ve İdris-i Bitlisi’nin Türk katliamlarını görmezlikten gelmektedirler.
Yavuz dönemimde Osmanlı yönetiminde görev alan İdris Bitlisi ve Bıyıklı Mehmet Paşa ile Kürt Aşiret Ağaları’nın durumları için; bugün Kürt gruplarından KOMKAR belgeli olarak şöyle demektedir ki çok ilginçtir:
“1535'ler de böyle bir icazet vererek, beylik topraklarının bölünmesini kolaylaştırmıştır. Kanuni Sultan Süleyman fermannamesinde aynen şöyle diyor: -Bey öldüğünde, eyaleti kaldırmayıp bütün hududu ile Mülkname'yi Humayun uyarınca oğlu bir ise, O'na kalacak, eğer müteadit ise, istekleri üzerine kale ve yerleri, aralarında paylaşacaklardır. Uzlaşmazlarsa, Kürdistan beyleri nasıl münasip görürlerse öyle yapacaklar ve mülkiyet yoluyla bunlara ebediyete kadar ila ebeddevran mutaarrıf olacaklardır. Eğer Bey, varissiz, akrabasız ölmüş ise, o zaman eyaleti, hariçten ve yabancılardan hiç kimseye verilmiyecek, Kürdistan beyleri ile görüşülüp ve ittifak edilip, onlar bölgenin Beylerinden veya Beyzadelerinden her kimi uygun görürlerse, ona tevcih edilecektir. (Hükmi Şerif, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, E. 11960 sayı-İstanbul) Kürt-Osmanlı Andlaşması'nın mimarı Mevlana İdris'tir. Bu anlaşmayı kabul eden ve gerekli bulan Yavuz Sultan Selim'dir. İkisi de 1520'de maalesef ölmüşlerdir. Sultan Selim, Mevlana İdris'e; -Git Kürdistan beylerini ve emirlerini topla, kendi aralarında bir beylerbeyi seçsinler demişti. Mevlana İdris ise, Kürt beylerini çok iyi tanıdığı için kestirmeden bir beylerbeyi Sultan'dan istemiş ve Bıyıklı Mehmet Paşa'yı tavsiye ederek bu işi noktalamış idi. Diyarbakırlı bir Kürt olan Bıyıklı Mehmed Paşa'da çok erken gitti ve bundan sonra Kürdistan Eyaleti Başkenti'ne Mekadonlu komutanlar gelmeye başladı. Kanuni Sultan Süleyman, bilerek veya bilmiyerek 1533-34'lerde, Bitlis'i Şeref Han'dan alıp, bir fermanla Ulame Tekelu'ya veriyor. Direnen Bitlis Beyi'nin üstüne, Diyarbekir Beylerbeyi ve kuvvetleri ile bütün Kürdistan beylerinin kuvvetlerini de katıyor ve Ulame'yi başkomutan olarak atıyor. Aynı Sultan, 1535'ler de Bağdat seferini yaptıktan sonra Kürtleri tanımaya başlıyor veya bunlarsız bir şey yapamıyacağını anlayarak, babasının Amasya'da imzaladığı anlaşmaya yukarda verdiğim arşiv numaralı Hükm-i Şerif-i yayınlıyor. Neticeye baktığımızda, Kürdistan hükümdarları, çoğunlukla topraklarını bölmemiş ve statülerini 1850'lere kadar getirmişlerdir.”
Aynı gurubun siyasi örgütünün başı Alevi Kökenli Kemal Burkay ve Munzur Çem gibileri; bu iki Osmanlı Kürtünün, Alevileri katletmesini görmezlikten gelerek, Alevi Tarihini yok sayarak “öteki tarih” dedikleri uydurma bir “Kürt Tarihi” yaratmaya çalışıyorlar. Tunceli Ovacık’ta “üçlü Kürt ittifakı” olan: Bıyıklı Mehmet Paşa, İdris Bitlisi ve Palu Beyi Cemşid ‘in; on binlerce Kızılbaşı kesmesine; aynı bölgenin adamları Kürtlük İdeolojileri adına ses çıkarmamaktadırlar. Ahlaki olarak bu çifte standart davranışlarına ne demek gerektiğine okuyucular karar versin !
Yavuz Selim’in önce Erzincan Valiliğine atadığı, sonradan da bütün doğu ve güney doğuya bakmak kaydı ile Diyarbakır Eyaletine getirdiği Dıyarbakırlı Kürt Bıyıklı Mehmet Paşa ve danışmanı Bitlisli Molla İdris; bütün bölgeyi Türkler’den temizlerler ve YÜZ BİN Kızılbaş Türk’ü katlederler. Bölgeden kaçamayan Türkler de kendilerini Kürt olduklarını söyleyerek kalırlar, baskılar sonucu da gerçekten Kürtleşirler. Doğu sınırlarını Türklere kapatan Yavuz; korumalığını da Kürt aşiretlerine bırakır. 1517’de Yavuz Selim’in Mısır’ı alması ve 74.ncü İslâm Halifesi olması ile sünnilik resmi ideoloji haline gelir ve İslâmi Devlet kimliği oluşur. Bu tarihten sonra Araplar, Osmanlı Devleti’nin yaşamı boyunca diğer halklardan üstün ve gözde konumlarına devam ederler. Türkler arasında Yavuz adı Yezit ile özdeşleşir ve lanetle anılır olur. Türk ulusal kimliği; Bozkırdaki Türkmenlerde yaşar ve ozanları Türkçe’yi geliştirir. Osmanlı Sarayı ise giderek soysuzlaşır ve yapay “Osmanlıca” denen yazı dili hakim olur. Bu nedenle Prof.Dr. Faruk Sümer; Safaviler için Osmanlılar’dan daha fazla Türktür demektedir.
Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nun zirvede olduğu bir zamandır. Ama Türkler açısından bir şey değişmez. Yine bu dönemde zülüm, şiddet ve katliamlar devam eder. Kürt kökenli Ebussuûd Efendi (1545-1574)’in Şeyhülislâm olmasıyla ve 30 yılda verdiği fetvalarla “Osmanlı toplum yaşamını” belirler ve Kızılbaş Türkmen katliamı, “Sünni Şeriatı”na göre meşruluk kazandırır. Yedi Kızılbaş öldürene “Cennetin Anahtarı” verilir. Bugün Sünni din adamları tarafından huşu ile anılarak “evliya mertebesi”ne çıkarılan Ebussuûd Efendi, Türk katliamcısı, yobaz, lanet okunacak bir zalim ve cellattan bir kişiden başka birşey değildir.
Hırvat kökenli ve nakşibendi tarikatından Kuyucu Murat Paşa 6.12 l606’da sadrazam olduktan hemen sonra Anadolu’da geniş çaplı Alevi katliamı harekatı başlatır. 155 bin Alevi Türkmeni diri diri kazdırdığı kuyulara gömdürür. Aman dileyen insanlara Kuyucu Murat Paşa’nın yanıtı; “Vurun şu pis Türk’ün başını” olmuştur. Cellatların bile öldürmeye kıyamadığı çocuğu atından inerek öldüren Kuyucu Murat Paşa üç yıl terör estirir.
Köprülü Mehmet Paşa (1656-1661) Celali ayaklanmaları bastırmak ve eşkıya tedibi adı altında; Anadolu Türkmenlerini kırımdan geçirmiş sağ kalanlara da zülüm yapmıştır. Osmanlı Vak’a-Nüvisleri ( tarihçileri) Naima ve Hoca Sadettin Efendi gibileri; kitaplarında katliamları ballandıra ballandıra anlatmaktalar ve Türkler için; “nadan” yani “kaba Türk, idraksiz Türk, hilekâr Türk” ifadesini kullanmaktadır. Başka kitaplarda ise; ‘Türk iti şehre gelince farisice ürür.’ yazmaktadır. Osmanlının ünlü şairi Nef’i ise “Tanrı, Türk’e irfan çeşmesini yasaklamıştır.” Demektedir. Divan-ı Hümayun yazarlarından Hafız Ahmet Çelebi 1499 yılında yazdığı şiirinde;
“Sakın Türk’ü insan sanma
Bin an bile olsa Türk’le birlikte olma
Türk eline şeker alsa o şeker zehir olur.
Türk’ün başını kesenken sakın gam yeme
Baban da olsa Türk’ü öldür.”
Demektedir. Tüm bunlara karşın Türk Bayat boyundan Alevilerin ulu ozanı Fuzuli (1480-1566) bir deyişinin son beytinde şöyle diyor:
“Fuzuli, gökten yere insen sana yer yok
Yürü var gel, ya Arap’tan ya Acem’den”
Gökten Allah tarafından dahi indirilse Türklerin dünyada yeri olmadığını; Arap ve Acemler hakim olduğunu belirtir ve Şiirlerinde Osmanlılara sitem eder ve kafa tutar. Alevi Türkmen aşıkları, ozanları diline ve töresine sahip çıkar ve şiirlerinde dilendirir, yöre yöre gezerek halkı bilinçlendirirler. Dedeler ve Babalar da Türkçe ibadet yaparak örf ve gelenekleri yaşatarak bugünlere getirirler.
İdrîs-i Bitlîsi ve Bıyıklı Mehmet Paşa’dan sonra Kürtlere en büyük destek sağlayan II.Abdülhamit olmuştur. Yavuz Selim’den itibaren iç işlerinde tam bir serbestlik olan bölgeye Prof.Dr.İlber Ortaylı’nın tesbitine göre “Kürt Hükümeti” denmekteydi ve “merkezi hazineye ipotek ödemezdi ve herhangi bir biçimde düzenli askeri hizmetlerle yükümlü değillerdi.” Böylesi bir bölgeye Abdülhamit, İslamcılığın bütünleştirici “ümmet” anlayışıyla birarada tutma fikriyle yeni bir yapılanmaya gidilir. Abdülhamid’in “Aşiret Mektebi-i Humayun”(1892-1907) adıyla açtığı ve aşiretlerden getirtilen şeyh ve ağa çocuklarının eğitildiği okullardan mezun olanlar; beklentilerin yerine, devlete karşı örgülenme yapan kadroları oluşturmuşlardır. Abdülhamid’in marifetlerinden biriside “Hamidiye Alayları”dır
Hamidiye Alayları, Dördüncü Ordu Komutan› Müşir Zeki Paşa’nın II. Abdülhamid’e önerisiyle 1890 yılında kurulmaya başlanır.14-15 Nisan 1891’de de “Nizamnâmesi” yayınlanarak yasal hale gelir.Ruslara yönelik olarak Şafi Kürtler’den oluşturulan Hamidiye Alayları amacına uygun faaliyette bulunmaz. Hamidiye Alayları daha çok eşkiyalık yapar. Ermeni ve Alevi köylerine baskınlar düzenleyip çapulculuk yaparlar 23 Temmuz 1908 ‘de İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra Eylül 1908 ayında Kürt Hamidiye Alayları’nın silahlarını ellerinden almak isteyen İttihat’çılar bunu başaramazlar İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde Türkçülük akımı giderek güçlenir ve hakim olur. Şafi Kürtlerin ağa ve aşiret reislerinin çocuklarının eğitildiği İstanbul’daki “Aşiret Mektebi”nde ve Hamidiye Alaylarında ise Kürt milliyetçiliği filizlenmiş ve örgütlenmeye başlamıştır. Bu durum Doğu Anadolu’da Alevi-Şafi çatışmasını beraberinde getirir.
Kontrol Panelim · Yeni İletileri Göster · Yardımcım · Arkadaşlarım · 0 Yeni Mesaj
Ateistforum > FORUMLAR > ATEİSTFORUM
Fethullah Gülen aldi basini gidiyor Puanlama Konu Puanı:
Puanınız: N/A
Toplam Puanlama: 0 Ayarlar Başlığa Abone Ol
Bu Başlığı E-Posta ile Gönder
Başlığı Yazdır
Başlığı İndir
Bu Bölüme Abone Ol
Gösterim şekilleri
Değiştir: Dışsal
Değiştir: Normal
Doğrusal+
mumin
Üye Profil İzlenimi
Arkadaşım Olarak Ekle
ÖM Gönderimi
Başlıklarını Bul
İletilerini Getir Bugün, 02:48 AM İleti #1
Advanced Member
Grup: Members
İleti: 71
Katılım: 16-December 06
Üye No.: 90
KATOLIK Üniversitesinde Islami Bilimler Kürsüsü. Her faniye kolay kolay nasip olacak gibi degil.
Geçenlerde tesadüfen bir Hollanda radyosunu dinlerken ilginç bir haber-röportajla karsilasiyorum. Habere göre:
Avustralya'da Ulusal Katolik Üniversitesi Melbourne kampusunda Fethullah Gülen Islami Bilimler Kürsüsü açiliyor.
Haberi açiklayan Avustralya Kültürlerarasi Diyalog Merkezi. Haberi dinledikten sonra, anilan merkezin sitesinde haberle ilgili ayrintilari görüyorum.
KATILIMCI KADRO
Kürsü 23 Kasim'da açiliyor. Açilisi Victoria Valisi yapiyor. Fethullah Gülen Melbourne'de kürsü açar da, Türkiye'den buna katilim olmaz mi? Katilacak olanlarin listesi, ulasabildigim kadariyla, söyle:
AKP milletvekilleri Reha Çamuroglu, Celal Erbay, Yusuf Ziya Irbec, Vahit Kirisçi, degisik üniversitelerden çogu ilahiyatçi Prof. Nazif Gürdogan, Prof. Ahmet Güç, Prof. Recep Kaymakcan, Prof. Hüseyin Algül, Prof. Abdullah Özbek, Prof. Suat Yildirim, Prof. Alpaslan Açikgenç, Prof. Hüseyin Elmali, Prof. Ali Serif Tekalan, ayrica Prof. Mete Tunçay, Prof. Dogu Ergil, Prof. Eser Karakas, Yazarlar ve Gazeteciler Vakfi Yayin Yönetmeni Faruk Tuncer, Saglik eski Bakani Bülent Akarcali, Yeni Safak'tan Fehmi Koru.
Ayrica, isimlerine ulasamadigim yirmi kadar isadami. Liste mükemmel.
Bu vatandaslarimiz açilisa katilacak ve belki de bir panelde konusacak. Ne konusacak? Dinler arasi diyalog mu, Fethullah Gülen'in fazileti mi?
SIPERLERDEN ÇIKTILAR
Katolik üniversitede Islami kürsü açmak, dinler arasi diyalogun bir parçasi olarak sunuluyor. Aslinda fena fikir degil.
Ancak, açilacak kürsünün adi Fethullah Gülen Kürsüsü olunca isin pesine düsmek gerekiyor. Içerde ve disarda Fethullahçilar siperlerinden çikmis, sürekli hücuma hazir gibi.
Örnegin, bir süre önce de, Londra'da bir konferans düzenleniyor. Fethullah Gülen'in kimligi, basarilari, ögretisi üzerine. Birileri oraya gidiyor, ardindan alli balli övgüler düzüyor. Bilinen kalemler.
Simdi de, taaa Avustralya. Üstelik, bu kez bir kürsü kuruluyor. Olayin mali cephesi, bu organizasyon, bu islerin nasil kotarildigi sir.
Sir olmayan yönü ise, Nurcu harekete iktidar destegi. Pervasizca. Iktidarin kendi içindeki Naksilerle Fethullah arasindaki baglar günden güne su geçirmez hale geliyor.
Yavuz ve kanuniler zamaninda dogu anadoludaki bir milyona yakin Türkmenler Osmanli Kürt beraberliginde katlledilmis.kimi Azarbaicana ,kimi Türkmenlerde Irana kacirilip dogu ana doluyu bir kürt bölgesi yapan Osmanlinin yüzünden bugün dogu anadoluda bir kürt devleti kurma heveslileri bayrak acmislardir.
Osmanlinin isledigien büyük suclardan biridir bu.
OSMANLI-KÜRT İTTİFAKI VE TÜRKMEN KATLİAMI
Osmanliyi geri cagiracak kadar ZIR cahallara ne demeli?
Yavuz Sultan Selim (1512-1520)’in Osmanlı tahtına geçmesiyle Türkmen sürgün ve katliamları hat safhaya varır. 24 Ağustos 1514’deki Şah İsmail ile Yavuz Selim arasıda geçen Çaldıran Savaşı öncesi 40 Bin üzerinde kızılbaşTürkmen katledilir. Savaş meydanında öldürülen Türkmenler hariç... Prof.Dr.Faruk Sümer; Safevi Devleti’in Osmanlılardan daha Türk çok bir Türk Devleti olduğunu söyleyerek: Safevi Devletinin kurucuları; Anadolu Kızılbaş Türk oymaklarıdır. Devletin resmi dili Türkçe’dir. On iki hayvanlı Türk Takvimini kullanmaktadırlar. Askeri teşkilatlanmaları Türk sistemidir.
Edebiyatı vb. yazı sitemleri Türkçe’dir.... Demektedir ki, bütün kaynaklar bu hususu doğrulamaktadır. Yine Akkoyunlu Devleti ve Karamanoğulları Beyliği, Osmanlılar’dan daha Türktür. Çeşitli Türkmen oymaklarından ve Bayındır Beyleri’nin kurucusu olduğu aşiretler konfederasyonundan meydana gelen Akkoyunlular için John E.Woods; “300 Yıllık Türk İmparatorluğu” demektedir ki, isabetli bir saptamada bulunmaktadır. Kur’anı ilk Türkçe’ye çeviren ve Saray dahil her alanda Türk Dili’ni hakim kılan Akkoyunlular gerçek anlamda bir Türk Devletidir. Osmanlılar Türkleri aşağılarken Dede Korkut ise
şöyle der: “Karanlıkta yolumu yitirirsem parolam Allah’tır/Soylu kuralın taşıyıcısı, efendimiz Bayındır Han’dır/Salur Kazan’dır savaş gününün galibi” Bölgede hüküm süren Akkoyunlu ve Safevilerin Türk Dilinin yöreye hakim olmasından rahatsızlık duyan Kürt Mollası İdris Bitlisi; Osmanlılar ile işbirliği yaparak Türkmenlerden intikam alır.
Yavuz Selim’e kadar Doğu Anadolu’da Türkmen hakimiyeti vardır. Yavuz ise; Şafi mezhebinden Nakşibendi tarikatından Kürt mollası Şeyh İdris-i Bitlisi’nin önerisi ve planlamasıyla Doğu ve Güney Anadolu’da Türkmenler katledilmişler, kurtulanlar ise Azerbaycan’a kaçmışlardır. Türkmenlerin hakim oldukları idari beylikler ve toprakları; Yavuz’un imzaladığı boş fermanları, İdris-i Bitlisi oldurarak Kürt Aşiret reisine ve ağalarına vermiştir. Böylelikle bugünkü doğudaki feodalizmin temelleri atılmıştır.
İdrîs-i Bitlîsi (Ö.8 Kasım 1520) “Selim Şah-Nâme” adlı eserinde; başta Diyarbekir olmak üzere Kürtistan memleketinde “Kürt Beyleri ve Kürt taifesinin mülk, millet, mezhep ve irsi bağlarının” nasıl güçlendirdiğini anlatırken, şehir ve yöre adlarını tek tek vererek Kızılbaş Türkmenleri de nasıl katlettiklerini “Allah’ın ve Padişah’ın yanında olan bir Molla olarak” zevkle ve kana susamış bir vampir edasıyla anlatmaktadır. Kürtler “dirlik ve birliklerini” İdrîs-i Bitlîsi’ye borçluyken, Türkler ise, Yavuz Selim ile İdrîs-i Bitlîsi’nin yaptıklarını lanetle anmaya devam edeceklerdir.
Büyük bir Türk katili olan İdrîs-i Bitlîsi’nin bütün eserlerini Türkmen Tarihi açısından “Türklük bilincine sahib bir tarihcimiz” tarafından incelenip gerçek anlamda “Anadolu Türk Tarihi”nin bir kesitini ayakları üstüne oturtulması gereklidir. Yunan mezalimini ağızlarında sakız eden bazı “Türk Milliyetçi Yazarları” Yavuz ve İdris-i Bitlisi’nin Türk katliamlarını görmezlikten gelmektedirler.
Yavuz dönemimde Osmanlı yönetiminde görev alan İdris Bitlisi ve Bıyıklı Mehmet Paşa ile Kürt Aşiret Ağaları’nın durumları için; bugün Kürt gruplarından KOMKAR belgeli olarak şöyle demektedir ki çok ilginçtir:
“ 1535'ler de böyle bir icazet vererek, beylik topraklarının bölünmesini kolaylaştırmıştır. Kanuni Sultan Süleyman fermannamesinde aynen şöyle diyor: -Bey öldüğünde, eyaleti kaldırmayıp bütün hududu ile Mülkname'yi Humayun uyarınca oğlu bir ise, O'na kalacak, eğer müteadit ise, istekleri üzerine kale ve yerleri, aralarında paylaşacaklardır. Uzlaşmazlarsa, Kürdistan beyleri nasıl münasip görürlerse öyle yapacaklar ve mülkiyet yoluyla bunlara ebediyete kadar ila ebeddevran mutaarrıf olacaklardır. Eğer Bey, varissiz, akrabasız ölmüş ise, o zaman eyaleti, hariçten ve yabancılardan hiç kimseye verilmiyecek, Kürdistan beyleri ile görüşülüp ve ittifak edilip, onlar bölgenin Beylerinden veya Beyzadelerinden her kimi uygun görürlerse, ona tevcih edilecektir. (Hükmi Şerif, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, E. 11960 sayı-İstanbul) Kürt-Osmanlı Andlaşması'nın mimarı Mevlana İdris'tir.
Bu anlaşmayı kabul eden ve gerekli bulan Yavuz Sultan Selim'dir. İkisi de 1520'de maalesef ölmüşlerdir. Sultan Selim, Mevlana İdris'e; -Git Kürdistan beylerini ve emirlerini topla, kendi aralarında bir beylerbeyi seçsinler demişti. Mevlana İdris ise, Kürt beylerini çok iyi tanıdığı için kestirmeden bir beylerbeyi Sultan'dan istemiş ve Bıyıklı Mehmet Paşa'yı tavsiye ederek bu işi noktalamış idi. Diyarbakırlı bir Kürt olan Bıyıklı Mehmed Paşa'da çok erken gitti ve bundan sonra Kürdistan Eyaleti Başkenti'ne Mekadonlu komutanlar gelmeye başladı. Kanuni Sultan Süleyman, bilerek veya bilmiyerek 1533-34'lerde, Bitlis'i Şeref Han'dan alıp, bir fermanla Ulame Tekelu'ya veriyor.
Direnen Bitlis Beyi'nin üstüne, Diyarbekir Beylerbeyi ve kuvvetleri ile bütün Kürdistan beylerinin kuvvetlerini de katıyor ve Ulame'yi başkomutan olarak atıyor. Aynı Sultan, 1535'ler de Bağdat seferini yaptıktan sonra Kürtleri tanımaya başlıyor veya bunlarsız bir şey yapamıyacağını anlayarak, babasının Amasya'da imzaladığı anlaşmaya yukarda verdiğim arşiv numaralı Hükm-i Şerif-i yayınlıyor. Neticeye baktığımızda, Kürdistan hükümdarları, çoğunlukla topraklarını bölmemiş ve statülerini 1850'lere kadar getirmişlerdir.”
Aynı gurubun siyasi örgütünün başı Alevi Kökenli Kemal Burkay ve Munzur Çem gibileri; bu iki Osmanlı Kürtünün, Alevileri katletmesini görmezlikten gelerek, Alevi Tarihini yok sayarak “öteki tarih” dedikleri uydurma bir “Kürt Tarihi” yaratmaya çalışıyorlar. Tunceli Ovacık’ta “üçlü Kürt ittifakı” olan: Bıyıklı Mehmet Paşa, İdris Bitlisi ve Palu Beyi Cemşid ‘in; on binlerce Kızılbaşı kesmesine; aynı bölgenin adamları Kürtlük İdeolojileri adına ses çıkarmamaktadırlar. Ahlaki olarak bu çifte standart davranışlarına ne demek gerektiğine okuyucular karar versin !
Yavuz Selim’in önce Erzincan Valiliğine atadığı, sonradan da bütün doğu ve güney doğuya bakmak kaydı ile Diyarbakır Eyaletine getirdiği Dıyarbakırlı Kürt Bıyıklı Mehmet Paşa ve danışmanı Bitlisli Molla İdris; bütün bölgeyi Türkler’den temizlerler ve YÜZ BİN Kızılbaş Türk’ü katlederler. Bölgeden kaçamayan Türkler de kendilerini Kürt olduklarını söyleyerek kalırlar, baskılar sonucu da gerçekten Kürtleşirler. Doğu sınırlarını Türklere kapatan Yavuz; korumalığını da Kürt aşiretlerine bırakır. 1517’de Yavuz Selim’in Mısır’ı alması ve 74.ncü İslâm Halifesi olması ile sünnilik resmi ideoloji haline gelir ve İslâmi Devlet kimliği oluşur.
Bu tarihten sonra Araplar, Osmanlı Devleti’nin yaşamı boyunca diğer halklardan üstün ve gözde konumlarına devam ederler. Türkler arasında Yavuz adı Yezit ile özdeşleşir ve lanetle anılır olur. Türk ulusal kimliği; Bozkırdaki Türkmenlerde yaşar ve ozanları Türkçe’yi geliştirir. Osmanlı Sarayı ise giderek soysuzlaşır ve yapay “Osmanlıca” denen yazı dili hakim olur. Bu nedenle Prof.Dr. Faruk Sümer; Safaviler için Osmanlılar’dan daha fazla Türktür demektedir.
Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nun zirvede olduğu bir zamandır. Ama Türkler açısından bir şey değişmez. Yine bu dönemde zülüm, şiddet ve katliamlar devam eder. Kürt kökenli Ebussuûd Efendi (1545-1574)’in Şeyhülislâm olmasıyla ve 30 yılda verdiği fetvalarla “Osmanlı toplum yaşamını” belirler ve Kızılbaş Türkmen katliamı, “Sünni Şeriatı”na göre meşruluk kazandırır. Yedi Kızılbaş öldürene “Cennetin Anahtarı” verilir. Bugün Sünni din adamları tarafından huşu ile anılarak “evliya mertebesi”ne çıkarılan Ebussuûd Efendi, Türk katliamcısı, yobaz, lanet okunacak bir zalim ve cellattan bir kişiden başka birşey değildir.
Hırvat kökenli ve nakşibendi tarikatından Kuyucu Murat Paşa 6.12 l606’da sadrazam olduktan hemen sonra Anadolu’da geniş çaplı Alevi katliamı harekatı başlatır. 155 bin Alevi Türkmeni diri diri kazdırdığı kuyulara gömdürür. Aman dileyen insanlara Kuyucu Murat Paşa’nın yanıtı; “Vurun şu pis Türk’ün başını” olmuştur. Cellatların bile öldürmeye kıyamadığı çocuğu atından inerek öldüren Kuyucu Murat Paşa üç yıl terör estirir.
Köprülü Mehmet Paşa (1656-1661) Celali ayaklanmaları bastırmak ve eşkıya tedibi adı altında; Anadolu Türkmenlerini kırımdan geçirmiş sağ kalanlara da zülüm yapmıştır. Osmanlı Vak’a-Nüvisleri ( tarihçileri) Naima ve Hoca Sadettin Efendi gibileri; kitaplarında katliamları ballandıra ballandıra anlatmaktalar ve Türkler için; “nadan” yani “kaba Türk, idraksiz Türk, hilekâr Türk” ifadesini kullanmaktadır. Başka kitaplarda ise; ‘Türk iti şehre gelince farisice ürür.’ yazmaktadır. Osmanlının ünlü şairi Nef’i ise “Tanrı, Türk’e irfan çeşmesini yasaklamıştır.” Demektedir. Divan-ı Hümayun yazarlarından Hafız Ahmet Çelebi 1499 yılında yazdığı şiirinde;
“ Sakın Türk’ü insan sanma
Bir an bile olsa Türk’le birlikte olma
Türk eline şeker alsa o şeker zehir olur.
Türk’ün başını kesenken sakın gam yeme
Baban da olsa Türk’ü öldür.”
Demektedir. Tüm bunlara karşın Türk Bayat boyundan Alevilerin ulu ozanı Fuzuli (1480-1566) bir deyişinin son beytinde şöyle diyor:
“Fuzuli, gökten yere insen sana yer yok
Yürü var gel, ya Arap’tan ya Acem’den”
Gökten Allah tarafından dahi indirilse Türklerin dünyada yeri olmadığını; Arap ve Acemler hakim olduğunu belirtir ve Şiirlerinde Osmanlılara sitem eder ve kafa tutar. Alevi Türkmen aşıkları, ozanları diline ve töresine sahip çıkar ve şiirlerinde dilendirir, yöre yöre gezerek halkı bilinçlendirirler. Dedeler ve Babalar da Türkçe ibadet yaparak örf ve gelenekleri yaşatarak bugünlere getirirler.
İdrîs-i Bitlîsi ve Bıyıklı Mehmet Paşa’dan sonra Kürtlere en büyük destek sağlayan II.Abdülhamit olmuştur. Yavuz Selim’den itibaren iç işlerinde tam bir serbestlik olan bölgeye Prof.Dr.İlber Ortaylı’nın tesbitine göre “Kürt Hükümeti” denmekteydi ve “merkezi hazineye ipotek ödemezdi ve herhangi bir biçimde düzenli askeri hizmetlerle yükümlü değillerdi.” Böylesi bir bölgeye Abdülhamit, İslamcılığın bütünleştirici “ümmet” anlayışıyla birarada tutma fikriyle yeni bir yapılanmaya gidilir. Abdülhamid’in “Aşiret Mektebi-i Humayun”(1892-1907) adıyla açtığı ve aşiretlerden getirtilen şeyh ve ağa çocuklarının eğitildiği okullardan mezun olanlar; beklentilerin yerine, devlete karşı örgülenme yapan kadroları oluşturmuşlardır. Abdülhamid’in marifetlerinden biriside “Hamidiye Alayları”dır
Hamidiye Alayları, Dördüncü Ordu Komutan› Müşir Zeki Paşa’nın II. Abdülhamid’e önerisiyle 1890 yılında kurulmaya başlanır.14-15 Nisan 1891’de de “Nizamnâmesi” yayınlanarak yasal hale gelir.Ruslara yönelik olarak Şafi Kürtler’den oluşturulan Hamidiye Alayları amacına uygun faaliyette bulunmaz. Hamidiye Alayları daha çok eşkiyalık yapar.
Ermeni ve Alevi köylerine baskınlar düzenleyip çapulculuk yaparlar 23 Temmuz 1908 ‘de İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra Eylül 1908 ayında Kürt Hamidiye Alayları’nın silahlarını ellerinden almak isteyen İttihat’çılar bunu başaramazlar İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde Türkçülük akımı giderek güçlenir ve hakim olur. Şafi Kürtlerin ağa ve aşiret reislerinin çocuklarının eğitildiği İstanbul’daki “Aşiret Mektebi”nde ve Hamidiye Alaylarında ise Kürt milliyetçiliği filizlenmiş ve örgütlenmeye başlamıştır. Bu durum Doğu Anadolu’da Alevi-Şafi çatışmasını beraberinde getirir.
Osmanlinin özel olarah gizlenilen yanlari.
Gercekleri Türk halkindan gizleyenler utansin.
Kalin saglicahla
Cevabınız:
Ne demek şimdi bu, evlatlığını alması peygamber olmaması mı demek. Muhteşem bir mantıksal çıkarım. Bu da bir mucize sayılır. Allah ıslah etsin
Bu bir otomatik maildir! Bu maile sorularınız ve cevaplarınızı yollamayınız.
İletmek istediğiniz bilgileri, düşünceleri http://www.mucizeler.com internet adresimizden iletiniz.
İlginize teşekkür eder sitemize tekrar bekleriz.
+ --------------------------------------------------------
+ Yasal uyarı!
+ Mucizeler.com şahsınıza yapılan herhangi bir hakaret,
+ zarardan sorumlu tutulamaz. Mucizeler.com bu mesajin ve
+ icerdigi bilgilerin size degisiklige ugrayarak veya
+ gec ulasmasindan, butunlugunun ve gizliliginin
+ korunamamasindan, virus icermesinden ve herhangi bir
+ sebeple bilgisayariniza ve sisteminize verebilecegi
+ zararlardan sorumlu tutulamaz.
+ --------------------------------------------------------
TONAL
Üye Profil İzlenimi Dec 1 2007, 11:38 PM İleti #48
Member
Grup: Members
İleti: 24
Katılım: 22-December 06
Üye No.: 208
Orta Asya'dan gelen OĞUZLARIN Bozok kolundan olan Kayıboyu sadece bir sülaledir Osmanlı !
O sülalenin başında da o gün Osman var! E be kardeşim, o Osman senin neyin olur?
Büyük büyük büyük baban mı? [/b[b]]Neyin? Var mı bir kan bağın Türklükten başka?
Ha tabii Vahdettin benim ecdadımdır, hain olamaz, hain olsa da bağrımıza basmalıyız diyenlerin sülalesi, Osman sülalesinin otağında ya da sarayında ibrikçi başı, hadımağası, harem ağası vs.lik yapmışsa bilemem, ama şuna artık bir açıklık getirmenin zamanı geldi de geçiyor!
Kayıboyundan önce de bir çok Türk boyu gelmiş Anadolu'ya yerleşmiştir.. .
Yani bu topraklar Söğüte yerleşen Osman Ailesinden önce bakir falan değildi, bir çok TÜRK ailesi vardı ! Herhalde Osman bey bütün Anadolu’yu kapı kapı gezip, her evden bir çocuk peydahlamamıştı r, değil mi?
O halde kendi Obasına adını veren Osman Bey, nereden herkesin ecdadı oluyor?
Osman Bey sadece kendi sülalesinin ecdadırır... Yaptığı da Anadolu toprakları üzerinde bulunan beylikleri etrafına toplamaktır.. . Buraya kadar yazdıklarımı ilköğretimi bitirmiş herkes anlamıştır sanıyorum...
Devam edelim, Osman Bey özünü yitirmemiş Türk gibi Türk bir yöneticiydi. Ondan sonra gelenler de öz be öz Türk devlet adamı ve askerlerdi !
Ne zaman ki soy karışmaya, hareme alınan yabancı uyruklu cariyelerin çocukları tahta geçmeye başladı, Osmanlı sülalesindeki öz be öz Türklük de son buldu! Şimdi diyeceksiniz ki, Türklerde esas olan babadır...
Tamam bu manevi bir teselli olarak sizi avutabilir..
Ama bilim öyle demiyor... Mendel Kanunu böyle tesellilerin işe yaramadığını çoktaaaan ortaya koymuş.. Yok öyle, ben zenciyle de evlensem çocuğum Türk doğar demek... Bu olsa olsa soy kırılmasıdır... Çocuklarınızın zenci tenli, kıvırcık saçlı, çekik gözlü doğma olasılığı daima vardır!
Zaten adam gibi adam olup, kendini Türk gibi hissetmek kafatası ölçüsüyle de olmuyor.
Yabancı cariyelerin kendi doğurdukları çocukları tahta oturtmak amacıyla çevirdikleri entrikaları, o güne değin Türk İmparatorluğu olarak süre gelmiş Osmanlıyı parçalamak için cariyeler aracılığıyla gerçekleşen Bizans oyunları nasıl unutulabilir ?
Zaman içerisinde Osman Ailesinin sarayında üst yönetimlere kadar çıkartılan Ermeniler, Rumlar, Yahudiler varken, Osmanlı İmparatorluğu' nun kaymak tabakasını yine bu kesimler oluşturmuşken, Anadolu'da "köylü" denilerek ezilen, Etrakı bi idrak (Aptal Türk) diye anılan öz be öz Türklerin, Osmanlılığı kalmamış saray sülalesi tarafından horlanıp itildiği unutularak hangi akla hizmetle Vahdettin ecdattan sayılır ?
Zaten bu gerçekler yüzünden değil midir ki ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türklüğü yüceltmiş, köylüye "sen bu vatanın EFENDİSİSİN" diyor!
Osmanlı parçalanmadan önceki toprak büyüklüğünü, o toprakların içinden çıkan devletleri bir düşünün bakalım! Eğer devletin yöneticisi olunması "ecdad" olunmasını gerektiriyorsa niye o devletler de Osmanlı ecdadımız demiyor? Yok eğer Türkiye yaşayanlar soy sebebiyle Osmanlıyı ecdad kabul ediyorsa sonradan karışan Osmanlı soyu nasıl ve hangi nedenle onların soyları oluyor açıklamak zorundalar!
Anadolu'da 700 yıl boyunca cehalet ve sefalete mahkum edilmiş Türk'ün çıkarları yerine, kendi tahtını, şaşaalı hayatını kurtarabilmek için işgalcilerin çıkarlarına hizmet eden Vahdettin'in soyundan gelenler hele bir çıksınlar ortaya da görelim kimlerle birlikteymişiz!
Son 5 yıldır herkes utanmazca kimlik açıklamasına girişti...
Bakıyorsunuz, topraklarında akreolojisiyle, antropolojisiyle, tarihle binlerce yıldır TÜRK'LERİN yaşadığı kanıtlanmış olan bu memlekette,
Kürt var mış, Arap var mış, Gürcü var mış, Çerkes var mış var oğlu, varmış! Bunla yetinmeyenler Nurcu oluyor, Nakşi oluyor, Süleymancı oluyor, PKK'lı oluyor, Hizbullahçı oluyor ! Oluyor da oluyor!
Şimdi de emperyalist uşakları tarafından içine düşürüldüğümüz bu curcuna içerisinde birileri de çıkıp daha Misak-ı Milli sınırlarını bile koruyamazlarken, pembe saltanat hayalleri kurarak Vahdettinci oluveriyor.. .
Hem de Türk'ün vatanı, geleceği konusunda Türk'ü hesaba katmadan, ABD'sinden tutun da, çapulcu peşmerge Kürtüne, çölbedevisi entarili araplarına varana kadar söz söyletiliyorken, Türk Milleti'ne hakaret serbest olsun diye her türlü tilkilik yapılıyorken!
Üstelik, hangi devletin arşivine bakarsanız bakın, her tür belgesiyle hain olduğu kanıtlanmış olan Vahdettin'e "hain değildi" diyerek Atatürk'ün değerini küçültmeye, manevi varlığını yok etmeye çalışanların maşalığını yapmaktalar!
Hayır, ben soysuzlaşan hain Vahdettin'i ecdadım olarak kabul etmiyorum.. Çünkü benim soyum belli, sopum belli!
Soruyorum, yok mu bu memlekette varlığına, onuruna, kimliğini kendisine yeniden kazandıran Atası Mustafa Kemâl Paşa'ya sahip çıkacak bir allahın kulu TÜRK?
M.F.K.
Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Ekende yok, biçende yok
Yemede ortak Osmanlı!
Türk inanislarida Müslüman gecinen Arap inanisina benzedigi icin,Türkler hic zorlanmadan Müslüman olmuslardir deye bir yalan not düsülmektedir tarihe.
Halbuki Hacli ordularinin zulmunun on katdaha fazla zulmu Araplar yapmislardir Türkistana.Iftira etmiyoruz.Ne yaptiklarini kendi tarihleri yaziyorda.Bizimkilerde bunlari sakliyorlar.
Bu konudaki belgeleride tarih,yer, adli olarak buraya asacagim.
Eyer gerceklerden arkadaslarimiz rahatsiz olmazlarsa.
Canakkale gecilmez deniyorduda ama gecildi diyorsunuz.Türk milletinin bircok seyininde deyistiginden üzüntü duyuyorsunuz.
En az ,bende sizin kadar üzüntü icindeyim.
Bunlardan ziyade beni üzen Osmanlinin 1 milyona varan Türkmeni kendileri gibi Araplasmadiklarindan öldürüp karilarini askerlere dagittiklarindan cok derin üzüntü duymaktayim,bunlardan sanirim habariniz yoktur?Yoktur tabiki.Cünkü tarihcilere bu olaylar yazdirilmamakta,Türk insanindan gizlenmektedir.Bu nedenle ülkücüler GERCEYI YAZMAYAN TARIHLER UTANSIN DERLER.Halbuki tarihlerin ne gunahi vardirki,onlara gercekleri yazdirtmayan devlet idarecileri utanmalidirlar.
Türk kalmak isteyen,Osmanlida en büyük suc sayilmaktaydi..
Türküm demek bir baska büyük suctu Osmanlida .Ama Yahudi,Yahudiyim deye bagirarak,Yunanlisi Yunanim deye bagirarak,Ermenisi,Bosnagi,Arabi,Gürcüsü ,Cifiti bile bagirarak Cifitim deyebiliyorduda,Türk Türküm deyemiyordu.
Buraya bu olaylarla ilgili,tarih,yer,ad belirtilen gercek belgeleri asacagim,göreceksinizki Osmanli Türkmenlere yaptigi zulmu,gayri müslümler zor yapmistir.
Türkmen erkekler öldürülecek,kadinlari askerlere dagitilacak,cocuklarida esir edilecek diye fetva verenlerde,seyhul islamlar ve din adamlari ,bunlarida tarih ve ad vererek asacagim buraya,eyer gercekleri okumak isterseler bu sitenin idarecileri.
Bugün ,dogu anadolunun Kürtlesmesinin nedeni Yavuzdur.Buralarda yasayan Türkmenler ya Osmanli Kürt ortakliginda öldürülmüslerdir,ya Irana kacirilmislardir,yada Azarbaycana, Osmanlinin katliamlarindan.
Türk insanina sesleniyorum.Dostumuzu düsmaninimizi iyi taniyalim.Düsmanlarimizi bize dost gösterenlerin yalanlarina kanmayalim.
Bir Elde Pusat, Bir Elde Kitap/Bunlar Kime Eyler Acep Hitap
C.
Cehennemin Dünyamıza Yansıması
Cennete Gitme Hastalığına Yakalananlar
E.
E. E.’den
İ.
İlmel Yâkîn - Âynel Yakîn - Hakk'el Yakîn
İslam Barış ve Hoşgörü Dinimi dir?
İslam’da Öldürme Yoktur Deyenlere
K.
Kılıçlı Demokrasi
M.
Müzik Ahlak Bozucu mudur?
Ö.
Önsöz
R.
Riddet, İrtidat Ve Mürted
S.
Sırların Sırrı Konusunda Kısa Bir Açıklama
Ş.
Şiddet Ayetleri
T.
Tanrı Beddua Eder mi?
Tanrı Böyle Der mi?
Tanrı Çelişkiye Düşer mi?
Tanrı Fikir Değiştirir mi?
Tanrı Kavramı
Tanrı; Madde, Varlık, Kişi ya da Ruh Olarak Var mıdır?
Tanrı Nedir?
Tanrı Nerededir?
Tanrı Sözü Ne demektir?
Tanrı ve Din
Tanrı Yemin Eder mi?
Turan Dursun’dan
X
+
ÖNSÖZ
Daha güzel bir dünyanın, daha özgürlüklü bir dünya olmadan gerçekleşemeyeceği açık. Daha özgürlüklü bir dünyanın kurulabilmesi için de tabuların yıkılması gerekli. Her türlü tabu yıkılmalı. En başta da dinlerden , "inanç"lardan kaynağını alan tabular.
"Özgürlükleri bağlayan her türlü zincir kırılmalı, en başta da kafalardaki "iman zinciri"…
İman zincirine bağlı düşünce sabittir, değişmez... Atatürk bu konuda şöyle diyor:
“Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişmesini inkar etmek olur.."
Atatürk BU SÖZLERİ Kuran’daki şu ayet için söylüyor:
" Allah’ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah’ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın."(Kuran – Fatır. 35/43)
Bu ayet ise doğanın değişken yapısına terstir.
Zincirli zihin gelişme gösteremez; değişmelere, gelişmelere ayak uyduramaz. Dünyamızdaki her türlü olumlu gelişme, dinin ve imanınki başta olmak üzere, tabuların zincirinden kurtulabildiği, yol bulabildiği ölçüde gerçekleşebilmiştir. Akıl, bilim, teknoloji, insan hakları alanında ulaşılan noktalar, bu yoldaki adımların ürünleridir.
Akıl ve bilim aydınlık kesimdedir. Din ve iman ise karanlık kesimde.
Aklın, bilimin ölçüleri bellidir. Gözlem vardır, deney vardır, nesnellik vardır...Yolu ışıklandıran da bunlardır. Öyleyse "Din"in üzerine nasıl gidilmesi gerektiği ortada ve son derece açık: Karanlığın üzerine nasıl gidilirse, "din"in üzerine de öyle gidilmelidir. Karanlıkla savaşılırken ışık gereklidir. Dinin, imanın üzerine gidilirken de..."
Böyle başlıyor Turan Dursun yayına çıkacak ilk kitabının önsözünde. Şeriatın kurşunları 4 eylül 1990 günü onu arkadan, yedi yerinden, vurup öldürmeden üç ay evvel...
Öldürüleceğini çok iyi biliyordu ve şöyle diyordu: "Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım." Aydın ve cesur bir insan olarak ikincisini seçti o.
Ben yanmasam,
Sen yanmasan,
Biz yanmasak,
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.
Nazım Hikmet
Turan Dursun, mükemmel derecede Arapça bilgisi ve uzun yıllarını İslam’a adamış bir aydın olarak, yaşamı pahasına ve bunun bilincinde olarak dinin karanlıklarına ışığını tutmayı başarabildi. Kaynak Yayınları’ndan çıkan kitaplarının baskıları yüz bini geçti.
Turan Dursun Sitesi ise 1997 yılından beri zaman zaman aksayarak da olsa yayınını bugünlere ulaştırabildi ve en az yüz bin insana da ulaştı.
Büyük İslam bilgini, aydın ve cesur dostumu saygıyla anıyoruz.
(Yukarıdaki yazının büyük bölümü Turan Dursun bölümünden alınmıştır…)
Av. Bilge Balta, 22.7.2007
x
TANRI KAVRAMI
1. İnsanlar toplum halinde yaşamaya başladığı günden bu yana Tanrı düşüncesi insanları meşgul etmiştir. Başlangıçta Tanrı düşüncesi insanların doğa karşısında, bilgisizliğinden, korkusundan, yetersizliğinden doğmuştur. Bir sel baskını, bir yıldırım düşüp yangın çıkması, bir deprem olup onlarca kişinin ölmesi veya kaybolması üzerine ilkel insanlar bu olayların kendi günahları yüzünden Tanrılarının kendilerine verdiği ceza olarak kabul etmişlerdir.
2. Zamanla tek Tanrı düşüncesine indirgenen bu düşünce giderek gelişime uğramış ve günümüzde kimi aydınlarımız tarafından en sağlıklı bir zemine oturtturulmuştur. Artık Doğa’nın, Evren’in, insanın dışında bir Tanrı aramanın bilimsel düşünceye aykırı olduğu kanısına varılmıştır. Tanrı sözcüğü, çeşitli kavramları simgeleyen dinsel bir terime dönüşmüştür. Bu gelişmeyi Falih Rıfkı Atay şöyle özetlemiştir: “İnsan bilgi sahibi oldukça, korkudan kurtuldukça, imgesel varlık gider yerine bilge insan gelir.”
3. Bütün dinler kölelik dönemi ile egemenlerin toplumu yönetme ve tepkisizleştirme (miskinleştirme) aracı olarak kullanılmıştır. Her ne kadar solcular dinlerin oluşmasını sınıfların ortaya çıkmasına bağlamışlarsa da; dinler, sınıflar olmadan ortaya çıkmıştır. Çünkü dinlerin nedeni toplumsaldır, kültüreldir, ruhsaldır. İlkel toplum aşamasında bile Allah, din inancı toplumu etkilemiştir. Sınıflar ortaya çıkmadan önce de insanlar din kurumunu oluşturmuştur.
4. Sınıflı toplumlarda dinler ezilen sınıfları durağan, tepkisiz, miskin bir insan olarak eğitmiştir. Toplumun bireyleri hak aramaktan yoksun olarak haksızlıklara direnmeyi akıl bile edememiş, bu dünyayı cennete çevirmek dururken şu dinli şu dinsiz diye ortalığı kan gölüne çevirerek güzelim dünyayı cehennem etmiştir. Bu dünyayı cehenneme çevirirken de öldükten sonra cennette yaşamayı ummuştur. Bunun sonucunda insan kendisine yabancılaşmıştır. İnsan kendisine yabancılaşınca bilgisizliğe, yoksunluğa, yoksulluğa, bağışıklık kazanmıştır.
5. Şaşırtıcı olanı insanların bu durumda olması bir beceriymiş (meziyetmiş) gibi gösterilmiş; öyle ki insanlar pasifliğe, tepkisizliğe, miskinliğe özendirilmiştir. Bunların başında egemenlere şirin görünmek isteyen din adamları gelmektedir. Kaldı ki din adamları tarih boyunca egemenler tarafından kullanıla gelmiştir ve halen de bu durum sürüp gitmektedir. Egemenler de din adamlarının halkı uyutması karşılığında onları görüp gözetmiştir. Din adamlarının kendilerine sadakatlerini ödüllendirmiştir. Din adamları da bu görevi başarı ile yerine getirdikleri için her dönemde devletin, egemenleri tarafından korunmuş ve el üstünde tutulmuştur.
6. Din adamlarının asıl görevi din düşüncesinin insana, aslından gerçeğinden, saptırılarak yanlış öğretmektir. Şunu önemle belirtmek gereğini duyuyorum ki insanları Tanrı’dan uzaklaştıran din adamlarıdır. Böylece insan başına geleni Tanrı’dan sanarak bütün haksızlıklara, yoksunluklara, yoksulluklara sabırla katlanmayı bir sınav sanmaktadır. Oysa bütün bu haksızlıklara, yoksunluklara, yoksulluklara katlanmamayı bir insansal görev bilen toplumlar sefil ve perişan yaşamaktan kurtulmayı başarabilmişlerdir.
7. Tanrı kavramı ile din duygusu hiç de öyle anlatıldığı gibi değildir. Tanrı kavramı, dinsel bir terimdir. Erdem’in içeriğinde bulunan bütün olumlu kavramları kapsayan simgesel bir demettir. Tek Tanrılı dinlerde Tanrı tanımı aşağı yukarı şöyle yapılır: “Eşi ve benzeri olmayan; bütün eksikliklerden uzak, her şeyi yoktan var eden, insanı ve diğer canlı cansız her şeyi yaratan, koruyan, rızkını veren, gücüne ve büyüklüğüne denk olmayan, her şeye gücü yeten (kadir olan), yazgımızı (kaderimizi) belirleyen, sonra da dilediğini kafir, dilediğini Müslüman eden, sonra da kafir ettiklerini cehenneme sokan, yaptıklarına akıl-sır ermeyen dokunulmaz (la yüssel) bir somut (maddî ) olarak var olmayan soyut bir kavramdır. ”
8. Görüldüğü gibi ne kadar olumlu nitelikleri kapsayan kavramlar varsa; onlarla, imgesel (hayali) bir varlık yaratılmaktadır. Sonra bu var sandıkları bu kavrama birbirleriyle yarışırcasına yağ çekerek yalakalık yapmaktadırlar. Uydurmada uyuşmakta, yalanda yarışmaktadırlar. Bu yalanlar, uydurmalar öylesine sık yinelenmektedir ki; herkes kendi yalanını gerçek sanmakta, hayalinde yarattığı bir kavrama gerçekten varmış gibi tapmakta ve ondan dualarla dilekte ve istekte bulunmaktadırlar. Oysa bu tanım bilime aykırıdır. Determinizmim kuralı gereğince her sonucun bir nedeni vardır. Sebep sonuç kavramına takınırsak başlangıcı bulamıyoruz. Oysa başlangıç diye bir şey oktur. Var olan ne varsa vardan vardır ve vardan zuhura çıkmaktadır. Lavasion yasasına göre “Hiçbir şey yoktan var olamaz; var olan da, yok olamaz.” (Maddenin sakınımı yasası...) Bilimsel gerçeğe aykırı olan bu dünya görüşü; akla da, mantığa da aykırıdır. Akıldan ve muhakeme yürütmekten korkan insan bilgisizliğe, yoksunluğa ve geri kalmaya mahkum olmaktan kurtulamamaktadır. Aklını kullanma tapınmaya ve dualara sarılmaktadır.
9. Hele Kuran’da bulunan şu ayet “İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü maddesindeki” “Herkes düşünme, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir” (Mad. 9) ilkesine aykırı olduğu gibi Anaasamızın10. maddesinde geçen “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” Kuralına da aykırıdır.
İşte ayet: “Kitap verilenlerden Allah’a, ahret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savasın.” ( K. Tevbe. 9/29)
Ne demek “hak dini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşmak?” ( K.Tevbe. 9/29)
Böyle bir düşünceyi insanlığa kabul ettirmeye çalışanın kafasına çökerler terörist diye... Böyle bir anlayış günümüzün ahlak, akıl ve hukukuna aykırıdır.
10. Oysa dinin temeli akıldır. Barış sevgi, hoşgörü ve inançlara saygıdır.
“Aklı olmayanın dini de yoktur” denir. Bütün dinlerin asıl amacı insanın kendi iradesini kullanarak kendini olgunlaştırıp mükemmelleştirerek insanların barış ve sevgi içinde yaşamasını sağlamakken günümüz tek Tanrılı din anlayışı bu kuralı bozmuştur.
Din insanlar için olacağına; insanlar din için olmuştur ve böylece insanları yalnızca tapınmaya yöneltmiştir. “Yat, kalk! Kabul eden Hak!” denilmiştir. Hatta öyle ki “Her türlü günahı ölünceye kadar işle; ancak ölürken tövbe et, bir salavat getir doğru cennetliksin!” denmiştir.
Ne tehlikeli bir anlayış. Böyle bir anlayış bütün kötülüklerin kaynağı olmaktan başka bir işe yaramaz. Çünkü yapılan kötülük (günah) af dilediğinde, Müslüman olunduğunda nasıl olsa bağışlanacak inancı vardır.
11. Aklı kullanmadan, düşünmeden; yatıp kalkmak, oruç tutmak, hac’ca gitmek, kurban kesmek insanı olgunlaştıracağına hamlaştırır. Müslüman olmayanları karşı kin ve düşmanlığa motive eder.
Açık kanıtı yüzlerce cihat ve şiddet ayeti yanında K. 9/29 ayetidir. Yeniden okuyalım: “Kitap verilenlerden Allah’a, ahret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savasın.” ( K. Tevbe. 9/29)
Oysa dindar olmak demek; ahlak, edep, marifet, hikmet ve her bakımdan bilgili, hikmetli bir bilge olmayı öğrenmek ve insana, aklını insanlık yararına kullanmayı ve dini, ırkı, inancı ne olursa olsun insanları sevmeyi öğretmektir...
12. Bu durumda Tanrı’nın akla, bilime ve mantığa uygun bir tanımı yapmak gerekmektedir. Böyle bir tanım ancak şu biçimde yapılabilir:
“Tanrı, madde olarak yoktur, mânâ olarak vardır. Varlık olarak yoktur, kavram olarak vardır. Ruh olarak yoktur, düşünce olarak vardır. Somut olarak yoktur, soyut olarak vardır. Kişi (zat) olarak yoktur, nitelik (sıfat) olarak vardır. (Esmaül hüsna dedikleri...)”
Bu tanım; akla, mantığa, bilime ve gerçeğe uygundur. Bu tanıma göre insanın kendisi dışında bir varlık aramaması; her ne ararsa kendinde araması gerekmektedir.
Bu gerçeği Hacı Bektaş-i Veli şu mısralarla dile getirmektedir.
“Hararet nardadır, saç’ta değildir.
Dervişlik baştadır taç’ta değildir
Hakkı arar isen gönlünde ara
Mekke’de, Kudüs’te, Haç’ta değildir.
(BÜTÜN YÖNLERİ İLE BEKTAŞİ Fıkra ve Nükteleri. Kaynak Kitapları 5. Ayyıldız Yayınları. s.16)
Gökte bulunduğu sanılan bir Tanrı’dan haber ve bilgi geldiğine inanmak insanın kendi aklına vurduğu en büyük kettir (engel). Tanrı kavramı, bütün olumlu kavramları, yüce değerleri, genel doğruları gibi kavramları içerir. İnsan, bu kavramları yaşamına uygularsa huzur içinde (Cennet’te); uygulamazsa huzursuzluk içinde (Cehennem) olur.
13. Peygamberler; eski çağlarda toplumun din konusunda en bilgili ve bilge kişileri olup günümüzde bunlara aydın denir. Bunların toplum yararına olduğu sanılan bütün sözleri yüceltilerek Tanrı kelamı olarak nitelendirilir.
Bütün kutsal kitaplar; peygamberlerin, din adamı bilgin ve bilge kişilerin sözleridir… Bu nedenle Peygamberleri görüşlerine göre değerlendirmek gerekir.
Peygamberler; görüşlerine inandırıcılık sağlayabilmek ve kendilerini topluma kabul ettirmek için Allah’ın sevgili kulu ve peygamberi olduklarını ileri sürerler…
Oysa Tanrı rabbil alemindir. Yalnız peygamberlerini değil; doğru, dürüst, erdemli yaşayan herkesi sever ve bunlara seslenir.
Yeter ki insan, insanlığına yakışır bir erdemli yaşamı ilke olarak benimsesin ve yaşamına uygulasın. Peygamberlerini seven Tanrı, doğru dürüst yaşayan, kişiliğine leke sürmeyen insanları niçin sevmesin.
Kaldı ki Tanrı’nın peygamberlerini sevdiği de kuşku götürür. Eğer dedikleri gibi Peygamberlerini sevmiş olsaydı onları, çocuklarını ve torunlarını ölümden kurtarırdı.
Çünkü peygamberlerden çoğu öldürüldüğü gibi İslam Peygamberinin de Ehl-i Beyti (Aile bireyleri...) kılıçtan geçirilmiş, yakalanmayanlar ise yaşamını sürgünlerde sürdürmek zorunda kalmıştır.
En sevgili peygamberi olduğu ileri sürülen peygamberin Hüseyin adlı torunu ile ailesi Kerbela’da susuz bırakılarak öldürülmüş; büyük torunu Hasan ise zehirlenmiştir.
Bütün bunlar olurken Allah kılını bile kımıldatmamıştır. Tanrı, peygamberlerini bu kadar severmiş de peygamberleri ve torunları öldürürken neredeydi?
Bu tür Tanrı’yı bilmemekten ileri gelir. Bu tür insanları gördükçe; bunların, Tanrı kavramından habersiz olduklarını görürüm.
Hiç Tanrı; kâfir, mümin ayrımı yapar mı? İnsanları kafir-mümin diyerek birbirine düşürür mü?
Gelin şu Tanrı kavramını anlamaya çalışalım ve “Bütün yaratılmışları yaratandan ötürü sevelim…”
Bu önerim rahmanî mi, şeytani mi?
Av. Bilge Balta, 25.8.2007
x
TANRI; MADDE, VARLIK, KİŞİ YA DA RUH OLARAK VAR MIDIR?
Ebu Ubeyde Bin Nihat adlı bir okurumuz bana “Siz kalkıp hangi rütbenizle Rahman ve Rahim olan Allah'tan hesap sormayı düşünebilirsiniz? Yoksa Hayri Balta artık ilahlık peşinde midir?” demektedir. Anlaşılan o ki bu okurumuz benim yazdıklarımı anlamamıştır..
Bir kere ben; insanın dışında bir Tanrının varlığına inanmıyorum ki, gidip ondan hesap sorayım… Bir kere şu bilinsin ki insanın olmadığı yerde Yaratan (madde, toprak…) vardır ama Tanrı yoktur!..
Tanrı; kendini (nefsini) bilen ve isteklerini (nefsini) denetim altına alan insanın düşünce dünyasında vardır. Bu yüzden “Nefsini bilen Rabbini bilir!” denmiştir.
Sen kendini bilmediğin sürece Tanrı’yı bilemezsin ki? Bu gerçeği Şemseddin-i Sivasî şu sözlerle dile getirmiştir. Anlayan varsa beri gelsin:
Ne demek istiyor; başka yerde Tanrı arama; kendinde ara ve sen kendini bilirsen kavuşursun O’na…
Bu konuda Hacı Bektaşi Veli de şöyle demektedir.
“Hararet nardadır saçta değildir.
Keramet baştadır, taçta değildir.
Her ne ararsan kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de, Hac da değildir.”
Bu konuda İbrahim Hakkı Erzurumlu’nun aşağıdaki sözleri dikkatle okunmaya değer: “Halk ile meşgul olmak bir perdedir. O perde insanı Allah’ın kapısından içeri koymaz. Bina aleyh halkı terk eden nefsinden haberdar olur ve nefsini terk eden Arif-i Billah (Allah’ı bilen) olur.” (Marifet name. s. 30).
Ne demek istiyor? Halkın inandığı gibi inanırsan; gerçeğe ulaşamazsın Ama kendini (nefsini) bilir ve kötü isteklerini frenleyebilirsen; doğru, güzel, iyi olanı yaparsan Tanrı’yı bilen olursun. Tanrı’ya (Genel değerler ve doğrular, üstün duygu ve düşünceler, yüce kavramlar…) uymazsan; yani Tanrı’yı tepelersen huzurun kaçar. Bu huzurun kaçmasına da din ilminde “Cennet’ten kovulma” denir.
Tanrı’yı bilmek ve bulmak için öncelikle; halkın değil, ariflerin, ermişlerin, yukarıya aldığım sözleri üzerinde düşünmek gerekir.
Burada İbrahim Hakkı Erzurumlu’nun halk dediği halkın nakle ve taklide dayanan Tanrı ve Din anlayışıdır.
Halka gerçek Tanrı ve din bilgisi vermeyenler ise her gece televizyona çıkarak yalanda yarışan, uydurmada uyuşan ilahiyatçılardır. Ne acı ki bunlar bilmeyerek halkımızı (insanları) Tanrı’dan uzaklaştırmaktadırlar.
Yunus Emre bizim Anadolu’muzun ariflerinden biridir. Mevlana’ya ne demiştir? “Ete kemiğe büründüm. Yunus diye göründüm.” Yunus, burada ne demek istiyor. Bunu da okuyucularım düşünsün.
Tanrı konusunda yaptığım şu tanıma dikkatinizi çekerim: “Tanrı; madde olarak yoktur, mana olarak vardır. Maddî bir varlık olarak yoktur, kavram olarak vardır. Tanrı ruh olarak yoktur, simge olarak vardır. Yine tanrı zat (kişi) olarak yoktur, sıfat (nitelik) olarak vardır…”
Hiçbir ilâhiyatçının Tanrı madde olarak vardır deyeceğini sanmıyorum. Çünkü kendi ifadelerine göre “Tanrı mekandan ve zamandan münezzehtir” ve “Tanrı, İnanan insanın kalbinden başka bir yerde de değildir” ve yine Kuran’a göre: “Allah Kişinin kalbi ile kendisi arasına girer.” (K. 8/24. 50/16)
Burada kalp dediği: İnsanın aklı, sağduyusu, vicdanı, bilgi ve kültür birikiminden oluşan; genel değerler ve doğrular, üstün duygu ve düşünceler, yüce kavramlardır ki bu Tanrı kavramı ile ifade edilir… Bu duygu, düşünce ve kavramlara aykırı davranırsan Tanrı’yı tepelemiş olursun…
Tanrı’nın; kişinin kalbi ile kendisi arasına girmesi demek; insanın, olumlu ve yüce kavramlar yanında, genel doğruların, üstün değerlerin, insanlıkça kabul edilmiş genel ahlakın varlığını her zaman kalbinde (sağduyusunda, vicdanında) duyması ve daima haktan yana, doğrudan yana, iyiden, güzelden yana olması demektir...
İnsan, bu olumlu kavramları, genel doğruları, üstün değerleri bir ilke olarak kabul edip yaşamına uyguladığı sürece huzur ve mutluluk içinde olur ki; insanın bu ruh hali, din ilminde, cennet ile ifade edilir. Bu olumlu kavramların tersi olan olumsuz kavramları; yani kötü olanları ilke olarak kabul edip yaşamına uygularsa huzur ve mutluluğu yitirir ki bu da, din ilminde, cehennem ile ifade edilir.
Bu açıklamalarım Adem ile Havva’nın cennetten kovulması ayetlerinde çok güzel ifade edilmiştir. Orada Tanrı (İnsanın aklı, sağduyusu, mantığı…); insana, şöyle seslenmektedir: “Her şeyi yap, ama şu ağacın meyvesini yeme!” (K. 2/35) demiştir. O ağaç kötülüğün simgesidir ve kötülüğün çeşidi çoktur. O meyveden yeyen huzur ve mutluluğunu yitirir. Yani cennetten kovulur…
Biline ki Cennet de, Cehennem de insan yaşarken söz konusudur. Öldükten sonra gidilecek ve hesap verilecek bir yer yoktur.
Yine biline ki “Tanrı, ölülerin değil; dirilerin Tanrı’sıdır.” (İn. Matta. 22/32. Markos. 12/27. Luka. 20/38)
Bu demektir ki değil fiziksel olarak ölmüş insanın; yaşadığı halde kalp gözü kapalı ve cahil bir insanın bile Tanrı ile ilgisi yoktur. Bu nedenle derim ki; olgun insanın olmadığı yerde Tanrı da yoktur…
Bu duruma göre peygamber gönderen, kitap indiren bir Tanrı yoktur. Bu kavramların din edebiyat ve felsefesinde başka anlamları vardır.
Tanrı kelâmının anlamı başkadır. Bilge kişilerin ahlak, edep, insanlık, hikmet içeren sözlerle insanı tekamüle sürükleyen sözlerine Tanrı sözü (Allah kelamı) denir.
Eğer kutsal kitaplar Tanrı tarafından indirilmiş olsaydı; Tanrı, kendi yarattığı insanı cezalandırmak için: “Allah onları yok etsin!” (K. 9/30) diyerek başka bir Allah’a havale etmezdi.
Bütün canlıları yaratan maddedir; yani toprak.Bu nedenle “Topraktan geldik, toprağa gideceğiz” denir. Topraktan yaratılan insan ham madde olarak kabul edilir. Bu ham madde olan insanı eğitip, olgunlaştıran ve kendisine gerekli bilgileri vererek yaratan olgun insandır (İnsan-ı kâmil…) Din ilminde bu oluşuma “Allah insanı çamurdan yarattı…” denir ki insanın eğitilmemiş, gerçeklerden habersiz hali, din ilminde, çamur ile ifade edilir.
Yine sanal olan Allah; insanı yaratmış olsaydı, davranışını beğenmediği bir insanı “…çok yemin eden alçak zorbaya!” (K. 68/14) benzeterek aşağılamazdı. Öfkelenmek, aşağılamak gibi insana özgü özellikler Tanrı’nın yüceliği ile ne oranda bağdaşır? Takdirini size bırakıyorum.
Vahiy demek; ezoterik bilgi sahiplerinin; olaylar, sorunlar ve soruları çözümlemek için içine doğan duygu ve düşünceleri dile getirmesi demektir. Bu duygu ve düşüncelerin ahlakî, edebî, insanî olanına ve insana tekâmül yollarını gösterenine dinsel bir terimle vahiy denilmiştir. Bu duygu ve düşüncelerin ahlakî, edebî olmayanına ise ilham denir.
Vahyin de, ilham’ın da hepsine Türkçe’de “İçe Doğuş” ya da “Esin” denir. Bütün esinlerin (Vahiy, ilham, içe doğuş…) kaynağı insanın gelişmiş aklı, bilgisi, kültürü sayesinde oluşan önsezisidir. Gelişmiş aklı, bilgisi, kültürü olmayan ne vahiy gelir ne de ilham…
Artık doğa olaylarını, toplum olaylarını, tıbbî olayları, uzay olaylarını ilâhir Tanrı kavramı ile karıştırmamalıyız. Bırakalım tıp bilimi ile doktorlar uğraşsın. Toplum olaylarını sosyologlar incelesin. Uzay hakkında uzay bilimcileri konuşsun. Bizler doğa olayları ile Tanrısal olayları birbirine karıştırmayalım. Tanrısal olan nedir onu bulmaya çalışalım.
Tanrısal olaylar yaşam deneyleri ile ortaya çıkar. Uygulandığında insanın yüzünü kızartmayan, başını ağrıtmayan, kendisini utanca boğmayan ve her zaman başını dik tutan yaşam yöntemi Tanrısal yaşamdır.
Böyle bir yola gitmeyi öğütlemek kolay ama uygulamak zordur. Bunun içindir ki “En büyük cihat insanın kendi nefsi ile yapacağı savaştır.” denmiştir.
Kendini bilmeyen insan Tanrı’yı bilemez. Tanrı’yı bilmek için insanın önce kendisini bilmesi; yani eleştirmesi, yargılaması; ruhsal yapısındaki eksiklikleri görerek gidermesi, kötü olanı yapmaması ve kötülerle ilişkiyi kesmesi gerekir. Böylece Tanrı yolunda sayılır; aksi takdirde ham gelir, ham gider…
hayri@bilgebalta.com - 26.2.2006
X
SIRLARIN SIRRI KONUSUNDA KISA BİR AÇIKLAMA
Sayın …,
Önce sevgi sana; karalamaya soru sorulmaz, ama?
Burada “Selam üstad” dediğin ben miyim?
Yoksa … mi? Nasıl bileyim?
Ben, bana soruldu diyeyim.
Önce şu “ezoterik bilgi” nedir sana yanıt vereyim.
“Ezoterizm” denince şu anlaşılmalıdır.
Bu, içinde yaşadı topluma aykırı düşünenlerin;
Kendi aralarında kendi dünya görüşlerini yansıtan bir anlaşma ve tanışma öğretisidir..
Bu “ezoterik bilgi” Bektaşilerde, Masonlarda, Alevi Dede-Babalarında, diğer batınîler (bilgilerini halktan gizleyenler demek) arasında başka başkadır.
Bu bilgiler; inisiyelere, anlayış ve gelişmelerine göre, öğreticileri tarafından, aşama aşama verilir.
Bütün bu ezoterik bilgilerin babası Hermes adlı üç kere bilge olarak tanınan biridir.
Hermes’in özetle söylediği: “İnsan; Tanrı’nın, Allah’ın: Ateşin, Suyun, Havanın, Toprağın özü, özetidir. Ancak bu bilgileri ham ervahlara (Gelişmemiş insanlara) söylemeyin; eğer söylerseniz onlar tarafından öldürüleceğinizi bilin!” demiştir.
Öyle; Prof. Dr. ve Eski Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş’in dediği gibi: “YÜCE ALLAH HER MEKÂNDA VARDIR” denemez (26.8.2006 VATAN)
Böyle bir açıklama Allah’ı bilmemekten öteye gidemez.
Çünkü lağım çukurunda “her yerde hazır ve nazır” denen Allah olamaz. Allah yalnızca ve yalnızca insanın olduğu yerde vardır ve insanın olmadığı yerde yalnızca Yaratan (madde, toprak, hava, su, güneş…) vardır. Yaratan başkadır, Allah başkadır, Tanrı başkadır…
Bil ki dostum; insanın olmadığı yerde Yaratan (madde) vardır: Ama Allah (Kendisinden korkulacak sanal varlık…), Tanrı (yüce değerler, genel doğrular, üstün duygular… gibi kavramlar…) yoktur.
Her işin başı insan-ı kamil’dir. Ezoterik bilgide, tasavvuf ilminde, olgunlaşmış insana (İnsan-ı kâmil’e) “Allah” denmiştir.
Örnek mi istersin. Bir tane İncil’den, bir tane Kuran’dan. Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da çoktur bu anlamda olanlardan:
İncil’den:
“Filipus ona dedi: Ya Rap Babayı bize göster, ve bize yeter.
İsa ona dedi: Bu kadar zaman sizinleyim, ve beni tanımadın mı? ey Filipus? Beni görmüş olan, Babayı görmüş olur; sen nasıl ‘Babayı bize göster’ diyorsun. İman etmiyor musun ki ben Babadayım, Baba da bendedir.” (İncil, Yuhanna. 14/8)
Kuran’dan:
“Kim Rasullûllah’a itaat ederse , Allah’a itaat etmiş olur.” (K. 4/80. Elmalılı Hamdi Yazır)
Dediğim gibi; Tevrat’ta, İncil’de, Kuran’da bu tür ayetler çoktur.
Ne var ki bunları benim gibi anlayan yoktur.
Eğer benden ezoterik bilgiler veren kitap istiyorsan yanıtım şudur.
Öncelikle İncil’in YUHANNA bölümü okunmalıdır.
İncil’deki Yuhanna; bütün Batınî tarikatların temel kitabıdır…
Bir de şu kitap bulunup okunmalıdır:
HERMES. Metinler&Çalışmalar. EGA META YAYINLARI. Derleyen ve Yayına hazırlayan: Engin Emir. İzmir 2006
Şimdi sana ezoterik bilginin özünü özetini veriyorum.
“Seni eğitecek yönlendirecek bir insan-ı kamil (Öğretici) bul” diyorum.
Mevlana bu konuda kıçına tiken batan eşeği gösterir.
Mesnevi’de der ki: “Gönüle batan tikeni çıkarmak için de bir insan-ı kâmil (öğretici…Öğretmen…) bulman gerekir …”
Süt’ü istediğin kadar kaynat; kendi kendine yoğurt olmaz.
Kaynayan süt’e yoğurt mayası çalmazsan tutmaz.
Benim 30 yıl hizmet ettiğim mürşidim Dr. Emin Kılıç Kale şöyle derdi:
“Okumak deva değil, anlamak şifa değil. Kendine sen ey gönül bir tabip ara…”
Yani; gönlüne batan tikeni çıkaracak bir öğretici, öğretmen ara.
Haa, kendi dışında bir Allah var sananı da öğretici, öğretmen sanma…
Daha ne desin Bilge Balta sana.
Şimdi kal sağlıcakla…
hayri@bilgebalta.com – 26.8.2006
Gün. Tarihi: 26.8.2006
X
İLMEL YÂKÎN - ÂYNEL YAKîN - HAKK'EL YAKİN
Soruyu soran: Burhan (Site) Ülke : Singapur Tarih: 9.3.2003
1. "Ben Allah'ı, ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin mertebesinde bilen
bir kişiyim" demişsiniz. Hadi ilme! yakini anladik da, aynel ve hakkel yakin nasil
oluyor? Yani siz Allah' görerek ve yaşayarak mi biliyorsunuz?14.14
2. Her şey güzel hoş da madem site hazırlıyorsun, burada yazılı olan
her şey senin sorumluluğundadır. Bilip bilmeden Kuran hakkında tutarsız bir ton
şey yazmışsın. Araştır doğrusunu öğren öyle yaz. Biliyorum simdi ben biliyorum
diyeceksin. 14.24
Su şeriat konusuna açıklık getirmek istiyorum. Her şeyi çarpıtmadaki ustalığınız burada da kendini gösteriyor. Siz istediğiniz kadar şeriata karşı olun, bunun yanlış olduğunu, bu sistemin yürümeyeceğini söyleyin, binlerce örnek gösterin. Şeriat gayet iyi bir sistem ve kullanmayı bilince gayet güzel isliyor. Siz sadece yanlış yerden olaylara .bakıyorsunuz. Singapur’u ele alalım. Orda yaşıyorum. Çok ileri bir ülke. Ekonomisi, gelir düzeyi vs. çok iyi. 14.33
Sadece yüzde 15'i Müslüman. Ama kanunlarının bir bolumu şeriata dayalı. Asil ilginci Müslümanlara şeriat kanunları uygulanıyor. Müslümanlar 4 kadınla evlenebiliyor vs. (Bu Evlenme konusunu bilmediğiniz için sizi su anlık hoş görüyorum). Ve her şey Türkiye’den çok daha iyi.
Burhan, 9.3.2003/14.41
+
Yukarıdaki satırlar; Singapur'da çalışan Burhan adlı bir yurttaşımız, Siteme girdikten sonra bana sorduğu sorulardır
Yazılarında düzeltme yapmadım ki kültür seviyesi görülsün diye.
Okuyucumun soruları üzerine din ilmi ve tasavvufta çok geçen "İlmel Yakîn - Aynel Yakîn - Hakk'el Yakîn" terimleri konusunda açıklama yapma gereğini duydum.
Çünkü karşılaştığım ve kendini din allamesi sanan kişiler; karşısındakinin iradesini zaafa uğratmak için, anlaşılmaz dinî terimler kullanır ki, bunların içinde yazımıza başlık olarak aldığımız terimler çok yer tutar. Bu konularda bilen susar; bilmeyenler ise, atar tutar...
Elbette bu terimleri hakkında bilgisi olmayan kişi söylenenlerde ilâhi bir hikmet var diye ve de bilgisizliğim anlaşılmasın diye soru sormaya çekinir. Kaldı ki sorulsa bile; soranlara da; bu "İlm-i ledün" (Gizli din ilmi…) sırrıdır; gelip hizmet etmeden, belirli bir seviyeye gelmeden, bu din sırrı açıklanmaz!" derler.
Oysa din insanlar içindir; insanlar din için değildir. Din anlaşılmak içindir; anlaşılmamak için değildir, insanlar din ilminde anlatılanları anladıkları ve yaşamlarına uyguladıkları sürece başlarını eğmeyecek davranışlara heveslenirler ve bu sayede de hiçbir zaman yaptıkları eylemler nedeniyle yüzleri kızarmaz.
Din de bir ilimdir. Eğitimin gelişmediği çağlarda hayvansal dürtüleri güçlü olan insanları insanlaştırmak için bulunan bir eğitim ve öğretim sistemidir. Bu eğitim sisteminin son durağı ise insanın olgunlaşmasıdır (İnsan-ı kâmil=Ermiş, Eren...)
Elbette bu eğitim sisteminin kendine göre kuralları olacaktır. Örneğin insanın ruhsal eğitim yoluyla insanlaşmak için yedi aşamadan geçmesi gerekir ki; bu aşamalar, nefs-i emare, nefsi-i levvame, nefs-i mülhime, nefs-i mutmaine, nefs-i raziyye, nefsi marziye, nefs-i tezkiye (nefs-i safiye...) olarak sıralanır...
Nasıl ki kimya bilimi öğrenmemiş kişiler kimyasal terimleri ve formülleri bilmezse; tıp öğrenimi görmeyenler de tıbbî terimleri anlamaz. Din de bir ilim olduğu için bu konuda çalışması olmayanlar dinsel terimleri anlayamaz. Anlayabilmek için din ilmini vahiyci açıdan değil de akılcı açıdan bilen birine öğrenci olması gerekir.
Din konusunda akılcı bir araştırma ve inceleme yapmayan kişi; dinin; insan ruhunu geliştirici, eğitici önemini karayamaz. Bunlar bağlı oldukları dinin kutsal kitaplarında denilenleri yaptıkları takdirde Allah'ın nezdinde saygınlık kazanacakları sanarlar ki buna dinî taklidi denir. Taklit din insanı ikilikten kurtaramaz. Allah ve kul ikiliği sürer gider. Oysa dinin amacı ikilikten kurtulup birliğe erişmektir. Önemli olan dinî tahkikidir. Yani din kurumunun; akılcı, ahlakçı, bilimsel açıdan incelenip yaşama uygulanması ve Allah kul ikiliğinin ortadan kaldırılmasıdır ki buna Allah'ın birliği denir...
Taklit edilen bir din insana yalancı (kazip) bir huzur verir; ama insanı ikilikten kurtaramaz, olgunlaşmış bir insan yapmaz. Oysa dinin amacı; İnsanın olgunlaşması Tanrıyla vuslata ermesidir. İnsan Tanrı'ya kavuşmakla birliğe erer ve ikilikten kurtulur. Böylece Allah-Kul ikiliğini ortadan kalkar.
Birçok okuyucum bana; "Dine inanmadığın halde niçin dinle ilgileniyorsun!" diye suçluyorlar. Oysa ben dine inanmayan bir kişi değilim. Ben, Allah'a da, dine de inanan bir kişiyim, an bir kişiyim. Ancak, insana hiçbir yararı olmayan sanal bir varlığın arkasına düşmeyi doğru bulmuyorum. İnsanın yaşamını yalnızca tapınmalara hasretmesi ile Tanrı'dan uzaklaşacağını sanıyorum. Bu nedenle günümüzdeki tek tanrılı dinlerin ritüellerinin insanı Tanrı'dan uzaklaştıracağını ileri sürüyorum. Kanıtım da şu ki bu dinlerin Tanrı ile bir ilgisi olmadığı için tarih boyunca Tanrı adına-Din adına birbirlerini öldürüp durmasıdır.
İnsanın ahlak bakımından olgunlaşıp gelişmesinde din anlayışının önemli bir yeri olduğuna inanıyorum. Bunun için de din anlayışında günümüz ahlak, bilim ve hukukuna düşen kuralları da ters düşmeyenleri göstermeye çalışıyorum. Değimli ki yaratan (Doğa) bize akıl vermiş bu aklımız aracılığıyla insanı huzurlu ve mutlu etmenin yollarını araştırmakla yükümlüğüyüz.
İşte biz aşağıdaki bu yazımızda bu konuyu açıklamaya çalışacağız. Bilmediklerimiz, yanılgılarımız olabilir. Bu konuda bilmediklerimiz, yanılgılarımızı edep dairesinde bize gösterenlere teşekkür edeceğimiz gibi saygı da duyarız.
Av. Hayri Balta, 25..3.2003
+
Sayın Burhan,
Önce saygı, sevgi... Ne güzel, Singapur'dan biri, okumuş Sitemi, tanımış beni...
Kısa kısa dört soru sormuşsun bana. Ben de yanıt veriyorum bunlara kısa kısa... İşte birinci sorun, olduğu gibi alıyorum aşağıya. İlkin yanıt vereceğim bu soruna, diğerleri de yanıtlanacaktır sırasıyla...
"Ben Allah'ı, ilme! yakin, aynel yakin, hakkel vakin mertebesinde bilen bir kişiyim" demisiniz . Hadi ilmel vakini anladik da, aynel ve hakkel yakin nasıl oluyor? Yani siz Allah' görerek ve yasayarak mı biliyorsunuz?" dememi başıma kalkıyorsun. Anlaşılan oku ki "Hakk'el yakîn" mertebesindeyim dememe şaşıp kalıyorsun...
Bak kardeşim, dinin amacı; Tanrı'yı tanımak ve O'na erişmektir (Vuslat...). O'nu tanımak, Tanrı'ya erişmek (Vuslat) ne demektir.
Tanrı'ya erişmek: Ahlaklı, edepli, bilgili ve bilge bir kişi olmak demektir. Din literatüründe insanın bu seviyeye gelmesine "İnsan-ı Kâmil" olmak denir.
İnsan-s kâmil olan insandan ne kendisine ne de başkasına kötülük gelir. İşte bu kişiler "Hakk'el yakîn" mertebesindedir (Nefs-i tezkiye mertebesi_ arınmış nefis...).
İnsan-ı Kâmil mertebesi Allahlık mertebesidir bunu kimseler bilmez. İnsanı kâmil mertebesindekiler takiye nedir bilmez: Bu kişiler; assanız bile, sözünü esirgemez... Bu mertebedekilerin gözü Allah'tan başka bir şeyi görmez (Hallacı Mansur, Nesimi ve diğer bu yolda ölenleri anımsa...) ve bunlar "Allah'ın gören gözü, duyan kulağı, söyleyen dili" olurlar (Hadis).
Batınî tasavvuf ilminde bu kişilere Allah'ın velileri denir. Allah'ın velileri hakkında da Kuran'da-şöyle denir: "İyi bilin ki Veliler, Allah'ın (Allah: Ahlak, akıl, bilim, sağduyu ve vicdan..'." dostları olup korku nedir "bilmez. K". 10/62"
Sırası gelmişken şunu da belirteyim ki "Velileri (Ermiş, İnsan-ı kâmil... Olgunlaşmış, bilge insan...) Allah'tan başkası bilmez. Hadis"
Bunlar "Hakk'el yakîn" mertebesindedirler." Hakkel Yakîn kavramının kaynağı olan "Yak1n"den de Kuran’da söz edilir. "Ve sana yakîn gelinceye kadar, Rabbi'ne ibadet eti" (K. 15/89) denilir...
Din ilminde müptedi (yeni öğrenci) olanlar "Yakîn" kendilerine gelinceye değin ibadet ederler. Kendilerine "yakîn" gelince; yani, nefsini dizginlemeye,iradesine hakim olmaya başlayınca alay komutanı talime çıkmaz kuralı gereğince kıyl-ı kâl-i (Dedikoduyu-şeriatı, ibadeti...) terk ederler. Bildiklerini bu sırları da bilgisizler topluluğuna (Allah'ı kendi dışında arayan şeriatçı topluluğuna...) diri diri "derimizi yüzerler korkusu söylemezler.
Tanrı'ya (En doğruya, en güzele, en iyiye, en yüce kavramlara...) ulaşmak için üç aşamadan geçerler:
İlmel yakîn. ilme dayanan kesin bilgi... Görülmeyen hakkında; duyarak, okuyarak gerçeğe varmak. Örneğin: kitaplarda okuyarak İstanbul adında bir kent olduğunu bilmek. (K. 102/5)
Aynel yakîn: Bir şeyin varlığını hissetmek; ancak, uygulayamamak, yaşayamamak. Örneğin Haydarpaşa'da trenden indikten sonra İstanbul'u görmek ve müşahede etmek. (K. 102/7)
"Hakk'el yakîn: Kesin olarak bir şeyi varlığını bilmenin ve hissetmenin ötesinde bizatihi yaşayarak bilmek demektir. Yani artık İstanbul'u mesken tutmak, İstanbul'un içinde yaşamak... (K.56?9)
Bu kavramlar için de en önemlisi "Hakk'el Yakîn" kavramıdır. Çünkü öncekiler çıraklık, öğrenme-hissetme, dönemidir. "Hakk'e! Yakîn" ise; gerçeği kesin olarak bilmek, yaşamak ve uygulamak demektir.
İlme! yakîn ve âynel yakîn mertebesinde bilme vardır, hissetme vardır; uygulayarak yaşamak yoktur. Oysa önemli olan kesin olarak bildiğimizi uygulayarak yaşamaktır. Bu mertebedeki insanların özü de sözü de bir olur.
Halkımız özü sözü bir olanlara da "özü-sözü" bir der. Özü ile sözü bir olmayanlar için de halkımız şöyle der: "Hoca'nın söylediğini yap da yaptığını yapma!"
Genellikle bu sözler, bildikleri ile amel hocalar hakkında söylenir. Çünkü bu gibi hocaların bildikleri ile amel etmek, yaşamak, işlerine gelmez. Onlar kısa vadeli çıkarları için gerçeği, yapılması gerekeni, yapmazlar ki buna da halk arasında Tanrı'yı tepelemek denir...
Bu tür kişiler Allah'ı (gerçeği...) tepelerken de "Allah büyüktür, günahımızı bağışlar!" derler. Oysa Allah da olsa bir kişinin işlediği suçun ruhunda yarattığı tahribatı ortadan kaldıramaz. Ancak insan yaptığı işin kötü bir iş olduğu kanısına vararak bir daha yapmamaya karar verirse (tövbe) yine de yaptığını unutmayarak vicdan azabından kurtulamazsa da hiç olmazsa ders almış olmakla kazançlı çıkar ve teselli olur ki; işte buna, din ilminde bağışlanma denir... İnsanın işlediği kötü eylemlerin Allah tarafından bağışlanacağı inancı; insanın kendi kendini aldatmasından başa bir şey başka bir şey değildir.
Bu yazımızda açıklamaya çalıştığımız yakîn kavramı "Hakk'e! Yakîn" kavramıdır ki; gerçeğin kesin olarak bilinmesi ve yaşanması demektir. Ancak nefsini neva ve hevesten (kötülüklerden ve şehvetten) temizleyenler ki Allah'tan esin (vahiy-ilham...) alırlar. İçlerinde bulunan Allah’ın sesini duyarlar. Gerçi nefsini temizlemeyen insanlara da içlerinde bulunan Allah sesini duyurmaya çalışırlarsa da onlar şeytanın, tutsağı olduklarından Allah'ın sesini duyamazlar. Kadı ki şeytanın tutsağı olan kişilerde Allah uykudadır. İşte dinin amacı içimizde uyumakta olan içimizde uyumakta olan Allah'ı uyararak insana yararlı olacak şekilde yönlendirmesidir ki buna Hakkel Yakîn, Allah'a erişmek, Vuslat denir...
Gözü dört kadınla yatıp kalkmakta olanlar bunları nasıl bilebilir?.. Hakk'el yakîn mertebesi ile ilgisi olmayanlar, heva ve hevesini; yani kötü alışkanlıklarını ye davranışlarını disiplin altına alamayanlar ki bunların bir bölümü de "dört kadınla yatıp kalkmayı düşünenlerdir.
İlmel yakîn, aynel yakîn mertebesinde olanlar heva ve heveslerini dizginleyemedikleri sürece ve doğruluğuna inandıkları işleri yapmadıkça Hakk'a erişemezler. Bu yapıdaki kişilerin tek amacı kısa vadeli anlık zevklerine erişebilmektir. Bunlar; dünya yaşamının hayına-huyuna, malına mülküne, şanına şöhretine, mevkiine ününe kapılıp giderler ki; bu oluşum da din ilminde, Nuh'un tufanına kapılmak denir. Ne mutlu Nuh Tufanı'ndan sağ-salim kurtulmuş olanlara..
Bu sırdan habersiz olan dinciler-diyanetçiler, Yaşar Nuri Öztürkler, Zekeriya Beyazlar ve diğerleri Hicir suresi 99. ayetinde geçen "yakîn" kelimesini "Ölüm" diye tercüme ederler. "Ve sana ÖLÜM gelinceye kadar, Rabbi'ne ibadet eti K. 15/99" derler. Bunun ilmî değeri yoktur.
Bunların amacı; insanların başını ölünceye değin tapınmaya (ibadete) bağlamaktır... İnsanın başını tapınmaya bağlayanlar ise "ölüm uykusuna" yatmış "işaret çubuklarıdır... Haydi anlayabilirsen anla, çık çıkabilirsen işin içinden, işin içinden çıkınca bana açıklamayı da unutma...
Şimdi sana bir soru Burhan kardeşim: "İnsana; Allah mı yakın, ölüm mü yakın?" Elbette Allah; insana, ölümden daha yakın...
Hâla anlamadınızsa, öyleyse bir de Kuran'daki "Andolsun... Biz insana şalı damarından daha yakınız. K. 50/16" âyetine bakın. Allah'ın bulunduğu yerde "ölüm"ü aramayın sakın...
"Hakkel yakîn" mertebesine erenlerde; ermiş, insan-ı kâmil, olgun insanda... "Allah, kişimin kalbi ile kendisi arasına girer. K. 8/24" ve bu nedenle yine Kuran'da; "İçinizdedir... Görmüyor musunuz? K. 51/21" diye de geçer...
Yakîn mertebesine erenler, Allah'la bir arada olur, Allah'ta yatar, Allah'la kalkar. Burada geçen Allah teriminden; aklı, bilgiyi, kültür birikimi, sağduyuyu, sorumluluk duygusunu ve vicdanı kastediyorum. Yoksa öyle sandıkları ve ileri sürdükleri gibi insanın dışında Peygamber gönderen, Kitap indiren bir varlık yoktur. Ne demek istediğimi Allah bilgisi olanlar anlar.
Böylece "Allahı senin duyan kulağın, gören gözün, söyleyen dilin olur." (Hadis). Allah senin; duyan kulağın, gören gözün, söyleyen dilin olduğu takdirde sana yararı olur. Allah'ı kendi dışında sananlara Allah'ın ne yararı olur?
Allah kendi dışında sananlara Allah'tan olmaz yarar. Dinler tarihini okuyanlar söylediklerimin gerçek olduğunu anlar. Örnek mi istiyorsun; al sana örnek. Geri zekalılıktır bu gerçeği görmemek.
Bilindiği gibi Kuran'ın bir çok yerinde Allah, Muhammed'e "Habibim -Sevgilim..." diye hitap eder. Allah'ın bu sözleri üzerine Muhammed'in evlatlığı Zeyd komutasındaki 7 bin mücahit; 70 bin kişilik Bizans ordusu ile savaşmak üzere Suriye sınırına gider.
Bu savaşta 7 bin kişilik Müslüman ordusundan ancak ve ancak 700 kişi kalır; geriye kalanlar da Halid Bin Velid'in emriyle ricat edip geri döner. Savaşmaya devam etselerdi eğer hepsi de olacaktı heder... Oysa bu mücahitler Allah'ın kendilerine yardım edeceği düşüncesiyle savaşa gitmişlerdi. Ha şimdi, ha şimdi Allah'ın meleklerden oluşan ordusu yardıma gelecek diye ümitlenmişlerdi. Kaldı ki savaşta öldükleri takdirde de cennete gidecekleri şeklinde motive edilmişlerdi. İşte sana bir soru daha: Allah, sevgilim dediği Peygamberinin imdadına niçin yetişmemişti acaba?
Al bir örnek daha; bakalım, ne diyecek Burhan kardeşim buna? Allah'ın "Sevgilisi" Muhammed'in torunu Hüseyin ile 75 yakını Kerbela'da susuz bırakılıp kılıçtan geçirilmişti. Kendilerine yüz metre ötelerinde bulunan Dicle nehrinden bile su verilmemişlerdi. Hepsi de bir damla su içemeden ölmüşlerdi. Kimisi oklarla delik deşik edilmişti, bizzat Hüseyin'in de ensesinden olmak üzere kafası kesilmişti. Acaba neden bu olayda da Allah, "Habibim" dediği Peygamberinin torunu Hüseyin'in ve 75 yakınının imdadına yetişmemişti?
"Hakk'el yakîn" mertebesine erersen; "Yahu Peygamberinin torunlarına yararı olmayan bu Allah'ın bana mı yararı olacak?" dersin... Böylece bu Allah kavramı ile başka şeyler anlatılmak istendiğini hissedersin.
İşte sana bir örnek: Enfal (8) suresinin 1 ve 41’. Ayetinde: “... Ganimetlerin 1/5’i Allah’a ve Peygamberine aittir…” denir. Yerin, göğün maliki olan Allah’ın ganimete ihtiyacı olabilir mi? Demek ki burada sözü geçen Allah başka bir anlamdadır. Kısa ve özet bir bilgi: Yani kamu işleri, yoksullara yardım… gibi.
Demek ki bu Allah kavramı ile kastedilenin anlamı başkadır. İnsana yararlı olacak bir Allah'ın peşine düşersen sana yararı olur. İşte insanın yaratılmasının amacı bu, desem ne dersin?..
"Hakk’el yakîn" mertebesine ermek için bu gerçekleri bilen akılcı birine hizmet etmelisin. Ancak kendi dışında bir Allah aramayarak Allah'ı kendi içinde gören akılcı bir Bilge'ye hizmet edersen "Hakk'el yakîn" mertebesine erersin...Yoksa vahyi akla üstün görenlerin peşine düşersen ömür boyu aldanır gidersin...
Hakk'el yakîn mertebesine erenlerin başında Batınî ermişler gelir. Bu ermişlerin lideri de İsa Peygamberdir. Bunun içindir ki Kuran Isa için "...dünya ve ahrette itibarlı ve Allah’a yakın olanlardandır.” (K. 3/45) der.
Ve daha birçok yerde de İsa'nın niteliği "Ruhu'l-Kuds" (Kutsal ruh); "Ruhullah" (Allah'ın Ruhu) (Bk. K. 2/87, 253. 5/110.) diye geçer.
Bu nedenle İsa'ya, İslam literatüründe, "Hakkel Yakîn" mertebesinde olduğu içindir ki "Ruhullah" (Allah'ın ruhu...), "Ruhulkelâm" (Allah'ın sözü) denir... (bk. Kuran'ı Kerim Fihristi, İsa maddesi. Dr. Vahap öztürk).
Hıristiyanların büyük çoğunluğu; İsa'yı, peygamber olarak değil de "Tanrı’nın oğlu, Tanrı..." olarak bilir.
Burada çok önemli bir noktaya değineceğim: İsa: "Ben Tanrı çocuğu olduğum gibi sizler de Tanrı’nın çocuğu olabilirsiniz!” (İncil, Yuhanna, 1/12) demiştir.
Ne demektir bu? Bu, şu demektir: "Ben "Hakkel Yakîn" mertebesine eriştiğim gibi sizler de, isterseniz (yani, nefsinizi neva ve hevesten temizlediğiniz takdirde, Tanrı'nın oğlu, kızı olabilirsiniz." demektir. Eğer bir insan ben Allah'a, dine inanırım diyorsa "Hakk'el yakîn" mertebesine erişmek için çaba göstermelidir.
İsa'nın bir de şöyle bir sözü vardır ki çok önemlidir. Isa, kendisinden önce gelenler için de şöyle demiştir: : "Benden önce gelenlerin tümü hırsız ve eşkıyadır.” (İnci!. Yuhanna, 10/8) demiştir. Bu sözler; öyle her dindarım diyenin dindar olmadığını; her peygamberim diyenin peygamber olmadığını gösterir. İşte İsâ böyle babayiğit biridir. Gerçeği söylemekten çekinmemiştir.
Din felsefesinde (Batınî Tasavvufta) ve bu felsefenin bir anlatım yolu olan din edebiyatında bütün bu terimlerin simgesel anlamlan vardır... Bu anlamlar; halkın, zahitlerin, Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriya Beyaz gibi ilahiyatçıların anladıkları gibi değildir. Başkadır...
Bu kavram ve terimlerin anlamını ancak ve ancak "Hakk'el yakîn" mertebesine ulaşanlar bilir. Bunlar ise Allah'ı kendi içlerinde görenlerdir. Bunlar ki içlerinden gelerek kendilerine yol gösteren duygulara "Ruhu! Kudüs (Allah, Cebrail) demişler...
İşte sana bir kıssadan hisse. Bakalım bundan çıkarabilecek misin hisse.
Rabia adında bayan bir ermiş, bir gün evinin bahçesinde bir şeyler ararmış. Sormuşlar "Ne arıyorsun?"-diye. " Evin içinde iğnemi yitirdim de!" demiş. Şaşırmış kendisini izleyenler: "Nasıl olur da evin içinde yitirdiğini gelir bahçede ararsın?" demişler. Rabia adlı gönüller sultanı yapıştırmış yanıtı, koymuş taşı gediğine: "Peki, sizler de içinizde olan Allah'ı dışınızda arıyorsunuz, niye?" demiş... Acaba ne demek istemiş? Rabia Sultan, Allah'ın insanla özdeş olduğunu söylemek istemiş... Neden yukarıdaki adlarını saydıklarım Rabi'anın bu kıssadan hissesini söylemezmiş? Çünkü onlar kendi yarattıkları Allah'ın ardından giderlermiş...
Demek ki bu ayete göre gerçek kafir; Allah'la erişmiş insanı (Peygamberi, ermişleri ve arifleri...) ayrı ayrı varlıklarmış gibi görenmiş. Ne var ki bu ayetin anlamını din satan dinciler-diyanetçiler değil "Hakkel yâkin" mertebesinde olanlar bilirlermiş...
İşte dincilerin en büyük yanılgısı Allah ile ermiş insanları (Peygamberleri ve diğer ezoterik kişileri...) ayrı ayrı varlıklar gibi görmeleridir. Dinin aslı, özü, anlaşılmadığı içindir ki insanlar, Allah'ı kendi dışlarında aradıklarından, birbirlerini öldürmüşlerdir.
Bu anlattıklarım inanılmaz, şaşırtıcı gelmiştir değil mi? Öyle ise aşağıda sıraladığım şu ayet!ere de bir göz atınız.
"Kim Peygambere itaat etmişse, muhakkak Allah'a itaat etmiştir." (K. 4/80)
Bu âyette de Allah ile Peygamber özdeşliğini görüyoruz. Şimdi sen diyebilirsin ki o âyetler Peygamber içindir, insanlar için değildir. Peki öyleyse söyle bana; şu âyetle seslenilenler Peygamber midir?
Bakın, Allah Bedir savaşında ok atarak müşrikleri öldüren Müslümanlara ne diyor: "Onları siz öldürmediniz. Fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah atmıştı.” (K. 8/17)
Aynı anlamda olmak üzere bir de şöyle denilmektedir: "Allah'ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ... biliniz!” (K. 8/24)
Demek ki Allah ile özdeşlik yalnız peygamberlere özgü değildir. İnsanların da Allah ile özdeş olduğunu yine Kuran'dan öğreniyoruz. Benim iyi niyetli, temiz kalpli kardeşim, bu konuda bir de: "Biz ona şalı damarından yakınız!" (K. 50/16) vardır... Bu ayette "O’na" dediği insandır.
Şimdi söyle bakalım, bu ayetlerle Peygambere mi, insanlara mı seslenilmiştir. Bütün bu âyetler de Tanrı-insan özdeşliği dile getirilir... Yine bu ayette de "Hakk'el yakîn" mertebesine dikkat çekilmiştir... Bu sırra erenlerden 4. Halife Ali de: "Ben görmediğim, Allah'a, asla inanmam!" demiştir. (Bk. Hacı Bektaş ve, Makalat, s. 42'den aktaran İsmail Kaygusuz GÖRMEDİĞİM TANRIYA TAPMAM. Alev Yayınlan. 1. BASKI. s. 76.)
Adı geçen bu kitapta Allah ile insan özdeşliğine ilişkin çok ilginç anlatımlar bulacaksınız. Bilgi vermek açısından bir tanesini aktarıyorum. İranlı ermiş, ki bu Batıni de değildir, günümüzden bin yıl önce şöyle demiştir. Aktarıyorum. "... Tanrıyla yan yana oturuyormuş gibi sohbete başlamıştır. Tanrım, ne denli büyük olduğunu göster de onurlandır beni.!" dediğini duyanlar, onun nasıl olduğunu sorduklarında şu yanıtı alırlar: 'Görün işte hırkamın altında hiçbir yok; sadece, Allah var!' S. 77." Çok ilginç değil mi?
4. Halife Ali de, Beyazid-i Bestami de bu sözleri işkenbe-i kübradan atmamıştır. Ali'nin bu sözlerinin dayanağı İncil'de ve Kuran'da vardır.
Bütün ermişler Kuran'daki "İçinizde... Görmüyor musunuz?" .(K. 51/21) (Ayrıca bk. "Nurun ÂLÂ Nur, Kalplerin anahtarı, GERÇEK MÜRŞİD HAZRET-İ ALLAH'TIR. ÖMER ÖNGÜT, Hakikat Neşriyat. S. 122 ve en önemlisi Ömer Öngüt bu kitabının girişinde "Özüm Allah, sözüm yine Allah'tır" demiştir...) ayetini ve yukarıda geçen; 8/17, 8/24 ve 50/16'yı bu anlamda değerlendirmişlerdir. Oysa Allah ile insan özdeşliğini dile getiren daha çok ayet var. Ne var ki din ilminden habersiz olanlar Tanrı ile insanı ayrı ayrı varlık sanar...
Yaratılmamızın bir amacı da içimizde uyumakta olan Tanrı'yı uyarmak ve gerçeğe Hakkel Yakîn'e (Allah'a) erişmektir. Bu da inanılacak gibi değil mi? Öyleyse bir de şu âyetler üzerinde düşünmeli:
Kuran'da. bir de şöyle bir ayet vardır: "Şüphesiz ki Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey müminler! Siz de onun özerine salat ve se!âm getiriniz." (K. 33/56) "'(Bu ayetin aslı "peygamber" değil; "Peygamberler" olacaktır.
Bizimkiler kendi peygamberlerini yüceltmek için "Peygamberler" yerine "Peygamber" demişlerdir. Doğrusu "Peygamberler" olacaktır. (Bk. Feyzu'l-Furkan, Kur'ân Meali, Türkçesi: Hasan Tahsin Feyizli. 1. baskı. 20001. Akit gazetesi armağanı.) Hiç Allah ile melekleri başka, peygamber başka varlıklar olsaydı koskoca Allah kendi yarattığı kuluna melekleri ile birlikte salat eder miydi?
Din ilmi ve edebiyatında, inisiyelerde (Bütün Peygamberler ve ermişler inisiyedir. İnisiye demek gizli din ilmini ilm-i ledün-ü bilen demektir.) Allah ile Peygamber birbirinden ayırt edilemez. İşte bu nedenle inisiyelere (ermişlere) kâfir denemez. Kâfir diye Allah ile İnsanı ayrı görenlere denir. (Bk. K. 4/150-151'e...)
Ne var ki bu söylediklerimizi Allah'ın dilediğinden başkaları bilemez. İnanmadınız değil mi? Öyle ise şu iki ayetleri de oku:
"0’nun dilediğinden başka, insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi kayraya mazlar.” (K. 2/255, Ayetü-l Kürsü)
ve de:
"O (Allah) kimi dilerse onu doğru yola iletir.” (10/25) Bu anlamda olmak üzere bir de şöyle Hadis vardır. Allah'ın: "Velilerimi benden başkası bilmez." dediği söylenir, (Bk. Ömer Öngüt, Kalplerin Anahtarı, s. 45).
Din ilminde Allah ile erişmiş insan özdeşliği önemli yer tutar. Erişmemiş insanda da Allah vardır. Ne var ki heva ve hevesini disiplin altına alamayan insanlarda Allah uykudadır. Heva hevese bir örnek. Ör. Sigara ve alkol bağımlısı olan bir insan bile heva ve hevesinin tutsağı sayılır ve gerçeği (Allah'ı) göremez... "Hakkel Yakîn"e eremez...
Burhan kardeşimiz anasından-babasından, komşusundan-arkadaşından duydukları ile "Hakk'ei yakîn mertebesindeyim” dememi bize yakıştıramayarak başıma kalkmıştır. Kabahati yok, ancak bu sözleri kendisinin din ilminden haberi olmadığını gösterir... Bu yüzden ne demek istediğimi anlamamıştır. Gözleri bu gerçekleri görmemiş ama bizi görmüştür. Tutmuş taa Singapur'dan bize: "Yani siz Allah' görerek ve yasayarak mi biliyorsunuz?" demiştir...
Evet ya, Allah'ı bilerek yaşıyorum. Allah'ı bilerek, hissederek yaşadığım ve yaşamıma uyguladığın için 10 iş yerinden kovulmuşum, memleketimi terk etmek zorunda kalmışım, toplumumdan dışlanmışım ve suçlu konumda sayıldığımı fırsat bilen en yakınlarım bile yaşamımı burnumdan getirmiştir. Öyle ki kendimi yetiştiğim dergaha bile anlatamamışım. Allah'ı bilerek, hissederek yaşadığım içindir ki yetiştiğim dergahtan bile yüzüme tükürüldükten sonra kovulmuşum.
İşte bu yüzden ben de Allah'ı bilmeden yaşayanlara bakıp bakıp şaşıyorum. Bu şaştıklarıma şöyle haykırıp duruyorum:
“Allah; madde olarak yoktur; mâna olarak vardır. Ruh olarak yoktur; düşünce olarak vardır. Somut olarak yoktur; soyut olarak vardır. Varlık olarak yoktur; kavram-simge olarak varır. Zat olarak yoktur; sıfat olarak vardır.”
Durum ve gerçek bu olunca nasıl olur da insan O'nu "görerek" yaşayabilir. Nasıl olur da kendi dışında bulunan bir Allah'a erişebilir...
Allah; mâna olarak, düşünce olarak, soyut olarak, kavram olarak, sıfat olarak var olduğuna göre ancak ve ancak bilinerek ve hissedilerek; yani, yüce kavramlara, üstün değerlere, genel doğrulara, Doğa yasalarına, toplum kurallarına ve de aklımıza, ahlakımıza, sağduyumuza ve vicdanımıza uyarak yaşadığımız takdirde Allah'a erişmiş olunur...
Allah görünmez ama; bilinerek, hissedilerek yaşanır... Bu anlamda İncil'de de: "Siz bilmediğinize, biz bildiğimize tapıyoruz!" (İn. Yuh. 4/22) denmiştir Bu dediklerimin tersini düşünenler geldiği gibi gitmiştir...
Bütün bunlar! bilen Tevf'ik Fikret'in çok güzel sözü vardır. Yinelemekte yarar vardır. "Beşerin garip dalâletleri var. Putunu kendi yapar, kendi tapar."
Gerçekten de insanoğlu önce kendi eliyle yarattığı puta tapar; bakar ki bu iş saçma; bu kez de aklı ite yarattığı Allah'a tapar. Tapmaktan öte yarattığı Allah'a ne kadar güzel sıfat (esma-i hünsa) varsa takar, takıştırır ve de yakıştırır. Daha sonra da umudunu yarattığı bu Allah'a bağlar. Ama o umudunu bağladığı Allah'tan kendisine olmaz hiçbir yarar... O Allah ki kendisine bir demet maydanoz göndermez. Bütün Müslümanlar,-Hıristiyanlar, Yahudiler, dinliler, dinsizler yalvarıp yakardıkları ibadet yerlerinde dua ettikleri, yatıp kalkıp yalvardığı halde dualarını kabul edip savaşı önlemez ve Bağdat gibi kutsal kente bombalar yağdırılmasını önlemez. Bu geçmişte böyle olduğu gibi gelecekte de böyle olacaktır ve ne yazık ki insanoğlu bu niçin böyle oluyor diyemeyecektir. Kendi yarattığı Allah'ın ve kendi kafasındaki dinin peşine düşecektir... Elbette başlarında Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriya Beyaz ve günümüzdeki gibi dinciler-diyanetçiler olduğu sürece...
Yazıklar olsun "Bilmediklerine tapanlara, yazıklar olsun kendi yarattığı Allah'a tapanlara... Yazıklar olsun kendi zannına tapanlara” (Bak. K. 2/78. 6/116, 148. 10/36,66. 53/28) Yazıklar olsun kutsal kitapta yazılanlardan habersiz olanlara. Yazıklar olsun kutsal kitaplara göre yaşamıma yön verdiğim için bana kızanlara...
Singapurlu Sayın Burhan, ben dinlerin yanlış anlaşılmasına karşıyım. Bütün dinlerin toplumsal bir olay olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Bütün dinlerin temelinin insan olduğunu söylüyorum. İnsanlar dini yanlış anlamasınlar istiyorum. Yanlış anladıkları için İkiz Kuleleri yerle bir ederek ABD'nin başlarına bomba yağdırmasına davetiye çıkarmasınlar istiyorum.
Ne demek bu mümin kafir diye insanları gruplara ayırmak. Şu kafirdir, şu müşriktir diye öldürmeye kalkmak...Allah'a yakışan din ve inanç özgürlüğünü anlayışla karşılamak.
Kaldı ki Kuran'da şöyle denmiştir: "Ey Muhammedi! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi İNANIRDI. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?” (K. 10/99) Acaba böyle diyen Allah'ı kim dinlememiştir. Yani şimdi biz bu çelişkiler üzerinde kafa yorma malıyız? Aklımız olduğuna göre akıl yürütmemeli miyiz? Öyle ise niçin geldik dünyaya,..
Ben insanların, din adına birbirlerini öldürmelerine dayanamıyorum ve de insanları bilgisizliğe ve karanlığa sürükleyenleri ile uğraşıyorum. Güzelim dünyamızı, cehenneme çevirenlere çatıyorum. Şimdi ben din düşmanlığı mı yapıyorum?..
İçinde bulunduğum toplumun gavur dediklerine el açmasına yanıyorum.. Bu nedenle da dinin gerçeğini anlatmaya çalışıyorum. Bu çağda artık insanlara yararlı olacak bir din anlayışını bulmaya çalışıyorum. Bunu da dinsiz bir toplum olamayacağını düşündüğüm için yapıyorum... Din demek ahlak ve edep demektir. Dinin aslı "Den"den gelir. Ben "Denli"yim ama “Densiz” değilim...
Görülmektedir ki, bu din anlayışı bizi gavur dediklerimize muhtaç etmiştir. Öyle ise bu din anlayışının sonu gelmiştir. Bu konuda Batınî felsefesinde olan ermişler de, ölüm pahasına, benim dediklerimi demiştir. Öyle ki bir şeraitçi olan Mehmet Akif bile zaman zaman çevresine benim seslendiğim gibi seslenmekten çekinmemiştir...
Merak etme Burhan kardaşım, yalnız değilsin sen... Dinin ne demek olduğunu bilmeyen din-i taklid-i yolundan yürüyenler, dinin güzelliklerinden habersiz olanlar da bana karşıdır tümden. Bu da onların bilgisizliklerinden, bilgisiz olmayanlarınki de edepsizliklerinden...
Bu bizim kaderimizdir. Bu bizim insanlık için kendi elimizle giydiğimiz melâmet
gömleğidir... Sırası gelince diğer sorularına da yanıt verilecektir.
Son olarak bir de şöyle diyorum: Eğer ben eğri yolda isem; bu, Allah'ın dilemesiyledir. Yok eğer ben eğri yolda değilsem bu da Allah'ın dilemesiyledir. Bu söylemi Kuran'da, en az, 70 yerde dile getirilmektedir. (Bk. Yukarıda yazılı K. 10/99 ve şu âyetlere K.5/35. 6/107. 112. 136. 137. 149. 11/118. 16/9, 93. 32/13... bu tür ayetlerden daha çok var…) Övle ise bu bilgisizlerin, edepsizlerin bana kızması ne dendir?
Burhan kardeşim, zaman zaman okumak için, bu yazımın çıkışını alarak sakla. İstersen, "Hocam, bu adam ne demek istiyor?" diye göster hacılara, hocalara, imamlara, mürşitlere, şeyhlere, şıhlara... Ne diyeceklerini peşinen söyleyeyim; işte söyleyecekleri sana:
"Aman bu adamla uğraşma, çarpılırsın sonra!”Benim Singapur'daki kardaşım; dört karı almak varken bu konularla uğraşmak senin neyine? Al dört karıyı bak keyfine, her gece yat biriyle, ... Hoşuna gitmeyen kadınları da "Boş ol!" diye boşa. Almaya sınır var da, boşamaya sınır yok nasıl olsa. Boşa boşa evlen dördü aşmamak koşulu ile... Bunan iyi din mi olur sizin gibilere...
Saygı. Sevgi sana. Şimdi kal sağlıcakla...
Av. Hayri Balta... 13.3.2003
+
Al sana Allah ve İnsan özdeşliğini dile getiren bir sır:
Minareye çıkıp bize bağırma,
Haberimiz vardır sağır değiliz.
Sen kendini düşün bizi kayırma
Allah'la biz ayrı gayrı değiliz.
Sarızlı Ozan İbreti,
+
Al sana bir de Edip Harabi'den:
Ey müminler beni ziyaret edin
Yüzüm Cemalullah sıfat bendedir
Dört kitabım yahu kıraat edin
Kuran, Zebur, Tevrat, İncil bendedir
+
Not: Diğer üç soruna da yanıt vereceğim biraz bekle.
X
TANRI NEDİR?
Sağdaki HAKTAN (Altta…) bölümünde TANRI’NIN NEREDE olduğu açıklanmaktadır. Hepsi de Tanrı’nın kaynağı olarak insanı göstermektedirler ki; bunlar hayatlarını dinsel araştırmaya adamış din bilginleridir.
İnsanoğlu yararını gördüğü eylemleri iyi diye kutsallaştırarak Tanrı kavramı içinde bir araya getirmiştir. Elbette iyi olanlar yanında kötü olanların ayrımına vararak bunları da lanetleyerek Şeytan kavramında birleştirmiştir.
Yaşamda iyi ile kötüden birini seçmesi insanın kendi iradesine bırakılmıştır. Genelde kendini bilen ve aklını kullanan insan iyiyi sahiplenmiş kötü ile mücadele etmiştir. Din ilminde buna insanın nefsine (Şeytana) karşı direnmesi denir. Kendini bilen insan ise Rabbini (İyi olanı, doğru olanı, güzel olanı) bilir.
Kendini bilen insan kendisini huzursuz edecek olan kötü davranıştan uzak durup iyi olanı yapar ki; bu durum “Ben Rabbime sığınırım” kavramı ile ifade edilir. Yani, ben doğru olanı, iyi olanı, güzel olanı yaparım demektir ki bu da vuslata ermekle ifade edilir.
İnsan yaşamı boyunca doğruluğun karşısında eğrilik; iyiliğin karşısında kötülük; güzelliğin karşısında çirkinlik; dürüstlüğün karşısında iki yüzlülükle karşılaşmıştır.
Bu kavramları çoğaltabiliriz. Sevginin karşısında nefret, neşe’nin karşısında hüzün; barışın karşısında savaş, sabrın karşısında acelecilik; hoşgörünün karşısında tahammülsüzlük; saflığın karşısında kurnazlık; iffetin karşısında iffetsizlik… Bu iyi ve kötü kavramlar istenildiği kadar çoğaltılabilir…
Kötü ile iyi arasında bir seçme durumu ile karşı karşıya kaldığımızda içimizde birbirine zıt iki duygu oluşur. Bir duygu kötü olanı yapmamız için haklı gerekçeler ileri sürer ki buna Ruhul kûbuh; yani, kabahate sürükleyen ruh (Şeytan) denir. Bir de kötü olanı yaptığımızda karşılaşacağımız sonuçları hatırlatan uyarıcı bir duygu kendini gösterir ki buna da Kutsal ruh; yani, saygı gösterilmesi, uyulması gereken düşünce ve duygudur ki bunu da Tanrı kavramı ile ifade ederiz.
İnsanın kötü olanı yaptığında, eğer dirilerden ise, duyacağı tedirginlik ve huzursuzluk cehennem azabı ile ifade edilir. İnsanın iyi düşünce ve davranışları sonunda karşılaşacağı refahı, huzuru da Cennet kavramı ile ifade edilir.
Denebilir ki bu kadar kötüler var. Örneğin hortumcular, komisyoncular, rüşvetçiler, kapkaççılar, diktatörler, yargısız infazcılar, işkenceciler, katiller… Bunların çoğu yatığı suça karşılık ceza görmüyor, refah içinde yaşayıp gidiyor. Bu işlediği suçun cezasını görmeyenler cezasını kim verecek.
Şeriat zihniyeti yakalanmayan kötünün cezasını öbür dünyaya havale ederek soruyu yanıtladığını sanır. Oysa Allah dirilerin Allah’ıdır. Ölülerin Allah’ı olmaz. Cennet, Cehennem, ceza-mükafât kavramları yaşayanlar içindir. Ölen için her şey bitmiştir.
Arifler ölü ile ilgilenmez. Ariflerin nazarında ölülerin esamisi okunmaz. Bütün dinsel kavramlar yaşayanlar ve de sorumluluğunu bilenler içindir. Sorumluluğunu bilmeyen insanlara yaşasa bile “ÖLÜ” denir. Dinsel düşünce, tasavvufî anlamda, değil fiziken ölülerle, kalben ölülerle bile ilgilenmez. Bunlar din alanına adım atmamış olduğundan “Âlem-i şuhut”; yani, Tanrı’nın varlığına bir kanıt, şahit sayılır. Bunların Tanrı ile ilgileri yoktur.
Din ilmi Diriler içindir; ölüler, yani, sorumsuzlar, kötüler, benciller, gelişmemişler, ham kalmış kişiler için değildir. Din ilminde onların çetelesi tutulmaz. Onlar ölü sayılırlar. Bizim onlara sözümüz yoktur ve onlar bizim nazarımızda yok sayılırlar. Bizim sözümüz “Diri”leredir. Yani topluma karşı, kendine karşı sorumluluğu bilen sağduyu ve vicdan sahibi insanlaradır.
Bu durumda Tanrı’yı da Şeytanı da yaratan insandır. Cennet de cehennem de sorumluluk bilincindeki insanın ruhsal dünyasındadır. İnsanın olmadığı yerde ne Tanrı vardır ne de Şeytan... Sorun bu kadar basittir.
İslam’ın 4. Halifesi Ali: “İlim bir nokta idi cahiller onu çoğalttı.” demiştir. Biline ki o bir noktayı çoğaltanlar ilâhiyatçılardır… Onların cehaletinden Tanrı’ya (Bilimsel olana, makul olana, sağduyuya…) sığınırım.
Elbette bu anlattıklarım aklı vahiyden üstün tutanlar için söz konusudur. Biz aklı vahiyden üstün tutanlar onların nazarında zaten zındık sayılırız.
Mümin Allah'ın ipine yapışır, arif Allah'a bağlıdır.
İBRAHİM HAKKI ERZURUMLU Marifetname s.30
X
Görüldüğü gibi Tanrı insanda imiş... Bunu ben değil Arifler söylüyor.Ben de HALKTAN (SOLDA) bölümünde TANRI'NIN NE OLDUĞUNU açıklamaya çalışacağım…
X
TANRI SÖZÜ NE DEMEKTİR?
Her bilimin ya da ilmin, sosyal ya da fen, kendine özgü terimleri vardır. Örneğin hukuk terimlerini hukukçu olmayan anlayamaz; TIB terimlerini doktor olmayan anlayamaz; yine kimya formül ve terimlerini kimyacı olmayan anlayamaz.
Din ilminin de (Bilim değil) kendine özgü terimleri vardır. Bu terimlerin ne anlama geldiğini bilmeyenler de dini anlayamaz.
Bu terimlerin başında Tanrı Sözü (Allah Kelâmı) gelir. Bizim ileri gelen din adamlarımız yanında, ilâhiyatçılarımız bile, Tanrı sözü dendiği zaman bu sözlerin gerçekten yukarılarda, bir yerlerde, var olduğu sanılan güçlü bir varlığın sözü olduğunu sanır. Oysa insanın dışında,maddenin dışında öyle Evren’e yön veren bir maddî varlık yoktur…
Kaldı ki bütün kutsal kitaplar, Peygamber denilen ve denilmeyen kişilerce söylenmiş ve yazıya alınmıştır. Müslümanlar, bu kitapların birbirini tutmadığını, birbiri ile çeliştiğini görünce de, öncekiler değiştirilmiştir; değişmeyen kitap bizimkidir (Kuran) derler.
Örneğin Tevrat; günümüzden 7 bin yıl öncesinden başlayarak Yahudi din ileri gelenlerince ki bunlara kâhin denir, yazılmıştır. Şimdi bunların adlarını burada sıralarsak yazımızın sınırlarını aşarız. Yine de birkaç örnek vermek gerekirse Zebur’dan başlayalım:
“Mezmur’lardan 116’sının başlığı vardır. Bunlardan 73’ü İ.Ö. 1011-971 yıllarında egemenlik süren İsrail Kralı Davut’a aittir. Başlıklarda belirtilen öteki yazarlardan bazıları ise Asaf, Korahoğulları, Musa ve Davut’un oğlu Süleyman’dır. “ (Zebur (Mezmurlar) Kitabı Mukaddes Şirketi, 1. Basım, Ocak 1996. Önsöz.)
Tevrat’ta bulunan “Süleyman’ın Özdeyişleri (Meselleri)’nin yazarı tek başına İsrail Kralı Süleyman değildir. Süleyman’ın yanı sıra İ.Ö. 715-686 yıllarında İsrail’de egemenlik süren kral Hizkiya yanında, İsrail bilgelerinden Agur’un, Kral Lamuel’in sözleridir.” (Süleyman’ın Özdeyişleri. Yeni Yaşam Yayınları-Kitabı Mukaddes Şirketi ortak yayını. 1. Basım. 19896. Önsöz)
Yukarıda adı geçenlerden yalnız ikisine Peygamber denir. Diğerlerine Peygamber denmez. Buna karşı söyledikleri, Kuran’da bile, Tanrı Sözü olarak kabul edilir.. Ne var ki Tevrat ile Zebur’da baştan sona Tanrı’dan dilekte bulunanlar insandır. Aşağıda bulunan bir insanın yukarda sandığı Tanrı’ya yakarışlarıdır; tıpkı, Kuran’daki Fatiha süresi gibi…. Demek oluyor ki sözleri dile getiren insan…
İncil’e gelince; İncil, İsa’nın ölümünden 60-70 yıl sonra Matta, Markos, Luka, Yuhanna adlı çırakları tarafından yazılmıştır. Bunlar İsa ile yaşadıkları olayları ve İsa’dan duydukları sözleri yazıya almışlardır. Bu dört çırağın yanında İsa’yı tanımamış olan, öyle ki bir zamanlar Hıristiyanların çoğunu Romalılara öldürten ve Hıristiyanlar aleyhinde çalışan Yuhanna’nın sözleridir. Yuhanna bu gerçeği Korintislulara yazdığı 1. mektubunda şöyle açıklamaktadır. “Rab (İsa) değil, ben söylüyorum.” (İncil. Kor. 1. Mek. 7/12”
Şimdi yukarda adı geçenlerin ki bunların çoğu peygamber bile değildir, sözlerine Tanrı Sözü denirse İslam Peygamberi’nin sözlerine de dinsel gelenek nedeniyle Tanrı Sözü denmiştir. Bu gerçeği de Kuran’dan öğreniyoruz: “Bu söz şanlı şerefli bir elçi’nin sözleridir.” (Bak Kuran. 69/40. Ömer Rıza Doğrul ve Abdülbaki Gölpınarlı çevirisi).
Bu konuda Osmanlı İmparatorluğunun en büyük din bilginlerinden Şeyh Bedrettin Simavi de şöyle demektedir: “Kuran, Peygamber Muhammed’in sözleridir; ama, Tanrı sözü demeyen kâfir” olur.” (Varıdat) Anlamı: Kuran ‘daki sözler Tanrısaldır ve yücedir…
Eğer Kuran Tanrı’nın sözleri olmuş olsaydı Tanrı spermin (meni’nin) insanın neresinde üretildiğini bilirdi. Ne var ki İslam Peygamberinin yaşadığı dönemde tıb ilmî gelişmediği için spermin (meni) nerede oluştuğu bilinmiyordu. İslam Peygamberi de o zamanın anlayışına göre görüşlerini şöyle açıklıyordu: “İnsan, neden yaratıldığına bir kere basın. O, atılıp dökülen bir sudan yaratıldı ki, bel kemiği ile kaburga kemikleri arasından çıkar.” (K. 86/5-7. Doç. Dr. Ziya Kazıcı, Doç. Dr. Necip Taylan çevirisi. Çağrı yayınları. İstanbul. 1993)
Yaşadığı dönemde; İnsanlara gerçeği açıklayan, doğru yolu gösteren ve insanın tekâmülüne hizmet eden bütün hikmetli sözler, kim tarafından söylenirse söylensin, Tanrı sözü olarak kabul edilir.
Ne var ki başta din adamları olmak üzere bizim ilahiyatçı Dr., Doç. Ve Profesörlerimizin bu gerçeklerden haberi yoktur ve bunlar yukarıda insanların ev Evren’in ötesinde canlı ve maddesel bir varlığın yaşadığını sanırlar.
Oysa Tanrı madde olarak yoktur; mâna olarak vardır. Varlık olarak yoktur; kavram olarak vardır. Ruh olarak yoktur; simge olarak vardır. Kişi (zat) olarak yoktur; sıfat olarak vardır.
Böyle olunca peygamber gönderen ve kitap indiren bir varlık da yoktur. Bütün bunların simgesel bir anlamı vardır.
Peygamber olarak kabul edilenlerin söyledikleri hikmetli sözlere “Vahiy” denildiği gibi…
Ne var ki bizim ilahiyatçılar televizyonlarda ve basında, Tanrı ve Din lehine olmak üzere, yalanda yarışırlar ve uydurmada uyuşurlar.
Verdikleri bu yalan yanlış bilgiler nedeniyle de, halkımız Ramazanın birinci günü İstanbul’daki Oruç Baba türbesine doluşarak “AŞ, EŞ ve İŞ İSTERLER.” ( D.B. Tercüman. 28.10.2003)
Bu Tanrı ve Din bilgisinden yoksun olan din adamlarımıza ve de ilâhiyatçılarımıza gerçek din bilgisini vermek için; değil ilkokul, Ana Okulundan başlamak üzere yepyeni bir eğitimden geçirmek gerektir.
Av. Bilge Balta, 17.8.2007
x
BİLİNMEYEN TANRI’DAN BİLİNEN TANRI’YA
Bütün İslâm İlmihâl’lerinde, Laik Cumhuriyet Türkiye’sinin okullarında ders kitabı olarak okutulan “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” kitaplarında, Kuran Kurslarında ve İmam Hatip Okullarında ve Televizyonlarda konuşan bütün ilahiyatçılarda ve diğer tek Tanrılı dinlerde Tanrı’ya inanmak aşağıdaki gibi açıklanmaktadır:
“Allah’a İman Ne demektir: Allah’a iman, Allah’ın varlığına, birliğine, ezeli ve ebedi olduğuna; yani, varlığının bir başlangıcı ve sonunun bulunmadığını, eşinin benzerinin, ortağının, oğlunun, kızının olmadığına varlığı kendinden olup varlığı için bir başka şeye muhtaç olmadığına, yaratılmış olan şeylerden hiç birine benzemediğine dolayısıyla düşündüklerimizden ve hayalimize gelen şeylerin hepsinden başka olduğuna, her şeyi bildiğine her şeyi gördüğüne, her şeyi işittiğine, duyduğuna, her şeye gücünün yettiğine, her şeyi yaratanın O olduğuna… Kısacası, her türlü eksiklikten uzak olduğuna yürekten, tereddütsüz bir şekilde inanmaktadır. Ergenlik çağına ulaşmış her akıl sahibinin, Allah’a bu şekilde inanması farzdır.” (Bk. Vatan, 1.11.2003 tarihli Ramazan Eki.)
Görüldüğü soyut bir Tanrı kavramı tanımı yapılmakta ve insanın tereddüt etmeden buna inanması istenmektedir. Tam Bektaşi fıkrası gibi: “Yok diyecek ama dili varmıyor.” Öyle ya, adı var ama cismi yok. Yeri yok, yurdu yok. Eni yok, boyu yok. Ne zamana sığıyor, ne mekana sığıyor. Evren’e, Doğa’ya bakmışız, önce Yıldızlara Tanrı demişiz. Sonra Aya, sonra Güneşe Tanrı demişiz. Asırlar sonra bunların dönüp durduğunun ayrımına varmışız; öyle ise bunu yapan bir güç var demişiz. Ondan sonra O’na en güzel sıfatları (Esma-i Hünsa) yakıştırmışız. Bütün Doğa olaylarını da O’ndan bilmişiz. Bu yargımızı da insanlığa dayatmaya kalkmışız…
Bu ise insan doğasına aykırıdır. Çünkü tahmine, kıyaslamaya dayanarak bir yargıya varmak; insanın aklına da aykırıdır, mantığına da, doğasına da aykırıdır. Asıl önemlisi bu dayatmada insan aklına ve iradesine hiç yer verilmemiştir; yalnızca inanacaksın denmiştir. Bu şekilde bir inanç aklı dışlamakta ve insanı doyurmamaktadır.
Aklı başında bir insan inandığı şeyin ne olduğunu bilmek zorundadır. Bir kere şu bilinmelidir ki insanın dışında bir Tanrı yoktur. Peygamber gönderen, kitap indiren bir Tanrı yoktur. Bütün bunlar din literatüründe simgesel anlatımlardır.
Eğer biz biz olursak, kendimizi bilirsek, farık ve mümeyyiz olursak Tanrı’yı bilebiliriz ama göremeyiz ve bu biliş, bizim tekamül yolunda önümüzü açacaktır.
Gerçi Tanrı’yı gördüğünü ve öyle ki Tanrı ile güreştiğini söyleyen akıldaneler çıkmıştır. Bakınız: Tevrat, Yaratılış. 32/28. Hoşea 12/3-4. Yaratılış, 32/32/30. Çıkış 24/90-11 Hakimler13/22. Yeşeya. 6/1-3, 5.
Tanrı; Yüce kavramlar yanında genel doğrular, üstün değerler, olumlu duygular, güzel nitelikler, insanlıkça kabul edilmiş genel ahlâktır… Saydığım bu kavramları biraz daha açarsak şöyle sıralayabiliriz: Tanrı (Yüce olan, üstün olan, iyi olan, doğru olan, güzel olan…); Savaş değil barıştır. Nefret değil sevgidir. Düşmanlık değil dostluktur. Yalancılık değil doğruluktur. Çirkinlik değil güzelliktir. Kötülük değil iyiliktir. Cimrilik değil cömertliktir. Acelecilik değil sabırdır. Öfke değil şefkattir. Kendini beğenmek değil alçak gönüllülüktür.
Bencillik değil paylaşmaktır. Tembellik değil çalışkanlıktır. Ahlaktır ahlaksızlık değildir. Aşırılık değil itidaldir. Aşağılamak değil yüceltmektir. Suçlamak değil suçun nedenini araştırmaktır. Bütün bu olumlu ve olumsuz kavramları istediğimiz kadar çoğaltabiliriz. Bu kavramlardan olumlu olanlara uyarsak Rahmani yolda; olumsuz kavramlara uyarsak şeytani yolda sayılırız. Böylece her zaman karşılaşabileceğimiz Tanrı kavramı ile baş başa kalırız… Saydığım bu kavramlar içinde olumlu olanları yaşamımıza uygularsak bilinmeyen Tanrı’dan bilinen Tanrı’ya ulaşmış oluruz.
Anlamadan, bilmeden Tanrı ile insanın arasına giren kişilere inanacağımıza; aklımızın, kültür birikimi ile oluşan öngörümüzün, sağduyumuzun, vicdanımızın gösterdiği doğru olan, güzel olan, iyi olan yolda gitmiş oluruz ki böyle bir yaşamda kimseden korkmayız, yaptığımız bu doğru, güzel, iyi davranışlarımızdan dolayı kimse bizden hesap soramayacağım gibi herhangi bir kişi karşısında da yüzümüz kızarmaz. Bu şekilde Tanrı ile aramıza başkalarının girmesini önlemiş oluruz. Din ilminde bu oluşum “Tanrı ile insan arasına kimse giremez” diye söylenir.
Ne var ki Tanrı (Yukarıda saydığım olumlu kavramlar toplamı) aramıza Peygamberler, kutsal kitaplar başta olmak üzere ilahiyatçılar yanında şeyhler, cemaat liderleri, hacılar, hocalar, hahamlar, papazlar girmekte ve bütün bunlar insanı Tanrı’dan (Bütün Doğruluklardan, güzelliklerden, iyiliklerden…) uzaklaştırmaktadırlar…
Kanıt mı istersiniz. Kutsal sayılan kitaplara bakınız. Tevrat, Yahudileri Filistinli Müslümanları öldürmeye, İncil, Mesih’e inanmayanları (Haçlı Savaşları, Avrupa’daki din savaşları ve katliamlar…) Kuran, Hak din dediği Müslümanlığı kabul etmeyenleri öldürmeye motive etmektedir. Bu gerçek Sitemizin Tevrat’tan İncil’den, Kuran’dan bölümleri yanında kimi bölümlerinde de açıklanmaktadır. Bunun yanında günümüz ahlakına, anlayışına ve hukukuna uymayan yüzlerce âyetler bulunmaktadır.
Bütün bunlar bilinmeyen bir Tanrı’nın ardına düşmektendir. Tanrı ile aramıza girenlerin kışkırtmaları yüzündendir. Bilinmeyen bir Tanrı’nın arkasına düştüğümüz sürece bu öldürüşme (kâtliam) sürüp gidecektir. Bu nedenle diyorum ki: Bilinmeyen Tanrı’dan, bilinen Tanrı’ya yönelelim… H.B. 4.11.2003
X
CENNETE GİTME HASTALIĞINA YAKALANANLAR
1Geçen haftaki giriş sayfamızda Serdar adlı bir okurumuz Kuran için: “1400 yıl inmiş kitapta bilimin şu an bulduğu bir çok teknolojik yenilik o zamandan bahsedilmiştir.” demekte idi.
9.11.2003 tarihli Vatan gazetesinde ise Süleyman Ateş: “Kuran, gerçekleri 1400 yıl önce haber vermiş” diyerek birkaç örnek gösteriyordu.
Ömer Çelakıl adında biri yayınladığı: “Kuran’ı Kerim’in Sırları” ve “Kuran’ı Kerim’in Şifresi” adlı kitaplarında: “Ay’a çıkış tarihinin, uçağın, telefonun, teleskopun, helikopterin, telgrafın, telefonun, otomobilin, Edison’un ampulü buluşunun, ilk uzay araçlarının, bilimsel buluşların, ulaşım araçlarının, iletişim teknolojisinin…” Kuran’da bildirildiğini ileri sürerek bizim aklımızı çelmeye çalışıyordu.
Cevat Babuna adlı bir doktor ise Vatan gazetesinin 2003 Ramazan sayfasında bir ay boyunca Din ile Bilimin çatışmadığına ilişkin görüşler ileri sürdü durdu...
Bu yazılar yazarlarının cehaletlerini sergiliyordu. Kuran’ı; bir bilim, teknoloji kitabı olarak tanıtmakla onu yücelttiklerini sanıyorlardı. Oysa Kuran’ın ne bilimle ne teknoloji ile ilgisi vardı.
Kuran; çağının toplumsal kültürünü ve bilgi birikimini yansıtan, mitolojik söylentileri aktaran, tarihsel bilgiler veren, günün olaylarına çözüm getiren, insanın kendini eğiterek olgun bir insan olması için nefsi ile mücadele etmesi gerektiğini ileri süren bir kitaptır. Bunun yanında siyaset gereği Hak dini kabul ettirmek için Müslümanları kafirlerle cihada ve savaşa motife etmiştir.
Gerçeği öğrenmek isteyenlere Kaynak yayınlarınca yayınlanan Prof. Dr. İlhan Arsel tarafından yazılan “Kuran’ın Eleştirisi” 1, 2, 3 ciltlik kitapla birlikte Cumhuriyet Kitapları serisinde yayınlanan ve Erdoğan Aydın’ın “İSLAMİYET ve BİLİM-İslâmiyet Gerçeği” adlı kitabı okumalarını öneririm. Adını verdiğim bu kitapları okuyanlar yukarda adı geçenlerin nasıl desteksiz attıklarını göreceklerdir.
1400 yıl önce kültürel birikime göre insanlar; insanın biyolojik yapısı hakkında bile yeterli bilgiye sahip değildi. Örneğin erlik suyunun (Meni, sperm, atmık…) hakkında Kuran’da şöyle yazmaktadır: “Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın. O, erkek ve kadının beli ile göğüsleri arasından atıla gelen bir sudan yaratılmıştır.” (K. 86/5-7 DİB)
Oysa ansiklopedilerde ve cinsellikle ilgili bütün kitaplarda, erlik suyunun erkeğin yumurtalıklarında oluşarak kasıklara yakın bir yerde depo edildiğini, zamanı gelince sperm kanalından atıldığını bildirmektedir. Kuran Allah tarafından gönderilmiş olsaydı Allah; kendi yarattığı varlığın erlik suyunun nerede oluştuğunu bilmez mi idi?
Daha ilkokulda bile, mehtapsız gecelerde daha sık gördüğümüz yıldız kaymasının, gök taşlarının atmosfere girince sürtünmesinden dolayı yandığı için ışık saçtığı öğretilirdi. Ama bu konuda Kuran şu açıklamayı yapmaktadır: “Fakat kulak hırsızlığı yapan olursa parlak bir ateş onu kovalar.” (K. 15/18 DİB)
Yorumcular bu ayeti: “Allah’ın meclisinde konuşulanları dinlemek için kulak kabartan şeytana Allah tarafından atılan ateş parçası” olarak yorumlar. Bu konuda bir başka ayette de şöyle denilmektedir: “And olsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onlarla şeytanların taşlanmasını sağladık ve şeytanlara çılgın alev azabını hazırladık.” (K. 67/5. DİB). Bu konuda geniş bilgi edinmek isteyenler Sahih-i Buhari Muhtasarı. DİBY 8. Baskı. 1985 2. Cilt. S. 763’e bakabilirler.
Eğer dedikleri gibi Kuran Allah tarafından gönderilmiş bir bilim ve teknoloji kitabı olmuş olsaydı Allah göktaşlarının nasıl oluştuğunu böyle mi açıklardı?
Bilindiği gibi Asr-ı Saadet döneminde bile müminlerin evinde ayakyolu (Abdesthane, hela, tuvalet, yüznumara…) yoktu. Peygamber ve Ehl-i Beyti de dahil bütün müminler ihtiyaçlarını görmek için evden biraz uzaklaşarak bir çalılığın, bir tümseğin arkasına çömelerek ihtiyaçlarını görürlerdi. Temizliklerini taşlarla, kemiklerde ve başka sert maddelerle yaparlardı.
Allah; “Ay’a çıkış tarihi, uçağın, telefonun, teleskopun, helikopterin, telgrafın, telefonun, otomobilin, elektriğin, ilk uzay araçlarının, bilimsel buluşlar, ulaşım araçları, iletişim teknolojisi…” hakkında bilgiler vereceğine, Nuh peygambere gemi yapmayı örettiği gibi, zaruri bir gereksinim olan helâ yapımı da müminlere öğretemez mi idi?
İnsanlara gerçekleri anlatmadan onları nasıl bilinçlendireceksiniz? İnsanları yalan yanlış bilgilerle gaza getirirsen; oda işte böyle, biran önce cennete gidip hurilerle-gılmanlarla yaşama sevdasına düşerek canlı bomba olur….
Bir toplumda birkaç kişi yeni bir hastalığa yakalanırsa doktorların ilk yapacağı hastalığın nedenini araştırmaktır. Doktorlar bilirler ki hastayı iyi etmenin yolu hastalığı oluşturan etkeni bulmaktan geçer.
Şimdi yetmiş milyonluk yurdumuzda yedi-sekiz bin kişi cennete gitme hastalığına tutulmuşsa bu hastalığın nereden kaynaklandığını bulmak siyaset doktorlarına düşer. Ne var ki siyaset doktorlarımız da cennete gitme hastası. Bu nedenle siyasetin baştabibi ” minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz, camiler kışlamız, müminler askerimiz,!” demedi mi? İşte şimdi mümin askerler cihada geçti…
Dinin toplumsal bir olay olduğunu ve din eğitimini akılcı, bilime uygun, gerçekçi açıdan anlatmadan bu cennete gitme hastalığına tutulmuşların elinden kurtulamazsınız. Dinci terörü önlemenin yolu halkımıza geçekleri saptırmadan anlatmaktan geçer. Aksi takdirde biran önce cennete gitme hurilerle-gılmanlarla yaşama hastalığına tutulmuş olanlar Müslüman olmayanları imana getirmek için dünyamızı cehenneme çevireceklerdir.
Bilinmelidir ki Müslüman olmayanlara Hak dini kabul ettirmek için ölmek ve öldürmek cennete gitmenin en garantili ve en kestirme yoludur. H.B. 3.12.2003
X
TANRI FİKİR DEĞİŞTİRİR Mİ?
Evrenin yazgısını belirleyen, geçmişi geleceği bilen, dilediği dışında hiçbir şey olmayan Tanrı fikir değiştirir mi? Kutsal kitapları incelediğimiz zaman Tanrı’nın sı sık fikir değiştirdiğini görüyoruz… Tanrı’nın sık fikir değiştirmesini onun Tanrısal niteliği ile nasıl bağdaştırabiliriz?
Örneğin Tanrı; Muhammet’ten 620 yıl önce gelen Peygamberi İsa’ya şöyle vahyediyor:
1. “ ‘Göze göz, dişe diş’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin. Size karşı davacı olup gömleğinizi almak isteyene ceketinizi de verin. Sizinle bir adım gitmek isteyenle bin adım gidin. Sizden bir şey dileyene verin, sizden ödünç isteyeni geri çevirmeyin.” (İncil. Matta. 5/39-42)
2. “ ‘Komşunu seveceksin, düşmanından nefret edeceksin’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanınızı sevin, size zulmedenler için dua edin… Eğer yalnız sizi sevenleri serseniz, ne ödülünüz olur?” (İncil. Matta. 5/44-46)
Dikkat edilirse yukarıda verilen örneklerde altı çizili ayetler Tanrı tarafından Musa Peygambere vahyedilmiş ayetler olup Tevrat’ta geçer. İsa’dan önce gelen Musa’ya ‘Göze göz, dişe diş’ deme yanında Komşunu seveceksin, düşmanından nefret edeceksin’ diyen Tanrı; bu sözleri söyledikten sonraki Peygamberi İsa’ya “Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin” ve “Düşmanınızı sevin, size zulmedenler için dua edin…” diyor…
İşin en ilginçi İsa’dan 620 yıl sonra gelen bir başka Peygamberine de, bir kez daha fikrini değiştirerek:
1. "Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini ortada kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse savaşmayın. Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur." (K. 2/193; 8/39)
2. "Hürmetli aylar çıkınca, puta tapanları bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayıp hapsedin; her gözetleme yerinde onları bekleyin. Eğer tövbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse yollarını serbest bırakın. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.” (K. 9/5)
3. “Kitap verilenlerden, Allah’a ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram saydığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın.” (K. 9/29) diyor.
İslam söylemine göre bizim için bin yıl olan zaman Tanrı’ya göre bir gün gibidir. Görüldüğü gibi Tanrı, kendi zaman ölçüsüne göre, bir-iki gün içinde üç kere fikir değiştiriyor. Musa’ya “Göze göz, dişe diş” ve “Düşmanından nefret edeceksin” dedikten sonra İsa peygamberine: “Kötüye karşı direnmeyin. düşmanınızı sevin” diyor ve arkasından Muhammed peygamberine: “Allah'ın dini ortada kalana kadar onlarla savaşın. puta tapanları bulduğunuz yerde öldürün ve cizye verene kadar onlarla savaşın” diyor.
Peygamberlerin ağzına bakarsak Tanrı, ağzından çıkanı kulağı duymayan, bir dediği birbirini tutmayan tutarsız bir varlık gibi görünüyor.
Biliyorum, Allahlarına peygamberlerine toz kondurmamak için bin dereden bin kova getirmekte çok usta olan din savunucuları düşünmeden hemen “Efendim, gerek Tevrat ve gerekse İncil tahrifata uğradığı için Kuran’a ters düşmektedir!” diyeceklerdir.
Bir kere eğer Tevrat’taki “düşmanından nefret edeceksin” sözlerini değiştirip yerine “Kötüye karşı direnmeyin, size zulmedenler için dua edin, düşmanınızı sevin” diye değiştirmişlerse Tanrı’ya yakışır biz iş yapmışlardır. Çünkü Tanrı kendi yarattığı insanları birbirine öldürtmez.Tanrı’nın yüceliğine barış, kardeşlik, ve sevgi yakışır.
Hadi Müslümanların tahrifat savını kabul edelim. Ama Kuran’da bile Tanrı’nın fikir değiştirdiğini görürüz:
1. "Ey Muhammet! Onların doğru yola iletilmeleri sana düşmez; fakat, Allah dilediğini doğru yola iletir... K. 2/272"
2. "Ey Muhammed! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın? K. 10/99"
Peygamberine böyle diyen Tanrı nasıl olur da aynı kitabında böylesine güzel ve barışçı sözlerinden vazgeçerek "Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini ortada kalana kadar onlarla savaşın.” (K. 2/193; 8/39) ve de "Hürmetli aylar çıkınca, puta tapanları bulduğunuz yerde öldürün” (K. 9/5) der.
Hala aklınızı kullanmayacak mısınız? Hala Tanrı’ya tutarsızlığı yakıştıracak mısınız. Böyle yapmakta direnirseniz Tanrı’dan uzak düşersiniz.
Bilin ki Peygamberlerin getirdiği dinler Tanrı’dan değildir. Kendilerinden, kendi dünya görüşlerindendir. Bunun içindir ki çoğu zaman din mensuplarına Musevi, İsevi, Muhammed’i denmiştir. Doğrusu da budur.
Nasıl ki Mustafa Kemali sevip arkasına düşüncelere Atatürkçü, Marks’ı sevip arkasına düşenlere Marksist deniyorsa; Musa’nın arkasına düşenlere Musevi, İsa’nın arkasına düşenlere İsevi, Muhammed’in arkasına düşenlere de Muhammed’i denmiştir ve doğrusu da doğrudur…
Tanrı’nın dininde insanların birbirlerini öldürmesi yoktur; sevmesi vardır. Çünkü o Rabbi lalemindir. Gelin Peygamberlerin arkasına düşerek Tanrı’yı sık sık fikir değiştiren bir varlık yerine koymaktan vaz geçin. Tanrı’ya saygısızlık etmeyin…
Tanrı’yı, kendi dünya görüşünü kabul ettirmek için birbirine öldürtenlerin elinden kurtaralım. Tanrı olarak: Aklı, bilgiyi, erdemi, sağduyuyu, vicdanı doğruluğu, dürüstlüğü, güzelliği, sevgiyi kabul edelim. Çünkü yüce olan bu duygu ve düşüncelerdir. Bu kavramlar yüce olduğu için Tanrı kavramı ile ifade edilir. Gelin yüce kavramların arkasına düşelim. Din adına birbirimize düşmanlık beslemeyelim. Öldükten sonra gideceğimiz, hesap vereceğimiz bir yer yok. Bu nedenle bu dünyamızı cennet edelim. Daha ben sizlere ne diyeyim?
H.B. 10.3.2003
X
TANRI BEDDUA EDER Mİ?
Tanrı beddua eder mi sorusu elbette yakışıksız bir soru? Yüce bir kavram olan Tanrı’ya elbette beddua etmek yakışmaz... Ne var ki Kuran’da; Tanrı’nın, birçok ayette, beddua ettiğini görüyoruz..
Beddua sözcüğü bileşik bir sözcüktür. Bed, Farsça kökenli olup; çirkin, kötü, fena anlamına gelir. Dua ise yüce bir varlığa yakarışı ifade eder.
Beddua aynı zamanda bir aczin ifadesidir. Umarsız kalan kişi kendisine kötülük eden kişi karşısında aciz kalınca “Seni Tanrı’ya havale ediyorum!” diyerek çaresizliğini dile getirir.
“Allah, dilediğini mutlaka yapan” (K. 85/16) olduğuna göre niçin çaresiz kalan kişiler gibi kendisini kızdıran bir kişiyi kendisinden daha güçlü bir varlığa havale etsin. Tanrı’dan daha yüce olan var mı ki?
“Allah dilediğini mutlaka yapan” (K. 85/16) dendiğine göre; niçin, bu ayetin beş-on ayet altında şöyle deniyor: “Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenlerin canı çıksın!” (K. 85/7)
Bu ayetten anlaşılıyor ki müşriklerden kimileri; atalarının dinini bırakarak Müslüman olan birini yakalayarak eski dinine dönmesi için işkence yapıyorlar. Tanrı da yapılan bu işkenceye bakıp duruyor. Onların cezasını hemen vereceğine, sanki kendisinden daha güçlü bir varlık varmış gibi ceza vermeyi ona havale ediyor. “Canınız çıkar inşallah!” diye beddua ediyor: Oysa aynı kitapta şöyle bir ayet de var: “Rabbin cezası pek çabuk olandır!” (K. 6/165)
“Cezası pek çabuk olan” Tanrı, kendisine inanan mümine işkence yapanların cezasını hemen vereceğine; zalime gücü yetmeyen zavallı bir insan gibi “Canınız çıkar inşallah!” der mi?.
“Ol deyince istediği şey hemen oluveren”( K. 2/117. 3/47, 59. 16/40. 19/35. 36/82. 40/68. 50/54…) bir Tanrı nasıl olur da çaresiz kalan bir insan gibi beddua ederek zalimin cezasını kendisinden daha güçlü bir varlık varmış gibi ona havale eder?
Tanrı’nın, Kuran’ın birçok ayetinde beddua ettiğini görüyoruz. Bunlara bir örnek daha vermek gerekirse:
“Allah onları yok etsin!” (K. 9/30). Kuran Tanrı sözü (Allah kelamı) dendiğine göre Tanrı’nın üstünde bir Tanrı mı var ki; Tanrı, ceza vermeyi kendi Tanrı’sına havale ederek: “Allah onları yok etsin!” (K. 9/30) diyor…
Bu sorulara aklını Allah’a ve imana kurban etmiş Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman ateş, Bayraktar Bayraklı ve benzerleri ne der bilmem. Muhakkak akla-hayale gelmedik şekilde kıvırtacaklardır. Onlar ne söylerlerse söylesinler ben gerçekleri, giderayak, açıklamayı bir görev biliyorum.
İşkence yapanlarla, işkence yapanları seyredenlere “Canınız çıksın!” sözünü İslam Peygamberine yakıştırabiliriz ama Tanrı’ya asla…Çünkü Peygamber de bir beşerdir aciz kaldığı zamanlar olmuştur; ama Tanrı’yı aciz konumuna düşürmek, ona beddua etmeyi yakıştırmak Tanrı’yı bilmemek yanında O’na saygısızlıktır.
Ezoterik bilgi sahibi olan kişiler (Batını din bilgileri, İlm-ü ledün, gizli din ilmini bilenler..) Tanrı ve din konusunda sıradan halkın düşündüğünden başka düşünürler. Bu düşündüklerini ise sıradan kişiler değil seçkin kişiler (hassu’l havas olanlar) anlar.
Bu anlayışa göre ezoterik ilim sahibi kişiler; anlayışta, kavrayışta, bilgide, bilgelikte, erdemde, dürüstlükte üstün oldukları için Tanrı sıfatı ile nitelendirirler… Böyle nitelendirilen kişilerin söyledikleri sözlere de Tanrı sözü (Allah kelamı) denir. Yoksa öyle sanıldığı gibi insanın dışında, maddenin dışında; peygamber gönderen, kitap indiren bir varlık yoktur…
İslam peygamberine gelinceye değin Tanrı ve Tanrı sözü deyimleri bu şekilde anlaşılırdı. Örneğin Kuran’da İsa için Rûhullah (Allah’ın ruhu) deyimi kullanılır. (Bakınız: 5/110. 21/91) Ayrıca Kuran’da İsa için: Kelimetullah da (Allah’ın sözü…) denir (K. 3/45)
Olgunlaşmış erdemli insanlara Tanrı; sözlerine de, Tanrı sözü denmesi 12 bin yıllık bir ezoterik bilgi birikimi gereğidir. Örneğin; Buda’ya kurtarıcı anlamında Tanrı denir. Hindistan’da Hintlilerin bir kesimi Krişna için “Yüce Tanrı’nın kişiliğidir” der ve öyle ki ona “Rab” olarak dua ederler.
Bu gün Hindistan’da yaşayan Satya Sai Baba da ezoterik anlayışa göre “Ben Tanrıyım!” demekte ve her ay düzenlediği ayinlerde kendisine inananların başına, eli ile hiç yoktan küller yağdırmakta ve kimilerinin boynuna da madeni kolyeler takmaktadır.
Bu olağanüstü gösterileri gidip gelenlerden duyduğum gibi getirdikleri filmleri de izleyerek gördüm. Ulusal basınımızda da Satya Sai Baba hakkında yapılmış birkaç röportaj vardır. Parası çok olanlar, geziyi sevenler, Hindistan’a giderek Satya Sai Baba’yı ve yaptığı mucizeleri bizzat görebilirler.
Ezoterik ilim gereği “Ben Tanrı’yım!” deyenlerin başında da İsa gelir. Gerek İsa’nın ve gerekse diğer ezoterik bilgi sahibi kişilerin; örneğin Hallac-ı Mansur, Nesimi gibileri ve daha başkalarının “Enel Hak!”, “Ben Tanrı’yım demeleri de ezoterik bilgi yoğunluğundandır. Mevlana’nın öğrencilerinden Süryanus da Mevlana için: “Tanrıları yaratan Tanrı!” demiştir. (Bk. ÂRİFLERİN MENKIBELERİ. 1. Cilt. Ahmet Eflâkî. S. 300-304)
Bu din bilginlerinin “Ben Tanrı’yım!” demekle neyi amaçladıklarını anlamak isteyenler şu kitabı da okuyabilirler: “Mesih İsa’nın Tanrılığı. Kutsal Kitaba Dayalı Bir Savunma. Josh Mc Dowell&Bart Larson. Çev. Fikret Böcek Zirve Yayınları.” Bu yazımı tamamlayıcı olarak sağdaki ve soldaki yazılara da bir göz atmanızda yarar var.
Gelin şu cahil ilahiyatçıların sözlerine itibar etmeyelim. Çünkü onların sözüne itibar ettikçe emperyalist ve kapitalist dediğimiz insanlardan geri kalarak onlara el açmaktayız ve verdikleri ev ödevlerini yapmaktayız.
Bilin ki, Allah billah deyerek; ne mana âleminde ne de madde âleminde kurtuluşa eremezsiniz. Erseydi Molla Ömer, Usame Bin Ladin, Saddam Hüseyin ererdi.
Kurtuluşa ermenin yolu: Dinsel düşünceyi asar-ı atika olarak incelemek ve dinleri insanların vicdanına özgülemek, din adamlarının toplum, devlet yönetiminde ve insanların yaşamında söz sahibi olmasını önleyerek akla sarılmaktır.
Bilindiği gibi "beddua"nın anlamı "kötü dua"dır. Türkçesi : İlenme ya da ilenç.
Aşağı durumda olan bir kimse, yukarıda olan birinden bir şey istediğinde, bir dilekte bulunduğunda "dua" denir buna. Kötü olanına da "beddua". Bu dilek yöneltildiği zaman, birinin kötü duruma düşmesi istenir. Bunu sağlaması için yukarıda olan birisinden, üstün bir güçten dilenir.
İnsanların "tanrı"dan, "üstün bir güç"ten dilekte bulunmaları doğal. Ama "tanrı"nın dilekte bulunmasına gelince, anlaşılır gibi değil. "Tanrı" her gücün , her şeyin üstünde görüldüğüne göre hangi üstün güçten dilekte bulunur? Gelin işin içinden çıkın!
Kuran'daki tanrının beddualarını akla uygun bir biçimde yorumlamaya çalışan Kuran yorumcuları çok zorlanırlar, işin içinden çıkamazlar bir türlü.
Kuran tanrısı en başta insan denen varlığa beddua eder:
-"Canı çıksın o insanın, o ne nankördür."(Abese, ayet 17)
Böyle bir beddua kimin için yapılır? Kuşkusuz düşman için. Demek ki Kuranın tanrısı insanı da düşman görüyor
Sonra inanmazlardan özellikle kimilerini seçer, onlara beddua eder. Örneğin Yahudileri, Hıristiyanları:
-"Onları (Yahudileri, Hıristiyanları) Allah yok etsin!"(çev. Diyanet, Tebe, ayet: 30)
Allah’ın kendisi "Allah onları yok etsin!" diyor. Şaşılacak şey değil mi?
Tüm kafirlere, özelliklede bir kesimine:
-"And olsun ki ey inkarcılar ! Siz aykırı görüştesiniz! Bundan dönebilecek kimseler döndürülür. Boş sanıda bulunan, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın! (çev. Diyanet, Zariyat, ayet: 8-11)
-"Ey Muhammed! Onlara baktığın zaman, cüsseleri hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Tıpkı sıralanmış kof kütükler gibidirler. Her çığlığı kendi aleyhlerine sayarlar. Onlar düşmandır. Onlardan çekin Allah canlarını alsın Nasılda aldatılıp döndürülüyorlar!" (çev. Diyanet, Münafıkün, ayet:
Burada da Allah, münafıklar için beddua ediyor.
-"Çünkü o düşündü, ölçtü, biçti! Canı çıkası ne biçim ölçtü biçti! Canı çıkası sonra yine ne biçim ölçtü biçti! (çev. Diyanet, Müddessir, ayet: 18-20)
Hadislerde, Kuran yorumlarında belirtildiğine göre, burada kınanan, beddua edilen kişi, Muğire Oğlu Velid'dir. (Bkz. F.Razi, 30/198-202) Aynı kişi için Kalem suresinde de sövgüler yer almış, en sonunda "piç" anlamında "zenim" denmiştir. (Bkz. Kalem, ayet:8-13, Celaleyn, 2/230 ve öteki tefsirler).
"Ebu Leheb'in elleri kurusun! Ok olsun malı ve kazndığı kendisine fayda vermez. Alevli ateşe yaslanacaktır. Karısı da, boynunda bir ip olduğu halde ona odun taşıyacaktır." (çev. Diyanet, Tebbet, surenin tamamı)
"...elleri kurusun!" yerine, "iki eli kurusun " diye çevrilirse, ayetteki aslına daha uygun düşer.
Tanrı'nın burada beddua ettiği "Ebu Leheb", Muhammed'e inanmadığı için ve düşman sayıldığı için Tanrı beddua ediyor.
H.B. 17.12.2003
X
TANRI ÇELİŞKİYE DÜŞER Mİ?
Böyle bir soru sorulur mu? Tanrı'nın kitabında çelişki olur mu?
Hem imam, hem ilahiyatçı profesör, hem hukukçu ve hem de CHP Milletvekili olan Yaşar Nuri Öztürk; “Kuran, Tanrı sözü olup içinde hiçbir çelişki yoktur!” der. Kendisi gibi profesör olan diğer ilahiyatçılar da böyle der.
Y. N. Ö.’nün 25.1.2002 tarihli Star gazetesinde şöyle yazar: “Kuran, daha ikinci sayfasında; kendisini, çelişme, tutarsızlık ve kuşkudan arınmış kitap olarak sunuyor” dedikten sonra şu âyeti örnek gösterir: “Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren kitaptır.” (K. 2/2)
Y.N.Ö. şu ayeti örnek gösterseydi daha kanıtlayıcı olurdu: “Kuran’ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah’tan başkasından gelseydi onda çok aykırılıklar bulurlardı.” (K. 4/82)
Şimdi Kuran’ın Tanrı sözü olup olmadığını ve içinde çelişki bulunup bulunmadığını inceleyelim:
“K. 4/78: Onlara bir iyilik gelirse: ‘Bu Allah’tandır’ derler, bir kötülüğe uğrarlarsa “Bu senin tarafındandır!” derler. Ey Muhammed de ki: “Hepsi Allah’tandır.”
“K. 4/79: Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana isabet eden her kötülük kendindendir.”
Birinci ayette “Sana gelen iyiliğin de, kötülüğün de hepsi Allah’tandır.” denirken; hemen arkasından gelen ikinci ayette “Sana gelen iyilik Allah’tan; sana gelen kötülük kendindendir” deniyor.
Bir de aşağıda arka arkaya gelen şu iki ayete bakalım
“K. 76/29: Bu sadece bir öğüttür; dileyen Rabbine giden yolu tutar.”
“K. 76/30: Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”
Bu ayetlere göre de “Dileyen Rabbine gider denirken” hemen arkadan gelen ayette “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” deniyor.
Hadi diyelim Tanrı dilediği için İslam peygamberi “Kafirlerin boynunu vuruyor, parmaklarını doğruyor.” (K. 8/12). Peki şimdi de Tanı dilediği için mi Bush, İslam ülkelerini bombalıyor, yakıp, yıkıyor. Yapmayın yahu, Tanrı böyle iş yapar mı, kafayı mı oynattınız siz, bunadınız mı?
Tanrı dilemezse insan dilekte bile bulunamıyor. Tanrı, kendisinden beklenilmeyecek şekilde insan aklına (iradesine) posta koyuyor. İnsan denen yüce varlığın iradesi yok oluyor. Tanrı, insanı kendisinin bir robotu gibi görüyor.
Tanrı insan aklına hem posta koyuyor; hem de “benim iznim olmadan sen aklını kullansan bile Rabbine giden yolu bulamazsın” diyor. Sonra da kendisi dilemediği için doğru yolu bulamayan insanı; “Günah işledin gel bakalım” diyerek, kulağından tutup cehenneme sokuyor.
Hele şu ayete bir göz atın ondan sonra istihareye yatın. Neymiş de Tanrı, cehenneme söz vermişmiş de sözünü yerine getiriyormuş. “Biz dilesek herkese hidayet verirdik; fakat cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağıma dair benden söz çıkmıştır.” (K. 32/13)
Her şeyi bilen gören Tanrı, cehennemin dolu mu, boş mu olduğunu bilemez mi de iki de bir Cehennem’e sorar: “O gün cehenneme: ‘Doldun mu?’ deriz. O: ‘Daha var mı?’ der.” (K. 50/30)
Görüldü gibi koskoca Tanrı, hem bize hidayet nasip etmiyor; hem de, günahkarlar mekanı Cehenneme verdiği sözü yerine getirmek için Hayri Balta’yı ve Hayri Balta gibileri kulağından tutup cehenneme tıkıyor.
Yukarıda örneklediğimiz ayetlerde kuşkuya yer kalmayacak şekilde bir çelişki (Tezat-tutarsızlık) yok mudur? Bakalım kendini allame sananlar, bu çelişkileri nasıl açıklayacaklardır.
İnanınız ki eğer Tanrı’nın madde olarak, varlık olarak, zat (kişi) olarak var olduğuna zerrece inansam bir an duraklamadan kendisine sorardım: “Hem bize hidayet nasip etmiyorsun; hem de bizi cehenneme atıyorsun! Bu senin adaletine sığar mı?” derdim…
İslam’da takdiri ilahi diye bir kavram vardır. inandım anlamına gelen islamın amentüsünde de şöyle denir: “Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlerine, ahiret gününe, kaza ve kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanırım.”
İslam’ın bu amentüsünde kaza ve kader, hayır ve şerr Allah’tandır denirken nasıl olur da “Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana isabet eden her kötülük kendindendir.” (4/79) denebilir…
İslam’ın bu amentüsünde kaza ve kader, hayır ve şerr Allah’tandır denirken nasıl olur da “Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana isabet eden her kötülük kendindendir.” (4/79) denebilir…1
Bütün bu tutarsızlıkların nedeni: Tanrı, Tanrı sözü (Allah kelamı) kavramının hangi anlamda kullanıldığının bilinmemesindendir. Bu konuda Şeyh Bedrettin Simavi şöyle demektedir: “Kuran, Muhammed’in sözüdür. Ama Tanrı sözü demeyen kafir olur.” (Varidat)
Eğer bizim ilahiyatçı allameler Abbasiler döneminde kalkıp Kuran Allah’ın kelamı demiş olsalardı zindana atılırlardı, bir güzel dayak yerlerdi, belki de kelleyi verirlerdi. Bu konuda geniş bilgi edinmek isteyenler Osman Keskioğlu’nun KURAN TARİHİ adlı kitabının. Nebioğlu Yayınevi. Birinci basım. 231-244 sayalarına bakabilirler. Bu eser Diyanet İşleri İnceleme Kurulunca tetkik dilerek değerli ve faydalı bulunmuştur. Ayrıca Diyanet İşleri Müşavere Heyetinden takdir kazanmış ve tavsiye edilmiştir.
İnsan dışında bir Tanrı yoktur ki peygamber göndere, kitap indire. Tanrı da, şeytan da, cennet de, cehennem de bunların anladıklarından başka anlamlar içerir. Bunlar hep simgesel anlatımlardır. Bu kavramların hepsi de insan ruhunun niteliği ile ilgilidir. Bu kavramların hangi anlamda kullanıldığını araştırmak yerine, işin kolayına kaçarak Tanrı’yı kendi dışlarında arıyorlar. Böylesine bir cehalet ilimle bile tahsil edilemez.
Önemle belirteyim ki Tanrı için, din için kendini aydın sanan ilahiyatçıların, dincilerin diyanetçilerin arkasına düşenler gerçeği göremez. İşte bunların en ileri gelenleri sahtekarlıktan hüküm giydi. Çömezleri de yargıdan kaçarak milletvekilliği dokunulmazlığının arkasına sığındı. H.B. 23.12.2003
Yemin, yemin eden varlığın, kendisinden daha güçlü bir varlığı kefil göstererek taahhüt altına girmesidir.
Sözcükler, “yemin” için şöyle der: “Bir iddiayı kuvvetlendirmek için Allah adını anma. Allah’ı şâhit tutma…”(Büyük Türkçe Sözlük. D. Mehmet Doğan. Vadi Yayınları.)
“Sözü Tanrı adı ile kuvvetlendirme.” (Osmanlıca-Türkçe Sözlük. Mustafa Nihat Özön)
Atalarımız da şöyle der: “Doru söz, yemin istemez.”
İncil’de de şöyle söylenir: “Ve yine, eski zaman adamlarına: ‘Yalan yere yemin etmeyeceksin, fakat yeminlerini Rabbe ödeyeceksin.” denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim: Asla yemin etmeyin! Ne göke, zira o Tanrı’nın tahtıdır; ne yere, çünkü onun ayaklarına basamaktır. Ne de Yeruşalim’e, zira o büyük Melikin şehridir. Başına da yemin etmeyeceksin.; çünkü en bir tek saçı ak yahut kara yapamazsın Fakat sözünüz: Evet, evet! Hayır, hayır! olsun; bunlardan ziyadesi şerirdendir” (İncil. Matta. 5/32-37)
Bu ayetten anlaşılıyor ki Tevrat’ta da, İncil’de de “insanın yemin etmemesi” emrediliyor. … Ama ne görüyoruz: Tevrat da, İncil de yemin etmeyi yasaklayan Tanrı; bizzat kendisi, Kuran’da, yeminle söze başlıyor. Bir kaç örnek vermek gerekirse:
“Ey insanlar! Sıra sıra duran ve önlerindeki sürdükçe süren ve alla0’ı andıkça anan meleklere and olsun ki…” (K. 37/1-3)
”Sâd; öğüt veren Kurân’a and olsun ki, inkâr edenler gurur ve ayrılık içindedirler.” (K. 38/1-2)
“Tur’a, ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitâb’ama’mur bir ev olan Kâbe’ye , yükseltilmiş tavan gibi öğe, kaynayacak denize and olsun ki…” (K. 52/1-8)
“Batmakta olan yıldıza and olsun ki…”(K. 53/1)
Tanrı, Kuran’da daha birçok sureye yemin ederek başlar. Oysa bir Tanrı’ya yemin yakışmaz. Çünkü yemin; zayıf durumda olan, sözlerine güvenilmeyen bir kişinin sözlerine inandırıcılık sağlamak amacı ile Tanrı adı ile güçlendirdiği bir yoldur. Özellikler cahil kişiler iki sözün birin de “Allahıma, kitabıma yemin ederim ki!” diye söze başlar.
Tanrı’nın sözlerinde değişme olmayacağına ve bulamayacağımıza göre (K. 6/115. 17/77) Tanrı; Tevrat’ta, İncil’de bütün insanlara “Yemin etmeyiniz, sözünüz evet, evet! Hayır, hayır olsun!” dediğine göre nasıl olur da Kuran’da bizzat kendisi sözlerine yemin ile başlar…
Halkımız şöyle bir kanıya varmıştır. “Yemini bol olanın yalanı çok olur!”
Tanrı zayıf durumda olmayıp çok güçlü, istediğini istediği an yapabilecek bir konumda olduğu ve de yalan söylemeyeceği için yemine başvurmaz. Bu sonuca göre Tanrı’dan daha büyük güçlü bir varlık mı var ki Tanrı “Eğer yalan söylüyorsam o cezamı versin!” anlamına gelecek şekilde yemin ediyor.
Geçtiğimiz Ramazan ayı içinde 27.10.2003 tarihli Dünden Bugüne Tercüman gazetesinde “ALLAH’A YAKIN KİŞİLERİN HASLETİ” başlığı altında şöyle yazıyordu: “Ne yalan ne de gerçek yere and içmemek!”
Tercümanı’nın Ramazan sayfasını muhakkak bir din konusunda uzman bir kişi hazırlamıştır. Bu kişinin Kuran’ı okumamış olduğu varsayılamaz. Okumuştur, ama düşünerek değil kendi görüşüne destek sağlayacak ayetleri bulmak amacı ile okuduğu için akla, mantığa aykırı ayetler dikkatini çekmemiştir.
Tercüman’a göre “Ne yalan ne de gerçek yere and içmeyenler” Tanrı’ya daha yakın kişiler olacağına göre; acaba yemin eden Tanrı’nın konumu ne olacaktır? Tanrı, yemin ettiğine göre bizzat kendisi “Tanrı’nın Özelliklerinden” uzak mıdır?
Hala akıl edilmeyecek mi? Tanrı yemin eder mi diye düşünülmeyecek mi
+
Görüldüğü gibi olayı eşeledikçe içinden çıkılamaz duruma geliyoruz. İşte bu duruma düşmemesi için Kuran düşünmeyi yasaklamıştır. Okuyalım:
“Onların çoğu, ancak zanna tabi olurlar. Zan ise haktan bir şey ifade etmez.” (K.10/36)
”Bilmediğin şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp bunların hepsi bundan mesuldür.” (K. 17/36)
Dinler insanların düşünmesini istemez, yalnızca inanmasını ister. Demokrasi ve laiklikte dinler insanın vicdanında kalmaya mahkumdur. Çünkü demokrasi ve laiklikte araştırma, düşünme, eleştiri vardır. Dinler ise buna gelemez. Dinlerin yaşaması için padişahlık, sultanlık, krallık ve halifelik şarttır. İnanmayı, itaati sağlamak için de kılıç gerektir. Bunun için “Cennet kılıçların gölgesi altındadır!” denmiştir. Cihatçı-savaşçı fanatik İslam mücahitleri bu gerçeği gördükleri için dünyaya karşı savaş açmıştır…
HB 311.12.2003
X
TANRI BÖYLE DER Mİ?
Bu bölümde; günümüz anlayış ve uygulamaları ile bağdaşanlar ve bağdaşmayanlar ele alınacaktır.
Bütün kutsal kitaplar, inananlarını iyiliği de sürükler, kötülüğe de...
Din duygusu (akıl, sağduyu, vicdan, insaf, sağgörü…) güçlü olanları ise yalnızca iyiliğe sürükler... Çünkü aklını kullananlar kutsal kitaplardaki günümüz genel doğrularına (Dinsel deyimle: Marufuna...) aykırı olan kuralları kabul etmez; ancak, günümüz anlayışı ile bağdaşan kuralları kabul eder...
Önce Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Sürat'ın şu konuşmasını okuyalım: “Tevrat kan dökmeyi yasakladığı için İsrail’de yaşayan Yahudiler askere gitmez. O, kan döken Yahudiler ise Faşist Yahudilerdir.” (Radyo Hedef. 9-10 arası. İsrail’in Filistin’i Helikopter ve uçaklarla bombaladığı günler. 2001 Ramazan Bayramı öncesinde...)
“Tevrat kan dökmeyi yasaklamışmış!” İnanalım mı? Tevrat’ın kan dökmeyi yasaklayıp yasaklamadığını araştırmadan önce; Tevrat hakkında “Kuran ne diyor?” Bir de buna bakalım... Sözü uzatmadan konuya girelim:
1. “Doğrusu Biz yol gösterici olarak ve nurlandırıcı olarak Tevrat’ı indirdik.” (K. 5/44).
2. “Allah hiçbir insana bir şey indirmemiştir” demekle Allah’ı gereği gibi değerlendirmediler.: De ki: Mûsa’nın insanlara nûr ve yol gösterici olarak getirdiği kitâbi kim indirdi?” (K. 6/91).
3. “Sonra, iyilik işleyenlere nimeti tamamlamak, her şeyi uzun uzadıya açıklamak, doğruyu göstermek ve rahmet olmak üzere Musa’ya kitabı verdik. Rabbine kavuşacaklarına belki inanırlar.” (K. 6/154).
4. “Musa’ya Kitap verdik....onu İsrail oğullarına doğruluk rehberi kıldık.” (17/2).
5. “And olsun ki, Musa ve Harun’a eğriyi doğrudan ayıran Kitabı sakınanlar için ışık ve öğüt olarak verdik.” (K. 21/48).
6. “And olsun ki, Musa’ya, ilk nesilleri yok ettikten sonra, insanlar düşünsünler diye Kitabı, açık belgeler, doğruluk rehberi ve rahmet olarak indirdik.” (K. 28/43).
7. “Her ikisine de, apaçık anlaşılan bir kitap vermiştik. Her ikisini de doğru yola eriştirmiştik.” (K. 37/117-118).
Görüldüğü gibi Kuran: Tevrat’ın Tanrı tarafından gönderildiğini, Tanrı söz (kelamı), insanları aydınlatan doğruluk rehberi, eğriyi doğrudan ayıran bir kitap olduğunu belirtiyor.
Kuran’da; Tevrat’ı doğrulayıp onaylayan yüze yakın tümce var. Buraya rast gele 7 tanesini aldım. İsteyen, merak eden diğerlerini de okur...
Burada üzerinde düşünülmesi gereken bir olguya dikkat çekeceğim ve ondan sonra da; Tevrat, kan dökmeyi yasaklamış mı; aksine, teşvik mi etmiş bu konuyu araştıracağım.
Halk arasında çok söylenir. “Doğru söz yemin istemez!” denir. 5. ve 6. sırada Allah yemin ederek söze başlıyor. Biliyorsunuz; yemin, kendisine güven olmayan kişilerin güveni sağlama çabasıdır.
Allah dedikleri güçlü varlık yemin etme gereğini niçin duyuyor? Şeriatçılar bu konuda düşünmekten korkarlar. Allah’ın anında kendilerini çarpacağını sanırlar.
Yaşar Nuri Öztürk ise; Allah’ın ettiği bu yeminler için açıklama getirmeye çabalıyorsa da, çabaladıkça bataklığa batıyor, yüzüne gözüne bulaştırıyor...
Şimdi şeriat militanlarının sık sık bana yönelttikleri şu soruya yanıt vermek istiyorum: “Yahu din adamı değilsin. Arapça bilmezsin. Din tahsil etmedin. Dini konulara niçin giriyorsun?...” gibisinden daha birçok suçlamalar.
Evet, ben çok bilgili ve kültürlü değilim. Orta dereceli okulları gece mektebinden bitirmişim. Hukuk fakültesinden orta derece ile mezun olmuşum. Yurt dışına çıkmamışım. Yabancı dilim bile yok.
Ama “Atatürkçü ve Aydın bir kimse” olmak gibi bir niteliğim var... (Haa, bakın, benim Atatürkçü ve Aydın oluşum mahkeme kararı ile saptanmıştır. Hakkımdaki bu karar Gaziantep Sorgu Hakimliği’nin . E. 962/25. K. 962/104. C.M.U. 127/16 sayılı ile verilmiştir... Bu karar Gaziantep Asliye Ceza Mahkemesince onaylanmıştır... Öyle sanıyorum ki Türkiye’de ikinci bir kişi hakkında verilmiş böyle bir mahkeme kararı yoktur...
Bu konuyu derinliğine öğrenmek isteyenler Kurultay yazarlarından Necdet Sevinç ile Zekeriya Beyaz’a (Şu Dekan olan Meşhur Zekeriya Beyaz...) sorabilirler...
Şimdi bu konulara niçin eğildiğimin gerekçesini belirteyim. Bu ulusun okullarında, bir kuruş para vermeden, iyi kötü Hukuk Fakültesini bitirmişim. Demek ki bu ülkeye, bir aydın olarak, borcum var.
Bir de yaratılışım gereği Doğrucu Davut gibi bir karakterim olduğundan Tabularla, Talanlarla, Yalanlarla halkımın din ticareti yaparak, aldatılmasına ve sömürülmesine dayanamıyorum.
Kaldı ki bilgili de olsam bilgisiz de olsam, Anayasa ve yasalar bana: “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” (Anayasa. Mad. 26)
Hem ben; kimseyi, Allah ile Allah’ın cehennemi ile korkutmuyorum. Hiçbir peygamber arkasına sığınmıyorum. Kutsal kitapları dayatmıyorum. kimseye de Cennet vaat etmiyorum. Yalnızca şöyle diyorum. Diyorum ki: Gerçeği (Allah’ı... Allah: Üstesinden gelemeyeceğimiz; Doğa ve toplum kuralları ile bilgi ve kültürümüzle doğru orantılı olarak bizlerde gelişen sağduyu ve vicdan...) bilirseniz güçlü olursunuz. Huzurlu ve mutlu olursunuz. Ruhsal bir dinginliğe ulaşırsınız. Kendi çıkarınızı koruduğunuz gibi toplumunuzun ve insanlığın çıkarını da korursunuz... Ne kimseyi ezer ve sömürürsünüz; ne de kendinizi ezilmesine ve sömürülmesine izin verirsiniz. Ne de “İmana gel ya kâfir!” diyerek bizim gibi inanıp düşünmeyen bir kemsinin canına kastedersiniz…
İşte bu yaratılışım gereği Tabularla, Talanlarla, Yalanlarla karşılaşınca kendimi tutamıyorum. Başıma gelenler de bu yüzden zaten. Ama ne demiş atalarımız can çıkar, huy çıkmaz...
Yukarda sıraladığım üç kavram; Tabular, Talanlar ve Yalanlar, insanlığın baş belasıdır. Her hali karda insanım, aydınım diyenler gerçek saygısı (Hak. Tanrı. Allah..) gereği doğruları söylemekten çekinmemelidir.
Yaşarken gerçeği dile getirmeyeceğiz de, ne zaman dile getireceğiz?.. Yaşarken düşünce ve kanaatlerimizi açıklamazsak ne zaman açıklayacağız? Yaşarsak susarsak, öldükten sonra nasıl konuşacağız?
Kendi için söylüyorum: Üzerimde 7 ölümcül hastalık var. Yaş yetmişbeş iş bitmiş... (Herkes başkası için “yaşı yetmiş, işi bitmiş” der; ama, işte ben kendim için söylüyorum, daha benim işim bitmemiş...) Belki bu gün, belki de yarından yakın gitmek üzereyim. Şimdi gerçeklere değinmeyeyim de ne zaman değineyim.
Şimdi düşünce ve kanaatlerimi açıklamayacakmışım da ne zaman açıklayacağım... Ola ki şeriatçılar seni öldürürler.. Öldürebilirler de.. Benim ölmeyeceğim diye bir savım yok ki...
Kuştan korkan darı ekmez. Rizikoyu göze almayan; ne otobüse, ne tirene ne de uçağa binebilir... Ancak hımbıl hımbıl evinde oturur... Ne kokar ne bulaşır; ancak kendini akıllı ve adam sanarak kendi kendini aldatır ve oyalanır... Ben şahsen o kadar akıllı değilim; ben, adamım, cüdam değilim...
Bu kadar serenattan sonra, Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Sürat’ın dediği gibi, Tevrat, “Kan dökmeyi yasaklamış mı?...”
Ya da Kuran’ın (Allah’ın) dediği gibi; Tevrat, insanlık yararına yolun doğrusunu gösteren bir kitap mı, değil mi? Artık bu konuya girebiliriz…
Ne var ki olmadığını bizim Müslüman allameler de biliyor; ama, işin içinden Tevrat Tahrif (değiştirilmiş) “ edilmiştir diyerek çıkmaya çalışıyorlar... Ne var ki ne zaman olduğunu, “İslam Peygamberinden önce mi sonra mı olduğunu” söyleyemiyorlar.
Yukarda bir bölümü sıralanan ayetler Kuran’da olduğuna göre; demek ki, Peygamber zamanına kadar bir değişiklik söz konusu değil. Peygamberden sonrası bir değişikliği de tarihler yazmış değil…
Ama ısrarlar değişti diyorlar; ama “değişmeden önce şöyleydi, değiştikten sonra şöyle oldu” de demiyorlar. Değiştiğini kanıtlamak için hiçbir kanıt da gösteremiyorlar. Eğer Tevrat değiştirilmiş olsaydı; öncelikle Yahudiler aşağıda sıralayacağım tümceleri (âyetleri...) değiştirirlerdi. Bu bölümü okumayı sürdürürseniz bana hak verirsiniz...
Eğer yalanım, yanlışım varsa beni uyarınız. Yok, eksiğim varsa tamamlayınız. Bunun da ötesi nefsime uyarak hakka (gerçeğe) karşı geliyorsam söyleyiniz. Bu soruların yanıtını bulmak için şimdi Tevrat’tan alıntılara başlayabiliriz:
1. “Allah Onu (İsrail’i) Mısır’dan çıkarıyor. Onun yaban öküzü gibi kuvveti var. Kendisine hasım olan milletleri yiyecek. Ve onların kemiklerini kıracak. Ve okları ile onları delecektir.” (T. Sayılar. 24/7- 8).
Bu ayet gereğince iki İsrail askerinin; dağ başında tutsak aldıkları bir Filistinlinin ellerini tüfeklerinin kabzası ile kırdıklarını televizyonda gördüm. Bu kemik kırmanın kaynağı, dayanağı da yukarıda tümcedir (âyettir). Daha çok var... Neler olduğunu görecek bu bölümü okuyanlar...
Sevsinler seni ey Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Sürat! Hani “Tevrat Kan dökmeyi yasaklamıştı?”
Ya Tevrat’ı doğrulayan ve onaylayan Kuran’a ne diyeceğiz? Ona söz söylenmez! Niçin? Çünkü o Tanrı sözüdür... Peki öyleyse Tanrı böyle der mi? Ya bu yazılı gerçeklere ne diyeceğiz... Aklımızı imana mı kurban edeceğiz?
Neredesiniz en Atatürkçü, en aydın, en Cumhuriyetçi, en laik olduklarını ileri süren Yaşar Nuri Öztürkler, Zekeriya Beyazlar?.. Niçin bu konulara değinmiyorsunuz hiç?.. Sürdürelim alıntıları:
2. “Ve Rab. Musa’ya dedi: Kavmın bütün reislerini al, ve RABBİN kızgın öfkesi İsrail’den dönsün diye, onları güneşe karşı RABBİN önünde as.
Ve Musa İsrail’in hakimlerine dedi: Her biriniz kendi adamlarınızı, Beal-peora bağlanmış olanları öldürün. Ve işte, İsrail oğullarından bir adam geldi, Musa’nın gözü önünde ve toplanma çadırı kapısında ağlamakta olan bitin İsrail oğulları cemaatinin gözü önünde kardeşlerine Midyani bir kadın getirdi.
Ve kâhin oğlu, Elezar oğlu, Finehas bunu görünce, cemaatin arasından kalktı ve eline bir mızrak aldı ve İsrailî adamın ardınca çadırın iç tarafına girdi. İsrailî adama ve karnından (ardından demek istiyor) kadına, ikisine de, mızrağı sapladı Veba da İsrail oğullarından kaldırıldı. Vebada ölenler yirmi dört bin kişi idi.” (T. Sayılar. 25/5-9).
Acaba mızrak saplayarak öldürdükleri kadın ile erkek vebalı oldukları için mi, yoksa Midyani (Arabistan’da dolaşan göçebe halk. Tekvin’e göre Midyaniler, İbrahim ile hizmetçisi Ketura’nın oğlunun soyundan kabul edilerek düşman sayılırlar. Tıpkı Filistinli Arapları köle nesli saydıkları gibi...) oldukları için mi öldürülmüştür burası anlaşılmıyor...
İsrailliler, düşmanlarını öldürmek için birçok gerekçeler bulmuşlardır. Kimilerini babasının kullananların soyundan, kimisini kızı ile yatanın soyundan, kimisini hizmetçi soyundan, kimisini de hizmetçi soyundan geldiklerini söyleyerek aşağılar ve de düşman sayarlar... Yahudilere göre bunların özgürce yaşama hakkı yoktur. Bunlar Yahudilere hizmet etmelidirler. Ağağılanan kavimlerin başında: Araplar, Filistinliler, Amonlar, Midyaniler gelir... Bu kavimlerden olanlar görüldükleri yerde öldürülmelidir. Bunları ileriki bölümlerde ayrıntıları ile göreceğiz... Gördükçe hep birlikte şaşıracağız...
3. “Ele geçen her adamın gövdesi delik deşik edilecek ve tutulan her adam kılıçla düşecek. Yavruları da gözleri önünde yere çalınacak; evleri çapul edilecek ve karıları kirletilecek.” (T. İşa’ya. 13/15-16).
Bu sözcükleri bir Tanrı nasıl söyler... Bu sözleri söyleyen Tanrı olmaz olsun... Bu sözleri Tanrıya mal edenler Tanrıyı aşağıladıklarının ayrımında değiller mi? Gelin şu güzelim Tanrıyı bunların elinden alarak yüceltelim ve laık olduğu yere oturtalım. İnsanlığı bu Tanrı bilmezlerin, Allah tanımazların elinden kurtaralım...
Günümüzde süren İsrail Filistin kavgasına bir de bu gözlerle bakalım. İsrail’in yaptığı gibi Tanrı’yı (Allah’ı) kendi emellerimize alet etmeyelim…
Tanrı’nın ayetleri dünyada yaşarken gördüğümüz her türlü ili oluşumdur… Tanrı’dan kötülük gelmez, Tanrı savaşın demez. Tanrı, imana gelmeyenleri öldürün demez. Eğer dediğini kabul ederseniz tek Tanrılı dinlerin birbirlerini niçin kırıp öldürdüklerine, mallarını yağmaladıklarına, karısını kızını cariye, genç erkeklerini ve çocuklarını köle olarak çalıştırdıklarına bir gerekçe gösteremezsiniz…
1948’den bu yana Filistin ile İsrail arasındaki savaşın acı sonuçlarını görüyoruz.
Hemen hemen her gün gazetelerde, televizyon haberlerinde ve ınternette “Kamplara füze yağdıran İsrail saldırısı sonucu can veren onlarca Filistinli genç- yaşlı, kadın erkek, çoluk çocuk ve bebeklerin kanar içindeki yere serilmiş cesetlerini ve ağlayan yakınlarını görürüz.
Bunun yanında bir Cafe’de, bir otelde, bir terminalde kendini patlatan canlı bomba Filistinli militanın yanında yere serilmiş kurbanlarının cesetleri ile karşılaşırız ve bu kez de ağlayan İsrail’li anaları, kızları görüyoruz...
Gençler ölüyor; analar ağlıyor... Ramallah’ın, Gazze’nin ve Kudüs yakınlarındaki kasabaların başına gökten rahmet yerine bomba yağıyor. Yıldırım çakmıyor, gök gürlemiyor artık, füzelerin patlarken çıkardığı gürültüdür yankılanan...
Savaşa karşı olan bizim gibiler ise üzülüyor... Savaş tüccarları, silah üreten fabrika sahipleri gülüyor.
Bunlar beş bin yıldan beri savaşır. Bu savaşa kendilerini kutsal kitapları motive eder. Bu motive etek İslam’ın kitabında “Cihad” diye geçer. İsrail’in kutsal kitabı Tevrat’ta; kemiklerini kırın, vurun, öldürün, komayın, neleri varsa çapul edin yağmalayın diye geçer. Hahamları, rahipleri yazar ve bunlar yazdıkları kitabı da Allah kelamı diyerek satar...
Tanrı bilgisinden yoksun olanlarla din bilgisi olmayanlar da bunları gerçek sanar... Ne var ki Tevrat’ta geçen bu “vurun, öldürün” sözleri Tanrı’ya yakışır mı!” deyince, söylenen sözleri Allah’a yakıştıramadığından, “bunlar tahrif (değiştirilmiş)” diyerek işin içinden çıkmaya çalışır.
Diyemez ki kendi kendine; bir köy muhtarı bile, kendi bildirisinin değiştirilmesine izin vermeyerek köyün altını üstüne getirirken; “Allah kendi kitabının değiştirilmesine niçin karşı çıkmadı!” diye sorgulayamaz. Çünkü öyle koşullandırılmıştır. Muhakeme yapma niteliğini yitirmiştir.
Hadi diyelim ki bu ölüm emirleri Hahamlar tarafından değiştirilerek Tevrat’a yerleştirilmiş. Bu ölüm emirleri bir harfi bile değiştirilmemiştir denilen kitapta da var. Ne var ki bu konuda bizimkiler kafa yormazlar; kafa yoranları da yaşatmazlar... “Kafirdir, katli vaciptir!” diyerek Allah adına, din adına kendisi gibi inanıp düşünmeyenleri öldürmeyi onaylar.
Kendilerini dinci sanan insanlarımız sormuyorlar kendi kendilerine “Allah savaş için insanları motive eder mi?” diye... Elbette Allah kendi yarattıklarının birbirlerine girmesini istemez, insanların birbirlerini öldürmelerini izin vermez.
Ne var ki insanlar sorumluluktan kaçmak için kendi yaptıklarını Allah’a mal ederler. Allah kitabında böyle yazıyor derler ve böylece Allah’a saygısızlık ettiklerini ve daha Allah kavramını zedelediklerini bile bilmezler.
Gelin şimdi kendi cinayetlerini Allah’a mal etmek isteyenlerin neler yazdıklarına bir göz atalım. Önce Değişmiş kitaba sonra da Değişmemiş kitaba bakalım:
Tevrat’tan:
“Ve vaki oldu ki, İsrail, kırda, kendilerini kovalamış oldukları çölde Ay ahalisinin hepsini öldürmeyi bitirdiği ve bitirinceye kadar onların hepsi kılıçtan geçirildiği zaman, bütün İsrail Ay’a döndüler ve onu kılıçtan geçirdiler. Ve o gün erkeklerden ve kadınlardan düşenlerin hepsi, bütün Ay ahalisi, on iki bin kişi idi. Çünkü bütün Ay ahalisini tamamen yok edinceye kadar Yeşu kargıyı uzatmış olan elini geri çekmedi. Ancak Rabbin Yeşu’a emrettiği sözüne göre İsrail o şehrin hayvanlarını ve mallarını kendileri için çapul ettiler.” (Yeşu. 8/24-27).
“Ay ahalisini tamamen yok eden şu Yeşu’ya bir bakalım? Kim bu adam? Yeşu dedikleri bu adamı Ansiklopediler şöyle tanımlar: “Efraim boyundan Nuh’un oğlu. MUSA’NIN EN SADIK ÇÖMEZLERİNDENDİ. Onun yerine geçti. TANRI ONA İsrail halkını Kenan iline götürmek görevini verdi. Yeşu bunun üzerine Şeria ırmağını geçti, yerli halklara boyun eğdirdi ve Filistin’i boyları arasında paylaştırdı.
Sonraki kitaplarda efsanelerde ona bazı mucizeler mal edilir; ayakları ıslanmadan Şeria ırmağını geçmesi, Eriha surlarının çökmesi, Gabaon savaşında günü uzatması gibi...” (Bk. Meydan Larousse Ansiklopedisi.)
Yeşu dedikleri bu adam Yahudilerin peygamberlerinden biri. Kan dökücülükte ileri gittiği için saygınlık kazanmış belli.... Tevrat’ın altıncı kitabı olan Yeşu’da övülür kendisi...
Tarihte kan dökücü deli mi yok işte onlardan biri daha ki bu da Yahudilerin ileri gelen kraliçelerinden Ester dedikleri. Hele bakalım ne demiş bu İsrail kraliçesi:
“Ve Yahudiler bütün düşmanlarını kılıçtan geçirdiler ve öldürdüler ve yok ettiler ve kendilerinden nefret edenlere istedikleri gibi yaptılar. Ve Yahudiler Şuşan sarayında beş yüz kişi öldürdüler ve Haman’ın on oğlunu öldürüp yok ettiler...” (Ester. 9/5-12)
Bu bölümde öldürülenlerin, yok edilenlerin sayısı çok ama benim bunların hepsini yazmaya gücüm yok. Bildiğim kadarı ile bu Ester, İsrail krallarından birisinin karısı. Kraliçelerin kan dökücü cadısı... Sayılamaz öldürdüğü insanların sayısı.
Bunlar, kralı ile kraliçesi, barış içinde yaşamak isteyen insanların baş belası... Tükenir mi Tevrat’ta kan dökücü baş belası. İşte bunlardan biri daha ki kan dökücülerin en alası:
“Ve Ehud sol elini uzatıp sağ kalçasından kamayı çekti ve onu kralın karnına sapladı ve namlının ardından kabza da girdi ve namlıyı yağ kapladı, çünkü kamayı karnından çekmedi ve arkasından çıktı. “ (Hakimler. 3/21-23)
Bu tümcelerden anlaşılıyor ki Yahudilerden Ehud adlı birisi kendilerine düşman saydıkları bir milletin kralına suikast yapıyor, elindeki kılıcı kurbanının karnına kabzasına kadar sokuyor ve çok iyi bir şeymiş yapmış gibi Yahudilerin Kutsal kitabına alınıyor...
Yahudilerin; Kutsal kitaplarındaki kan dökücülükleri, suikastları çapulculukları, karı-kız, genç-yaşlı demeden öldürdükleri saymakla bitmez. Çünkü sayılamayacak denli çok. Bu kan dökücülükleri yazmaya ömür yetmez. Son olarak bir örnek daha sunacağım:
“O zaman yerin tozu gibi onları ezdim. Onları sokakların çamuru gibi ayak altına alıp çiğnedim. Kavmimin çekişmelerinden beni azat ettin.
Milletlere baş olmak için beni korudun. Bilmediğim bir kavim bana kulluk edecek. Yabancı oğulları bana boyun eğecekler. Kulakları işitince bana itaat edecekler. Yabancı oğulları takatsiz kalacaklar. Ve hisarlarından titreyerek çıkacaklar...Rab hay’dır ve kayam mübarek olsun ve kurtuluşumun kayası Allah yüce olsun; O Allah ki bana öçler verir kavimleri bana tabi kılar.” (II. Samuel. 22/43-48)
Görüyorsunuz değil mi kendi eylemlerini nasıl da Allah’a mal ediyorlar... “Milletlere baş olmak” isteyen Yahudiler İsa’nın doğumundan önce, doğumundan sonra binlerce yıl esaret altında yaşıyorlar ve hala akıllanmıyorlar. 1948’de İsrail Devleti derleme ile kurulduktan sonra da Ortadoğu’yu kan gölüne çeviriyorlar...
Elbette Prof. Dr. Süleyman Ateş’i saymazsak, (Çünkü bu ilahiyatçı bundan birkaç yıl önce Tevrat’taki tümceler namazda okunabilir demişti...) Müslümanların Tevrat’a değişmiş demelerine hak vermemek elde değil. Çünkü Müslümanlar, yukarda saydığım kan dökücü tümceleri yüce bir varlık olan Allah’ın emretmeyeceği inancındalar. Ne var ki kendi kitaplarında da kafirler hakkında kan dökücü hükümler bulunduğunu unutuyorlar.
Oysa bilmedikleri şu ki Tevrat da değiştirilmemiş olup olduğu gibi duruyor... Tevrat denilen kitap Yahudi ulusunu; düşmanlarına karşı, savaşa motive etmek için geçmişte, duruma göre, Hahamlar tarafından yeni yeni eklemelerle oluşturulmuş bir kitaptır.
Benim aklımın almadığı ve bir türlü kabul edemediğin beş bin yıldan beri süren bu acımasız savaşın Allah’ın dilemesi ile olduğuna inanılmasıdır... Allah dileseydi bu savaşlar olmazmış. Allah dilemeseymiş; bu insanlar savaş ederek birbirlerini öldürmezlermiş. İnanılır gibi değil, değil mi? Öyle ise gelin bu sözlerin kaynağına bakalım. Bakın bu konuda bir harfi bile değiştirilmemiş Kuran ne diyor?
“...Allah dileseydi, belgeler kendilerine geldikten sonra, peygamberlerin ardından birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler, kimi inandı, kimi inkar etti. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Lakin Allah istediğini yapar.” (Kuran. 2/253)
Görüldüğü gibi iki yerde Allah dileseydi deniyor ve bir yerde de Allah istediğini yapar deniyor. Demek ki yukarda ağlayan analar Allah istediği için ağlıyor... Ölenler de Allah istediği için ölüyor...
Hani: “O kendisinden başka tanrı olmayan, hükümran. Çok kutsal, esenlik ve güvenlik veren, görüp gözeten, güçlü, buyruğunu her şeye geçiren, ulu olan Allah’tır. Allah putperestlerin koştukları eşten münezzehtir.” (K. 59/23)
Şimdi düşünelim... Yani şimdi bu yerde yatanlar ve ağlayan analar Allah böyle istediği için mi ağlayıp duruyorlar. Böyle bir görüş adil, şefkatli, merhameti olan Allah’ın yüceliği ile nasıl bağdaşır? Allah böyle bir fecaat yaşatır mı?
Allah, bu Filistinlilerle İsrail’in beş bin yıldan birbiri öldürmelerine niçin hala bakıp durur? Bu insanlar Allah istediği için mi birbirlerini öldürüp duruyor? Filistinlilerle İsrail’in birbirlerinin öldürmesini Allah dilemişse bundan çıkarı ne?
İnsanlar; birbirlerini öldürüp duracağına barış içinde, sevgi içinde yaşamış olsalardı bu olgu, Allah için daha yakışık olmaz mı idi? Allah denilen yüce varlık yarattığı insanların barış içinde sevgi ile gülüp oynamasından mutlu olmaz mıydı?
Hani “Allah’ın verdiği canı Allah alırdı?” Niçin kendi verdiği canı kendisi almıyor da; insanların, birbirlerinin canını almasına seyirci kalıyor? Allah’ın Allahlığına yakışır mı bu?
hayri@bilgebalta.com – 11.7.2006
x
TANRI ve DİN
Din, olumlu davranışları simgeler. Dinsizlik ise olumsuz davranışları… Örneğin bir insan; ahlakla mı, ahlaksız mı, arlı mı, arsız mı, hırlı mı, hırsız mı, namuslu mu, namussuz mu, bencil mi değil mi, denli mi, densiz mi, erdemli mi, erdemsiz mi, ilkeli mi, ilkesiz mi, mal-mülk peşinde mi yoksa gereksinimi kadarının kazanmak peşinde mi? Bütün bu olumlu ve olumsuz kavramları sayısızca çoğaltabiliriz.. İşte bütün bu kavramlar dinin inceleme konusudur.
Burada saydığımız olumsuz kavramlar; ahlaksızlık, namussuzluk, hırsızlık, kan dökücülük, mal-mülk düşkünlüğü gibi… bunların hepsi dinsizlik olarak nitelenir. İster sinagog’a, ister Kilise’ye, isterse camiye gitsin sonuç değişmez, ölçü budur. Bu saydıklarımızı alışkanlık haline getirenler, dinlerin günahkâr olarak kabul etmesine karşın, dinsiz sayılır…
İşte bu anlamda olmak üzere bütün bu olumsuz ilke ve davranışların zıttı olan kavramlar ise kötüye karşı iyi oldukları için kutsallaştırılır. Kutsallaştırılan bütün kavramlar Tanı kavramı ile simgelenir.
Bu anlayışı ölçü almak koşulu ile bütün insanlık dinsizliği kabul etse ben kabul etmem. Bu anlamda olmak üzere bütün insanlar Tanrı’yı yadsısa ben, ölüm pahasına da olsa, yadsıyamam.
Din bu şekilde anlaşılması gerekirken insanlar, bu anlayışın dışına çıktıkları için Tanrı’dan uzaklaşmışlardır…
İnsan hakları Evrensel Sözleşmesinde “Herkesin düşünce, düşünceyi ifade etme, din ve inanç özgürlüğü vardır. Bu hak din ve inanç değiştirme özgürlüğünü de kapsar…” (Madde 18) Bu tür özgürlükler diğer sözleşmelerde de vardır. Örneğin: Uluslararası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi gibi…
Ne var ki Tanrı sözü sayılan Kutsal Kitaplarda insanların insanlığa tanığı bu hakları kullanmaya kalkışmak ölüme davetiye çıkarmak anlamına gelir. Örneğin İslam’da dinini değiştiren mürtet sayılarak öldürülür. Bu anlayışın kaynağı Hadisler yanında Kuran’dır. Okuyalım Tanrı sözü olarak kabul edilen Kuran’da: “Kim İslamiyet’ten başka bir dine yönelirse, onun ki kabul edilmeyecektir. O âhrette de kaybedenlerdendir.” (K. 3/85). “Kim mürtet ve kâfir olarak ölürse, işte onların bütün yaptıkları dünyada da, ahrette de boşa çıkmıştır ve onlar ateş halkıdır, orada ebedî kalacaklardır.” (K. 2/217, 3/77, 4/89,137, 47/25-29)
İnsaf yahu Yaratan (Tanrı=Allah…) vardır. Bir parça aklı ve sağduyusu olan insan insanların yaptığı yasalar; insanlığa din ve inancını değiştirme özgürlüğü tanırken Allah kendi kitabında bu tür davranışları niçin en büyük suçlardan saymıştır.
İnsanların koyduğu kurallar ile Tanrı’nın koydu kurallar karşılaştırıldığında insanların koyduğu kuralların daha insancıl olduğu görülür. Oysa Tanrı’nın yasaları daha insancıl olmalı değil mi idi? Nedir bu kâfirleri-müşrikleri, mürtetleri öldürmek… Bunların Müslüman olmadıkları için yaşama hakları yok mu?
Din ve Tanrı konusunu akılcı açıdan bakılmalıdır. Atatürk’ün deyimiyle: “Her ne ki akla mantığa Uygundur; o dindir.” Tanrı bilgisine erişmiş olanlar bu konulara akılcı ve bilimsel açıdan yaklaşırlar.
Öyle halkın anladığı gibi herhangi bir dine bağlı olmak yetmez. Söylenen her söz, Tanrı da söylese, Peygamberler de söylese, akıl, ahlak, bilim, erdem ölçülerine vurulmadan kabul edilemez.
Mevlâna’nın dediği gibi “Dün söylenen dünle geçti cancağızım; bu gün için yeni şeyler söylemek lâzım…
Bu gün yurdumuzda, bırakın şeriatçı medyayı; Atatürk’e, Cumhuriyet ilkelerine bağlı ve de ilerici olduklarını söyleyen medyamızda bile şeriat bütün gerçekliği ile halkımıza anlatılmamaktadır. Öyle ki devlet radyoları bile gerçekleri gizlemekte, saçma sapan söylentileri, hurafeleri halkımıza empoze etme konusunda şeriatçı medya ile yarışmaktadır. Örnek verirsek TRT’nin Din ve Ahlak yayınları… Özel televizyonların Ruh Dünyası, UFO dünyası...
Aşağıda adı geçenler “KURAN MÜSLÜMANLIĞI” adı altında şeriat propagandası yapmaktadırlar. Bunlardan ilk akla gelenleri, alfabetik olarak sıralıyorum, Dünden Bugüne Tercüman’da Prof. Bekir Karlıağa, Doç. Dr. Abdulaziz Hatip, Güneş gazetesinde Rıza Zelyut, Halka Tercüman’da Abdullah Sevinç, Star gazetesinde CHP Milletvekili Prof. Yaşar Nuri Öztürk, Takvim gazetesinde Prof. Zekeriya Beyaz, Vatan gazetesinde Prof. Süleyman ateş, Yarın gazetesinde Ahmet Yılmaz ve daha niceleri…
Diyanet İşleri Başkanlığı derseniz o da adı geçenlerden geri kalmamaktadır. Kaldı ki Diyanet İşleri Başkanlığı şeriatçıların örgütlü finansmanıdır.
Bütün saydıklarım bu güne değin “İslam’da neyin olup neyin olmadığı konusunda” bir anlaşmaya varamamışlardır. Günümüz ahlak ve bilimine, hukuk ve toplum kurallarına ters düşen bir uygulama ile karşılaştıklarında hep bir ağızdan koro halinde “İslam’da bu yoktur!” demektedirler. Oysa yok dedikleri vardır…
Şimdi bir an düşünelim; yurdumuzda, bunların istediği gibi Kuran Müslümanlığı uygulanmaya başladı diyelim. Bunlar kendi kafalarına göre Müslümanlığı uygulayamazlar ki. Bunlar Kuran, Hadis gibi İslam’ın temel kuralları dışına çıkamazlar ki...
Bir kere şurası bilinmelidir ki şeriatçılara göre: “Kuran ve Sünnet’le belirlenmiş iman esaslarının, ilâhî emirlerin ve yasakların bütününe ve herhangi birine inanmayan kişi kâfir” sayılır. (Bk. İslam’da Cinsel Hayat, Ali Rıza Demircan. Sözlük bölümü. Aynı zamanda D. Mehmet Doğan'ın Vadi Yayınlarınca yayınlanan BÜYÜK TÜRKÇE SÖZLÜK'ün Kâfir ve Lâik maddesine bakınız...)
Ali Rıza Demircan’ın dayanağı da şu âyetlerdir. “Allah’ın hükmü ile hükmetmeyenler kâfirdirler, zalimdirler.” (K. 5/44, 45)
”…Kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz.
Aranızda böyle yapanın cezası ancak dünya hayatında rezil olmaktır. Ahret gününde de azâbın en şiddetlisine onlar uğratılırlar. Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir.” (K. 2/85)
Yukarda adlarını sıraladıklarım ve diğerleri memlekete yeni bir buluşmuş gibi Kuran Müslümanlığını dayatmaktadırlar. Sanki İslam dünyasında 1500 yıldır uygulanan Kuran Müslümanlığı değilmiş gibi…
Bu bölümde yukarıda adı geçenlerin gizlemeye çalıştıkları âyetler (Kuran hükümleri) dile getirilmektedir. Bakalım dile getirmedikleri bu âyetleri dile getirmemi nasıl karşılayacaklardır.
Onların halkı aldatarak şeriata sürükleme hakkı var da; bizim halkımızı, Anayasa ve yasalarımız gereği yasak olan şeriat tehlikesinden korumak için gerçekleri dile getirmek ve laikliği savunmak hakkımız yok mudur?
Devletimizin Anayasasında her ne kadar “Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” deniyorsa da; laik olmayan Cumhuriyetimiz irticaı, Diyanet İşleri Başkanlığı yoluyla finanse etmekte ve hatta korumaktadır.
Böylece İslam'ın Sünni mezhebi devlet dini olma niteliğini sürdürmektedir. Bu laiklik dışı davranış sürdüğü sürece irtica; tesettür, inanç ve öğrenim özgürlüğü adı altında devleti kademe kademe ele geçirmeye devam edecektir.
Bu nedenle diyorum ki Sünni mezhebi de diğer din mensupları gibi kendi cemaatlerinin desteği ile yaşamaya bırakılarak Diyanet İşleri Başkanlığı yoluyla şeriatın finanse edilmesine son verilmelidir.
Aksi takdirde şeriat delilerinin; Sivas, Malatya, Çorum, Kahramanmaraş katliamları, Sivas Madımak otelinde yaptıkları gibi; insanları otele tıkıp yakmaları, Atatürkçü laik aydınları öldürmeleri zaman zaman yinelenecektir.
Bu tür olaylara meydan verilmemesi için laiklik gereği Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilmelidir. Yoksa Abdurrahman Dilipak, 21.1.2000 tarihli Akit gazetesinde dediği gibi: "Kuran zalimlerin elinde her zaman bir cinayet aletine dönüşebilir."
Amacım Kuran’ın zalimler elinde bir cinayet aletine dönüşmesini önlemektir. Bunun için de Devletimizin, her türlü düşünce ve inanç sahiplerine, hakaret ve şiddete başvurmama koşulu ile, özgürlük tanıması ve de; aklı, ahlakı, bilimi, gerçeği, hümanizmi savunanları şeriatçı militanların saldırısından, şerrinden, küfürlerinden koruması gerekir... Kaldı ki devletin aslî görevi de zaten budur.
Sanılmasın ki ben; Allah’ı, Dini, Kuran’ı küçük düşürmeye çalışıyorum. Hayır, ben Din gerçeğini, bütün dinlerin birbirlerinin orijini olduklarını anlatmaya çalışıyorum.
Her toplumun her çağda kendine göre bir hukuku vardır. Mevlana’nın bundan 700 yıl önce söylediği gibi: “Dünle söylenen dünle geçti cancağızım. Bu gün iç in yeni şeyler söylemek lazım!”
1400 yıl önceki hukuk kuralları (şeriat hükümleri) ile laikliğe yönelmiş toplumumuz yönetilemez. Bunun yanında da dinlerin ahlak, edep ve hikmete yönelten öğütleri ihmal edilmemeli ve öğütlerin de; ilahi değil, beşeri olduğu söylenmeli. Böylece; olgunlaşmış, sorumluluğunu bilen ahlak ve hukuk dışı olaylara karşı duyarlılığı olan yepyeni kuşaklar yetiştirilmelidir.
Tanrı anlayışı gerçek yörüngesine oturtulmalıdır. Toplumu sanal bir Tanrı kavramına yönlendirmeye son verilmelidir.
Bilinmelidir ki: “Tanrı; madde olarak yoktur, mana olarak vardır. Varlık olarak yoktur, kavram olarak vardır. Gerçek olarak yoktur, düşünce olarak vardır. Kişi (Zat) olarak yoktur, simge olarak vardır.”
Tanrı; doğru, güzel, iyi vb gibi etik değerleri, olumlu kavramları, yüce duyguları kapsayan bir kavramdır. Bu kavramlar ise insanın ruhunda vardır.
Bir örnekle görüşümü açıklamak istiyorum. Hıristiyanlıkta “Tanrı sevgidir!” (İncil. 1. Yuhanna. 4/16-19) denir. Kiliselerinin kapılarında bu levha asılıdır. Ne var ki bunun ne anlama geldiği çok az kişi tarafından anlaşılır. Bu demektir ki: “Sevgi” kavramı ile “nefret” kavramı ile karşılaştığınızda “Sevgi” tercih edilmelidir.
Çünkü Sevgi nefrete göre çok yüce bir kavramdır. Çünkü “sevgi” iyi olduğundan, yüce (Tanrı); nefret ise kötü olduğundan, aşağı (Şeytan) dır.
Bu nedenle “Tanrı yücelerden yücedir!” denilir. Ne var ki din bilgisinden yoksun dinciler Tanrı’nın bilinmeyen bir yerde kürsüsü var sanır...
Bunun yanında Tanrı kavramı; doğa yasaları, toplum kuralları yanında; insanın, aklını, sağduyusun, kültürel birikimini ve vicdanını kapsar. Bunu da ancak erbabı anlar.
“Tanrı bizde tecelli etmeye her zaman hazırdır. Tanrı her zaman içimizde ve bizimle birlikte vardır. Ne var ki ondan kaçarız. Sorumluluktan kaçmak için O’nu hep hep kendi dışımızda ararız.
Bize düşen içimizde bulunan Tanrı'nın sesine (vahiy, ilham, esin, uyarı, cız...) duymak ve o sese kulak verip uymaktır.
Aklın, bilimin, çağın ahlak ve hukuk kurallarına uymadığımız sürece biz insanlara kurtuluş yoktur.”
İnsanlar akla, bilime göre karar vereceklerine vahye uyarak dine göre karar veriyorlar. “Allah dünyayı yoktan var etti!” diyorlar. Böyle dedikleri an çıkmaza girdiklerini bilmiyorlar. Şu basit soru karşısında apışıp kalıyorlar. “Peki sen bir yaratan aradığına göre Allah’ı kim yarattı öyleyse?” denildiği zaman “O kendinden vardır!” diyorlar. Bu sözün bilimsel dayanağı var mı? Böyle bir sav bilimsel olabilir mi? Peki bu konuda da bir başkası: “Kendinden var olan maddedir.” haksız mı?
Yaratan maddedir. Vardan var olur, yoktan bir şey var olmaz. Kaldı ki bu savın bilimsel bir dayanağı da vardır: “Hiçbir madde yoktan var olamaz; var olan da yok olamaz!” Görüldüğü gibi insanlar akla değil vahye; bilime değil dine inanıyorlar...
Benim saçmaladığımı sananlar olabilir. Onlara şu gösterdiğim âyetlere bakmalarını öneririm:
Görüşlerimin din dışı olduğunu ileri sürerek bana kızanlar, öfkelenenler; önce gösterdiğim bu âyetlerle bakarak düşüncelerim arasındaki benzerliğe dikkat etmelidir.
Din konusunu oluşturan bu bölümde demek istediğim: insanı, içinde uyumakta olan Tanrı’yı uyarmaya ve uyandırdığı bu Tanrı’yı yaşatmasıdır. Bunun için de insanın akla, bilime öncelik vermesi, gerçekçi olması; yaşamını, sağduyu ve vicdanının sesine uydurması gerekir.
Bunun içinde insanın çaba göstermesi gerekir. Bu iş öğütle, söylemekle olmaz. İnsanın yaratılışı elverişli olmalıdır. Yaratılışı elverişli olmayanlara ne desen boşunadır ve bu nedenle bu sözlerim gerçek arayışı içinde olanlaradır..
Av. Hayri BALTA, 1.8.2003
X
Hayri Bey,
Çok teşekkürler efendim. O kadar net ve doğru tanımlamışsınız ki eklenecek tek söz kalmamış.
Ellerinize beyninize sağlık diyorum.
Sağlıcakla,
Cetiner, 19.7.2004
X
Çetiner Çalış
Çetiner Dostum,
Önce sevgi sundum. Yazılarıma gösterdiğiniz ilgiden memnun oldum.
Değil mi ki tartıştığın inanç grubu var. Bu durumda gözden geçirerek yeniden yazdığım "aydınlanmaya katkı" adli kitabimin Tanrı bölümü ile ilgili olan yazımı kullanmanda yarar var.
Sitem için yazdığım yazlar dipsiz kuyuya atılan taslar gibi.
Gönderdiklerimin;
"… aldım, teşekkür ederim"
ya da
"… benim için zaman harcama!" demeye değmiyor eli
Düşünüyorum, sessiz kalan bu dostlara göndermeli mi göndermemeli mi?
Yavaş yavaş sileceğim ilgisiz kalan dostların mektup dosyamdaki adreslerini...
Şimdi kal sağlıcakla,
Sevgiler sana...
H.B. 11.10.2005
X
E. E.’den
Hayri Bey,
Umarım hala hayattasınızdır da yazdıklarımı okuyup bana bir cevap yollarsınız.
Diyorsunuz ki, Tanrı ; insanın iyiliğe,güzelliğe ulaşma çabasının sonucudur.
Ben Tanrıya inanmıyorum, kötülük yapmaktan zevk alıyorum diyelim...
Bir gece aşırı alkol alsam, arabayla kazara size çarpsam, sonra da sizi yol ortasında bırakıp kaçsam, siz felç olsanız, yürüyemeyecek hale gelseniz, ben çok mutlu bir şekilde hayatıma devam etsem. ve yıllar yıllar sonra 95 yaşında paşalar gibi bir hayat yaşayıp ölsem. Siz ise 95 yaşına kadar sürüm sürüm sürünüp, insanlara muhtaç bir halde ölseniz.
Ne güzel olurdu değil mi? Cennet yok cehennem yok. Ben krallar gibi yaşıyorum, iyilik umurumda değil.( çünkü ölümden sonra hayat yok ) siz rezil bir hayat yaşıyorsunuz.
Hayri Bey avukatlık mesleğinin gereği olarak ağzınız iyi laf yapıyor ama boş konuşuyorsunuz.Ayetleri birer birer ele alıyorsunuz. öncesindeki ya da sonrasındaki ayetlerle beraber okuduğunuzda daha farklı anlamlar elde edeceksiniz bunu biliyorsunuz ama işinize gelmiyor.
Lütfen bana dişe dokunur bir cevap verin... Her şey bu Dünyada mı kalıyor.. 60 senelik mi..
Saygılar e.e. 7.12.206
x
Sayın E.E.
Önce sevgi size.
Öyle anlaşılıyor ki girip çıkıyorsunuz Site’mize…
Yaşama gelince; yaşıyoruz işte buna yaşama denirse.
Çünkü 10 Kasım 206’da ağır bir kalp krizi geçirdim.
Şok tedavisi gördüm dirildim.
Kalbime pil takıldı; şimdi, Pilli Dede’yim…
Hadi dediğin gibi olsun.
Öbür dünyada Allah bizden hesap sorsun.
Ama yine oluyor bütün kötülükler.
Her gün cinayetleri, ırza geçmeleri yazıyor gazeteler…
Cennet Cehennem insanın ruhsal halidir.
Bunu idrak edebilmek için “Ölmeden önce ölüp dirilmelidir"…
Ölmeden önce öldük, yeniden doğduk, dirildik.
İşlediğimiz suçların cezasını daha yaşarken çektik…
Evet, Tanrı arayışında olmayanlar bizi bilemez.
Arayış içinde olmayan iyi nedir (sevap); kötü (günah) nedir bilmez.
Onlar Kuran’ın ifadesi ile “sağır, dilsiz ve de kördürler” görmez…
Tanrı, dirilerin Tanrısı’dır ölülerin değil…
Bul Diri’yi, karşısında saygı ile eğil…
Yoruldum, daha fazla yazamıyorum.
Ben az söyledim, sen çok anla diyorum…
Sevgiler size bizden…
İletindeki efendiliği esirgeme bizden.
H.B. 7.6.2006
+
E. E.
en azından cevap verdiğiniz için teşekkürler...
umarım bir gün yaşadığımız hayattan pişman olmayız
saygılar
E. E. 8.12.2006
X
BARIŞ ve SAVAŞ AYETLERİ
Yaşar Nuri Öztürk Star gazetesinde: "Kur'an daha ikinci sayfasında kendisini, 'çelişme, tutarsızlık ve kuşkudan arınmış kitap' olarak anmaktadır." diyor ve şu ayeti kanıt olarak sunuyor: “Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren Kitaptır.” (K. 2/2)
İnanışa göre Kuran “Allah kelamı” olduğuna göre; Kuran da Allah şöyle diyor kendisi hakkında:
"Kuran'ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi onda çok aykırılıklar bulurlardı." (K.4/82)
ve yine:
"Allah... kulu Muhammed'e kendisinde hiçbir (tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru kitabı indirdi." (K. 18/1)...
Ne var ki Kuran’ı okuduğumuzda birbiri ile çelişen ayetlerle karşılaşıyoruz. Belki de bizim imanımız zayıf, itikadımız bozuk olduğu için bize öyle geliyor. Bu durumda ilahiyatçı profesörlere bu çelişkileri açıklamak düşüyor.
Elbette tarafsız bir açıklama yapabilmek için insanın aklını dine - imana kurban etmemiş olmak gerekiyor... Aklını; Allah'a, dine, imana, Peygamberine kurban etmiş kişi gerçekleri göremez ve tarafsız olamaz…
Bu nedenle yazımız (sözümüz) aklını imana kurban etmeyen gerçek aydınlaradır...
+
Yine Yaşar Nuri Öztürk, 25.1.2002 tarihli Star gazetesinde "KUR'ANSIZ İSLAM
ARAYIŞLARI” başlıklı yazısında yine “Hadissiz, Kıyası Fukaha’sız, İcma-i ümmetsiz İslam Olmaz” deyenlere çatıyor.
Bilmeyenler için söylüyorum: Yaşar Nuri Öztürk İslamiyeti yalnız Kuran'a dayandırmak istiyor. Karşıtları ise "Hayır, diyor. Yalnız Kuran yetmez, Hadis de gerek, Kıyası Fukaha da gerek, İcmai ümmet de gerek." diyor ki doğrusu da budur...
Yaşar Nuri Öztürk, sözünü ettiğim yazısında, şöyle bir tümce kullanıyor: "Kur'an daha ikinci sayfasında kendisini, 'çelişme, tutarsızlık ve kuşkudan arınmış kitap' olarak anmaktadır." (K. 2/2).
Öyle bir laik ülkede yaşıyoruz ki; dinlere ilişkin efsaneleri, hurafeleri, masalları, akla, mantığa, gerçeklere ve bilime aykırı söylenceleri söylemek ve övmek alabildiğine serbest ve yasaksız; ama bu söylenenleri eleştirmek TCK m. 175'e tabi...
Örnek verirsek; Devlet ve Hükümet büyüklerimiz gibi "İslam; en akılcı, en mükemmel ve en son dindir!" dersek ses yok; ama, "En akılcı din, en mükemmel din, en son din böyle kural koyar mı?" demeye kalkarsak, ölümlerden ölüm beğenmek zorunda kalırız ve de kendimizi TCK’ya aykırılıktan savcının karşısında ve mahkemede buluruz.
Yine gazetelerde sık sık okuyoruz; falan bilgin ya da kişi, İslamiyet’i seçmiş ve İslamiyet’i seçerken de şöyle şöyle demiş diye onların sözlerini sergilersek bir şey yok. Buna karşılık "Arkadaş İslam’ı bırakıp başka dini seçenler de var. Bu da dinini değiştirirken İslamiyet hakkında şöyle şöyle demiş…” dersen kıyamet kopuyor…
Bir örnek daha Müslüman Zekeriya Beyaz'ın, kendi dinini övme hakkı var; ama, karşısındaki Hıristiyan’ın, Yahudi'nin ise kendi dinini övme hakkı yok. Sanki onlar İslamiyet’i seçmemiş oldukları için suç işlemişler gibi sus-pus oturmak zorunda kalıyorlar... Hani Anayasamız, “herkes düşünce ve kanatlarını serbestçe açıklar” diyordu, Hani devletimiz laiklikti ve herkesin inancını sergilemesini güvence altına almıştı...
Şimdi de Yaşar Nuri Öztürk, Kuran için: "Çelişme, tutarsızlık ve kuşkudan arınmış kitap!" diyor. Dayanak olarak da Kuran’ı gösteriyor.
"Kuran'ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi onda çok aykırılıklar bulurlardı." (K.2/82)
ve yine:
"Allah... kulu Muhammed'e kendisinde hiçbir (tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru kitabı indirdi." (K. 18/1)... diyor…
Kuran ve Yaşar Nuri Öztürk, Kuran'da çelişme ve tutarsızlık yok deyince; düşünen bir insanın acaba gerçekten böyle mi? Gerçekten “Kuranda; çelişki, tutarsızlık, uyumsuzluk var mı, yok mu?" diye düşünerek araştırma hakkı yok mu? Acaba demek gereğini duymaz mı?
Kuran kendini övünce ve Yaşar Nuri Öztürk de “Kuran böyle söylüyor” deyince hemen inanmalı mıyız? Doğa bize bu aklı niye vermiş öyleyse?... Hem Yaşar Nuri Öztürk, sık sık, hem de Kuran'a dayanarak:
"Aklını kullanmayanlar azaba uğrar!" (K. 10/100) demiyor mu, ki bence çok doğru bir tümce. Çünkü İslam dünyasının geri kalmış olmasının tek nedeni aklını kullanmamış olmasıdır...
Bir de şöyle bir tümce yok mu Kuran'da: "Aklını kullanmayanlar gerçeği işitemezler!" ( 10/42) diye...
Şimdi gerçeği işitmek ve işittirmek ve de hem kendim, hem de okuyucularımı azaba uğratmamak için birlikte düşünmeyi öneriyorum...
Kuran da birbirleri ile çelişen tümceleri (ayetleri) aşağıya alıyorum. Barış ve Selamet, Düşmanlık ve Şiddet tümcelerini alt alta sıralıyorum. Önce Barış ve Selamet tümcelerini; sonra da Düşmanlık ve Şiddet tümcelerini yazıyorum.
Şimdi karşı karşıya ve alt alta sıraladığım bu tümcelerini gerçek saygımız gereği (Dinde buna Allah için denir) dikkatle okuyalım
+
1. Barış Tümceleri:
1. "Ey inananlar! Hep birden barışa girin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır.” (K. /208)
2. "Dinde zorlama yoktur.” (K.2/256)
3. "Ey Muhammet! Onların doğru yola iletilmeleri sana düşmez; fakat, Allah dilediğini doğru yola iletir.” (K.2/272)
Savaş Tümceleri:
1. "...kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Aranızda böyle yapanın cezası ancak dünya hayatında rezil olmaktır. Ahret gününde de azâbın en şiddetlisine onlar uğratılırlar. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” (K. 2/85)
2. "Onları bulduğunu yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları
çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'ın yanında onlar savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa onları bulduğunuz yerde öldürün.” (K. 2/191)
3. "Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini ortada kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse savaşmayın. Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (K. 2/193)
2. Barış
1 "Ey Muhammet! Eğer seninle tartışmaya girişirlerse, 'Ben, bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a verdim.' de. Kendilerine kitap verilenlere ve kitapsızlara: 'Siz de İslam oldunuz mu?' de. Şayet İslam olurlarsa doğru yola girmişlerdir, yüz çevirirlerse sana yalnız tebliğ etmek düşer. Allah kullarını görür.” (K.3/20)
Savaş:
1. "Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler; kim böyle yaparsa Allah katında bir değeri yoktur, ancak, onlardan sakınmanız hâli müstesnadır. Allah sizi kendisiyle korkutur. Dönüş Allah'adır." (K. 3/28)
2. "Kim İslamiyet'ten başka bir dine yönelirse onunki kabul edilmeyecektir. O, ahrette de kaybedenlerdendir. İnandıktan, peygamberin hak olduğuna şahâdet ettikten, kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr eden bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zalimleri doğru yola eriştirmez.” (K. 3/85-86)
3. ."Allah yolunda öldürülür veyâ ölürseniz, size Allah'tan onların topladıklarından hayırlı bir mağfiret ve rahmet vardır.” (K. 3/117)
4. "Ey inananlar! Sizden olmayanı sırdaş edinmeyin, onlar sizi şaşırtmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların öfkesi ağızlarından taşmaktadır, kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür. Eğer aklediyorsanız, şüphesiz size âyetleri açıkladık.” (K. 3/118)
5. "İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak, günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz. Küçültücü azab onlaradır.” (K. 3/178)
6. "İnkâr edenlerin diyâr diyâr gezip refah içinde dolaşması sakın ey Muhammed, seni aldatmasın; az bir faydalanmadan sonra onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü duraktır.” (K. 3/196-197)
7. "Peygambere itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse bilsin ki, Biz seni onlara bekçi göndermedik. K. 4/80"
8. "Doğrusu, âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız; derilerinin her yanışında azâbı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz.” (K. 4/56)
9. "O halde, dünya hayatı yerine ahreti alanlar, Allah yolunda savaşsınlar: Kim Allah yolunda savaşır, öldürülür veya galip gelirse, Biz ona büyük bir ecir vereceğiz.” (K. 4/74)
10. "Onlar kendileri inkâr ettikleri gibi, keşke siz de inkâr etseniz de eşit olsanız isterler. Allah yolunda hicret etmedikçe onlardan dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları tutun, bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan dost ve yardımcı edinmeyen." (K. 4/89)
11. "... eğer sizden uzak durmazlar, barış teklif etmezler ve sizden el çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte onların aleyhlerine size apaçık ferman verdik.” (K. 4/9l)
12. "Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!” (K. 4/115)
13. "O, size Kitapta 'Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, başka bir söze geçmedikçe, onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz' diye indirdi. Doğrusu Allah münâfıkları ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” (K. 4/140)
14. "Ey İnananlar! Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Allah'ın aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?” (K. 4/144)
15. ."Allah'ı ve peygamberlerini inkâr eden, Allah'la peygamberleri arasını ayırmak isteyen 'Bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr ederiz' diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar gerçekten kâfir olanlardır. Kâfirlere ağır bir azâp hazırlamışızdır.” (K. 4/150-151)
16. "...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerdir.” (K. 5/44)
17. "Orada onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe dişle ve günahlarına kefâret olur. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar zâlimlerdir.” (K. 5/45)
3. Barış:
1. "Ey müminler! Siz kendinize bakın. Siz hidâyete ererseniz, delâlete düşen size zarar vermez.” (K. 5/105)
Savaş:
1. "İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar cehennemliklerdir.” ( K.5/10)
2. "Allah ve peygamberleriyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezâsı öldürülmek veya asılmak yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu onlara dünyada bir rezilliktir. Onlara âhrette büyük azâb vardır.” (K. 5/33)
3. “Yahûdî ve Hıristiyanları dost olarak benimsemeyen, onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlara dost olursa o da onlardandır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez.” (K. 5/51)
4. "İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar cehennemliktir.” (K. 5/86)
4. Barış:
1. "Doğrusu size Rabbinizden açık belgeler gelmiştir; kim görürse kendi lehine ve kim körlük ederse kendi aleyhinedir. Ben sizin bekçiniz değilim. K. 6/104"
2. "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven. O şüphesiz işitir ve bilir.” (K. 8/61)
Savaş:
1. "Âyetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayanlar, işte onlar
cehennemliklerdir, orada temelli kalacaklardır.” (K. 7/36)
2. "Allah'ın doğru yola sevk ettiği kimse doğru yolda olur. Saptırdığı kimseler ise, işte onlar mahvolanlardır.” (K. 7/178)
3. "Rabbin meleklere ben sizinleyim. 'İnananları destekleyin’ diye vahyetti. 'Ben, inkâr edenlerin kalplerine korku salacağım, artık onların boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın' dedi.” (K. 8/12)
4. "Onları siz öldürmediniz fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah atmıştı. Alla, bunu inananları güzel bir imtihana tabi tutmak için yapmıştı. Doğrusu, o işitir ve bilir.” (K. 8/17)
5. "Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse bilsinler ki Allah onların işlediklerini şüphesiz görür.” (K. 8/39)
6. "Ey Peygamber! Müminleri savaş için coştur. İzin sabırlı yirmi kişiniz onlardan iki yüz kişiyi yener. Sizin yüz kişiniz, inkâr edenlerden bir kişiyi yener; çünkü onlar anlayışsız bir güruhtur. Şimdi Allah yükünüzü hafifletti, zira içinizde zaaf bulunduğunu biliyordu. Sizin sabırla yüz kişiniz onlardan iki yüz kişiyi yener; sizin bir kişiniz, Allah'ın izniyle, iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle beraberdir.” (K. 8/65-66)
7. "Hürmetli aylar çıkınca, puta tapanları bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayıp hapsedin; her gözetleme yerinde onları bekleyin. Eğer tövbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse yollarını serbest bırakın. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.” (K. 9/5)
7. "Eğer, antlaşmalarından sonra, yeminlerini bozarlar, dîninize dil uzatırlarsa, inkârda önde gidenlerle savaşın, -çünkü onların yeminleri sayılmaz- belki vazgeçerler.” (K. 9/11)
8. "Onlarla savaşın ki Allah sizin elinizle onları azâplandırsın, rezil etsin ve sizi üstün getirsin de müminlerin gönüllerini ferahlandırsın, kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah bilendir, Hakimdir. “ (K. 9/14-15)
9. "Ey inananlar! Babalarınızı, kardeşlerinizi -küfrü imana tercih ediyorlarsa- dost edinmeyin. Sizden onları kim dost edinirse doğrusu kendine yazık etmiş olurlar.” (K. 9/23)
10. "Kitap verilenlerden, Allah'a, âhret gününe inanmayan, Allah'ın ve peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın.” (K. 9/29)
11. "Ey inananlar! Size ne olduğu ki, 'Allah yolunda, savaşa çıkın' dendiği zaman yere çöküp kaldınız? Âhreti bırakıp dünya hâyatına mı razı olduğunuz? Oysa dünya hayatının geçimi âhrete göre pek az bir şeydir. Çıkmazsanız Allah size can yakıcı azapla azap eder ve yerinize başka bir millet getirir. O'na bir şey yapamazsınız. Allah her şeye kadirdir.” (K. 9/38-39)
12. "İsteyen, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın, Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihâd edin. Bilirseniz bu sizin için hayırlıdır.” (K. 9/41)
13. "Ey Peygamber! İnkârcılarla, ikiyüzlülerle savaş; onlara karşı sert davran. Varacakları yer cehennemdir, ne kötü dönüştür.” (K. 9/73)
14."Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını -Tevrat, İncil ve Kuran'da söz verilmiş bir hak olarak- cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişe sevinin; bu büyük başarıdır.” (K. 9/111)
15. "Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkârcılarla savaşın; sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlarla berâberdir.” (K 9/123)
5. Barış:
"Ey Muhammed! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?” (K. 10/99)
2. "Allah'ın izni olmadıkça hiç kimse inanamaz. O, aklını kullanmayanlara kötü bir azâb verir.” (K. 10/100)
3. "De ki: 'Ey insanlar! Rabbinizden size gerçek gelmiştir. Doğru yola giren ancak kendisi için girmiş ve sapıtan da kendi zararına olarak sapıtmıştır.” (K. 10/108)
4. "Ey Muhammed! Sana vahyedilene uy; Allah hükmünü verene kadar sabret. O, hüküm verenlerin en iyisidir.” (K. 10/109)
5. "Ey Muhammed! Onlara vaat ettiğimiz azâbın bir kısmını sana göstersek de senin canını alsak da, vazifen sadece tebliği etmektir. Hesap görmek bize düşer.” (K. 13/40)
6. "Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir. Yolun eğri olanı vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi.” (K. 16/9)
7. "Ey Muhammed! Onların doğru yolda olmalarına ne kadar özensen, yine de Allah, saptırdığını doğru yola iletmez. Onların yardımcıları da olmaz.” (K. 16/37)
8. "Ey Muhammed! Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış, doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir.” (K. 16/125)
Savaş:
1. "...İnkârcılara, inkârlarından ötürü kızgın bir içecek ve can yakıcı âzâb vardır.” (K. 10/4)
2. "Doğrusu bu Kuran en doğru yola götürür ve yararlı iş yapan müminlere büyük ecir olduğunu, âhrete inanmayanlara can yakıcı bir âzâb hazırladığımızı müjdeler.” (K. 17/9-10)
3. "Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimleri de saptırırsa, artık onlar için Allah’tan başka dostlar bulamazsın. Biz onları kıyâmet günü yüzükoyun körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşr ederiz. Varacakları yer cehennemdir. Onun ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini artırırız.” (K. 17/97)
6. Barış:
1."De ki: Gerçek Rabbinizdendir. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin...” (K. 18/29)
Savaş:
1. "...Şüphesiz zalimler için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırlamışız. Onlar yardım istediklerinde, erimiş mâden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir duraktır!” (K. 18/29)
2. "İşte Rableri hakkında tartışmaya giren iki taraf: O'nu inkâr edenlere, ateşten elbiseler kesilmiştir, başlarına da kaynar su dökülür de bununla karındakiler ve deriler eritilir. Demir topuzlar onlar içindir. Orada, uğradıkları gamdan ne zaman çıkmak isteseler her defâsında oraya geri çevrilirler: 'Yakıcı azabı tadın' denir.” (K. 22/19-22)
7. Barış:
1. "De ki: 'Ben, yalnız her şeyin sahibi olan ve bu kutlu kılınmış şehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Müslümanlardan olmakla ve Kuran okumakla emrolundum' Kim doğru yolu bulmuşsa, yalnız kendisi için bulmuş olur, kim sapıtmışsa kendine etmiş olur. De ki: Ben sadece, uyaranlardan biriyim.'” (K. 27/91-92)
2. "Ey Muhammed! Sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah dilediğini doğru eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir.” (K. 28/56)
3. "Sen sadece bir uyarıcısın.” (K. 35/23)
4. "Ey Muhammed! Sağırlara sen mi duyuracaksın? Yoksa körleri ve apaçık sapıklıkla olanları doğru yola sen mi eriştireceksin?” (K. 43/40)
Savaş:
1. "Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatılıp da onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim var mıdır? Şüphesiz suçlulardan öç alacağız.” (K. 32/22)
2. "...Azâbı gördüklerinde, ettiklerine içleri yanar. İnkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar vururuz. Yaptıklarından başka bir şeyin mi cezâsını çekerler?” ( K. 34/33)
3. "Boyunlarına, çenelerine kadar varan demir halkalar geçirmişizdir, bunun için başları yukarı kalkıktır.” (K. 36/8)
4. "...Vay ateşe uğrayacak inkârcıların haline!” (K. 38/27)
5. "Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir. Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar. Sonra onlara: 'Allah'ı bırakıp da koştuğunuz ortaklar nerededir?' denir...” (K. 40/70-74)
6. "Doğrusu, günahkarların yiyeceği zakkum ağacıdır; karınlarında suyun kaynaması gibi kaynayan, erişi maden gibidir. 'Suçluyu yakalayın, cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başına -azâb olarak- kaynar su dökün' denir, sonra ona: 'Tad bakalım, hani şerefli olan, değerli olan yalnız sendin. İşte bu şüphelenip durduğunuz şeydir' denir.” (K.44/46-50)
7. "Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun; sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız ya da fidye ile salıverin; Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü de öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir. Allah kendi yolunda öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz.” (K. 47/4)
8. "Ey inananlar! Sizler daha üstün olduğunuz halde düşman karşısında gevşemeyin ki barış istemek zorunda kalmayasınız; Allah sizinle beraberdir; sizin işlerinizi eksiltmeyecektir.” (K. 47/35)
9. "Ey Muhammed! Bedevilerden geri kalmış olanlara de ki: 'Güçlü kuvvetli bir millete karşı, onlar Müslüman olana kadar savaşmaya çağrılacaksınız; eğer itâat ederseniz Allah size güzel ecir verir, ama daha önce döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi can yakan bir azaba uğratır.” (K.48/16)
10. "Defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara! İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde. Serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar. Çünkü onlar, bundan önce, dünyada, nimet içinde bulunurlar iken, büyük günah işlemekte direnir dururlardı.” (K. 56/4l-46)
11. "Ey inananlar! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken onlara sevgi gösteriyorsunuz; oysa onlar Rabbiniz olan Allah'a inandığınızdan ötürü sizi ve Peygamberi yurdunuzdan çıkarıyorlar... Eğer sizler Benim yolumdan savaşmak ve rızamı kazanmak için yola çıkmışsanız onlara nasıl sevgi gösterirsiniz. Ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden onlara sevgi gösteren kimse, şüphesiz doğru yoldan sapmıştır.” (K.60/1)
12. "Ey Peygamber! İnkârcılarla ve ikiyüzlülerle savaş, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir, ne kötü dönüştür!.” (K. 66/9)
13. "İlgililere şöyle buyrulur: 'O'nu alın bağlayın. Sonra cehenneme yaslayın. Sonra onu boyu yetmiş arşın olan zincire vurun. Çünkü o, yüce Allah'a inanmazdı. Yoksulun yiyeceği ile ilgilenmezdi.’ Bu sebeple burada bu gün onun bir acıyanı yoktur. Günahkârların yiyeceği olan kanlı irinden başka bir yiyeceği de yoktur.” (K. 69/30-37)
8. Barış:
1. "Benim yaptığım yalnız, Allah katından olanı, O'nun gönderdiklerini tebliğdir.” (K. 72/23”
Savaş:
1. "Allah'a ve peygamberine kim karşı gelirce ona, içinde sonsuz ve temelli kalınacak cehennem ateşi vardır.” (K. 72/23)
9. Barış:
1. "Şüphesiz ona (insana) yol gösterdik; buna kimi şükreder, kimi de nankörlük. “ (K. 76/3)
Savaş:
1. “Doğrusu, inkârcılar için zincirler, demir halkalar ve çılgın alevli cehennem hazırladık.” (K. 76/4)
10. Barış:
1. "Ey Muhammed! Sen öğüt ver! Esâsen sen sadece bir öğütçüsün. Sen onlara zor kullanacak değilsin.” (K. 88/21-22)
Savaş:
1. "Ama kim yüz çevirir, inkâr ederse, Allah onu en büyük azâba uğratır. Doğrusu onların dönüşü bizedir. Şüphesiz sonra hesaplarını görmek de bize düşmektedir.” (K. 88/23-26)
2. "Kitap ehlinden ve puta tapanlardan inkâr edenler, şüphesiz içinde temelli kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte bunlar, yaratıkların en kötüsüdürler.” (K. 98/6)
11. Barış:
1. "Ey Muhammed! De ki: 'Ey inkârcılar! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da sizler tapmazsınız. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır. “ (K. 109/1-6)
Savaş:
1. "Ebû Leheb'in elleri kurusun; kurudu da! Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi. Alevli ateşte yaslanacaktır. Karısı da, boynunda bir ip olduğu halde ona odun taşıyacaktır.” (K. 111/1-5)
+
Her ne değin bizzat Kuran'ın kendisi ve yurdumuzda Kuran Müslümanlığını uygulamak için çırpınan Yaşar Nuri Öztürk ve diğer tüm ilahiyatçılar; Kuran'da; çelişki (tezad), tutarsızlık ve uyumsuzluk (ahenksizlik) yok diyorlarsa da; yukarıda okuduklarımız içinde birbirine karşıt birçok tümcelerle (ayetlerle) karşılaşmaktayız.
Tanrı (Allah) bazı ayetlerde:
"Allah'ın izni olmadıkça kimse inanamaz!" (K. 120/100)
"Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin...” (K. 18/29) derken; bazan da:
"Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini kalana kadar onlarla savaşın.” (K.8/39) diyor…
Tanrı (Allah) bir yandan;
"Ey Muhammed! Sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin; ama Allah dilediğini doğru eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir.” (K. 28/56) derken; bu tümcenin (ayetin) hemen yanında:
"Doğrusu, inkârcılar için zincirler, demir halkalar ve çılgın alevli cehennem hazırladık.” (K. 76/4)
"Boyunlarına, çenelerine kadar varan demir halkalar geçirmişizdir, bunun için başları yukarı kalkıktır.” (K. 36/8) diyor...
Bunun gibi daha yüzlerce, binlerce örnek gösterilebilirken Kuran'da nasıl çelişki, tutarsızlık, uyumsuzluk yok diyebiliriz.
Sonra: "Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun" tümceleri varken Müslümanlıkta; savaş dini değil barış dini denebilir mi?
Bu boyun vurarak öldürmek günümüz anlayışı ile ne oranda bağdaşır?..
Şeriatla yönetilen ülkelerde idam cezaları hükümlünün boynu vurularak yerine getirilirken dehşete kapılmayan aklı başında bir insan gösterilebilir mi? Bu nedenle yurdumuzda uygulanan idam cezaları kapalı yerlerde yerine getirilirken; 1984'ten bu yana, kapılı yerde bile, idam cezaları uygulanamamaktadır ve şimdi de büsbütün kaldırılmıştır.
Kuran'daki bu tümceler (ayetler) Allah'ın emri olarak kabul edilirken Yaşar Nuri Öztürk ile Zekeriya Beyaz Kuran Müslümanlığını kendi kafalarına göre uygulayabilirler mi?
Eğer Yaşar Nuri Öztürk ve diğerleri: “Kuran Müslümanlığını uygulamaya başlarlarsa; “Kuran’da bu da yazıyor, bu da Allah'ın emri!” diyenler karşısında Kuran’ı harfi harfine uygulayamamazlık edebilirler mi?
Gerçeği bilmek insanı Hak’ka (Doğruya, gerçeğe...) eriştirir ve gerçek insanı güçlü yapar. Gerçek saygımız gereği (dinde buna Allah korkusu denir) doğruları söyleyelim.
Eğer yukarıdaki o dehşet sahnelerini Allah'a yakıştırırsak; akıl, bilim ve insandaki acıma ve vicdan duygusuna, çağımız anlayışına, sosyal gerçeklere, saygısızlık ve hatta hakaret etmiş oluruz...
Şimdi biz aydınlar bu gerçekleri insanlara açıklamazsak kendi kendimize yadsımış olmaz mıyız. Gerçeği tepelemiş sayılmaz mıyız...
Bir aydın inandığı ve doğru bulduğu gerçekleri yaşarken söylemezse ne zaman söyleyecek... Bir aydın halkına gerçekleri anlatmazsa kim anlatacak?...
Çünkü söylenmiştir: "Cümle halkın vebali evliyanın boynunadır." Bu güzel sözü günümüz Türkçesine çevirirsek: "Bütün halkı aydınlatma sorumluluğu aydınların boynundadır."
Av. Hayri BALTA, 17.5.2006
x
İSLAM BARIŞ ve HOŞGÖRÜ DİNİ MİDİR?
Kutlu Doğum haftası nedeniyle bizimkiler fırsatı yakaladılar. İktidarda olmanın verdiği güçle bilip bilmeden anlatıp durdular. Kürsülere çıkıp ağlayıp durdular. İslam “Barış ve esenlik dinidir!” diye tek kale oynadılar. Bunları söylerken kimi zaman ağladılar, kimi zaman duygulandılar.
Bir Allah’ın kulu da karşılarına çıkıp; “Güzel söylüyorsunuz ama arkadaşlar; tarihsel gerçekler sizi yalanlıyor. Kuran ve Hadis kitapları sizini söylediklerinizin tam tersini söylüyor. Siz bunları bildiğiniz halde mi İslam barış, esenlik ve merhamet dinidir. Bütün dinlere hoş görülüdür, saygılıdır” diyorsunuz.
Eğer bu gerçekleri bildiğiniz halde tamamen tersini söylüyorsanız “Hakkı tepelemiş oluyorsunuz; yok, bilmediğiniz halde böyle söylüyorsanız cehaletinize bizi ortak ediyorsunuz…”
Aynı sözleri bizim Atatürkçü ve laiklerimiz de söylüyor. “İslam sulh ve selametten gelir. Barış ve esenlik dinidir…” diyorlar. Kendilerine aşağıdaki ayetleri gösteriyorum; ”Bunda bir yanlışlık var!” diyorlar.
Bizlerin bu anlayışta bulunması elbette sulh ve selamet açısından olumlu bir gelişme. Ancak unuttuğumuz gerçekler var. Örneğin İslam peygamberi, daha ölüsü toprağa verilmeden, hem de cennetle müjdelenmiş sahabeler birbirine girdiler.
Sonra İslam Peygamberinin eşi Ayşe ile kızı Fatima birbirine girdiler. İçlerinde sahabeler de olmak üzere birbirlerini öldürdüler. Bu savaşa Deve (Camel) savaşı denir.
Bu olayın arkasından 4. Halife Ali ile Muaviye tarafları birbirine girdiler. Taraflar arasındaki bu dalaşma çocuklarına da intikal etti. Muaviye’nin oğlu Yezid Peygamberin torunları, Ali’nin ve Fatima’nın çocuklarından Hasan’ı zehirleyerek ve Hüseyin’i ve aile bireylerini de Kerbelada susuz koyarak öldürdüler.
İslam dini; dinler arası diyalogdan, “Barış ve Esenlik” ten çok uzaktır. Bu konuda bir görüş sahibi olmak için yalnızca şu ayetleri okumak yeter:
1. “Sen onların dinine uymadıkça ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar senden aslâ hoşnut olmazlar.” (K. Bakara. 2/120)
2. “Ey iman edenler! Sizden olmayan kimseleri sakın sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz, ayetleri size açıklamış bulunuyoruz. (K. Al-i İmran. 3/118)
3. “Kimi Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse, işte onlar kâfirlerdir.” (K. Maide. 5/44, 45)
4. "Ey İnananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost olarak benimsemeyin, onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlara dost olursa o da o da onlardan dır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez." (K. Maide; 5/51)
5. “Müşrikler ancak bir pisliktir.” (K. Tevbe. 9/28)
6. “Kendisine Rabb’inin ayetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir? Muhakkak ki biz suçlulardan öç alacağız!” (K. Secde. 32/22)
7. “Sen o münafıkları gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider ve söylerlerse söylediklerine kulak verirsin. Sanki onlar direk olmuş keresteler gibidir. Ve gürültüyü korkularından aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, onun için (kendilerine emniyet etme) onlardan sakın. Allah kahretsin onları! Hakk’tan nasıl çevriliyorlar.” (K. Münâfıkun. 63/4
Bu konuda daha geniş bilgi edinilmek isteniyorsa Hakikat Dergisinin Temmuz 2004 tarihli 130 sayfasına bakılabilir. Adı geçen dergi Fethullah Gülen’i; Amerika’da oturduğu için İslam’dan çıkmış olmakla suçlayarak, yukarıdaki ayetler gibi daha birçok ayetler gösteriyor.
İslam’ın Yahudi ve Hıristiyanlar hakkındaki görüşlerini öğrenmek isteyenlere İlhan Arsel'in Kaynak yayınlarında çıkan “Kuran’daki Kitaplılar" adlı kitabını okumalarını öneririm. Bu kitap 200 sayfalık olup bir günde bitirilebilir.
Araştırmadan, okumadan, bilmeden halkı yanlışa yönlendirmek iyi bir davranış olmasa gerek. Kim ki İslam “barış ve esenlik” dini der; o, İslam’ı bilmiyor demektir. İslam’da “barış ve esenlik” İslamiyet’i seçmiş olanlaradır. Böyle demek bile sakıncalıdır. İslam tarihini incelediğimiz zaman görürüz ki daha peygamberlerinin ölüsü toprağa verilmeden Mekke ve Medine’dekiler birbirlerine düşmüşlerdir. Örneğin; Ömer, Osman, Ali taraftarları birbirlerine suikast düzenlemişlerdir.
İslam Peygamberinin eşi (Ayşe) ile kızı (Fatma) taraftarları Fedek hurmalığı yüzünden Sahabeler başta olmak üzere Deve (Cebel) savaşı adı verilen savaşta birbirlerini öldürmüşlerdir. Hemen arkasından; Sünniler, Şiiler, Hariciler olmak üzere üçe bölünerek birbirlerini öldürmüşlerdir. Bütün bu olaylar Peygamberlerinin ölümünün hemen arkasından başlamış olup Kerbela savaşı ile bile son bulmamıştır. Bundan sonra mezhep ve tarikat kavgaları adı altında camilerde bile 70 yılı süren bir küfürleşme ve Ehl-i Beyti’in sürgün dönemi yaşanmıştır.
Bütün bu olayları değerlendirmeden “İslam barış ve esenlik dinidir” demek halkımızı yanlış yönlendirerek Müslüman dünyasını ateşe atmaktan ve geri kalmasına neden olmaktan başka bir işe yaramaz.
İslam, savaşçı (cidalci) bir dindir. Öyle ki savaşı gelir kaynağı olarak seçmiştir. Bu nedenle İslam; dünyayı, ikiye ayırmıştır: “Darül İslam”, “Darül harp!”
İslam dinine göre; Darül harptekilerle “boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşılmalıdır.” (K. 9/29)
Şimdi de Müslümanları kafirlerle (Hıristiyan-Yahudi ve diğer tek tanrılı dine mensup olanlar...) müşriklerle (Allah’a ortak koşanlar, puta tapanlar) savaşmaya çağıran (motive eden) ayetleri okuyalım:
1. “Fitne kalmayıp yalnız Allah’ın dini ortada kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse savaşmayın. Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur. (K. Bakara. 2/ 193)”
2. Allah yolunda hicret etmedikçe onlardan dost edinmeyin.Eğer yüz çevirirlerse onları tutun, bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan dost ve yardımcı edinmeyin. (K.Nisa. 4/89)
3. “Eğer sizden uzak durmazlar, barış teklif etmezler ve sizden el çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte onların aleyhlerine size apaçık ferman verdik. (K.Nisa. 4/91)
4. “Allah ve peygamberleriyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezası öldürülmek ve asılmak yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu onlara dünyada bir rezilliktir. Onlara ahrette büyük bir azap vardır.” (K. Maide. 5/33)
5. “Rabbin meleklere ‘Ben sizinleyim, inananları destekleyin’ diye vahyetti. ‘Ben inkar edenlerin kalplerine korku salacağım., artık onların boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın’ dedi.” (K. Enfal. 8/12)
6. “Fitne kalmayıp yalnız Allah’ın dini kalana kadar onlarla savaşın.” (K. Enfal. 8/39)
7. ”Hürmetli aylar çıkınca, puta tapanları bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin. Her gözetleme yerlerinde onları bekleyin.” (K. Tevbe. 9/5)
8. “Kitap verilenlerden Allah’a, ahret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın.” ( K. Tevbe. 9/29)
9. “Ey Peygamber! İnkarcılarla ve iki yüzlülerle savaş. Onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir, ne kötü dönüştür.” (K. Tahrim. 66/9)
10. “Doğrusu İnkarcılar için zincirler, demir halkalar ve çılgın alevli cehennem hazırladık.” (K. İnsan. 76/4)
Bütün bu savaşlar “kafirleri imana getirmek” gerekçesi ile yapılmıştır. Semerkant’ten Madrid’e, Bizans İstanbul’undan Umman denizine kadar olan ülkeleri, iki-üç yüz yıl süre ile, kılıçtan geçirerek fethedilmiştir..
Fethettikleri ülkeleri; ganimet adı altında talan ederek mallarını mülklerini yağmalamışlar; kadınlarını cariye, erkeklerini köle yaparak alıp satmışlar, satmadıklarını kendi mülklerinde kullanmışlardır. Bu zihniyet Osmanlı devleti yıkılıncaya kadar sürmüştür. Atatürk’le birlikte “Yurtta sulh cihanda sulh!” dönemi başlamıştır.
Gelelim şu Türklerin misyonerler aracılığıyla Hıristiyanlaştırılmalarına. Türklerin büyük çoğunluğu, hiç bir zaman Hıristiyanlığı benimsemez. Çünkü Türkler akılcı ve laik insanlardır.
Türklerin çok azının Hıristiyanlığı benimsemesi ise bir şey ifade etmez. Çünkü aklı başında olan Türkler Atatürk sayesinde; İslam’ın bile bu günün ihtiyaçlarını karşılamayacağını bilerek laikliğe yönelmiş; 80 yıldan beri de bütün bağnazlığa karşın laikliği korumuş dünyadaki ilk ve tek ülkedir. Eğer laik devletimiz Sünniliği pompalayıp finanse etmemiş olsa idi laiklerin sayısı çok daha yüksek olurdu.
Bütün bunlara karın bizimkiler her vesile ile Atatürkçü laiklerimizi İslam’a yönlendirmeye çalışıyorlar. Bu işi yalnız şeriatçılarımız yapmıyor; milliyetçilerimiz bile bu işe yöneliyorlar. Oysa şeriatçı düşünce milliyetçiliği kabul etmez ve ümmetçiliği esas alır. Eski Kültür Bakanlarından Namık Kemal Zeybek, “İslam Peygamberi de Türk!” diye makale döşemedi mi? Bu bile Türkleri İslam’a yönlendirme çabasından başka bir şey değildir. Bunların aklını peynir ekmekle yediği anlaşılıyor. Bizim illiyetçilere göre dünyada Türk olmayan hiçbir insan yok. Hepsinin kökeni Türk... İşte bunlar da Türk-İslam düşüncesiyle kafayı yemiş bağnazlardır.
Bilmiyorlar ki artık ırkçılığın da dinciliğin de çağı geçmek üzeredir. Neymiş de İslam dini sayesinde birliği bütünlüğü sağlıyormuşuz, gerektiğinde büyük bir manevi bir güç olarak yararlanıyormuşuz. Bu savın da temelsiz olduğunu Atatürk’ün büyük nutkunu okuyanlar bilir. Kaldı ki eğer İslam milli bütünlük sağlamış olsaydı; Araplar kendi aralarında bir birlik oluştururdu. Yine çoğunluğu Türk olan uluslarda din sayesinde bir araya gelmiş olurdu. Oysa bunun tam tersini görüyoruz.
Artık dini bağlar, ırkî bağlar değil de bir devlete hukuksal bağlılık esas alınmaktadır. Artık insanlar inanmayı değil düşünmeyi yeğlemektedir.
Şimdi anlıyor musun benim niçin dışlandığımı... Hani ne demişler doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar... Beni ise; doğruları söylediğim için, yüz köyden kovdular. Ne var ki onurlu gerçek saygısı olan aydınların yazgısıdır bu.
İnsanlık sorumluğunu ve duyarlılığını gösteren insanların çabası ile aydınlığa çıkmıştır.Yalanla, halkımızı gaza getirmekle çağdaşlık yakalanamaz. “Yalancı Allah’ın (Gerçeğin, Hakk’ın) en büyük düşmanıdır.”
“Sen yanmazsan, ben yanmazsam karanlıklar nasıl çıkar aydınlığa…”
Gerçekler söylenmezse yalanlar kök salar ortalığa. Yanlış anlaşılan din düşüncesi insanlarımızı sokar karanlığa…
Karanlığı aydınlatmak için; duyarlılığı ve sorumluluk duygusu gelişen her aydın bir mum yakmalıdır. Din konusunda da cahil olanlardan korkmamalıdır.
Şimdi kal sağlıcakla,
Av. Hayri Balta, 17.4.2006
X
K I L I ÇLI DEMOKRASİ
Bu yazı Karikatürist Nuri Kurtcebe'nin 18.1.2002 tarihli Cumhuriyet'te çıkan bir karikatürünün altına yazılmıştır
Karikatürdeki iki bayanla üç şeriatçı siyasetçinin başları üzerindeki Arap harflerine benzetilerek yazılan yazıyı belirtiyorum: "DEMOKRASİ".
Dikkat edilirse, "Demokrasi" sözcüğünün içinde iki tane kılıç var. D harfi ile K harfi... İkisi de kılıca benzetilmiş. İlk bakışta Karikatüristtin, İslam demokrasisini kılıçla özdeşleştirmesi yadırganabilir. Ama aşağıdaki alıntıları okuyunca; İslam denince akla, ilk önce kitap ve kılıç geleceğini ve böylece İslam şeriatının ancak kılıçla gerçekleşebileceğini görürüz.
Şimdi şu alıntılara dikkat edelim. Bu ayetler Allah kelamı denilen Kuran’da geçiyor:
"Kitap verilenlerden, Allah'a, âhret gününe inanmayan, Allah'ın ve peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın..!" (K. 9/29 )
Bu da Peygamber sözü denilen Hadis: "İnsanlar 'la ilahe illallah' deyinceye kadar onlarla cihada memur oldum. Şimdi her kim 'Allah'tan başka ilah yoktur' derse canını ve malını benden korumuş olur." (Bk. Sahih-i Müslüm. İst. 1401. C.1. s. 51-52. Had. no. 32 ve İmam Suyuti, mütevatir hadisler. Ank. 1992. s. 30-31. Had. No. 4 ve bu Hadis Veda Hutbesinde de var. Yine: (Bk. K. Tevbe, 9/29)
Bu tür ayetler ve Hadisler çoktur ve İslam Literatüründe bu tür ayet ve hadislere cihat, kılıç, kıyam anlamında “Şiddet ayetleri” denir...
Bu da Vakit gazetesi yazarı Abdullah Büyük’ün sözleri: "Yazımızı Muhammed İkbal'in bir sözü ile bitirmek istiyorum: Benden selam olsun mollaya, hocaya... Onlar bize İslâm'ı öğrettiler. Gel gör ki; öyle bir yorum yaptılar ki, Allah'ı, Cebrail'i ve Peygamber'i hayrete düşürdüler. Allah (cc), "Ben böyle bir din göndermedim!" derken; Cebrail, "Ben böyle bir dini getirmedim" derken; Peygamber de, "Ben böyle bir din etmedim" diyor. (VAKİT GAZETESİ. 18.1.2002. Abdullah Büyük. s. 2)
Yazar bu sözleri ile "İslam’da şiddet yok!" diyor ama yukarıda verilen örnekler kendisini yalanlıyor. Hadis’e uydurma denebilir; ya Hadisin kaynağı olan K. 2/29 ayetine de uydurma denebilir mi?
Peki, Allah, "Ben böyle bir din göndermedim..."; Cebrail, "Ben böyle bir din getirmedim!"; Peygamber, "Ben böyle bir din etmedim (Böyle bir söz söylemedim)!" demişse; yukarıdaki tümceleri (âyetleri) Kuran’a kim koymuş? Hadis'i kim söylemiş?..
Ya şu kit'al (Muhammed) bölümündeki (suresindeki) tümceye (âyete) ne demeli? "Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun; sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız ya da fidye ile salıverin. Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü de öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir. Allah, kendi yolunda öldürenlerin işlerini boşa çıkarmaz..." (K. Muhammed-Ki'tal. 47/4)
Görüldüğü gibi Muhammet suresinin bir adı da Ki'tal’dır. ... Ki'tal: Cihat, savaş, kılıç, öldürmek... anlamlarına gelir (Bk. Türkçe Sözlük. TDK) ve bu nitelikteki âyetlere Kılıç âyetleri denerek Barış tümcelerini (âyetlerini) kaldırdığı (neshettiği) söylenir.
Bunun yanında şeriat ülkelerinin; örneğin; İran'ın, Suudi Arabistan'ın bayraklarında kılıç görülür. Yine Ali'nin meşhur Zülfikar'ı ki, iki çataldır... Her çatalından da kan damlar. Bizim Aleviler de Ali’nin adı geçince hüngür hüngür ağlar.
Hani İslam barış dini idi. Hani İslam'da düşünce ve inanç özgürlüğü vardı?.. Hani İslam'da öldürme yoktu! Hâlâ akıl edemeyecek misiniz? Hâlâ körü körüne inanacak mısınız; bu Allah adına, din adına imana davet edin, kabul etmezse öldürün sözlerine… Bu düşünceler günümüz hukuku ile Anayasamız ile İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ile ne oranda bağdaşır?..
Bu da beğenmediğiniz, kâfir dediğiniz gayri-Müslimlerin; yani insan sözü denilen insanların aptıı yasaya bakalım.... Örneğin İnsan Hakları Evrensel Bildirisi: “Her şahsın fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır. Bu hak, fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları söz konusu olmaksızın malûmat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek ve yaymak hakkını gerektirir." (İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ. MADDE. 18).
Şimdi burada bir saptama yapalım: Yukarıdaki sözlerden hangisi Allah'a yakışan bir sözdür? Kuşkusuz; İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde geçen sözler Allah’ın isteğine daha uygundur, daha akla uygundur, daha barışçıdır ve daha insancıldır, daha yücedir... Çünkü bu sözlerde insan haklarına, insanın düşünce ve inançlarına saygı vardır... Allah'a ve Peygamberine de bu güzellikte sözler söylemek yakışır...
“Kafirlere; boyunlarını eğerek cizye vermeyi kabul etmeyenlere yaşam hakkı vermeyen” (K. 9/29) ayetini Allah’ın emri, Peygamberin sözü, olarak kabul ediyorsanız ey Süleyman Ateş, ey Yaşar Nuri Öztürk, Ey Zekeriya Beyaz ve ey İmam Hatipliler, Yüksek İslam enstitüsü bitirmişler, ey ilahiyatçılar ve ilahiyat fakültesi bitirmişler; dünyamızda barış nasıl gerçekleşebilir.
Siz inanın; kabul da... Bu güzelim Türk insanından, bizlerden ne istiyorsunuz... Servetinizi bizimle bölüşmüyorsunuz da; peki, inancınızı niçin bizimle bölüşmeye niçin kalkışıyorsunuz...
Niçin "Kanlı mı olacak kansız mı olacak!" (Bu sözler Erbakan’ın sözleridir) diyorsunuz? Niçin "Laiklik gidecek, şeriat gelecek. Kan akacak fıstık gibi olacak!" diyerek inancınızı bize dayatıyorsunuz?
İslam'ın saygın kitaplarından aktardığım tümceler (âyetler), Hadisler gibi daha yüzlercesi yazılıp dururken ve de bu inanç gereği Amerika'daki İkiz Kuleler yerle bir edilerek üç dakikada üç bin kişi öldürülürken Müslüman olmayanlar kendilerini korumak için önlem almak zorunda kalırlarsa haksızlar mı?..
Dünya ile ters düşmemek için İslam dinini; akla, bilime, günümüz gerçeklerine ve hukukuna koşut durumuna getirmeliyiz... Aksi takdirde Afganistan, Taliban ve diğer şeriat ülkeleri gibi bilgisiz, geri, yoksul, miskin kalarak karanlıklara gömüleceğimiz gibi terörist olarak anılarak dünyadan da dışlanırız.
Bu yazılar en yakın ve birinci tehlike olan irtica: (Devleti ve toplumu şeriat kurallarına göre yönetmek…) ya karşı bir savunmadır... Savunma hakkı en saygın (kutsal) haklardandır... Bu memleketin aydınları olarak bizler; gerçekler üzerine eğilerek, düşüncelerimizi şimdi açıklamayalım da ne zaman açıklayalım? Bizler açıklamasın da kimler açıklasın?..
Bu savunmaları; düşüncelerini, kalemini dolarlarla satanlardan beklerseniz daha çook beklersiniz... "Elhamdülillah ben de Müslüman’ım. Benim de anam başörtüsü giyerdi!" diyen Atatürkçülerin, aydınların, solcuların ve de "Sevgili Peygamberimiz!" diyen Çetin Altanların arkasına düşerseniz bir de bakmışsınız ki karikatürdeki siyasetçiler iktidara gelerek (Bu sözüm şimdi gerçekleşmiştir. Çünkü üç kere kapatılan bir partinin en hızlıları şimdi iktidardadır: AKP) Anayasa mahkemesini kapatmaya kalkar.
Taliban zihniyetindekilerin direncini Afganistan olaylarında gördük... Bu nedenle Laik devletimiz, laiklik gereği, Sünniliği de diğer inanç mensupları gibi aynı kategoride değerlendirmelidir. Diyanet İşleri Başkanlığı yoluyla şeriatçı zihniyet örgütüne birçok bakanlıktan daha çok para aktarılarak onların gelişmesine ve güçlenip şımarmalarına ortam hazırlanmamalıdır.
Devlet, diğer inanç sahiplerini nasıl kendi cemaatlerinin desteğine bırakmışsa Sünnileri de kendi cemaatlerinin desteği ile yaşamaya zorunlu kılmalıdır. Laikliğin en başat koşulu budur.
Devlet yetkilileri; herhangi bir savaşta düşmana karşı potansiyel güç olarak şeriatçıları cepheye sürme düşüncesi ile Sünniliğe prim vermekten kaçınmalıdır. Gelişen bilim ve teknik karşısında şeriatçı savaşçıları cepheye sürmek çözüm yolu değildir. İnsan yurdunu, malını, canını, namusunu ve bağımsızlığını korumak için şeriatçılardan daha iyi savaşır. Bağımsızlık uğruna gözünü kırpmadan ölüme giden gençlerimizi unutmayalım.
Bilinmelidir ki yurdumuza saldıran düşmana karşı ancak bilinçlenmiş insanlar direnebilir...
H. B. 10.5.2006
x
MÜZİK AHLAK BOZUCU MUDUR?
“Afganistan’da Taliban Müzik Aletlerine El Koydu”
AFGANİSTAN’DA yönetimi elinde bulunduran aşırı dinci Taliban, erkeklerin spor yaparken şort giymesini yasakladıktan sonra şimdi de kafayı müziğe taktı.
Taliban askerleri, birçok kentte baskın düzenleyip müzik aletleri, radyo, kasetçalar ve müzik kasetlerini meydanlarda toplayıp yaktı.
Afganistan’da:
80 kişi sakalını kesmediği için, 21 kişi namazını kılmadığı için, 42 kişi müzik kaseti bulundurduğu için hapis cezasına çarptırıldı...” (SABAH, 13 MAYIS 2001)”
Talibanlara sorarsınız, yaptıkları: “İslam’ın aslına dönüştür.” Bizimkilere sorarsınız, “İslam’ın aslında bu yoktur!”
Bu konuda sözü uzatmaya hiç gerek yoktur. Acaba İslâm kaynakları bu konuda neler yazmıştır. En doğrusu hemen bunlara bakmaktır.
İşte İslâm kaynaklarında müzik hakkında yazılanlar. Bu yazılanlara bu güne değin yadsıyan (yalanlayan) bir kişi çıkmamıştır. Bakalım bundan sonra da çıkacak mıdır?
Şimdi okuyalım: “İSLAM, SAİD HAVVA. Türkçe’si: Said ŞİMŞEK. Cilt: 2. S. 98 ve 205. sayfalardan aktarıyorum:
“Bizde müzik ve canlı resim dersleri olmaz...Çıplak insan vücudu tasvirini programı arasına alan güzel sanatlarla ilgili okullar bizde yoktur. (s.98)
Devamlı müzik dinlemek, beşer nefsini sürekli bir rehavete sürükler. İnsanda heva ve heves eğilimleri (şehvet demek istiyor...) kuvvetlenir. Rahatına düşkün olur. Teklif ve meşakkatlerden hoşlanmaz. Millet için bu temelden tehlikedir (altını ben çizdim...) O zaman millet yüklendiği görevin şuuruna varamaz. Fedakârlık duyguları körelir. Müzik ve ahlâk bozucu şarkıları dinlemekten doğan ilk ceza budur. Milletlerin tarihini incele, müziğe dalan her milletin teslim bayrağını çektiğini ve mücadele azmini yitirdiğini görürsün... (Amerika ve Avrupa’daki müzik çılgınlığına dikkatinizi çekerim...)
Müzik levhiyatın zirvesidir. Levhiyat ise dünya hayatının zirvesidir. İnsanın müzik ve nağmelere dalması ve devamlı ona yönelmesi pratik hayatında ruhî açıdan âhiretten sapar. Onu unutur. Bütün duyguları dünya metaına yönelir. Görevlerini hakkıyla yerine getirmez İnsan hayatını incele. Erkek olsun, kadın olsun, müziğe düşkün ise, sorumluluklarını yerine getirmekte mutlaka tembeldir. Bir kısmını yerine getirirse, diğerlerini yerine getirmez. Müzik insanın yüce duygularını gerçekten uyuşturur, insanın kalbinde dünyaya bir pencere açar...” (Altını ben çizdim...) (Oysa müzik insanın asil ve yüce duygularını geliştirir...)
İnsanın zamanı normal olarak; çalışma, gelirini elde etme, uyku, yeme-içme ve diğer şeylerle geçer. Geri kalan vaktini kendi nefsini ıslâh etmek, fazilet ve kemalâtını artırmak hususlarında harcaması gerekir. Vaktini bu gibi şeylerde harcayan bir toplumun geleceği için hayırlı şeyler umulur. Ama boş vakitlerini lehviyat (Dünyaya eğilim)ve boş avuntularla geçirirlerse o toplumun hayatı hayvan hayatına döner. Yemek içmek, eğlenmek ve diğer dünyevi hedefler dışında hiçbir hedef kalmaz. İnsan hep bunlara götüren yolları araştırır.
Bütün bunlara fasit bir hayal ve değersiz duyguların, çirkin düşüncelerin ve sapık isteklerin mahsulü olan şarkılar da eklenirse bu, milletin ruhu için ölümdür. Böyle bir millet her gün biraz daha özünden uzaklaşır.”(s. 205) (Şu şeriatla yöneltilen ülkelere bakınız, hükmünüzü veriniz... Diyanet İşleri Başkanımız bile “Müslüman ülkeler neden huzursuz ve geri kalmıştır?” demekten kendini alamıyor?)
Oysa güzel sanatlardan olan müzik insan ruhunu geliştiren en önemli sanat dallarından biridir. İnsanın sanatsal yaratıcılığının bir göstergesidir. Halkımız bu gerçekliği “Müzik, ruhun besinidir!” sözleri ile getirir.
İnsanı geliştiren, olgunlaştıran duyguların başında güzel sanatlar gelir. Oysa İslam’ın aslında güzel sanatlardan olan resim yasaktır, heykel yasaktır, çalgılı müzik yasaktır, zilli tef bile yasaktır. Tarikat ayinlerinde çalınan Bender adı verilen zilsiz tefe dikkatinizi çekerim. İslam’da, müziksel doyum: Kuran okunurken, ezan okunurken, ilahiler okunurken, çalgısız olarak, olsa olsa zilsiz tefle çalınarak sağlanır...
Resim yapan bir insanı hadi buna can ver diye çok yüzeysel bir suçlama ile karşılarlar. Allah, kendi yarattığı insanla kişilik gösterisine mi girecek. Bu nasıl yüzeysel bir Allah anlayışı...
Hele bir de resim olan eve melek girmez demezler mi? Resim olmayan evlere melek girmiş de ne olmuş? Varlıklı kişilerin konakları sanat eserleri ile dolup taşıyor. Buralara da melek girmemiş de şeytan girmiş de ne olmuş?
Bu çelişkiler Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz’ın da dikkatini çekmiş olacak ki: “İnsanlığı hangi İslam kurtaracak? Bu gün yaşanan İslam’sa, Müslüman ülkeler neden geridir?” diye sormaktan kendini alamıyor.
Başkanın tanısı (teşhisi) doğru. Ama sağaltım yöntemi yanlış. Çünkü Müslüman ülkelerin geri kalmış olmasının nedeni olarak: “...dinden uzaklaşılmasıdır...” diyor. (Akşam, 25.4.2001)
Dinden uzaklaşan ülke Türkiye Cumhuriyeti olamaz. Çünkü yurdumuzda kimsenin tapınmasına karışılmamaktadır. Her din mensubu inancının gereğini özgürce yerine getirmektedir.
Türkiye’de yasak olan: “Din kuralları ile devlet ve toplum yönetmeye kalmak için yapılan dayatmalardır.” Yoksa en çok camisi olan ülke Türkiye’dir.
Türkiye’de etkinlik gösteren radyoların yüzde yetmişi İslâmî yayın yapmakta içlerinde dozu kaçırarak halkımızı devlete karşı kalkışmaya bile kışkırtanlar olmaktadır.
Öyleyse Türkiye için “dinden uzaklaşmıştır” denmesinin doğru yanı yoktur. Oysa Türkiye halkı Müslüman olan ülkeler arasında en ileri olanıdır. Buna karşın Kuran’ın 230-232 hükmü Türkiye Cumhuriyetinde uygulanmamaktadır. Bu olgu Türkiye’nin İslam’dan uzaklaştığının göstergesidir. Ne var ki Türkiye Cumhuriyeti devleti halkı Müslüman olan ülkeler arasında yaşama düzeyi en ileri olanıdır ve aynı zamanda hiçbir İslam ülkesinde olmadığı kadar da kadını toplum yaşamına katmıştır.
Başkan: “Kuran ve Hadislerin doğru anlaşılması için yeni yöntem belirlenmelidir.” diyor. Şimdi Türkiye; Kuran ve Hadisleri doğru değerlendirmemişse.” İran mı, Pakistan mı, Afganistan mı, Taliban mı ya da şeriatla yöneltilen Arab ülkeleri de mi Kuran ve Hadisleri doğru değerlendirmemektedir. Onlar da doğru değerlendirmiyorsa; bu dünyada İslamı doğru değerlendiren hiçbir ülke yok mudur?
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in belirlemesine göre, bu gün laik cumhuriyetimizde İslam’ın aslından olan 230-232 İslam kuralı uygulanmamaktadır.
Şimdi Diyanet İşleri Başkanı, uygulanmayan bu 230-232 Kuran hükmünü uygulamak mı istemektedir dinin aslına dönülmelidir derken.
Türkiye’de uygulanmayan bu kuralları uygulayan Afganistan’daki Talibanlar heykelleri topa tutmakta, şortla spor yapmayı yasaklamakta, kadınların yaşam biçimine karışmakta, kadınları iş yaşamından uzaklaştırmakta, sakalını uzatmayanı hapislere tıkmakta, namaz kılmayanları kırbaçlamakta, hırsızın elini kesmekte, zina yapan kadını recmetmekte... Müzik dinletmemekte, kaset çaldırmamakta. ve diğer İslam ülkelerinde de aşağı-yukarı böyle uygulamalar olmaktadır. Şimdi Diyanet İşleri Başkanı İslam’ın aslından olan bu kuralları Allah’ın emri diye halkımıza uygulamak mı istemektedir?
Görüldüğü gibi nasıl bir çıkmazda, nasıl bir açmazda, bocalayıp duruyorlar... Bu açmazı geçmişte en güzel şekilde Neyzen Tevfik değerlendirmiştir. Bu Arap açmazını AÇMAZ adlı şiirinde şu şekilde dile getirmiştir:
“Ulu Tanrım, bu Arab açmazı Türkü yendi.
Tam bin üçyüz sene biçâreye Müslim dendi.”
(Neyzen Tevfik ve “Azâb-ı Mukaddes”i. Tunca Yayınları, l983. S. 388)
Bu Arab açmazından kurtulmanın yolu: Akılcılıktır, gerçekçiliktir, laiklik ve demokrasidir.
Bu Arap açmazı inananların vicdanlarına hapsedilerek ne devlet yönetimine ne de toplum yönetimine karıştırılmamalıdır.
Biliyorum İslam’ın aslı derken amaçladıkları Asr-ı saadet dedikleri Peygamber dönemidir. Bu dönemin nasıl olduğunu öğrenmek isteyenler Diyanet İşleri Başkanlığından emekli Arif Tekin’in KUR’AN’ IN KÖKENİ adlı kitabını okumadan bu konularda ahkâm kesmemelidir. Adı geçen kitabın arka kapağında şöyle yazılmaktadır:
“İnsanların kurtuluşu için tek alternatif, iddia edildiği gibi Kuran formülü müdür? Yoksa yaşadığımız çağda toplumu dinle yönetmeye kalkışmak ateşle oynamak kadar tehlikeli bir düşünce midir?”
Av. Hayri Balta, 15.5.2001
x
TURAN DURSUN’DAN
Sivas Olayları, (02 temmuz 1993) boşuna olmadı.. İslamiyet’i yaymak ve “kafir”leri ortadan kaldırarak sevap işlemek isteyen dinciler, 35 kişiyi diri diri yakarak, 2 kişiyi de silahla vurarak katlettiler. Dünya’da din adına işlenen cinayet ve çatışmaların çoğunun İslamiyet için yapılması bir rastlantı mı? Yoksa, İslamiyet, şiddet içeren bir din mi? İslamiyet’in bir şiddet ve terör dini olduğu anlaşılmaktadır.
Turan Dursun’un Din Bu adlı kitabından:
Kafirler, nerede bulunsa yakalanmalı, öldürülmeliydi. Bozguncular ya boyunlarından vurularak öldürülmeli, ya asılmalı, ya ellerinden ayaklarından çapraz kesilmeli, ya da sürülmeliydiler. Hıristiyan ve Yahudiler ile dost olunmamalıydı. Şeyhülislam fetvalarına göre, Alevilerin kanları helaldi. Peygamberin dört halifesinden üçü, Müslümanların bıçakları ile can vermişti. Şeriatın insanlara vaat ettiği barış buydu.
Olay öğrenilir. Medine’ye, Peygamber’e haber verilir. Peygamber öfkelenmiştir. Adamların yakalanmaları için buyruk verir. Hepsini yakalanır. Suçluları, Hz. Muhammed’in huzuruna getirirler. Peygamber’in kararı kesindir: “Elleri, ayakları çapraz olarak kesilsin. Gözleri oyulup çıkarılsın..”
Emir uygulanır. Suçluların, elleri, ayakları çapraz olarak kesilir. Gözleri oyulur. Medine dışında, günesin altında ateş gibi yandığı için “Harre” adi verilen yere götürülürler. Suçlular su isterler, su verilmez. “Taşları kemirirler”, “ağızlarıyla, dişleriyle toprağı kazarlar.” Ölünceye kadar öyle bırakılırlar. (Buhari, Zekat/68, Cihad/52; Tecrit/Vudu, hadis 172; Müslim, Kesame/9-14, hadis 1671; Ebu Davud, Hudud 3, hadis 4364-4371; Tirmizi, Ebvabu’t-Tahare/55, hadis 72-73; Nesei, Tahrimü’d-Dem/7; Ibn Mace , Hudud/20, hadis 2578-2579. Buhari, bu hadise yedi yerde ve dokuz yolla, Ebu Davud bir yerde beş yolla, Nesei bir yerde dört yolla gönderme yapmıştır.)
Nedir suçları bu adamların ve öncelikle kimdi bunlar? Ukl veya Ureyna kabilelerindendirler. Peygambere gelmiş, Müslüman olduklarını bildirmişlerdir. Renkleri sarıdır, hastadırlar. Peygamber, önce bütün sevecenliğiyle deve sütü ve “deve sidiği” içirerek onları iyileştirir. Havadar bir yere gitmek isterler. Peygamber bir deve sürüsü verir ve yanlarına bir çoban katar. “Herifler” çobanı öldürür ve Peygamber’in deve sürüsünü alır götürürler. “Peygamber, işkenceye karsı olduğu halde, bu olayda nasıl olmuştur da, işkenceyle öldürülmelerini emretmiştir?”
Bu soru, hadis kaynaklarında tartışılır. Kimileri, bu infazı “işkenceyi yasaklamadan önce uygulattığını “ öne sürerler. Kimisi, uygulamanın bir “kısas” olduğunu belirtir. Çünkü, suçlular da Peygamber’in çobanına ayni işkenceyi yapmışlardır. Hakim görüş ise, Peygamber’in Maide suresinin 33.ayetini yerine getirdiği, yani Allah’ın buyruğuna göre hüküm verdiği yönündedir.
Yeryüzünde bozgunculuk yapanlar, ölümlerden ölüm beğenmelidirler. Maide suresinin 33.ayetinde su buyruk verilmiştir: “Allah ve resulüyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası, ya boyunları vurularak öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin ayaklarının çapraz kesilmeleri ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Ahrette ise, onlara daha büyük azap hazırlanmıştır.”
Kanlarınızı ve mallarınızı kurtarmak istiyorsanız: Peygamber diyor ki: “Onlar, Allah’tan başka Allah olmadığına, Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna inanıncaya, bizim kıblemize dönünceye, kestiklerimizi yiyinceye, ve namazımızı kılıncaya ve zekatlarını verinceye kadar, insanlarla öldürülmem (mukatele) emroldu. İnsanlar, bunları yerine getirdikleri zaman, benden kanlarını ve mallarını kurtarmış olurlar. (Buhari, Selat/28; Tecrid, hadis 24; Ebu Davud, Cihad/104, hadis 2641; Müslim, Iman/32, hadis 20,22) (Ayrıca bu konuda K. 9/29 ayetine bakabilirsiniz. HB)
Şirin Tekin, henüz 17 yaşındaydı. Çevresinde çok sevilen bir gençti. Öğrencilerin demokratik haklarından söz ederdi. Oruç tutmuyordu. O gün, 3 Mayıs 1987, Van 100.Yıl Üniversitesi’nin karsısındaki kahvede oturuyordu. “İslam’ın bekçileriyiz,” diyorlardı. Kendilerine “mukatele” emrolduğuna inanıyorlardı. Rektör de “Onlar İslam adına dövüşürler,” dememiş miydi? Şirin Tekin, “kanını” saldırganlardan kurtaramamıştı.
Yaptığınız alışverişe sevinin: “Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını -Tevrat, İncil ve Kur’an’da söz verilmiş bir hak olarak- cennet karşılığında satın almıştır. Verdiği sözü, Allah’tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişe sevinin! Bu, basaridir”. (Tevbe Suresi,111) Kafir öldüren Müslüman’a cennet müjdelenmiştir.
Suçu eleştirmekti
Eşref Oğlu Ka’b, genç bir sairdi. Peygamberi ve ona inanları eleştiriyordu. Peygamber bir gün arkadaşlarına sordu: “Bu adamı öldürebilmek kimse var mi?”
Mesleme Oğlu Muhammed, ortaya atıldı: “Ben varım.”
Eşref Oğlu Ka’b, nasıl öldürülecekti? Planlar yapıldı. Hadis kitaplarının yazdığına göre, “yalan”lar uyduruldu, “tuzak” hazırlandı. Bir gece, kalesinde bulunan sairin kafası kesilerek plan sonuçlandırıldı. Ve, kesik baş, peygambere götürüldü. (Buhari, Cihad/15/1, Rehn/3, Tecrid, hadis 1578; Müslim, Cihad/119, hadis 1801; Ebu Davud, Cihad/169, hadis 2768)
Kadınlar ve çocuklar onlardansa, kimler öldürülebilirdi? “Eli silah tutan tüm erkekler öldürülebilirdi.” Henüz, aklını, bellerini yitirmemiş olan yaslılar da öldürülebilirdi. Ama, deliler öldürülemezdi. Bu hükmün de istisnası vardı. Eğer, deli savaşır durumdaysa, zenginse, ya da hükümdarlık makamındaysa öldürülürdü. Peygamber, şöyle emretmişti: “Müşriklerin yaslılarını öldürün de çocuklarını bırakın!” (Ebu Davud, Cihad/121, hadis 2670; Tirmizi, Siyer/29, hadis 1583.)
Bu emir, Kurayza Yahudilerinin öldürülmesi sırasında verilmişti. Çocukların bırakılması isteniyordu. Çünkü onlar ele geçirilmiş değerli ganimetlerdi, köle yapılacaklardı. Bu katliamda, Peygamber’e dil uzattığı için bir kadın da öldürüldü.
Gene, gece baskınlarında, kafirler toptan kılıçtan geçirilirken, evler yakılıp yıkılırken, öldürülenler arasında kadınlar ve çocuklar da bulunuyordu. Bunun üzerine, Peygamber’e arkadaşlarından biri söyle sordu: “Ya Resulallah! Evlere yapılan gece baskınlarında, müşriklerin kadınları, çocukları da öldürülüyor, ne dersin?”
“Onlar da öbürlerindendir.(Kadın ve çocuklar da onlardandır. (Bkz.Ebu Davud, Cihad/102, hadis 2638; Cihad/121, hadis 2672; Ibn Mace, Cihad, hadis 2840; Ahmet Ibn Hanbel, 4/46; Tirmizi, Siyer/19, hadis 1570)
Ya “bizden” olan kadınlar, Müslüman annelerimiz, eşlerimiz, kız kardeşlerimiz, arkadaşlarımız?
Onlar erkeklerin yönetimine boyun eğmeliydiler. Eğer, uslu davranmazlarsa, “Öğüt verin, yataklarından ayrılın, yine de yola gelmezlerse, onları dövün” diyordu kutsal kitap (Nisa suresi,34). Müslüman kadının kısmeti de, şiddet idi.
Ateşte yakmak Allah’a ait ama...
Peygamber, ateşe atarak öldürmeyi doğru bulmuyordu. Hz. Muhammed, bir gün Muhammed’in oğlu Hamza’yı çağırır. O’nu bir savaş birliğinin basına komutan olarak atar ve şu buyruğu verir: “Falan kişiyi bulursanız, ateşe atıp yakın!”
Hamza, birliğiyle yola çakmak üzeredir. O sırada Peygamber, Hamza’yı çağırır: “Falancayı bulursanız ateşte yakın, dedim. Ama, önce öldürün, sonra yakın. Çünkü, ateşte yakma cezasını, yalnızca ateşi yaratan verebilir.(Ebu Davud, Cihad/122, hadis 2673)
Ebu Hureyre anlatıyor. Bir gün, peygamber bizi, bir savaş birliği olarak düşmana gönderiyordu. O sırada, Kureys’ten iki kişinin adlarını vererek söyle dedi: “Bunları yakaladığınızda ateşe atin, ikisini de!..”
Peygamber, bir süre sonra dönüp emrini söyle düzeltti: “Size, onları bulursanız, ikisini de yakın, dedim, ama yakmayın. Çünkü, ateşte yakma cezasını yalnızca Allah verir. Siz bu iki kisiyi yakalayip öldürün yalnizca. (Buhari, Cihad/107,149; Ebu Davud, Cihad/122, hadis 2674; Tirmizi, Siyer/20, hadis 1571)
Peygamberin tutumu buydu ama, onu izleyen halifeleri, Allah’a mahsus olan ateşe atma cezasını pekala uygulayabilmişlerdi. Hatta bunu yaparken, icazeti peygamber’den aldıklarını bile söylemişlerdi.
Ebu Bekir, Peygamber’in ölümünden sonra baş gösteren dinden dönme (“ridde”) olayları sırasında, komutanlarına su talimatı vermişti: “Daha da direnirlerse, demirle dağlayın, ateşte yakın!” (Taberi, Tarih, 1/1881-1885; Leoni Gaetani, İslam Tarihi, çev.Hüseyin Cahid, İstanbul,1926,8/276) Ve bu talimat uygulanmıştı.
Halid Ibn’ül-Velid, savaş sırasında “ateş çukurları” açtırmış, yaktırdığı ateşin içine, birçok kimseyi diri diri attırıp yaktırmıştı. Kadın da vardı bunların içinde. Bir tutsak kadına, Müslüman olması önerilir, kabul etmez. Bunun üzerine, ateşe atılacağı söylenir. Kadın, “Hoş geldin ölüm! Yazık ki başka kurtuluş yolum yok, o yüzden kendimi atıyorum ateşe.” anlamındaki şiirini okuyarak, kendini ateşe atar. (Ibis, Yaprak, 28-34; Cetani, Yaprak, 8/306)
Ebubekir’e, “ateşte diri diri yakma cezası”nı nasıl verdiği sorulduğunda, Halife, Peygamber’in bu tür cezaya izin verdiğini söyler.
İnsanları, inançlarını bırakmıyorlar diye, “ateş çukuru”na attırıp yakanlardan birinin de Ali olduğu aktarılır. Buhari’nin de yer verdiği bir hadiste, Ali’nin “bir topluluğu ateşe attırıp yaktırdığı” Ibn Abbas’a söylendiğinde, Ibn Abbas’ın söyle dediği belirtilir: “Ben olsaydım bunu yapmazdım. Çünkü, Peygamber, ‘Tanrı’nın verdiği biçimde ceza vermeyin!’ demişti. Ben olsaydım, öldürürdüm yalnızca.”(Buhari, Cihad/149; Tecrid, hadis 1264; Nesei, Tahrimu’d-Dem/14)
Evlerini, ağaçlarını yakın
Peygamber’in döneminde, “gece baskınları” düzenlenirdi. Peygamber’in emriyle, “Öldür, öldür!” şiarları haykırılırdı. Sonra da yağmaya girişilirdi. (Ebu Davud, Cihad/102, hadis 2368; Ibn Mace, Cihad/30, hadis 2840)
Filistin’de, “Ubna” (sonraları Yübna denmiştir) denen bir yere Peygamber bir baskın düzenlemişti. Baskını yapacaklara da su buyruğu veriyordu: “Sabahleyin, Übna’ya (ansızın) baskın yap ve orayı yak!” Ve, Übna köyü yakılıyordu. İçindekilerle birlikte. (Ebu Davud, Cihad/91, hadis 2616, c.3, s.88, ayrıca, s.124’deki 2 nolu not; Ibn Mace, Cihad/31, hadis no: 2843, c.2, s.948)
Düşmanın bulunduğu yerdeki ağaçlar, ürünler ya yakılır, ya da kesilirdi. Peygamber, Benu Nadir kabilesinin hurmalıklarını yaktırmıştı, ayrıca kestirmişti.
Haşr Suresi’nin 5 ayetinde bu olaya kısaca değiniliyordu. “İnkarcı kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarını kesmeniz veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız, Allah’ın izniyledir. Allah, yoldan çıkanları böylece rezilliğe uğratır.”
Bu ayette geçmeyen “yakma olayı, hadislerde yer alıyor. (Buhari, Cihad/154, Hars/6, Megazi/14, Tesir/59/2, Tecrid, hadis 1576; Müslim, Cihad 29-31, hadis 1746; Ebu Davud, Cihad/91, hadis 2615; Tirmizi, Siyer/4, hadis 1552; Ibn Mace, Cihad/31, hadis 2845; Darimi, Siyer/22; Ahmed Ibn Hanbel, 2/8,52,80.)
İslam hukukunda, cihad sırasında, düşman kesimindeki yaş ağaçların kesilebileceği, kesilmeden yakılabileceği hükme bağlanmıştı. (Damad, c.1,s.496.)
Hz. Ömer’in kılıcından kurtulamayan ise, insanlığın büyük bir kültür hazinesi, İskenderiye Kütüphanesiydi.
Nahl Suresi, 126.ayet: “ Eğer bir topluluğa azap edecekseniz, size yapılan azabın eşiyle azap edin.”
Kuran bir ikaz (uyari) kitabidir: (Allah sevgisine az yer verir.) Enam Suresi, 19.ayet: “Bu Kuran, sizi ve ulaşılacak herkesi uyarmak için vahyoldu.”
Araf Suresi, 1.ayet: “Bu kitap sana korkutman, insanları da öğütlemen için indirilmiştir.”
Müdessir Suresi, 1 ve 2. Ayetler:” Ey örtüsüne sarınmış kimse, kalk ve ikaz et.”
X
BASINDA ŞİDDET HABERLERİ
İslamcı terör örgütleri tarafından suikasta uğrayan fikir adamları ve yazarları hepimiz tanıyoruz. Turan Dursun başta olmak üzere yazar ve fikir adamları susturulmak istendi. Değerli gazeteci ve yazar Uğur Mumcu’nun, İran destekli bir İslamcı örgüt olan Selamcılar tarafından öldürüldüğü belirlendi ve katilleri cinayetten 7 yıl sonra Mayıs 2000’de yakalandı.
Günümüzde de başta Hizbullah olmak üzere çeşitli İslamcı terör örgütleri insanları kaçırıyor ve öldürüyor.. Nitekim, 19.01.2000 günü, Hizbullah’ın kaçırdıktan sonra işkence ederek öldürdüğü 10 kişinin toplu mezarı İstanbul’un Üsküdar ilçesinde bulundu. Ayrıca, Ankara, Konya ve Tarsus ta da İslamcı terör örgütü tarafından işkence ve boğularak öldürülen kişilerin toplu mezarları bulunuyor.. Hizbullah, 24 Ocak 2001 günü, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan ve 5 polis memurunu alçakça pusuya düşürüp katletti.
Hizbullah örgütünün, Mısır’da kurulu Müslüman Kardeşler örgütü ile bağlantısı olması ihtimalinden yine alçakça bir bombalı suikast sonucu katledilen yazar Uğur Mumcu söz ediyordu..
Türkiye’de son yıllarda yaşanan en vahşi İslamî şiddet uygulaması, hatırlanacağı üzere 2 Temmuz 1993 günü Sivas’ta görüldü. Sivas’taki Madımak Oteli’ne Aziz Nesin’in düşünce ve davranışları bahane edilerek saldırıldı ve 35 kişi diri diri yakılarak, 2 kişi de ateşli silah ile vurularak, toplam 37 kişi katledildi.
Iran ve Bangladeş gibi İslam şeriatı ile yönetilen ülkelerde, İslamiyet’e aykırı düşüncelerini açıklayan Salman Rüşdi ve Teslime Nesrin gibi yazarları ölüme mahkum eden “fetva”lar çıkarılıyor.
Türkiye’de de, Hizbullah adlı İslamcı örgüte bir zamanlar hizmet etmiş İslamcı bir kadın yazar olan Konca Kuriş, İslamiyet’in gerçeklerini zamanla görmeye başladı ve İslam şeriatına yönelik eleştirileri ile “Müslüman kadınlara kötü örnek” olduğundan, 1998 yılının yaz aylarında kaçırıldı ve 22.01.2000 tarihinde Konya’da İslamcı terör örgütü Hizbullah’ın toplu mezar olarak kullandığı evlerden birinin bodrum katında cesedi bulundu. Konca Kuriş’in, Hizbullah tarafından önce işkence edilerek sonra da boğularak öldürüldüğü anlaşıldı.
11 Eylül 2001 tarihinde de Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyaca meşhur New York kentindeki WTC (Dünya Ticaret Merkezi) binalarına kaçırdıkları iki adet yolcu uçağı ile vahşice intihar saldırısı yapan Müslüman teröristler ile, yine aynı gün kaçırdıkları diğer iki adet yolcu uçağının birisini ABD Savunma Bakanlığı’na yine vahşice intihar dalışı yapmakta kullanan, diğerini hedefe varamadan içindeki yolcularla düşüren Müslüman teröristler, “İslami terör”ün ne olduğunu bütün dünyanın görmesini sağladılar. Bu Müslüman teröristler, Allah yolunda bu intihar eylemiyle cennete gideceklerine inanarak binlerce kişiyi öldürdüler.
Pakistan’da 2002 yılının Ocak ayında aşırı İslamcı bir örgüt tarafından kaçırılan The Wall Street Journal gazetesinin muhabiri Daniel Pearl, boğazı kesilerek öldürüldü. Bu vahşi cinayet videoya çekildi ve dehşet görüntülerinin yer aldığı kaset Pakistanlı bir gazeteciye gönderildi. Video kasette, 23 Ocak’ta Pakistan’da kaçırılan Pearl’ün, birisiyle konuştuğu sırada, arkasından yaklaşan bir başkası tarafından boğazı bıçakla kesilerek öldürüldüğü görüldü. Pearl, son söz olarak, kendisinin ve babasının Musevi olduklarını söylüyordu.
Şubat 2002’de Hindistan’ın batısında bulunan ve Müslüman nüfusun yoğun olduğu Gucarat eyaletinde Hintli eylemcileri taşıyan bir trenin yakılması sonucu 56 kişi öldü.
Yine Pakistan’da 2002 yılı Mart ayında İslamabat´ta bir uluslararası Protestan kilisesine bombalı saldırı düzenlendi. İki kişinin 6 adet bomba attığı saldırıda 2´si Amerikan vatandaşı 4 kişi öldü, aralarında Amerikalıların da bulunduğu 45 kişi yaralandı.
Terörün dini olmaz diyenlerin kulakları çınlasın.. İslami terör merkezlerinden birisi olan cami:
Nazi üssünden radikal İslam’a - Hürriyet 13.07.2005
Amerikan Wall Street Journal Gazetesi, ilk planlarını Nazilerin yaptığı, soğuk savaş yıllarında komünizme karşı CIA ve MI6 gibi gizli servislere hizmet eden Münih İslam Merkezi’nin nasıl bir terör üssüne dönüştüğünü yazdı. Gazeteye göre Mısır kaynaklı Müslüman Kardeşlerin etkisi altına giren cami radikal İslam’ın Avrupa’ya kök salmasını sağladı.
İLK planlarını Nazilerin yaptığı, soğuk savaş döneminde de gizli servislerin hakimiyet savaşı verdiği Almanya’nın ünlü Münih Camisi’nin, şimdi aşırı dinci teröristlerin üssü olduğu iddia edildi. Amerikan Wall Street Journal gazetesi, El Kaide saldırılarını gerçekleştiren teröristlerin bir çoğunun Alman İslam Konseyi denetimindeki camiden geçtiğine dikkat çekerek, terörün finansörlüğünü de yine cami ile özdeşleşen İslam Konseyi’nin sağladığını yazdı.
Gazetenin araştırmasına göre, geçmişi Nazilere kadar dayanan camiye önce Türk kültürü araştırmacısı bir Alman profesör, ardından eski Nazi SS subayı Türk imam, daha sonra Mısır merkezli Müslüman Kardeşler örgütünün ideologu ve son olarak da El Kaide’ye maddi destek sağlamak suçuyla hakkında soruşturma açılan bir banker kontrol etti.
İkinci Dünya Savaşı sırasında 5 milyon Sovyet esir içindeki bir milyona yakın Müslüman Türkü, kendi saflarına katan Alman ordusu, Türkoloji profesörü Gerhard von Mende’nin tavsiyesiyle Türki cumhuriyetler kökenli askerleri Münih’te üslendirdi. Savaş sonrasında yine Profesör Mende’nin önderliğinde Münih’te Sovyet kökenli Müslümanlara ev sahipliği yapacak bir cami inşaatı planları yapıldı.
Amerikan gizli servisi CIA ve İngiliz Gizli Servisi MI-6 soğuk savaş yıllarında Münih’te cami inşaatı konseyi etrafında toplanan eski Müslüman Nazi askerlerini komünizmle mücadele operasyonlarında kullandı. 1957 yılında cami inşaat konseyine CIA için çalışan Kafkasya kökenli İbrahim Gocaoğlu ve ardından da yine CIA için çalışan Nazi ordusunun eski imamı Özbek asıllı Nurettin Nakibhoca Namangani liderlik yaptı.
1973 yılında ise, inşaatı tamamlanan cami ve örgüt üyelerinin liderliğini, Müslüman Kardeşler örgütünün kurucusu Hasan el-Banna’nın damadı Said Ramazan üstlendi. CIA için çalıştığı ileri sürülen Ramazan, inşaat tamamlandıktan sonra Alman İslam Konseyi adını alan örgütü Müslüman Kardeşler’in ‘fiili diplomatik misyonu’ haline getirdi.
11 Eylül saldırılarına katılan teröristlerden 4’ünün Münih Camii ve Alman İslam Konseyi bağlantıları ortaya çıkınca, ABD o dönemde cami yöneticisi Galib Himmet’in malvarlığını dondurdu.
İslami Terör’ün son yıllardaki saldırıları:
11 Eylül saldırılarıyla adını tüm dünyaya duyuran Usame Bin Ladin’in lideri olduğu El Kaide terör örgütünün eylemleri 1993 yılında başladı. Müslüman teröristler cihad için şu saldırıları yaptılar:
1993 26 Şubat - ABD: New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne yönelik bombalı saldırıda 6 kişi öldü, 1000 kadar kişi yaralandı.
1995 13 Kasım- SUUDİ ARABİSTAN: Başkent Riyad’daki Ulusal Suudi Muhafız binası önünde bomba yüklü araç havaya uçtu, 5 ABD’li asker, 2 Hintli asker öldü.
1996 25 Haziran- SUUDİ ARABİSTAN: Dahran yakınlarından Hobar Amerikan Üssü girişinde bomba yüklü kamyonla düzenlenen saldırıda tamamı ABD’li 19 asker öldü, 386 kişi yaralandı.
1998 7 Ağustos- KENYA-TANZANYA: Nairobi ve Darüsselam’daki Amerikan Büyükelçilikleri yakınlarında bomba yüklü 2 araç havaya uçtu, 12’si ABD’li 224 kişi öldü, binlerce kişi yaralandı.
2000 12 Ekim- YEMEN: Amerikan destroyeri USS Cole’a Aden açıklarında düzenlenen intihar saldırısında 17 ABD askeri öldü, 38 kişi yaralandı
2001 11 Eylül- ABD: 4 uçak kaçırıldı. İkisi New York’taki Dünya Ticaret Merkezi kulelerine daldı, üçüncü uçak ABD Savunma Bakanlığı’na dalarken, dördüncü uçak Pennsylvania’da düştü. Son rakamlara göre olaylarda 297 kişi öldü.
2002 11 Nisan - TUNUS: Cerba adasındaki Ghriba Sinagogu’na yönelik intihar saldırısında 14’ü Alman 21 kişi öldü
8 Mayıs - PAKİSTAN: Fransız gemi yapım şirketi çalışanlarını taşıyan otobüse yönelik intihar saldırısında 11’i Fransız 14 kişi öldü
6 Mayıs - YEMEN: Fransız petrol gemisi Limburg, Yemen açıklarındaki saldırıda hasar gördü, mürettebattan 1 kişi öldü.
12 Ekim- ENDONEZYA: Bali’de bir diskoteğe yönelik, bombalı araçla yapılan saldırıda 202 kişi öldü, 300 kişi yaralandı. Kurbanların çoğu Avustralyalıydı.
28 Kasım - KENYA: Mombasa’daki bir otele yönelik intihar saldırısında 18 kişi öldü. Aynı saatlerde bir İsrail ticari uçağı Mombasa’dan kalkışından sonra fırlatılan 2 füzeden kurtulmayı başardı.
2003 12 Mayıs- SUUDİ ARABİSTAN: Riyad’da düzenlenen eşzamanlı 3 saldırıda 9’u intihar komandosu 35 kişi öldü, 200 kadar kişi yaralandı.
5 Ağustos - ENDONEZYA: Cakarta’daki Amerikan Marriott oteline yönelik intihar saldırısında 12 kişi öldü, 150 kadar kişi yaralandı.
8 Kasım - SUUDİ ARABİSTAN: Riyad’da bir mahallede bomba yüklü araçla düzenlenen saldırıda 17 kişi öldü, 100’den fazla kişi yaralandı.
12 Kasım - IRAK: Ülkenin güneyindeki Nasıriye’de İtalyan askeri üssüne yönelik, kamyonla düzenlenen saldırıda 19’u İtalyan 28 kişi öldü.
15 Kasım - TÜRKİYE: İstanbul’da iki sinagoga yönelik çifte saldırılarda 2’si intihar komandosu 30 kişi öldü, 300 kadar kişi yaralandı.
20 Kasım - TÜRKİYE: İngiltere Başkonsolosluğu ile İngiliz sermayeli HSBC bankasına yönelik çifte saldırıda İngiliz Başkonsolosu dahil 33 kişi hayatını kaybetti. 5 gün arayla düzenlenen saldırılar İBDA-C ve El Kaide tarafından üstlenildi.
2004 9 Mart- TÜRKİYE: İki intihar komandosu, İstanbul Kartal’daki mason locasına bombalı saldırı düzenledi, biri saldırgan 2 kişi öldü.
11 Mart- İSPANYA: Madrid’de trenlere yönelik bombalı saldırılarda 198 kişi öldü, 1400 kadar kişi yaralandı.
2005 07 Temmuz - İNGİLTERE: Londra’da 3 metro ve 1 otobüse düzenlenen bombalı saldırılarda 50 kişi öldü, 700 kişi yaralandı.
İslamiyet’i eleştiren sinema yönetmeni T. Van Gogh öldürüldü Hürriyet 03.11.2004
İslam’da kadına yönelik şiddeti konu olan ‘Submission-İtaat’ filminin ardından tehditler yağdırılan Hollandalı yönetmen Theo Van Gogh, Amsterdam’da sokak ortasında öldürüldü. Geleneksel Fas kıyafetli Müslüman saldırgan, yönetmene 3 el ateş edip, defalarca bıçakladı. Hollanda televizyonlarında gösterilen 10 dakikalık ‘Submission-İtaat’ filminin senaryosunu, zorla evlendirilmek istendiğinden ülkesi Somali’den kaçan, Liberal Partili milletvekili Ayaan Hirsi Ali yazdı. Film zorla evlendirilen, amcasının tecavüzüne uğrayan, kocasının zulmüne katlanan Müslüman bir kadının öyküsünü anlatıyor.
Mini eteğe karşı olanlar beni taşladı Hürriyet 15.09.2004
Güzin Ablacım, günüm çok güzel başlamıştı ama akşam sinirlerim bozuk bir şekilde, hem de bacaklarımda üç kocaman taş yarasıyla eve dönmek zorunda kaldım. İstiklal Caddesi’nin orta yerinde, güpegündüz sapanlı bir grup aşırı İslamcı gencin saldırısına uğradım. Olay tam da Galatasaray Lisesine gelmeden hemen önce, İstiklal Caddesi’nin sol tarafında oldu. Birden bire bacağıma bir taş isabet etti. İlk başta tesadüf olduğunu düşündüm. ‘40 yılda bir mini etek giydik, bacaklarıma nazar değdi’ dedim. Sonra bacaklarıma ardı arkası kesilmeyen irili ufaklı taşlar isabet etmeye başladı. Belli ki organize bir grup planlı bir şekilde hareket ediyordu. Bu şekilde giyim özgürlüğümüzü kısıtlamayı planlayan bu zihniyeti esefle kınıyorum ve istediğim gibi giyinme özgürlüğümü istiyorum. Sizden dileğim de olayın basına yansıtılarak hemcinslerimin uyarılması. Ayrıca bu olaydan sorumlu, sorunlu kişilerin de bu vesileyle yakalanarak ilgililere teslim edilmesi.
Irak’ta, El Kaide katili Zarkavi’nin kasapları, elleri bağlı savunmasız Türk şoför Durmuş Kumdereli’nin kafasını kesti. (Hürriyet 14.09.2004)
Irak’ta kaçırılan Türk kamyon şoförü Durmuş Kumdereli, ‘Cellat’ lakaplı terörist Zarkavi’nin örgütü tarafından başı kesilerek öldürüldü. bağlantılı Tevhid ve Cihad örgütü, 17 Ağustos tarihli korkunç infazın görüntüsünü bir internet sitesinde yayınladı. El Kaide bağlantılı terörist El Zarkavi’nin grubu Tevhid ve Cihad örgütü, Kumdereli’nin boğazının bıçakla kesildiğini gösteren insanlık dışı korkunç görüntüleri dün internet sitesinde yayınladı. Teröristler, 14 Ağustos günü kaçırdıkları Kumdereli ve diğer kamyon şoförü Mustafa Köksal’ı önce tarihi belli olmayan bir video kayıtta gösteriyorlar. Bu kayıtta Kumdereli, Türk kamyon şoförlerine Amerikalılara mal taşımaması için çağrıda bulunuyor. Burada Durmuş Kumdereli’nin gözleri bağlı değil ve hayli sakin. Önce ismini söylüyor: ‘Adım Durmuş Kumdereli. Tarsus’tanım. Kamyon şoförüyüm. Tikrit yakınındaki bir Amerikan üssü için Türkiye’den inşaat malzemesi ve makine parçaları getirdim.’ Ardından şöyle devam ediyor: ‘Yanlış yaptım. Benim şoför arkadaşlara tavsiyem, para kazanmak için Amerikalılara malzeme taşımasınlar. Bilmelisiniz ki, Amerikalılara malzeme gönderen firmalar, şoförlerin ve işçilerin hayatıyla ilgilenmiyor. Onlar sadece kazandıkları paraya bakıyorlar. Daha önce bir Türk’ün öldürüldüğünü biliyorum. Ancak bana bir şey olmaz diye düşündüm. Yanılmışım, hata yapmışım.’
Sonra sahne değişiyor ve 17 Ağustos tarihli video bantla devam ediliyor. Arkada yine aynı tablo var. Yüzünü maskelerin ardına gizlemiş üç terörist. Mustafa Köksal serbest bırakıldığı için, önlerinde sadece gözleri bağlı Durmuş Kumdereli var. Ortadaki terörist bir kağıttan okumaya başlıyor. Bitirdikten sonra kağıdı hızla katlayıp giysilerinin içine tıkıyor, aynı anda üçü birden silah ve bıçağa davranıyor, Kumdereli’yi yere yatırıp, üzerine çullanıp, İslam adına kanlı eyleme girişiyor. Ve bu sahne sanki sonsuza kadar sürüyor...... Kuran’dan surelerle başlayıp kamyon görüntüleriyle devam eden videoyu yüreği korkuyla atarak izleyen Hürriyet’in yazı işleri ve dış haberler kadrosundan pek çok kişi, bu sahneleri izleyemedi. Kumdereli orada öylece, kaderine razı olmuş bir şekilde dudaklarından dualar dökülerek gözleri bağlı beklerken, arkasındaki teröristler bildiriyi bitirir bitirmez silah ve bıçaklarına davrandılar. Kumdereli’nin duaları, boğazına inen bıçağın derin darbesiyle dehşet verici hırıltılara dönüştü. Sonra her yeri kan kapladı
(Buradaki fotoğrafta üç militan önünde bir rehinenin fotoğrafı ve boğazlanan birinin resmi var. Çok kötü bir görüntü olduğu için sildim…)X
Müslüman teröristler bombaları atmadan dua ettirdiler
Kuzey Osetya’da 1 Eylül 2004 günü okul basan Müslüman Çeçen teröristler, mimik öğrencileri ile velilerini rehin aldılar ve iki gün sonra bombaların patlaması ile 394 kişi öldü, yüzlerce kişi de yaralandı. Aşağıda, bu islami terör saldırısından sağ kalan rehineleri aklattıkları bulunuyor. (Hürriyet 06.09.2004)
Sasha Pogrebov (13) Teröristler bize çok zalimce davrandı. Su içmemize izin vermediler. Hemen hemen hepimiz idrar içtik. Çıplaktık. Bir tanesi boynumdaki haçı gördü ve silahının ucuyla dürterek ‘Sen, gayrimüslimsin! Dua et bakalım!’ dedi. Ben de yüksek sesle İsa’ya dua ettim. Sonra kalabalığın ortasına el bombaları atmaya başladılar.
(Burada sildiğim fotoğrafta; ölen bebeğinin baş uçunda ağlayan bir anne görüntüsü var…)
Zalina Vazagova (13) Korkunç bir patlama duydum. Gözümü açtığımda etrafımdaki herkes öldü sandım. Üstüm başım kan içindeydi. Yanımda yatan bir ninenin kafasında delik vardı. Öğretmenimin cansız bedeni üzerime düştü. Çocuklar çığlık çığlığa, ‘Ateş etmeyin! Bizi öldürmeyin!’ diye bağırıyordu. Fakat teröristler dinlemiyordu. Bir pencerenin kenarına geldim ve aşağı atladım. 10 yaşındaki kardeşim Lena içeride kaldı. Öldü mü, sağ mı bilmiyorum. Diana Gadzhieva (14) Annemi, sürekli ağladığı için kendilerini sinirlendiren 3 yaşındaki kardeşim Medina birlikte serbest bıraktılar. 11 yaşındaki diğer kardeşim Alinathen ile korkuyorduk ama anneme yine de gitmesi için yalvardık. İçerisi çok sıcaktı, elbiselerimizi çıkardık. Bizi yüz üstü yere yatırdılar başını kaldırıp bakanı vurmakla tehdit ettiler. Cuma günü panik başladığında bazı çocuklar camdan atladılar. Patlamalar olunca etraf kan gölüne döndü. Cesetlerin yanı sıra birçok kopmuş kol gördüm. Bombalar birbirine bağlıydı ve art arda patlayarak bize yaklaşıyordu. Alina’nın elinden tuttum ve pencereden atladık.
Tekbir getirip kestiler Hürriyet 11.07.2004
Irak’ta rehin alınan, serbest bırakıldıktan sonra ülkesine geri dönen Pakistanlı, üç rehinenin kesilmesine tanık olduğunu öne sürdü. Amcad Hafız, ‘Zavallıların yalvarışlarına aldırmayan şişman bir adam tekbir getirip, üçünü de kesti. Bir süre bana ne yapacaklarını tartıştılar. Beni niye öldürmediklerini bilmiyorum’ dedi.
IRAK’ta İslamcı bir örgüt tarafından rehin alınan ve serbest bırakıldıktan sonra ülkesine dönen Pakistanlı, üç rehinenin kesildiğine tanık olduğunu söyledi.
İslamabad Havaalanı’nda ailesiyle gözyaşları içinde kucaklaşan 26 yaşındaki Amcad Hafız adlı Pakistanlı şoför, rehin tutulduğu 8 dehşet gününü BBC’ye anlattı. Irak’ta Kellogg, Brown & Root şirketinin sürücüsü olarak çalıştığını belirten Hafız, 24 Haziran günü Balad’daki Amerikan üssü yakınlarında kaçırıldığını belirtirken, ‘Silahı başıma doğrultup, susmamı işaret ettiler. Bir minibüse bindik, bana iğne yaptılar. Sonrasını hatırlamıyorum’ dedi.
Gözlerini, bilmediği bir yerde bulunan evde açtığını belirten Hafız, kendisini CIA ajanı sandıkları için, militanların üç gün boyunca sürekli dövdüklerini söyledi. Dayak olayı bittikten kısa bir süre sonra, militanların, ‘Hazırlan ve son duanı et. Sıra sende. Seni keseceğiz’ dediklerinde, her şeyin bittiğini düşündüğünü ve ağlamaya başladığını belirten Pakistanlı şoför, tanık olduğu dehşeti şöyle anlattı:
‘Beni bir odaya soktular. Yerde elleri ve ayakları bağlı üç kişi yatıyordu. Milliyetlerini bilmediğim ikisi, beyaz tenliydi ve İngilizce konuşuyorlardı. Diğeri ise sanıyorum, Iraklıydı. Kısa bir süre sonra, içeri elinde kocaman bir bıçak olan şişman bir adam girdi. Yerdeki adamlar, bağışlanmaları için ağlayıp, yakarmaya başladılar. Zavallıların yalvarmalarına aldırmayan şişman adam, tekbir getirip, üçünü de sırayla kesti. Korku ve dehşet içindeydim ve hiç birşey düşünemiyordum. Bir süre bana ne yapacaklarını tartıştılar. Niye öldürmediklerini bilmiyorum.’
Ertesi gün, militanların aniden değiştiklerini ve kendisine karşı iyi davranmaya başladıklarını belirten Hafız, ‘Öyle sanıyorum ki, Pakistanlı bir şoför ve Müslüman olduğumu anladılar ve bu yüzden beni serbest bıraktılar’ diye konuştu.
Cihada gidiyoruz şehit olacağız..
Hürriyet 20 Mart 2004
İstanbul Kartal’da Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Masonlar Locası Derneği lokaline düzenlenen intihar saldırısı soruşturmasını derinleştiren polis, Diş Hekimi Yasef Yahya’yı öldürdüğünü itiraf eden Adem Çetinkaya’nın evinde, intihar bombacıları Nihat Doğruel ve Engin Vural’ın ailelerine bıraktığı vasiyetnameleri buldu.
Tetikçinin evinde bulundu
Radikal dinci oluşumun lideri olduğu belirtilen Çetinkaya’nın Mason Locası’na yapılan saldırıyı planladığı, bomba düzeneklerini de kendisinin hazırladığı ileri sürüldü. Teröristlerin cephaneliği Beykoz’da ormanlık alanda gömülü halde ele geçirildi. Nihat Doğruel ve Engin Vural’ın eylemden önce ailelerine hitaben el yazısıyla yazıp zarfa koydukları vasiyetnameler de Çetinkaya’nın evinde bulundu. Besmele ile başlayan vasiyetnamede, canlı bombaların alacak ve borçlarının yazılı olduğu belirtildi. Vural’ın vasiyetnamesinde, ‘‘Bir daha dönmemek üzere cihad yoluna gidiyorum. 3 çocuğuma iyi bak. Çocuklarımızı Allah yolunda yetiştir. Hakkınızı helal edin. Sizi bulacaklar, parasız bırakmayacaklar’’ yazdığı bildirildi. Eşi hamile olan Doğruel’in ise vasiyetnamesine Kuran’dan ayetler eklediği ve ‘‘Cihada gidiyoruz, şehit olacağız. Doğmamış çocuğum sana emanet. Hakkınızı helal edin’’ yazdığı ifade edildi. Çetinkaya tutuklandı.
Bu sefer kadın bomba (Hürriyet 18.01.2004)
İsrail ile Gazze Şeridi arasındaki Erez geçiş noktasında dün sabahki intihar saldırısı dört İsraillinin ölümüne yol açarken, Hamas’ın ruhani lideri Şeyh Ahmed Yasin, “İlk kez bir kadın kulandık. Bu düşmana karşı direnişte yeni bir gelişmedir. Direnişimiz tırmanacaktır” diyerek övündü. Yedi kişinin de yaralandığı saldırıyı, 22 yaşındaki iki çocuk annesi Reem El-Reyashi’nin gerçekleştirdiği açıklandı. Daha önce İslami Cihad kadın canlı bomba kullanmıştı. İki çocuk annesi Reem El-Reyashi, eylemden önce çekilen video’da “Allah’ı çocuklarımdan daha çok sevdiğim için bu eylemi yapıyorum” dedi.
2003 Yılında İstanbul’un göbeğinde oruç tutmayana saldırı
(Yalçın Bayer - Hürriyet, 06.11.2003)
Taksim’den bindiği otobüste başına gelenleri anlatan gencin ‘‘Türkiye’ye nereye gidiyor?’’diye soruyor:
‘‘Taksim-Bahçeköy hattından Bebek’e gitmek üzere halk otobüsünün arka koltuğa oturdum. Taksim’de Dunkin Doughnots’tan aldığım ve bir kese kağıdı içindeki kahveme şeker atıp içmeye başladım. Bu sırada ‘kapat onu lan!’ biçimindeki sese baştan dikkat etmedim. Az sonra bağrı açık madalyonlu bir adam önüme çıkarak ‘‘Utanmıyor musun lan kafir oruçlu insanların önünde kahve içmeye’’ diye bağırdı, yanındakiler de aynı şekilde söylendiler. Kibarca ‘Özür dilerim beyefendi, kokusu rahatsız ediyorsa kapağını kapatayım, sonra içerim’ dedim. Adam cevap olarak ‘Kapatacaksın tabii kafir, Müslüman değil misin?’ diye üsteledi. Ben agnostiğim, Anayasal hakkım... ‘‘Hayır dine inanmıyorum‘‘ dedim. Belki de hatam buydu. Adam bunun üzerine ‘Saygı göster o zaman hayvan!’ dedi. Ben de ‘İsterseniz ineyim, saygı gösteriyorum tabii ki’ dedim. O da ‘İneceksin tabii kafir!’ diyerek yerimden kaldırdı. Herkesin cimcik ve dirsekleri arasında durdurulan otobüsten tekme ile dışarı attı beni.
Atatürk’ün resimleriyle bezeli bir güzergah olan Beşiktaş’ın gurur duyduğum caddesinde, 80 yıl önce kurulan Cumhuriyet’in tanıklarının huzurunda bugünün ve geçmişin arasındaki farkı utançla gördüm.
Ben ‘dine inanmıyorum’ diyerek hata yaptım ama ya bu bir turistin başına gelseydi? Ya Ramazan ayından habersiz bir insan bunu yapsaydı? O zaman bu kişi ona bıçak çekse...
Bu ülke nasıl tanınır?
Suudi Arabistan’dan ne farkımız kalır.’’
Pakistan’da kiliseye saldırı düzenlendi: 16 kişi öldü (28/10/2001)
Pakistan’ın doğusundaki Bahavulpur’da bir kiliseye düzenlenen silahlı saldırıda ilk belirlemelere göre 16 kişi hayatını kaybetti. Polis kaynakları, Bahavulpur’daki Katolik Kilisesi’nde pazar ayini için toplanan kalabalığa motosikletle gelen silahlı kişilerce aniden ateş açılması sonucu en az 16 kişinin öldüğünü belirtti. Ölenler arasında kadınların da bulunduğunu belirten polis, çok sayıda kişinin yaralandığını ve yaralılardan bazılarının durumunun ağır olduğunu kaydetti. Saldırganlar kiliseye geldiğinde polislerin uyuduğunu ve vurulan polislerden birinin öldüğünü belirten görgü tanıklarına göre, silahlı kişilerden2’si dışarıdan beklerken, 4’ü içeri girerek pazar ayini için toplanan kalabalığa ateş açtı.
Aaron Cohen’e ölüm fetvası (Cumhuriyet, 27.10.2001)
Usame bin Ladin’in El-Kaide adli terör örgütü, alternatif rock grubu Jane’s Addiction’ın lideri Perry Farrell’ın eski arkadaşı ve aynı zamanda da yine Farrell’ın ‘Jubilee Foundation’ projesinin yürütücüsü olan Aaron Cohen’in hakkında ölüm fetvası verildi. Daha önce U2’nun solisti Bono ve gitarcı The Edge ile birlikte Cenova’daki G-8’e katılarak lobi kuran popun aktivist adamı, kaçak olarak Sudan’a girerek burada yaptığı çekimleri Amerika dış ilişkiler komitesine sunmakla suçlanıyor. Aaron’un bu çekimleri yapma konusundaki iddiası, kuzeydeki Müslümanların elindeki esir Hıristiyanlar. 13 telefon ve 200 değişik isimli tehdit e-posta alan Aaron Cohen, El-Kaide tarafından Siyonist olarak görülerek İsrail’le özdeşleştiriliyor. Tehditlere pek kulak asmadıklarını söyleyen Aaron ve Farrell, bu esirlerin ailelerine kavuşmaları halinde, Sudan’a dönerek tribal bir parti vermek istiyorlar. Red Hot Chili Peppers’ın basçısı Flea ve Peter Gabriel de bu parti için onları yalnız bırakmayacaklarını söylüyorlar.
Kaplancıların ölüm militanı Frankfurt’ta yakalandı (Cumhuriyet, 24.10.2001)
Kaplan’ın sağ kolu Harun Aydın, İran’a giderken Frankfurt Havaalanı’nda yakalandı. Harun Aydın’ın çantasında nükleer, biyolojik ve kimyasal maddelere karşı korunma elbisesi ve intihar girişimlerinin görüntülerinin yer aldığı CD’lerin bulunduğu kaydedildi.Ele geçirilen belgeler arasında Aydın’ın eşine yazdığı bir veda mektubu ve vasiyet de çıktı. Mektupta, ‘Usame bin Ladin’in Batı dünyasına karşı başlattığı kutsal savaşı desteklediği ve bu yolda şehit olmayı göze aldığının’ yazılı olduğu öğrenildi.
İran’a gidiyordu
Almanya’nın Köln kentinde “Kara ses” olarak bilinen Cemalettin Kaplan ile mahkûm bulunan oğlu Metin Kaplan‘ın sağ kolu olan ve Kaplan’ın yargılandığı davada delil yetersizliğinden serbest bırakılan Harun Aydın , terörist zannıyla tutuklandı.
Frankfurt Savcılığı, Harun Aydın’ın, Frankfurt Havalimanı’ndan Tahran’a gitmek üzere bindiği İran Air’e ait yolcu uçağından indirilerek tutuklandığını açıkladı. Aydın’ın çantasında “uyuyan teröristler” için tipik malzemeler bulunduğu belirtilerek, bunlar arasında nükleer, biyolojik ve kimyasal maddelere karşı korunma elbisesi ve radikal dinci militanların eğitim programını gösteren bir CD bulunduğu kaydedildi. Diğer bir bilgisayar diskinde de intihar girişimlerinin görüntülerinin yer aldığı ifade edilerek ayrıca patlayıcı maddelerin ateşleme mekanizmalarında kullanılan cıvaya benzer bir sıvının ele geçirildiği bildirildi.
Frankfurt Savcılığı, ele geçirilen belgeler arasında Aydın’ın eşine yazdığı bir veda mektubu ve vasiyet de bulunduğunu, bu nedenle kendisinin radikal dinci militanlara katılarak, “Batı dünyasına karşı mücadeleye girmeye hazırlandığının” tahmin edildiğini açıkladı. Harun Aydın’ın, eşine yazdığı veda mektubunda, Usame bin Ladin ‘in Batı dünyasına karşı başlattığı kutsal savaşı desteklediği ve bu yolda şehit olmayı göze aldığının yazılı olduğu öğrenildi. Savcılık, Harun Aydın’ın, kamu barışını bozmak, suça teşvik etmek, suç örgütü oluşturmak ve cinayete teşebbüs suçlarından yargılanacağını belirtti.
Aydın’ın avukatı Michael Murat Sertsöz ise, müvekkilinin suçlu olmadığını savunarak “Müvekkilim, fazla bavulu olduğu gerekçesi ile bir başka kişinin bagajını paylaşmıştır. Muhtemelen bu kişi, müvekkilimin çantasına bu suç malzemelerini koymuş” dedi.
Kaplan’ın sağ kolu
Köln kentinde İslam Cemaat ve Cemiyetleri Birliği’nin (İCCB) kurucusu Cemalettin Kaplan ile oğlu Metin Kaplan’ın sağ kolu olan 28 yaşındaki Harun Aydın, örgütün yayın organı Ümmet-i Muhammed adlı gazetenin yazıişleri müdürlüğünü yaparak örgütün basın ve halkla ilişkiler görevinde de bulunmuştu. Aydın’ın 1998 yılında Anıtkabir’e düzenlenmek istenen, fakat daha önce açığa çıkarılan saldırının planlayıcıları arasında yer aldığı da öne sürüldü.
Silivri’de şeriat kampı (Cumhuriyet, 24.10.2001)
İstanbul Haber Servisi - Silivri’de “hücre” cezası ve “sopayla dayak” gibi ceza uygulamalarıyla çağdışı eğitim verildiği belirlenen çiftlik evine dün Jandarma ekipleri tarafından baskın düzenlendi. Baskında yaşları 10 ile 18 arasında değişen 19’u yabancı uyruklu, 60 gence şeriat kuralları doğrultusunda dini eğitim verildiği ortaya çıkarken, çiftlik evinde ders verdiği bildirilen 6 “hoca” gözaltına alındı. Sorgularının ardından Cumhuriyet Savcılığı’na sevk edilen 6 zanlı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılırken, çiftlik evi izinsiz dini eğitim verildiği gerekçesiyle mühürlendi. Baskında evde bulunan 60 gençten yabancı uyruklu olan 19 kişi sınırdışı edilmek üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğü Yabancılar Şubesi’ne gönderilirken, yaşları 10-18 arasında değişen diğer çocuklar ailelerine teslim edildi.
Silivri’ye bağlı Akören Köyü’ndeki bir çiftlik evinde şeriat eğitimi verildiği yönündeki ihbarları değerlendiren jandarma ekiplerince eve baskın yapıldı. Jandarma, baskın sonucunda yaşları 10 ile 18 arasında değişen 60 gence söz konusu evde izinsiz olarak dini eğitim verildiğini belirledi.
Jandarma ekipleri operasyonda 19’u Yunan, Rus, Gürcü ve Çeçen kimlikleri taşıyan gençlerin kaldığı 3 katlı evin üst katının mescit, orta katının dershane, alt katının ise mutfak, yemekhane, hücre ve yatakhane olarak düzenlendiğini belirledi. Gençlere burada “sopayla dayak” ve “hücre” cezası gibi uygulamalar eşliğinde para karşılığı dini eğitim verildiği iddialarını da araştıran jandarma, evde “eğitim” verdiği gerekçesiyle 6 “hoca” yı gözaltına aldı. Bu kişilerin yapılan sorgusu sonucunda kamuoyunda “Mahmut Hoca” olarak bilinen Mahmut Ustaosmanoğlu ‘nun tarikatına bağlı olduğu öğrenildi.
Jandarmadaki sorgularının ardından Cumhuriyet Savcılığı’na sevk edilen zanlılar buradaki sorgularının ardından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
Evde bulunan 60 gençten yabancı uyruklu olan 19 kişi sınırdışı edilmek üzere yabancılar şubesine gönderilirken, diğerleri ailelerine teslim edildi.
Yüksekokulda oruç baskısı
Cumhuriyet, 07.12.2000
Kırşehir Eğitim Fakültesi ve Meslek Yüksekokulu’nda öğrenim gören bir grup öğrenci oruç tutmadıkları için okulda ve yurtta faşistlerin saldırısına uğradıklarını açıkladı. Kendilerine zorla Ülkü Ocakları için düzenlenen bir etkinliğin biletlerinin satıldığını belirten öğrenciler, “Fakülte, yüksekokul ve yurtları, yöneticiler değil, reisler yönetiyor” dediler.
Atatürkçü Düşünce Derneği’ne (ADD) başvuran Kırşehir Eğitim Fakültesi’nden bir grup öğrenci, oruç tutmadıkları için okulda ve yurtta, “reis” adı verilen kişilerin saldırısına uğradıklarını belirttiler. Ülkü Ocakları Gecesi’nin biletlerinin okulda ve yurtta zorla satıldığını, almak istemeyenlerin dövüldüğünü ve okuldan uzaklaştırılmakla tehdit edildiklerini iddia eden öğrenciler, “Fakülte, yüksekokul ve yurtları, yöneticiler değil reisler yönetiyor” diye konuştular.
Son günlerde kendilerine başvuran öğrenci sayısının büyük rakamlara ulaştığına dikkat çeken ADD Şube Başkanı Avukat Adil Vahaboğlu şöyle konuştu: “Son dönemlerde Kırşehir’deki fakülte ve yüksekokulda Ülkü Ocakları etkinliklerinin biletlerini zorla satmışlar. Almayanları korkutmuşlar. Yurttan ve okuldan kovmakla tehdit etmişler. Oruç tutmayan öğrencileri dövmeye, sövmeye ve tehdit etmeye başlamışlar. Her yatakhanede bir reis varmış. Bu reisler, aynen 12 Eylül öncesinin tosunları gibi ortalıkta terör estiriyorlarmış. Bayan öğrencinin sigarasını elinden alarak totaliter bir yöntemle dövmüşler. Dini, çirkin emellerine alet eden haytalara neden polis ses çıkarmıyor. Neden fakülte, yüksekokul ve yurt yönetimleri bu tür zorbalıklara göz yumuyor?”
Hürriyet, 11.10.2000
Kezzap zoruyla eylem
Erzurum’daki türban eylemlerinin, tehdit zoruyla sürdürüldüğü anlaşıldı. Velilerin de, öğrencilerin de eylemden yana olmadıklarını belirten Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Sütbeyaz, ‘‘Türban sorunu sadece İlahiyat Fakültesi’nde var.Kezzap tehdidinden korkan öğrenciler eyleme çaresiz devam ediyor’’ dedi.
Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okuyan 200 kadar kız öğrencinin, ‘yüzlerine kezzap atılacağı’ tehdidiyle türban eylemine zorlandıkları ortaya çıktı. Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yaşar Sütbeyaz, çevreden gelen, ‘Türbanı açanın yüzüne kezzap atarız’ tehditlerinin giderek yoğunlaştığını ve bu yüzden sessiz türban eylemi yapan öğrencilerin çaresiz kaldıklarını açıkladı. Türban yasağı uygulaması yüzünden kendisinin de tehditler aldığını belirten Sütbeyaz, eyleme katılan türbanlı öğrencilerden bazılarının çaresiz durumda kaldıklarını ve yardım istediklerini söyledi. Sütbeyaz, ailelerin, ‘‘Kızım, türbanını açarak derslere girmek istiyor. Aile olarak biz de doğru yapacağını söyledik. Ancak eylemin arkasında olanlar, ‘Eğer türbanı açarsanız, yüzüne kezzap atarız’ diye tehdit ediyorlar’’ diye başvurduğunu söyledi.
Cumhuriyet, 12.10.00
Kırıkkale Üniversitesi Rektörü Prof. Durlu, “...Kaldıkları tarikat yurtlarında türbanını çıkarmaması için baskı gören bir kız öğrenci yanıma geldi, yardım istedi....”
Ramazan 1998 Olayları:
15 Ocak 1998, Cumhuriyet’ten:
1)Oruç tutan, tutmayanı bıçakladı:
Malatya’da bir üniversite öğrencisinin (Ümit Cihan Tarho), oruç tutmadığı için, oruç tutan bazI öğrencilerce öldürülmesinden birkaç gün sonra, bu sefer de Sakarya Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu’nda, dün karşıt görüşlü öğrenciler arasında oruç tutup tutmama tartışması yaşandı. İnşaat Bölümü 3.sınıf öğrencilerinden Erhan Özer’in, “İsteyen tutar, isteyen tutmaz,” seklindeki çıkısı üzerine tartışma kavgaya dönüştü. Bu sırada, ayni bölümün 1. sınıf öğrencilerinden İbrahim Baran, Özer’i kalçasından bıçakladı. Özer, Sakarya Devlet Hastanesi’nde tedavi altına alindi.
2) Öğretmenler oruç nedeniyle yumruklaştı:
Samsun Kazım Özdemir İlköğretim Okulu’nda, İngilizce öğretmeni Baki Sezgin ile, din dersi öğretmeni Halit Önem, oruç tutup tutmama yüzünden okul müdürünün odasında yumruklaştı. Burnundan darbe alan Önem, samsun Devlet Hastanesi’nde ayakta tedavi edildi.
3) Körfezde Namaz Cinayeti:
Oruç saldırılarının yoğunlaştığı ramazan ayında bu kez de namaz yüzünden korkunç bir cinayet islendi. Kocaeli’nin Körfez ilçesinde 24 yaşındaki Muharrem Sancar, namaz kıldığı sırada saz çalan ağabeyi 29 yaşındaki Ali Sancar’I baltayla öldürdü.
19.01.1998, Hürriyet
Oruç tutmayan öğrenci okul kantininde dövüldü
Volkan YÜKSEL / IZMIT
İzmit’in Köseköy Beldesi’nde oruç tutmayan 13 yaşındaki ortaokul üçüncü sınıf öğrencisi arkadaşları tarafından dövülerek hastanelik edildi. Kafa travması geçiren Yasin, olayın sokunu üzerinden atamadı. Kantinden alışveriş yaparken “Herkes oruç tutacak” diyen bir grubun saldırısına uğrayan Yasin’in başında ve vücudunun çeşitli yerlerinde morluklar oluştu.
Hürriyet 26 Ocak 1998
Doktora oruç tehdidi
Pendik Belediyesi’nde görevli iki doktorun, dinlenme odasında çay ve sigara içtikleri için başkan yardımcıları tarafından tehdit edildikleri öne sürüldü. İstanbul Tabip Odası, savcılığa başvuran doktorlara, “Burası RP’li belediye. Bu son uyarımız’ denildikten sonra silah gösterdiğini bildirdi. İstanbul Tabip Odası, Pendik Belediyesi’nde görevli 2 doktorun, dinlenme odasında çay ve sigara içtiği gerekçesiyle, belediye başkan yardımcıları tarafından silahla tehdit edildiğini ileri sürdü. Can güvenlikleri olmadığını söyleyen doktorlar Seval Özergin ve Nurali Binay Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Başkan Yardımcıları Mehmet Akıncı ile Fikri Ilgar ise suçlamanın amaçlı olduğunu ileri sürdü. İstanbul Tabip Odası tarafından yapılan yazılı açıklamada, Pendik Belediyesi’nde çalışan Dr. Özergin ile Dr. Binay’in, dinlenme odasında sigara ve çay içtikleri gerekçesiyle, Başkan Yardımcıları Mehmet Akıncı ve Fikri Ilgar tarafından silahla tehdit edildiği bildirildi. Belediye
Başkan Yardımcısı Akıncı’nın, doktorların bulunduğu odaya girerek, “Buranın Refahlı belediye olduğunu bilmiyor musunuz? Bir daha burada sigara içmeyeceksiniz. Bu size son uyarımız” diyerek, belindeki silahı doktorlara gösterdiği ileri sürülen açıklamada, söyle denildi: “Meslektaşlarımız, olayı şikâyet etmek ve can güvenliklerinin sağlanmasını istemek için Kaymakamlık ve Cumhuriyet Savcılığı’na başvurdular. Zaman zaman inanç özgürlüğü kisvesine bürünen, son zamanlarda bir siyasi partinin kapatılması nedeniyle demokrasi ve insan hakları havarisi kesilen bir anlayışın temsilcileri olan bu kişilerin, sigara ve çay içen hekimlere böylesi bir terör uygulamasını son derece düşündürücü buluyor ve kınıyoruz.”
Tehdit değil, rica
Pendik Belediyesi Basın Danışmanı Ekrem Okutan ise suçlamaların asilsiz olduğunu belirterek söyle dedi: “Başkan Yardımcılarımız Mehmet Akıncı ve Fikri Ilgar, 23 Ocak Cuma günü Belediye Sağlık Müdürlüğü’nde çalışan görevlileri ziyarete gittiler. Doktor Seval Özergin, bu sırada sigara içiyordu. Olay kesinlikle dinlenme salonunda olmadı. Başkan Yardımcısı Mehmet Akıncı, doktordan kapalı yerde sigara içmemesini rica etti. Doktor Seval Özergin’in, ‘Siz bana karışamazsınız’ demesi üzerine Akıncı da ‘Lütfen biraz saygılı olun’ dedi. Bu sırada, ayni yerde görevli doktor Nurali Binay geldi ve Başkan Yardımcısı’na, ‘Saygısız sizsiniz’ dedi. Başkan Yardımcısı’nın silah göstermesi gibi bir durum da kesinlikle söz konusu değil, çünkü üzerinde silah yoktu.” Pendik Belediye Başkanı Erol Kaya da, “Dr. Nurali Binay söz konusu yerde sigara içilmemesi konusunda bir kanun olmadığını söyleyerek, Başkan Yardımcılarına ‘Terbiyesiz’, ‘Saygısız’ seklinde yakıştırmada bulundu. Ne silah çekildi ne gösterildi, ne de herhangi bir saldırıda bulunuldu” dedi.
Şubat 1998, Perşembe
İki gencin aşkı savaş çıkardı Genç kızın adi Sabu, delikanlının Kanvar. Pakistan’ın Karaşi kentinde iki gencin aşkı, binlerce kişinin birbirine girmesine, iki kişinin ölümüne, 8 kişinin yaralanmasına, doktorların ve otobüs şoförlerinin greve gitmesine neden oldu. Sabu, 11 milyon nüfuslu Karaşi’nin 3’üncü büyük etnik grubu olan Pestun kökenli bir genç kız. Kanvar Ahson ise, kentte çoğunluktaki Müslümanlardan. Kentteki ikinci büyük etnik grup ise, Şii Müslümanlar. Sünni Muhacirler ile Şiiler arasında yıllardır kanlı mezhep çatışmaları sürüp gider. Pestunlar ile Muhacirler ise, araları soğuk olmasına rağmen 1985’ten bu yana barış içinde yaşıyorlar. Ta ki, Kanvar geçtigimiz günlerde Sabu’yu kaçırana kadar. Karaşi’nin Romeo ve Juliet hikayesi böylece kanlı bir şekilde başladı. Dün binlerce Pestun kentte ayaklandı. Otomobilleri ateşe veren, yolları kapatan, dükkanları yağmalayan Pestunlar, Muhacirlerin yaşadığı mahallelere saldırdı. Pestunlar kendilerine engel olmaya çalışan 8 polisi de araçlarından indirerek feci şekilde dövdü. Muhacirler de silahla karşılık verdiler. Çıkan çatışmalarda iki kişi öldü. Çoğu Pestun olan otobüs şoförleriyle, genellikle uhacir olan esnaf ve doktorlar greve gidince, kentte hayat durdu. Çatışmalara neden olan delikanlı Muhacirler arasında saygın bir aileye mensup. Muhacirler, ‘Gelinimizi vermeyiz’ derken, Pestunlar, ‘Bizden kız kaçıramazsınız. Zorla geri alırız’ diye direniyor. Genç sevgililerin nerede saklandıkları bilinmiyor. Polis çatışmaların şiddetlenmesinden endişe ediyor. İki etnik grup 1985 yılında 1000 kişinin ölümüne sebep olan çatışmalardan beri barış içinde yaşıyordu. 1985’teki benzer olaylar da Pestun bir taksi şoförünün bir muhacir kıza çarpmasıyla başlamıştı
Cumhuriyet, 10 Ocak 1998
Okullarda ramazan uygulaması..
Yatılı öğrenciler zorla sahura kaldırılıyor..
Erzurum’da Atatürk Üniversitesi ve Kredi Yurtlar Kurumu’na bağlı yurtlardaki bütün kantinler, öğretmen evi lokalleri kapatıldı. Tüm orta dereceli okullardaki kantinler de kapatılırken, dersler bir saat öne alindi. Erzurum’daki yatılı okullarda öğrencilerin zorla sahura kaldırıldığı belirtilirken, tarikatların etkin olduğu milli eğitimde öğretmenlere makyaj yapmamaları yolunda uyarıda bulunduğu belirtildi.”
Cumhuriyet:12.01.1998
Sünni-Şii çatışması:
Pakistan’da, Lahor kentinde bir Şii grubun üzerine ateş açıldı. 22 kişi öldü. Şii’ler protesto gösterileri yapıyor. Pakistan’da, Şii ve Sünni mezhepler arasındaki çatışmalarda, 1997’de 200 kişi ölmüştü..
14 Mayıs 1987, Edirne:
Beypazarı’nda, Ertan Gökçen, evi barkı olmadığı için bir arabada yatıp kalkan 56 yaşındaki Necmeddin Yedikardesler’in üzerine ispirto döküyor ve yakıyor..Gerekçesi; Necmettin’in ramazan ayında içki içmesi..(Güneş, 15 Mayıs 1987)
Ocak 1979, Trabzon:
Ülkücü Gençlik imzalı bildiri: “Türkiye’deki çatışma, İslam ile küfrün çatışmasıdır. Bugün Türkiye, bir Bedir savaşının öncesini yasamaktadır. Müslümanlar, cihada çağrıldığınızda koşunuz. Bir komünisti öldürmek, yüz kere hicaza gitmekten iyidir..”
09 Temmuz 1979, Tokat:
Bildiri yayınlanıyor: “Allah rızası için baş koyduğun davadan hiçbir güç seni geri döndüremeyecektir..Sesimizin ulaşamadığı yere kurşunlarımız ulaşacaktır..Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız.”
16 Aralık 1979, İstanbul:
Beşiktaş vapur iskelesi yanındaki Barbaros kafeteryada bir saatli bomba patlıyor. İmza, Türk İslam Birliği. Beş ölü, 22 yaralı.
Aralık 1978, Maraş:
Kış bastırmış..Duvar ve dükkan camlarına sloganlar yazılıyor:”Allah için savaşa!” Ve cihada kalkılıyor. TRT, öldürülen 111. Kişiyi de verdikten sonra, yeni saptanan cinayetlerin haberini durduruyor. Bu cihad denemesinin bilançosu böylece tam belli olmuyor..Ama, tüyler ürperten bir olay hep hatırlanacak: Kalaycı Şah İsmail’in kafasına baltayla vurup, beynini çıkarıyorlar..Kız kardeşinin ise memelerini kesip bir sürü işkenceden sonra hunharca öldürürler..Yürük Selim Mahallesi’nde de kadınların bir kısmı memeleri kesilerek öldürülür, altı aylık çocuklar, hamile kadınlar kurşunlanır, gözlere sisler sokulur, bazılarının da kol ve bacakları çapraz kesilir..(1990’li yıllarda Cezayir’de olanlar ne kadar da benziyor..)
Şubat 1969, İstanbul:
Camilerde günlerdir “Cihad” namazları kılınıyordu. 16 Şubat 1969 günü, Beyazıt, Dolmabahçe ve Finlikli camilerinde cihad namazları kılındıktan sonra, topluluklar halinde Taksim’e çıkıldı. Olaylar.. Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürüldü. Yüzlerce yaralı. .Gazetelerin manşeti: Kanlı Pazar..
Rüşdi’ye yeni ölüm tehdidi
Hürriyet, 9.1.2000
500’den fazla İranlı, Salman Rüşdi’nin öldürülmesinde kullanılmak üzere para toplamak için böbreklerini satışa çıkardı. Rüşdi için ölüm fetvası hatırlanacağı gibi yaklaşık on yıl önce çıkartılmıştı.
Böbrek satışı, Maşad şehrinde İslamcı milisler tarafından yapılıyor. İran’ın günlük gazetelerinden Kayhan bu satışla ilgili haberi dünyaya duyurdu. Gazetenin haberine göre 8’i İran dışında yaşayan 508 Müslüman, bu katliam için para toplamak üzere böbreklerinden birini satmaya söz verdi.
İran yasalarına göre isteyenler organlarını satışa çıkartabiliyor. Devlet organ bankası da bu satışları denetliyor. Kayhan’ın haberine göre bu satışla ilgili daha detaylı bilgi uluslararası destek sağlamak amacıyla yakında İnternet’te açılacak bir sitede duyurulacak.
Ayetullah Humeyni, 1989 yılında yazar Salman Rüşdi hakkında “Şeytan Ayetleri” kitabı nedeniyle ölüm fetvası vermişti.
Geçen yıl İran hükümeti, yazara bir zarar verilmeyeceğini açıklayınca Rüşdi de on yıllık zorunlu gizlenmesini sona erdirerek normale yakın bir hayat sürdürmeye başlamıştı.
Ancak Kayhan’ın haberi fetvanın birçok İranlı için hálá geçerli olduğunu ortaya koydu.
İran hükümetinin fetvayı yürürlükten kaldırması reformcu başkan’ın ticaret ve yatırımı artırmak üzere Avrupa’yla ilişkilerini düzeltmesinin bir adımı olarak yorumlanmıştı. Ama Cumhurbaşkanı Hatemi ile İran’ın katı bir şeriat devleti olarak kalmasını isteyen İslamcı püritenlar arasındaki mücadele salman Rüşdi’nin kaderini de etkiliyor.
Hatemi hükümetinin fetvayı yürürlükten kaldırmasından kısa bir süre sonra muhafazakár bir İslamcı Vakıf Salman Rüşdi’nin kellesi için 1.5 milyarlık bir ödül koydu. Tahran Üniversitesi Hizbullahlı Öğrenciler Birliği de Rüşdi’nin öldürülmesi için yaklaşık 178 trilyonluk başka bir ödül koydular. Bu da fetvanın bazıları için hálá geçerli olduğunun diğer kanıtları.
Hatemi hükümetinin fetvayı yürürlükten kaldırmasından sonra ünlü yazar,”sanırım bu iş bitti. Bu benim için her şey demek, özgürlük demek,”diye konuşmuştu. İngiliz Havayolu şirketi British Airways bunun üzerine yazarı taşımama kararını kaldırdı, Hindistan kökenli yazara Hindistan hükümeti ilk kez vize vermeyi kabul etti ve Londra ile Tahran arasında da diplomatik temaslar başladı. Ama Rüşdi’nin emniyeti ve Hatemi hükümetinin gücü konusundaki kuşkular baki kaldı. 1997 yılında seçilen Hatemi için önemli sınav şubat ayında yapılacak parlamento seçimlerinde verilecek. Salman Rüşdi’nin kaderi de biraz Hatemi’nin bu seçimden nasıl bir sonuç alacağına bağlı olarak belirlenecek.
Diğer Ülkelerde Islami Şiddet ve Cinayetler
Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Hikmet Çetinkaya’nın 30.01.2001 tarihli makalesinde açıklandığına göre;
12 Ekim 1990 yılında Mısır Millet Meclisi Başkanı Rıfat El Mahçup , Kahire’nin en işlek caddelerinden birinde Müslüman Kardeşler Örgütü tarafından yapılan bir suikast sonucu öldürüldü...
Müslüman Kardeşler Örgüt’ü, 1928 yılında Mısır’ın İslamiye kentinde, öğretmen olan Hasan El Benna tarafından kurulmuş, birçok kanlı eyleme imzasını atmıştır.
1948’de önce terör suçlarına bakan bir yargıcı öldüren Müslüman Kardeşler militanları, ardından Başbakan Nokraşhi Paşa ‘yı katletti...
26 Ekim 1954 günü, Mısır Devlet Başkanı Nasır , İskenderiye’deydi. Nasır’a suikast düzenlendi. Nasır suikasttan kıl payı kurtuldu... Ama, 6 Ekim 1981’de Nasır, suikast sonucu yaşamını yitirdi...
Enver Sedat ‘ı öldüren Üsteğmen İslamboli , Müslüman Kardeşlerin bir kolu olan ‘Cemaat-İslamiye’ den kaynaklanan ‘Ankud’ örgütündendi...
X
CEHENNEMİN DÜNYAMIZA YANSIMASI
Bilindiği gibi cehennem, zahiri anlamda, büyük günah işleyenlerle hak din İslam’ı kabul etmeyenler için öldükten sonra gidecekleri yerde verilecek cezayı hatırlatır.
Sözü uzatmadan kısaca cehennemde verilecek cezaları İslam’ın temel kitabı Kuran’dan birkaç tane olmak üzere aktaralım:
“Allah ve Peygamberleriyle savaşanların ve cezası öldürülmek veya asılmak yahut çapraz olarak el ve ayaklarını kesmek yada yerlerinden sürülmektir. Bu onlara dünya a rezilliktir. Onlara ahrette büyük azap vardır. (K. 5/33).
“...Şüphesiz zalimler için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırlamışızdır. Onlar yardım istediklerinde erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir duraktır!” ( K. 18/29)
“İşte Rableri hakkında tartışmaya giren iki taraf: O’nu inkar edenlere, ateşten elbiseler kesilmiştir, başlarına da kaynar su dökülür ve bununla karındakiler ve deriler eritilir. Demir topuzlar onlar içindir.. (K. 22/19-22).
“... İnkar edenlerin boyunlarına demir halkalar vurunuz. Yaptıklarından başka bir şeyin mi cezasını çekerler.” (K. 34/33)
“Doğrusu günahkarların yiyeceği Zakkum ağacıdır: karınlarda suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir. ‘Suçluyu yakalayın, cehennemin ortasına sürükleyin, sonra ona: ‘Tadın bakalım, hani şerefli olan, değerli olan yalnız sendin. İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir’ denir. (K. 44/43-50).
“Doğrusu, inkarcılar için zincirler, demir halkalar ve çılgın alevli cehennem hazırladık.” (K. 76/4)
Görüldüğü gibi Müslüman olmayanlara ve de Müslüman olup da büyük günah işlemiş olanlara ahrette büyük azap vardır. Bunlara ateş hazırlanmıştır, başlarına demir topuzlar geçirilecektir, demir halkalar içinde cehennemin ortasına doğru sürüklenecektir...
Aydın ve ilerici niteliği olan şeriatçılar kitaplarında yukarıdaki cehennem tümceleri genellikle gözlerden saklamaya çalışırlar. Örneğin bakınız: Kuran’daki Buyruk ve Yasaklar, Erdoğan Bakkalbaşı, Hukukçu, CHP Senatörü,TESAV Yayınları. Emre Basımevi, 1995, s. 46.
Senatörümüz, Kuran’daki; 19/70, 71; 20/74, 21/98 cehennemle ilgili tümceleri almış da; yukarıdaki K. 22/19-22; 34/33, 44/43-50; 76/4 tümcelerini almamış kitabına.... Neden acaba diye sorulmamalı mı?
Bu sorunun yanıtını verelim: Çünkü gözden kaçırdığı tümceleri okuyan aklı başında bir okuyucu; “Olmaz, şefkat ve merhamet timsali Tanrı bu kadar acımasız olamaz! Tanrı, böyle işkence yaptırmaz, yapmaz!” deyeceklerdir...
Ne var ki aklını kullanarak yargılama ve düşünme aşamasına gelmemiş şeriat kuralları ile yönetilen ülkelerdeki şeriatçılar cehennemde olacakları dünyada uygulama yoluna gitmişlerdir ve bundan da büyük bir zevk duymuşlardır. Cehennemi dünyamıza yansıtarak Müslümanların Tanrısı ve Peygamberleri ile uğraşanları ve de Müslümanlığa karşı savaş açanlara karşı cehennemdeki uygulamaları uygulamaktan çekinmemişlerdir. Daha geçen haftalarda Suudi Arabistan’da şeriat buyruğu gereğince iki hırsızın elleri kesilmiş; cinayet işlediği gerekçesiyle bir Mısırlının boynu vurulmuştur (GÖZCÜ, 15.8.2002).
Öyle ya Tanrı cehennemde günah işlemiş olanlara yukarıdaki cezaları verir de dünyadaki kulları büyük günah işlemiş bir insana ceza vermekte Tanrı’dan geri kalırlar mı?
Şimdi Tuncay Özkan’ın 4 Mart. 2002 tarihli Milliyet’te çıkan Başsız Cesetlerin Çırpışı adlı aşağıdaki yazısını okuyalım:
BAŞSIZ CESETLERİN ÇIRPINIŞI
Önce yakalanarak esir alınan kişinin yanında bir ateş yakılıyor. Sonra o ateşte geniş ağızlı bir demir levha kor oluncaya kadar kızdırılıyor. İzleyenler, olayın sonrasında neler olacağını bildikleri için sessiz bir heyecan içindeler. Tıpkı çok merak edilen bir filmi izleyecek olmanın sabırsızlığı var üzerlerinden. Birazdan sahnelenecek gösteri, onları için sıkça tekrarlanan ama seyrine doyum olmayan bir olay! O, başına neler geleceğinin farkında bile değil. Şaşkın... Korkak.. Çaresiz...
Onun yanında duran eli satırlı adam demir levha kızgınlaşınca, birden sanki bir karpuza vururcasına, sanki her gün yaptığı bir işi yapıyormuşçasına, öyle acımasız indiriyor satırını esirin boynuna.. Onu öldürüyor sanıyorsanız, kalabalığın da bu vahşet anını izlemeye geldiğini düşündüyseniz büyük yanılgı içindesinin. Çünkü bu vahşet gösterisi bitmiyor, daha yeni başlıyor.
KIZDIRILMIŞ DEMİR LEVHA
Satırla boynu bir darbede koparılıyor esirin. Herkes bu anı izliyor. Tıpkı Arenada aslanların yediği insanları on binlerin izlemesi gibi. Esir insanın başı yere düşüyor. Elinde kızdırılmış demir levhayı taşıyan adam devreye giriyor o anda. Hemen gelip, inanılmaz bir süratle, başın koptuğu boyna, daha kan çıkmadan yapıştırıyor elindeki kızgın demiri. Bir nevi kaynak yapıyor kesik damarlara. Kan dışarı çıkamıyor. Kesilen baş gövdenin yanında. Gövde hiç kan kaybetmeden neredeyse çırpınarak başsız, etrafta dolaşmaya başlıyor.
İzleyenlerin en büyük eğlencesi de bu an... Kahkahalar, çığlıklar, alkışlar çınlıyor ortalıkta. Gövde çırpındıkça, eller, kollar, ayaklar o şuursuz şiddetin darbesiyle savruldukça izleyenlerin heyecanı artıyor. Çığlıklar büyüyor.
Hele o gövde üstlerine doğru ilerledikçe daha da bir eğleniyorlar. Korku, vahşet, dehşet, insan uygarlığının bütün tanımları, hastalıkları orada bulunuyor.
Buraya kadar anlattıklarımın hiçbiri bir eski çağ tarihinden alıntı değil. Bunların hepsi bu çağda, bu anda, yanı başımızda yaşanıyor.
BAŞI KOPAN İNSAN
Bu yüzyılda yapılan araştırmalar başı kopartılan insanların gözlerinin o dehşet anı şiddeti nedeniyle daha açıldığını ve beynin algısının saniyelerle de olsa sürdüğünü gösteriyor. Gövde ise kan kaybı nedeniyle çoklukla hareketsiz kısa zamanda ölüyor. Ama ya kanın çıkması engellendiğinde?
Başsız kalan gövde, yerde öylece durmakta olan ve yapılanları algılayan gözlerin yanı başında öylece savruluyor, savruluyor, savruluyor...
Bu olay Afganistan’da yaşandı. Olaya bir Türk tanık oldu. Ankara’ya aktardı. Avrupa basınında da bu işkencelerle ilgili haberler sıkça yer alıyor. Bu işkencelerle ilgili haberler sıkça yer alıyor. Afganistan’a medeniyet götüreceği iddia edilen savaşın, oradaki insanları getirdiği nokta. Sizce bu çılgınlığın ulaştığı boyutu, hastalığın derinliğini yaşayanlara ve yaşatanlara insan denilebilir mi?
Modern dünyanın kapitalistleri bununla mücadele ederler mi? Hayır.. Onlar bununla mücadele etmemek için şimdi Afganistan’dan kaçıyorlar. Çıldırmış insanların, vahşet makinelerine dönüşmüş yaşamlarının kendilerine dönecek öfkesini gördükleri için o bataklığı terk ediyorlar. Çünkü gördükleri bu sahneler, onların değerli evlatlarının altında kalkamayacağı kadar büyük...
AFGAN GERÇEĞİ
Bunu göremeyenlerin gördüğü sıradan bir başka Afganistan gerçeği ise esir alınan kişilerin üzerine sürülen tanklar gerçeği. Tank paletlerinin altında can veriyor esirler. Bunu tıpkı bir araba yarışını izler gibi izliyor Afganistan. Alkışlar, çığlıklar, kahkahalar içinde.
Bu denli derin bir şok anlatılabilir mi bu sürede? Afganistan bir daha kendine gelebilir mi? Sistemli ve düzenli bir kararlılıkla evet. Milyarlarca dolarla evet. Ama bunları oraya bomba yağdıranlar yapabilecek mi? Hayır. Onlar istediklerini aldılar. Orada kendi güdümlerinde hükümet kurdular. Düşman diye tanımladıklarını kovdular. Şimdi oralarda sembol olarak tutacakları birlikleri olacak. Ama kendileri adına Afganistan’da bu vahşete direnecek güç istiyorlar. Türkiye’den, Afganistan’da askeri varlığıyla devralmasını istedikleri şey budur.
Türk askeri başsız gövdelerin çırpınışına dur diyecek! İyi de hangi parayla, hangi olanakla, hangi yardımlarla...
BATAKLIK PATLAMAK ÜZERE
Sonra orada savaş yeni başlıyor. Türk Genelkurmayı’nın yaptığı tahlil doğru çıktı. Afganistan kan ve bütün pisliklerle dolu bir bataklık oldu. Bu bataklıkta biten bir şey yok. Herkes vahşetin silahlarının namlusuna sürmüş, barbar eller tetikte, hasta gözler hedefte, öldürecekleri anın kan kokusunu soluyor. Türk askeri Afganistan’da bu vahşetle savaşmaya gidecek. Türk askeri Afganistan’da bu barbarlığa karşı duracak. Kaç Mehmet şehit olacak? Kaçı bu denli işkenceye maruz kalacak? Kaç Amerikalı bunları göze alabilir? Kaç İngiliz, Alman...
Neden Türk askerinin Afganistan konusunda bu denli yavaş davranıp planlar yaptığını, oradaki yapılanmayı, askeri varlığı devralmak noktasında ağır durduğunu şimdi daha iyi anladım.
Modern dünyanın gözleri önünde insanlık tarihinin hiçbir döneminde tanıklık edilmeyen olaylar yaşanıyor. Başsız gövdelerin dansı orada olanlar. Çırpınan gövdeler ve kesik başların dehşeti.
TUNCAY ÖZKAN, 4 Mart 2002 MİLLİYET, perde arkası.
+
Anlaşılan o ki yakalanan Taliban veya El Kaide üyelerine, Taliban ve El Kaide üyesi olmayan Afganlılar bu işkenceleri uyguluyor...
Tuncay Özkan uyarıyor; diyor ki: “Böyle bir cehenneme niçin Türk askerleri sürülüyor? Yarın, Taliban ve El Kaide üyelerinin eline bir Türk askeri geçerse onların da verecekleri ceza böyle bir cezadır.”
Bu cehennem uygulamasına nasıl seyirci kalınabilir... Amerikan, İngiliz, Alman ve diğerleri kaçıyorlar ve Türk askerini Afgan’ın şeriat nedeniyle geri kalmış bu işkenceci insanlarının önüne sürüyorlar.
Tanrı, cehenneminde günahkar insanlara demir topuzlar, demir halkalarla işkence uygularsa; onun kulları olan Afganlılar Tanrı’yı öykünürlerse çok mu?
Gerek Talibanlar, gerek Taliban olmayan Afganlılar ellerine geçirdiklerine bu işkenceleri uygularken nereden esinleniyorlar acaba?
Bu yazı Milliyet’te yayınlandıktan sona 5 ay geçti. Ne şeriatçı medyada ne de şeriatçı olmayan medyada bu konu ile ilgilenen bir kişi çıkmadı... Bu duyarsızlık da şark toplumlarına özgü bir nitelik olsa gerektir...
Av. Hayri Balta, 18.8.2002
X
BÖYLE DİN ÖĞRETİSİ OLUR MU?
Aşık Kul Hasan (Hasan Gören) söylüyor:
“Akşam televizyon da izledim. Bir vatandaş soruyor Diyanetten bir yetkiliye: Hocam adam öldürenin orucu bozulur mu?”
Diyanet yetkilisi yanıt veriyor: “Hayır adam öldürenin orucu bozulmaz!”
Şimdi bir de ben duyduğumu söyleyeyim. Diyanet Yetkilisi televizyonda açıklama yapıyor, anlaşılan biri sormuş olacak ki, aynen şöyle diyor: “Irzına geçilen bir kadının orucu bozulur mu?”
El cevap: “Irzına geçilen kadının veya kızın orucu bozulmaz.”
Hocanın Televizyonda yaptığı bu açıklamaya başkasından duysaydın inanmazdım.
Arkadaş böyle din anlayışı olur mu? Bir insanın canından, ırz ve namusundan nasıl daha değerli olabilir? Adam canından olmuş, ırzından-namusundan olmuş bizim dincilerimiz oruç derdinde. Hani kul hakkı Allah’ın hakkından kuvvetli idi?.. Hani, önce kulun hakkı verilmeli idi.
Yahu bu nasıl din anlayışı? Bu nasıl kafa, tek tanrılı dinlerden önceki insanların ilkellik döneminden kalma bir din anlayışı olup yedi bin yıldan beri uygulana gelen oruç; nasıl olur da bir kişinin canından, bir kişinin kızın ırz ve namusundan niçin daha önemli olsun.
Böyle fetva veren kişiye ırzına geçilen bir kişinin orucunun bozulup bozulmadığını nereden biliyorsun, deyebilen aklı başında bir adam çıkmıyor.....
Bir aydın kişi ortaya çıkıp da “Böyle din anlayışı olur mu?” diye tepki gösteremiyor. Hiç mi gerçek saygısı yok bu bizim dincilerde.
Laik devletimiz bunlara; halkımızı böyle batıl inanışlarla, hurafelerle, yalanlarla aldatsın diye mi birçok bakanlığının bütçesinden çok bütçe ayırtıyor..
Yetmiş milyonluk Atatürkçülerin, aydınların, ilericilerin, materyalist solcuların hepsinin birden mi aklı dumura uğradı, beyni uyuştu, refleksleri felç oldu, ortaya çıkıp da: “Ulan bu nasıl din anlayışı, bu nasıl fetva... Ulan siz bu kafa ile milleti dinsiz yapacaksınız, dinden imamdan edeceksiniz!” deyemiyor.
Hepsinin de yılan görmüş sıçan gibi refleksleri felç olup batıla, hurafelere, yalanlara teslim oluyor Allah, din, Muhammet, Kuran adı geçince… Üstelik bir de bu hurafeleri, safsataları, yalanları eleştirenleri de “Allah’a, Peygamberlere ve Kutsal kitaplara hakaret ettiği gerekçesiyle” mahkemeye veriyorlar.,
Bir avukat arkadaşı mahkemeye vermişler “Allah’a hakaret etti” diye. Avukat arkadaş duruşma günü gitmiş mahkemeye. Yargıç:
“Bak avukat bey, Allah’a hakaret ettiğin için hakkında dava açılmış. Ne diyorsun!”
Av. Arkadaş: “Güzel de, ben mahkemede kendisine hakaret ettiğim Allah’ı göremiyorum! Benim davacım olan Allah nerede?”
Yargıç ve savcı biraz şaşırıyorlar bu savunma karşısında yargıç:
“Davayı açan savcı bey, işte karşında duruyor.”
Av. Arkadaş istediği yanıtı almış olmanın sevinciyle:
”Hani İslam’da Allah ile kul arasına kimse giremez!” diyorlardı. Bu savcı bey Allah ile benim arama niçin giriyor?”
Bunun üzerine yargıç:
“Kanun böyle savcı ne yapsın, ben ne yapayım!” demiş.
Ne ise duruşma sonunda Av. Arkadaş beraat etmiş.
Burada vurgulamak istediğim devletimizin akılcı eleştiriye izin vermeyerek hurafeye, yalana, uydurmaya karşı çıkanları mahkeme çekmiş olmasıdır. Durum böyle olunca meydan halkı aldatan cahillere kalıyor...
Halka gerçek din bilgisi (Gerçek din bilgisinde ne olursa olsun öldürme yoktur...) vermeyen, Müslüman olmayanı cehennemlik gösteren ve gerekirse cihat adı altında öldürülmesine cevaz veren bir öğreti üzerine bizim halkımız, insanlarımız kendisi gibi inanmayanlara düşmanca bir tavır alıyor. En küçük eleştiride bulunanları da topluca öldürmeye kalkıyor ve öldürüyor...Örneğin Kahramanmaraş Katliamı, Malatya, Çorum olayları, Sivas Madımak’ta yurttaşlarımızın cayır cayır yakılması...
Bizi sık sık eleştirenler, değil mi ki Müslüman değilsiniz, Müslümanlıkla bu kadar niçin ilgileniyorsunuz, diyorlar. İnsaf yahu! Bu ülkede yaşayanlar bizim insanlarımız değil mi? Komşularımız ve en yakın arkadaşlarımız insan değil mi? Bunlara yanlış din bilgisi verilmesine nasıl seyirci kalabiliriz? Bir aydın olarak sorumluluğumuz yok mu? İnsanlara doğruları söylemeyecek miyiz? Ne imiş, ırzına geçilen kadının-kızın orucu bozulmazmış. Neymiş katil olan bir adamın orucu bozulmazmış... Müslümanlıktan asıllarca önce ilkel insanlardan kalma bir gelenek nasıl olur da insanın canından, ırzından,namusundan daha önemli olabilir?..
Elbette böyle bir eğitim ve öğretimden geçen bir kişi en ufak bir eleştiri karşısında, eleştiriye alıştırılmadığı için, çılgına dönüyor. Bu olguya bir örnek göstereceğim. Bu günkü gazetelerde aldığım bir haberi aktarıyorum kısaca:özetleyerek:
NİJERYA’DA DİNCİ AYAKLANMA
Güzellik yarışması ülkeyi karıştırdı: 50’den fazla ölü.
4 kilise yakıldı: Nijerya’da, 7 Aralık’ta düzenlenecek Dünya Güzellik Yarışması öncesi bir gazete “Hz. Muhammed yaşasaydı yarışmaya katılan güzellerden birini eş olarak seçerdi” yönündeki makale Müslümanları ayaklandırdı.
Ülkenin kuzeyindeki Kaduna kentinde, iki gündür süren olaylarda 50’den fazla kişi yaşamını yitirirken yüzlerce kişi de yaralandı. 4 kilise yakıldı.
Kaduna’da . Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında 2000 yılında meydana gelen olaylarda da 2 binden fazla kişi yaşamını yitirmişti. (Cumhuriyet, 22.11.2002.)
Bu yazıyı tamamlamaya çalışırken BBC’den verilen 18 haber bülteninde ise ölenlerle yaralananların sayısının ve de yakılan kiliselerin yüzleri aştığı bildiriliyordu. Yarın ki (23.11.2002 tarihli) gazetelerden bu haberleri okuyabilirsiniz
Olaylara neden olan haber gülüp geçilecek bir haber. İslam Peygamberinin çok evliliğine gönderme yapılmış. İslam peygamberinin güzellerden hoşlandığı belirtilmiş. Güzellerden kim hoşlanmaz. Gülüp geçilebilecek bu haber geçmişi yıllarca önce olduğu sanılan Hıristiyan-Müslüman çatışmasına dönüşmüş.
Hani dinde şiddet yoktu. Şimdi bu birbirine kıyan iki din mensubuna dinsiz deyebilir miyiz. Bütün dinlerde şiddet vardır. Günümüzde halka saygın bir din anlayışı verilmek isteniyorsa önce bütün dinlerde bulunan bu şiddet öğesinin kaldırılması gerekir.
Bütün bunların nedeni halka yanlış din bilgisi verilmesidir. Her iki yanın da halkı bilinçlendirmeyip bilgisiz bırakarak öldürmeye koşullandırmasıdır.
Şimdi insanlarımız yukarıda anlattığımız şekilde yalan yanlış koşullandırılmalarına seyirci kalırsak Tanrı’nın istediğini yerine mi getirmiş oluruz, yoksa dine hakaret etmiş mi oluruz? Allah kullarının din nedeniyle birbirlerine girmelerini emreder mi?..
Halkın aldatılmasına ve yanlış bildirilmesine bir örnek daha vermek istiyorum. Halkı yanlış bilgilendiren de bizzat Diyanet İşleri Başkanlığı.
Başkanlık halkı yanlış bilgilendirmek için Kuran’ı Türkçe’ye çevirirken tahrif etmekten bile çekinmemiş. İnanılacak gibi değil ama aşağıdaki yazıyı okursanız anlarsınız. Bu yazıyı bana gönderen Çetiner Çalış’a teşekkürler...
Diyanet İsleri Başkanı’na
Sayın Basken, Şeriat’tan Kıssa’lar adli yapıtı nedeniyle Ihan Arsel için söylediklerinizi hayret ve dehşetle okudum. Onun, İslam dini konusunda, "Hintli", "tarafsızlıktan uzak", "iftiracı" bir davranış sergilediğini, inananlarla "alay" ettiğini ve onların inançlarını sarsmak için kutsal kitabi "tahrif"ten kaçınmadığını öne sürüyorsunuz.
Eğer adi geçen kitabi okumuş olsaydınız, yönelttiğiniz tüm suçlamaların ne kadar köksüz, dayanıksız olduğunu siz de görecektiniz; ama siz bir kökten dinci bir gazetenin gerçeği çarpıtan yayınlarının etkisiyle bir bilim adamını yakışıksız sözlerle suçlamayı yeğlediniz. Bir bilim adamı olarak sizin de biliyor olmanız gereken bir gerçek var: Kendini bilime adamış olan kişinin tek amacı, gerçeği ortaya çıkarmaktır.
O, bu yolla insanlığı aydınlatır; bazen o güne kadar bilmediğimiz bir buluşla çıkar karşımıza, bazen de binlerce yivdir inana geldiğimiz şeylerin nice bos temelsiz olduğunu serer gözlerimizin önüne. Böylesine saygın bir çabanın içinde olan insanin "hınçla", "alayla", "iftirayla", "tahrifle" bir ilgisinin olamayacağının takdir edersiniz.
Sayın Başkan, bilimin, bilim adamının en belirgin özelliği şüpheciliğidir. Bilimde dogmaların aksine, dediğim dedik anlayışı yoktur; bilim her zaman eleştiriye, yenilenmeye açıktır ve gelişimini de buna borçludur. Gönül isterdi ki siz de Sayın Arsel'e karşı ayni yolu izleyin, onun yetersizlisini ortaya koyun, söylediklerini çürütün... Böyle davranmadığınız sürece, birçok başkanlığın toplam bütçesini aşan bütçeniz ve dolgun kadronuzun ne ise yaradığı sorusu hep ortada kalacaktır.
Siz, laik cumhuriyetin resmi bir görevlisisiniz. Bu nedenle de öncelikle laik cumhuriyete karşı olan saldırıları kınamanız gerekir. Unutmayın ki sokakta gösteri yapan yobazın başındaki sarıkla, sizin taşıdığınız sarık ayni anlama gelmemektedir. Sokaktaki sarıklı, cahil halkı kışkırtıp onların inançlarını bir şeylere aktarma pesindedir. Sizin yapacağınız tek şey, yazdığı kitabin kaynakları olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çevirttiği Kuran ve hadis kitaplarını gösteren bir bilim adamına yanıt vermek ve böylece de "insanların inançlarının sarsılmasını" engellemektir.
Sayın Başkan, ben "alay" konusunda sizden biraz farklı düşünüyorum.
Örneğin, Şeriat’tan Kıssa’lar adli yapıtta dinle alay edildiği görüşünüze katılmıyorum da "okuma ağacı”nda, "bal peteğinde", bir koyunun sırtında "Allah" yazıldığını öne sürenlerin, "Dünya düzdür, kim ki yuvarlaktır der, kafirdir!" diyen Riyad Müftüsü'nün ve de "Güneş enerjisi ile ısıtılan su mekruhtur" diye saçmalayan Siirtli imamın dinle alay ettiğine inanıyorum.
"Tahrif" olayına Arsel'in yapıtında bir tek örnek gösteremezsiniz; ama isterseniz, tahrifin en açık iki örneğini, hem de başkanlığınızın yayımladığı "Kuran-i Kerim"den vereyim.
Vakıa Suresi'nin 8. ayetinin Arapçası söyle: - Feashabülmeymeneti ma esahabülmeymeneh" Türkçesi: "Biri uğurlulardır. Uğurlular ne iyi haldedir." Ayni surenin dokuzuncu ayetinde ise, "ve ashabülmesemeti ma ashabülmesemeh." yani "Diğeri uğursuzlardır. Uğursuzlar ne kötü haldedir."
Oysa diyanetin çevirisi olan Kuran'da bu iki ayet "meymenet" ve "şeamet" sözcükleri görülmezden gelinerek su biçimde verilmiş: "İyi isler islediklerini belirtmek için, amel defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara! Kötülük islediklerini belirtmek üzere, amel defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara!"
İkinci örneğimiz "Nahl" suresinden. Bu surenin 67. ayeti, "ve min semerratinnahiyli velanabi tetlahizune minhü sekeren ve rizkan hasena"; yani "Size hurma ağaçlarının meyvesini, üzümlerini yediririz ki siz onlardan sarhoşluk veren içki (şarap), güzel bir rızk edinirsiniz." Bu ayette de "sekeren" sözcüğü bilinen nedenlerle atlanarak "Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerinden şerbet, şıra ve güzel rızk elde edersiniz" gibi asilsiz bir çeviri yoluna gidilmiş.
Bir yandan kutsal kitap aracılığıyla "sağcı solcu" ayrımcılığına girişeceksiniz, öte yandan İslamiyet’te içki yasaktır diye, "sarhoşluk veren" sözünü "şerbet”e, "şıra”ya çevireceksiniz ve bununla da yetinmeyip bir bilim adamının sağlam kaynaklara dayalı yapıtına etmediğiniz hakaret kalmayacak!..
Sayın Basken, Tanrı, Bakara Suresi'nin 41. ayetinde "Ayetlerimizin hiçbir değere karşılık değiştirmeyin ve yanlız benden korkun" diyor. Bu demektir ki, tahrif olayının hesabi bir gün sorulacaktir; ama şundan, ama bundan...
Bizim sizden beklediğimiz, laik cumhuriyetin Diyanet İsleri Başkanı olduğunuzu unutmayarak fanatiklerin pesine takılmamanız be bizi "iğfa"dan korumanızdır.
Aytekin Bozkurt, Emekli Ögretmen , Cumhuriyet 25 Eylül 1996
(Çetiner Çalış’ın, 20.11.2002 tarihli bir e-mailden)
Görüldüğü gibi Diyanet İşleri Başkanlığı yaptığı Kuran çevirisinde “Uğurlu ile Uğursuz” terimlerini “Sağcı-Solcu” diye çevirmekten sakınmıyor. Yine “Şerbet-Şıra” sözcüklerini de “Sarhoşluk veren” diye çeviriyor. Tanrı’dan korkan, dine saygısı olan bir kişi buna nasıl cesaret edebilir. Sonra da kalkıp “Kuran’ın bir harfini değiştiren veya uygulamayan” kafir olur, cehennemlik olur diyorlar...
Din konusunda halkı yanlış yönlendirenlere karşı doğrusunu yazdığım zaman bana “Geri kafalı” sıfatını yakıştırmaktan çekinmeyen süper zekalılara sesleniyorum: Benim gibi toplumdan dışlanmış bir adama yüklenmek kolay. Ama değil mi ki dinini bu kadar seviyorsunuz ve korumak istiyorsunuz Kuran’ı kendi kafasına göre değiştirenlere; orucun, ırz ve namustan ve hatta insanın kendi canından daha önemli gören bu dincilere-diyanetçilere niçin kabadayılık taslamıyorsunuz...
Bana geri kafalı deyenlere süper zekalı dediğim için özür diliyorum. Ne var ki ben geri kafalı olduğuma göre demek ki bunlar süper zekalı ki beni geri kafalı olarak niteliyorlar. Allah taksiratlarını affetsin... Amiiin!..
Av. Hayri balta, 22.11.2002
X
RİDDET, İRTİDAT VE MÜRTED
Riddet ve irtidad kelimelerinin anlamı İslam dinini terk etmektir. Mürted’in kelime anlamı ise İslam’ı terk eden manasınadır. Kuran’a göre, İslam’ı terk eden cehenneme gidecek ve orada ebedi olarak kalacaktır. Bakara 217 ayetin son satırlarında bu açıkça ifade edilmiştir.
Bakara / 217. Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mes-cid-i Haram’ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan karmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahrette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar.
Nahl / 106. Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka- fakat kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah’ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır.
Her fırsatta İslam dininin hoşgörü dini olduğunu vurgulamayı kendine vazife edinen din ulemalarımız, her nedense bu ayetleri görmezden gelirler. Ali İmran / 90. İnandıktan sonra kâfirliğe sapıp sonra inkârcılıkta daha da ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Ve işte onlar, sapıkların ta kendisidirler.
Allah Nisa 137 ayete göre bağışlayan olmadığı ve salt İslam’ı terk ettiler diye onları doğru yola iletmediği gibi,
Nisa / 137. İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak, ne de onları doğru yola iletecektir.
Dinden dönenler biraz da, şeytanın suçu gibidir ve Allah onları şeytanla baş başa bırakmıştır.
Muhammed / 25. Şüphesiz ki, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, arkalarına dönenleri, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir.
İslam’ın genel anlayışında ise, dinini değiştirmenin cezası ölümdür. Bu hadislerde açık şekilde belirtilen konulardan biridir.
Resulullah (SAV) şöyle buyurdu: “Kim dinini değiştirirse onu öldürün. Buhari, Cihad ve’s-Seyr, 2794 1585 Zeyd Ibni Eslem ( radıyallahu anh ) anlatıyor : Resulullah ( SAV) buyurdular ki, Dinini değiştirenin boynunu vurun.
İmam Malik, bu hadisi Muvatta’da ( Akdiye 15- 2736) kaydeder ve hadis hakkında şu açıklamayı sunar : Bu hadisin manası şudur, herkim İslam’dan bırakarak zındıklık ve benzeri bir dine girecek olursa kendisine galebe alındığı taktirde öldürülür. Öyle birine tevbe teklif edilmez. Zira gerçekten tevbe edip etmediği bilinemez. Çünkü bunlar ( galebeden önce ) küfürlerini gizleyip, Müslüman olduklarını iddia ediyorlardı. Ben böylelerinin küfrü, delille sübut bulduğu taktirde, tevbe etmeye çağrılmalarını uygun bulmam, ( tevbe etse de kabul edilmemeli ) Devamla der ki, “ Bizim nezdimizde esas olan şudur : Bir kimse irtidat ederse tevbeye ağrılır, ( kendisine galebe çalınmazdan önce ) tevbe ederse hayatı bağışlanır, aksi taktirde öldürülür.
İmam Malik devamla der ki, Resulullah, Dinini terkedeni öldürün hadisinin manası: Kim İslam’dan çıkıp başka dine geçerse demektir. İslam’dan başka bir dinden çıkarak bir diğer dine geçerse demek değildir. Sözgelimi, Yahudiliği terkederek Hristiyanlığa veya mecusiliğe geçen kastedilmemiştir. Bundan dolayı, ehl-i zimme’den herhangi biri böyle bir din değiştirmesi yapacak olsa ne tevbeye çağrılır, ne de öldürülür.
İrtidad, büyük günahlardandır. Kişinin bütün hayır amellerini sevabını yok eder. Hadisi açıklayan İmam Malik, esas itibariyle zındık oldukları halde Müslüman görünen kimselerin irtidad etmeleri halinde, yakalanınca tevbesine güvenilmeyeceği kanaatindedir. Bu sebeple Malik’e göre onlara tevbe teklif edilmez, tevbekar olup, İslam’a geldiklerini beyan etseler bile bu tevbe onlardan kabul edilmez. İmam Şafi tevbelerinin makbul olduğuna hükmeder. Ebu Hanife’nin onlar hakkında iki ayrı görüşü olmuştur.
Zındık, Kamus’da, Ahiret’e veya Rububiyet’e inanmayan veya küfrünü gizleyerek iman izhar eden kimse diye açıklanır. (Kütüb-i Sitte Cilt/6 Sayfa 189)
İbni Abbas’ın, kadın mürted de öldürülür sözü delil getirilerek Hanefilerin hükmüne itiraz edilmiş ve ilaveten Ebu Bekir’in hilafeti sırasında irtidad etmiş olan bir kadını, henüz pek çok sahabe hayatta iken öldürttüğü, kimsenin buna itiraz etmediği gösterilmiştir.
Hz. Muaz Yemen’e giderken Resulullah kendisine bu mevzu ile alakalı olarak şunu söylemiştir : İslam’dan herhangi biri vazgeçecek olursa, onu tekrar davet et, dönerse ne ala, dönmezse boynunu vur. Herhangi bir kadın İslam’dan irtidad edecek olursa, onu da geri çağır, dönerse ne ala, dönmezse boynunu vur.
Buhari ve başka bir kısım kaynaklarda rivayet edilen bir kıssa da konumuza şık tutar. İkrime’nin rivayetine göre, Hz. Ali’ye bir kısım Zındık getirilmişti. O bunları yaktırdı. Haber ibni Abbas’a ulaşınca, Onun yerinde ben olsaydım yaktırmazdım. Çünkü Hz. Peygamber’in yasağı var, Allah’ın azabı ile azab vermeyin. Fakat öldürtürdüm zira efendimiz, kim dinini değiştirirse öldürün, diye emrediyor. (Kütüb-i Sitte Cilt/6 Sayfa 190)
Muhammed’in İrtidad Üzerine Öldür Emirleri
İbni Abbas ( ra ) anlatıyor, Abdullah ibni Sad ibni Ebi’s Sarh, Hz. Peygamber’e katiplik yapıyordu. Şeytan ayağını kaydırdı, adam irtidad ederek kafirlere sığındı. Resulullah, Fetih günü onun öldürülmesini emretti, ancak Hz. Osman onu himayesi altına aldı. Resulullah da bu himayeyi tanıdı. (Ebu Davud, Hudud 1-4358, Nesai, Tahrimu’d-Dem 15, ( 7-107 )
Hernekadar Bakara 256’da dinde zorlama yoktur ifadesi varsa da bu ifade, slam’ın şartlarını yerine getirmede zorlama yoktur manasınadır. Bakara 217 ‘nin son satırındaki ifadeler bu düşünceyi kanıtlar.
X
İSLAMDA ÖLDÜRME YOKTUR DİYENLERE...
Hizbullah'ın vahşetini her gün televizyonlardan görüp duyuyoruz. Gazetelerden okuyoruz. Bu güne kadar 54 ceset çıktı ölüm evlerinden. Gazetelerin yazdığına göre kaybolanların sayısı bine yaklaşıyor... Daha da çıkacağı anlaşılıyor…
İnsanın aklına ister istemez bu katliamlar neye dayanılarak yapılıyor sorusu geliyor. Şeriatçı militanları yalnızca Hizbullah'la sınırlayanlar büyük yanılgı içindedirler.
Bugün yurdumuzda "hak nizamını" kabul ettirmek ve hatta "dünyaya nizam vermek" amacıyla kurulan partiler, ocaklar, dernekler vardır.
Bunlar, "Kanımız aksa da zafer İslam"ın diyerek Malatya'da, Çorum'da, Kahramanmaraş'ta, Sivas'ta şeriat adına yüzlerce insanımıza kıymışlardır ve kıyım sırasında : "Şeriat gelecek, laiklik gidecek" sloganı yanında "Muhammed'in ordusu, laiklerin korkusu" biçiminde amaçlarını açıklayan sloganlar atmışlardır.
Bunların temsilcileri TBMM'de çoğunluğu sağlamaktadır ve asıl önemlisi irticaya karşı alınması gereken önlemler MGK kararına karşın bugüne değin alınmamıştır... En liberal olanı bile: "Şeriata karşın yürünmez, şeriata ancak saygı duyulur." (Mesut Yılmaz) demiştir.
Bu girişten sonra şimdi gelelim Hizbullahçıların gerekçelerine... Gerekçelerin başında görüyoruz ki bunlar; kendilerini, Allah'ın memuru sayıyorlar. Hizbullah'ın menzil kanadının liderlerinden Mansur Güzelsoy'un 4 Kasım 1996 tarihli vasiyetnamesinden bir bölüm aktaralım: "...Siz İslam’ın davasına sahip çıktığınız zaman, ciddi ve samimi olarak sahip çıkınız. Kendinizi Allah'ın memuru olarak telakki ediniz."
Öyle anlaşılıyor ki bunlar kendilerini şu ayet ve hadise göre Allah'ın memuru olarak cihatla yükümlü sayıyorlar. Önce âyeti görelim: "... eğer sizden uzak durmazlar, barış teklif etmezler ve sizden el çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte onların aleyhlerine size apaçık ferman verdik." (K.Nisa, 4/91)
Şimdi de Hadisi: "İnsanlar 'Lailahe illallah' deyinceye kadar onlarla cihada memur oldum, şimdi her kim 'Allah'tan başka ilah yoktur' derse canını ve malını benden korumuş olur." (Bkz. Sahih-i Müslüm. İst.1401.C.1.s 51-52, Had. no. 32 ve İmam Suyuti, mütevatir hadisler, Ank. 1992, s.30-31, Had. No.4. Yine: Bk. K.Tevbe, 9/29. Bu ayetin tamamı bundan sonraki 2. paragraftadır...)
Bu Hizbullah lideri vasiyetnamesinde şöyle diyor. (Bkz. 22.1.2000 Cumhuriyet): "....ya islamın tamamını alınız ya da tamamını bırakınız." Bu buyruğun kaynağı da şu ayet olsa gerektir: "Yoksa siz, kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkar mı ediyorsunuz?" (k. Bakara,2/85).
Kitabın tamamını uygulayamazsanız dinden çıkmış sayılırsınız. Öyle Cumhurbaşkanı Demirel gibi : "Cumhuriyet'le benimsenen hukuk, Kuran'ın getirdiği 230-232 ayetin yerine başka kurallar koyuyor." diyemezsiniz. İslam'a göre bu küfürdür. Bunu söyleyen devlet başkanının yönettiği ülke, Darül Harp sayılır: yani savaşılması gereken ülke, düşman ülke olur...
İşte Hizbullah ayaklanmasının bir kaynağı da budur. Çünkü bu konuda emir vardır: "Allah'ın hükmü ile hükmetmeyenler kafirdir." (K.Maide, 5/45) Yine: "Kitap verilenlerden, Allah'a, ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve peygamberin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşsın." (K.Tevbe, 9/29)
Bunlara göre Atatürkçüler, laik düşüncede olanlar kafirdir. Okuyalım: "Kafir: Kuran ve sünnetle belirlenmiş iman esaslarının, ilahi emirler ve yasaklarının bütününe veya herhangi birine inanmayan kişi, laik insan..." (İslam'a göre Cinsel Hayat, Ali Rıza Demircan, İstanbul Piyale Camisi imamı. Sözlük bölümü... RTÜK Yön. Kurulu üyesi Mehmet Doğan da sözlüğünde aynı kanıdadır...)
Her ikisi de laik devletten; yani kendi ifadeleri ile Kafir dedikleri Devletten maaş alır ve bundan zerre kadar rahatsız olmazlar. "Bu nasıl olur? Yakışır mı bir din adamına?" derseniz; dinleri, buna da çıkış yolu bulmuştur. Bu samimiyetsizliğin adı: "Takiye'dir!" Anlamı: Kâfire yalan söylenir, kafir olanlar için her türlü desise haktır... Oysa gerçek bir Müslüman takiyeye; yalnızca, ölüm tehlikesi söz konusunda olduğunda başvurabilir... Bunda da yadırganacak bir yan yoktur.
Ama bunların yaptıkları yadırganır... Bunların sözlüklerine göre Atatürkçü laik insan kâfir sayılır. Hele ilericiler, materyalistler, solcular şeksiz-şüphesiz kâfirler mağulesindendir... Bunların katli vaciptir... Kahramanmaraş'ta, Sivas’ta, Çorum'da, Sivas Madımak'ta tekbir getirilerek karnı deşilerek öldürülenler, cayır cayır yakılanlar bu inanış gereğince öldürülmüştür.
Laik devletimiz yine de bunlara Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla birçok Bakanlıktan çok para aktarır ve böylece karşı devrimcilerini besler sonra da irtica geliyor diye feryat! eder... Hem okullarında sünniliği öğretir, hem de öğrettiği Sünnilik gereği başörtüsü-türban giymek isteyenleri okullara almaz...
Şimdi de kafirler hakkında verilen emirlere bakalım: Önce 22.1.2000 tarihli Cumhuriyet gazetesinden şu haberi okuyalım: "Hizbullah militanları son yıllarda satırlı saldırılarını yoğunlaştırdı. militanlar hedefe yaklaştıklarında satırı çekerek boyun ve kafa kısmına vuruyor."
Acaba neden başka yerlerine vurmuyorlar da boyunlarına vuruyorlar... Sakın bunun da kaynağını kitaplarında bulmuş olmasınlar.. Kitaplarında yazmasa böyle yapmazlar. Kendilerini günahkâr sayarlar... Hele bir bakalım: "Kafirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun" (K. Muhammed. 47/4 ve yine Enfal. 8/12)
Bir de şu ayete bakalım, biz Atatürkçü aydınların, ilericilerin, laiklerin, solcuların karşı karşıya olduğu tehlikeyi görelim: "Kafirleri öldürmek müminlerin kalplerine serinlik verir." (K. Tevbe, 9/14).
Ya şu ayete ne dersiniz "İslam’da öldürme yoktur" diyenler? "Kafirleri öldürmek, müminlerin yüreklerindeki öfkeyi giderir." (K. Tevbe, 9/15). (Son üç ayet için Dr. Abdülvehhap Öztürk'ün Kur'an-ı Kerim fihristi kafirler bölümüne bakınız.)
Görülüyor ki Hizbullahçılar kendileri gibi inanmayanların boyunlarına vururken ve onları iple boğarken, zincire vurarak öldürüp öldürüp ölüm evlerine gömerken "kalplerine serinlik geliyor" ve de "Yüreklerindeki öfkeyi gideriyorlar"...
Şimdi kimi aklı evveller : "Onlar kafirler hakkında inen ayetler!"dir diyerek İslam’ın emirlerini savunmaya kalkarlar. Tam: “Merd-i kıptı şecaat arz ederken sirkatin söyler" gereğince ne kadar ilkel görüş ve inanışta olduklarını gösterir şekilde kendilerini ele verirler. İnsaf yahu! Kafirler insan değil mi?... Nerede Anayasa kuralları, nerede uluslararası sözleşmeler? Nerede İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi?...
Şimdi de 20.01.2000 tarihli Sabah gazetesindeki şu fotoğraflı haberi okuyorum. Fotoğrafı buraya aldığım takdirde yer kalmayacağı düşüncesi ile yalnızca fotoğrafın altında yazılı olanları alıyorum: "1. Boyundan ip geçirilip sıkılarak kurban öldürülür. 2. Boyundan sarkan ip bacakların arasından arkaya geçirilerek eller bağlanır. 3. Aynı ip ayak bileklerine dolanıp bacaklara sarılıyor. 4. İp bütün vücuda dolanıp ceset soğumadan önce iyice sıkıştırılıyor." (Adı geçen fotoğrafı görmek için Sitemizin 7. sırasında "FOTOĞRAFLI YAZILAR" bölümüne bakabilirsiniz).
Böylece: ellerinde , ayaklarında, boynunda ip olduğu halde doğru çukura... Şimdi ben, acaba diyorum bunlar bu işlemi yaparken de mi Kuran'a bakıyorlar? Çünkü bunlar kitaplarına aykırı iş yaparlarsa kendilerini günahkar sayarlar da... Öyleyse bir bakalım bu konuda da hüküm var mı Kuran'da, araştıralım. Hayret, bu konuda da ayet var. Maşallah hiçbir şey unutulmamış. Hem "Kitapta biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık!" ( K. En'am. 6/38) diye yazmıyor mu? Var, işte: "Boynunda hurma lifinden ip olduğu halde cehenneme girecek." (K. Ebu leheb,111/3,4,5).
Bir de şu uygulamaya bakalım. DGM savcısı Nuh Mete Yüksel anlatıyor (Bk. 22.1.2000 tarihli bütün gazeteler) "Cesetleri zincirlemişler: Ellerinden, ayaklarından bağlamışlar ve kilitlemişler. Zincirleri kaynak makinesi ile kestik. "
Acaba bunun da mı kaynağı Kuran'da var? diyorum. Araştırıp buluyorum. Dedik ya, bunlar Kuran'a aykırı bir iş yaparlarsa kendilerini günah işlemiş sayarlar ya. "Biz de kafirlerin boyunlarına zincirleri takarız." (K:Fatır. 34/33).
Bir de şuna bakalım: "Biz onların boyunlarına çenelerine kadar zincirler taktık." (K. Yasin, 36/8). Bir tane daha var zincir konusunda : "O vakit boyunlarında zincirler takılı olduğu halde sürüklenecekler" (K. Mümin, 40/71).
Kim bilir Hizbullahçılar, boyunlarına zincirler taktıkları kurbanlarını, bu durumda, ne denli sürüklenmişlerdir? Çünkü yazılmıştır: "Allah şöyle buyurur: 'O'nu alın bağlayın. Sonra cehenneme yaslayın'. Sonra onu boyu yetmiş arşın olan zincire vurun. Çünkü O yüce Allah'a inanmazdı..." (K.Hakka,69/30-33).
Hani İslam'da inanç özgürlüğü vardı? Ne inanç özgürlüğü? Bu nasıl inanç özgürlüğü?.. Allahsızlara, dinini değiştirenlere ve de İslam’ı eleştirenlere ölüm var ölüm!..
Bunları okuduğu halde yine de "İslam'da inanç özgürlüğü var!Barış var, hoşgörü var, sevgi var!" diyenlerle karşılaşacaksınız. Ne yazık ki buna inanan Atatürkçülerimiz, aydınlarımız, ilericilerimiz de var ve ayrıca bizlerin bu açıklamaları İslam düşmanı olduğumuz için yaptığımızı sananlar var.
Anlaşılan bunların kafasına soğuk geçmiş... Bu yazıyı yazarken Hürriyet gazetesi (23.1.2000) geldi. 1.sayfada şu haberi okudum: "fitne yapıyor gibi nedenlerle ölüm emri istendiği saptandı." Hemen aklıma FİTNE ayeti geldi. "Fitne kalmayıp yalnız Allah'ın dini kalana kadar onlarla savaşın." (K. Bakara, 2/193). Benzeri bir tümce (ayet) K. Enfal, 8/39'da da var... Yine bu konuda daha başka ayetler de var. Bunların adı İslam literatüründe ŞİDDET AYETLERİ diye geçer. (Bakınız: K.2/191, 193, 4/89, 91.5/33. 8/12, 39, 9/5,15,29,111,123. 32/22. 34/33. 40/71. 66/9.)
Burada şu önemli noktaya dikkatinizi çekerim: Şiddet âyetlerinin ki bunlar Cihat ve Kılıç âyetleri olup Kuran'da diğer Barış âyetlerini kaldırdığı (neshettiği) söylenir...
İslam'da öldürme yokmuş da Kuran'da ki bu ayetlere ne diyeceğiz? Onların "İslam'da öldürme yoktur?" diyerek halkımızı aldatma hakkı var da; bizim, "Hayır, yalan söylüyorlar, doğrusu budur!" deme hakkımız yok mu?.. Bunları yazarsak, söylersek; kâfir, dinsiz, islam düşmanı mı oluruz.
Hani İslam'da: "Sizin en hayırlınız Kuran'ı okuyup anlatandır!" diyordu?... Eğer yalansa bu yazdıklarım, söylediklerim yalansa o zaman bana kızın. Aksi takdirde bana kızacağınıza “Biz ayetleri bunları yüz kere okuduğumuz halde niçin görememişiz!” diyerek kendinize kızın...
İslam'da öldürme yokmuş da bir harfinin değişmediği ileri sürülen Kuran'da bu öldürme, zincire vurma, boynunu vurma tümceleri ne oluyor? İslam'da öldürme yokmuş da bu tümceler niçin konmuş? Bu "Katl-i vacipler" nereden çıkmış...
Ya islam tarihindeki ve de şeriatla yönetilen ülkelerdeki katliamlara ne diyeceksiniz? Ya Almanya'daki Metin Kaplan'a, ya "Tatlı mı kanlı mı olacak" diyen Erbakan'a... Ya Fethullah Gülen?... Ya Müslüm Gündüz, ya İBDA-C, Ya "Kanımız aksa da zafer islamın!" dır diyen ülkücüler... Ya Cüppeli Ahmet'e ne derler?..
Sitemin Konuk Defterine girerek bana: "Şerefsiz, Allah belanızı verecek!" diyenler, ya Erman Kutlu gibi bana "Haşlanmış beyinli, kafadan bacaklı. Avukat olmuşsun ama adam olmamışsın!" diye e-mail çekenler...
Yani ben bunları dile getirmemiş olsaydım, hem adam hem de avukat mı olmuş olacaktım.. Olmaz olsun, öyle avukatlık, öyle adamlık... Şerefli mi olacaktım.. Aman Allah’ım bu nasıl mantık, bu nasıl düşünce, bu nasıl inanış!..
Kuran'da şu tür ayetler de vardır.. "Ey Muhammed! Rab'bin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?" (Diy. Çev.,K.Yunus/ 10/99)
Yine : "Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış." (K. Nahl,16/125).
Bunlar gibi barış ayetlerinden de daha çok var. Örneğin: Bk. K.2/272, 3/20, 13/40, 88/21,22,26, 109/1-6. Ne var ki İslam tarihinde bu tür ayetlere uyan bir kişi bile çıkmamıştır.
Eğer bu Barış ayetlerine uyulsaydı: Allah, Muhammed, Kuran ve din adına bu kadar kan dökülmezdi, cinayet işlenmezdi... Ama bu ayetlere uymak işlerine gelmez. Çünkü talan gerek... Çapul gerek...ganimet gerek, servet gerek, cariye gerek, köle gerek, yağma gerek.
Bu âyetlere uyulmamasını nedeni az yukarda belirttiğim gibi Cihat-Kılıç-Şiddet âyetlerinin Barış âyetlerini kaldırdığı (neshettiği) anlayışıdır... 27 Ocak 2000, ATV 19.00 ana haberlerinde gördüm, Metris cezaevinde yatan şeriatçı militanlar tabanca kurşunları yapmışlar. Güvenlik güçleri kurşunların üzerinde Arapça yazılar görmüş. Bir bilene okutmuşlar. Her kurşunun üzerinde Arapça olarak : "Bu kurşunu siz atmadınız, Allah attı." Bu sözleri Kurandaki şu ayete dayanarak yazmışlardır. Okuyalım: "Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmamıştın fakat Allah atmıştı." (K. Enfal, 8/17)
Bu ayet Bedir savaşında ok atarak savaşan Müslümanlara okunmuştur. İşte görüyorsunuz Kuran'ı nasıl da kötü amaçlarına alet ediyorlar. Abdurrahman Dilipak'ın da dediği gibi: "Kuran zalimlerin elinde her zaman bir cinayet aletine dönüşebilir." (Akit, 21.1.2000).
Bunları açıklamaktan amacım: Kuran'ın zalimler elinde cinayet aletine dönüşmekte olduğunu belirterek bunları önlemeye çalışmaktır. Bu çabalarım niçin dine hakaret olsun? Kuran'ın bu zalimler elinde cinayet aletine dönüşmesi nasıl önlenecektir?.. Bunun yolu demokrasi ve laiklik ilkesine dört elle sarılarak bütün dinleri eleştirenler aydınlara özgürlük, güvence sağlamakla olacaktır.
Ne var ki bu cinayetleri önlemek için çalıp-çabalayanların kimi öldürülüyor, kimi yurt dışına kaçırılıyor... Yakın tarihimiz bu öldürmelerle doludur. Halen yurt dışında bu tür düşüncelerini açıkladıkları için üç-dört kişi bulunmaktadır.
Biliyorum, İslam dünyasında bu tür yazılar yazmak, ÖLÜME DAVETİYE ÇIKARTMAKTIR. Ama ben sorumluluk duygum gereği gerçekleri açıklamayı görev biliyorum... Benim korkum gerçekleri söylememektir ki din de gerçekleri gizleyenlere Kâfir denir. İsterseniz İslamsal sözlüklere bakınız.
Ben gerçekleri gizlemekten korkarım... Ben de insanım, niçin korkusuz olayım.. Korkmayan bir canlı mı var... Bitkiler, hayvanlar bile korkar... Ama kötülük yapacaklar diye gerçekleri söylemeyelim mi? Aynı ağlayarak gelin giden kız gibi? Nasıl gelin giden kız, hem ağlar hem de gider... Biz de hem korkar hem de söyleriz...
Eşek değiliz ya gözümüzün önünde bu kadar düşünceleri nedeniyle katledilmiş Atatürkçü laik aydınlar var... Örneğin: Muammer Aksoylar, Bahriye Üçoklar, Turan Dursunlar, Uğur Mumcular, Ahmet Taner Kışlalılar… Böyle bir sonuçla karşılaşmamak için yurt dışında yaşayanlar: Prof. Dr. İlhan Arsel, Arif Tekin, Abdullah Rıza Ergüven…
Biliyoruz bunların sıfatı galebeleri yani üstün nitelikleri öldürmek. Bunlar öylesine bağnaz insanlardır ki öldürdükleri takdirde "Allah'a hizmet arz ettiklerini ve de ödül olarak cennete gideceklerini” sanırlar...
Bunların kurda varanlarından olan 1960'larda "Katlimizin vacip olduğuna ve de namazımızın kılınmamasına karar vermişlerdir!" Bu konuda Ülkücüye Notlar'ın yazarı Necdet Sevinç ile O'nun mürşidi Prof. Dr. Zekeriya Beyaz'ın geniş bilgileri vardır. İsteyenler beni bu bitirim ikiliden sorabilirler... Her ikisi de Gaziantep Emniyetine ajanlık ve muhbirlik yapmış kişilerdir ve benim 72 yıllık yaşamımı burnumdan getirmişler ve yaşamı bana zehir etmişlerdir...
Şunu da haber vereyim ki taa Almanyalardan faksla ölüm tehdidi almaktayım... Bana yapılan tehdit Kuran'daki şu tümceye dayandırılmaktadır: “Allah ve peygamberleriyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezası öldürülmek veya asılmak yahut çapraz olarak el ve ayaklarının kesilmesi ya da yerinden sürüklenmektir. Bu onlara dünyada bir rezilliktir. Onlara ahirette büyük azap vardır." (K. Maide, 5/33)
Bana yapılan bu tehditle ilgili kovuşturma ve soruşturma Ank. DGM Savcılığınca yapılmaktadır... (Dosya No: Hz. 1997/465) İslam'da öldürme yokmuş ta bana bu tehdit niçin yapılmış? Kahramanmaraş, Çorum, Malatya katliamını kimler niçin yapmıştır? Madımak otelini kimler yakmıştır? Tekbir getirerek bu katliamları yapanlara "Onlar Müslüman değildir!" diyebilir misiniz? Onlar Müslüman değilse dönemin Adalet Bakanı onları cezaevinde niçin ziyarete gitmiştir? Bütün bu yazdıklarıma karşın yine de "İslam'da öldürme yoktur!" diyebilecek misiniz?..
Deve kuşu gibi başımızı kuma gömmeyelim. Gerçeği görelim. Önlemini alalım, politikacılara, özellikle meclisteki politikacıların oyalama taktiklerine aldanmayalım. "YAŞANAN BİRİNCİ ve YAKIN TEHLİKEYİ" (Gnel Kurmay Bildirisinden…) görelim. Oysa Hizbullahçılar, İBDA-C'ler, diğer irticai örgütler yukarıda belirttiğim ayet ve hadisler gereğince "İslamda öldürme vardır" diyerek öldürmeye devam etmektedirler ve edeceklerdir!... Öyle ki Hizbullah gibi şeriat örgütü İBDA-C’nin yayın organı olan haftalık dergilerde: "İslam'da öldürme yoktur!" diyenleri "kafir" ilan ediliyor. İsterseniz yayın organlarına bakabilirsiniz.
Bu nedenlerle şunu da önemle belirteyim ki Şeriat devletini kurunca da ilkin siz "islamda öldürme yoktur" diyenleri öldüreceklerdir. Asıl önemlisi Hizbullahçılar şimdi Çeçenistan'dadır. Çeçenistan'dan sonra sıra bize gelecektir....
Ey “İSLAMDA ÖLDÜRME YOKTUR!” diyenler hala ve hala İSLAMDA ÖLDÜRME YOKTUR diyebilecek misiniz?
+
Not: Bu yazı 2 Şubat 2000 tarihinde yazılmıştır. Daha ortalıkta ne Afganistan, ne Taliban ve ne de Usame Bin Ladin olayları vardır. O günlerde yazılan bu yazı Sitemiz için yazılırken çok az değişiklik yapılarak güncelleştirilmiştir.
Av. Hayri BALTA. 2 Şubat 2006
X
BİR ELDE PUSAT, BİR ELDE KİTAP / BUNLAR KİME EYLER ACEP HİTAP
Ey beni İslam’a hakaretle suçlayan yobaz; sana ne desem az...
Bak Almanya’daki Federe İslam Devletini kuran Cemalettin Kaplan’la halifesi oğlu Metin Kaplan...
Bu Metin Kaplan hasmını öldürtmekten hapis yatan... Acaba kimdir İslam tarihinde hasmını öldürterek ortadan kaldıran... (Örneğin Eşrefoğlu Ka’b’ı... Merak edenler: Buhâri, Cihat/58/1,Rehn/3, Tecrid, hadis no:1578; Müslim, Cihad/119, hadis no:1801; Ebu Davûd, cihad/169, hadis no: 2768). Gibi gerçek (sahih) hadis kitaplarına bakabilirler. Umarım yine bana cahiller, İslam’a hakaret ediyorsun demezler...
Biliyorsunuz bu gün Irak’ta İslamî direnişler, Tevhit ve Cihat örgütleri kâfir Müslim demeden boğaz kesiyor. Çok güzel bir şey yapıyorlarmış gibi bu yaptıklarını da Internet sitelerinde ve Televizyonlarda gösteriyorlar.
Acaba hiç düşündünüz mü bunlar bu boğaz kesmenin referansını nereden alıyorlar? Öyleyse şu ayetlere bakın. Ama yine sizler Kuran’a karşın “İslam’da bu yok! Sen İslam’a hakaret ediyorsun!” diye işkenbe-i kübradan atın.
“Ben inkâr edenlerin kalplerine korku salacağım, artık onların boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın. Bu, onların Allah’a ve peygamberine karşı koymalarındandır. Kim Allah’a ve peygamberine karşı koyarsa, bilsin ki Allah’ın cezâsı şiddetlidir.” (Kuran, Enfâl/12-13. Ayrıca Muhammed/4’e) bakın... Muhammed suresinin bir adı da Kitâl (Öldürmek)’dir unutmayın... Hadi hadi durmayın, HB İslâm’a hakaret ediyor diye birbirinize destek çıkın...
Bir de Kerbela vakası var. İslam’da kafa kesmek başlangıcından beri var. İslam Peygamberinin torunlarının kafası kesilirken Allah dedikleri sevgili Peygamberinin torunlarını kurtarmaktan kaçar... Hadi hadi durmayın HB İslam’a hakaret ediyor deyin.
Bir de şu var. Arap şairleri halifelere kasidelerini okurken bir elinde kılıç tutar; diğer elindeki şiirle de Halifeye yalakalık yapar. Kasidesini bitirirken de “Söylediklerime inanmayanları inandırmak için de elimdeki kılıç var...” diye atar tutar.
İslam’da çok söylenen bir hadis veya deyim var. Bilen de bilmeyen de bu hadisi tekrarlar: “Cennet kılıçların gölgesi altındadır.” Bu sözün ne demek olduğunu arif olanlar anlar. Cahiller ise bu sözlerin ne demek olduğunu anlamaz, kulağının üstüne yatar...
Açıklayalım bu hadisi veya deyimi şimdi: “Kim ki Hak din olarak İslam’ı kabul etmez; onu kılıç paklar...”
Erinmezseniz bir de Suudi Arabistan’ın bayrağına bakın. Göremezseniz eğer bir de gözlük takın. Arap’ça yazıyı okuyamıyorsanız bir bilene danışın. Suudi Arabistan bayrağının altındaki kılıca dikkat. Eşref-i mahlukat diye yarattığımın boynunu vurun, parmaklarını doğrayın der mi Hilkat...
Şimdi bile Suudi Arabistan’da idam mahkûmlarının kafası kılıçla kesilir. İnfaz sahnesi kan görmeye alışmış binlercesi tarafından zevkle izlenir.
Ey beni İslam’a hakaretle suçlayan laik hormonlu yobazlar. Ey beni İslam’a hakaretle suçlayan şeriat hormonlu bağnazlar. Ey iki tarafı da kazanmaya çalışan aymazlar. Aklı başında olanlar kendilerine ayna olana kızmazlar...
Sizler bu kafada oldukça çağın dışında kalacaksınız. Eller ay’a gidecek siz yaya kalacaksınız. Belanızı benden değil Allah’tan bulacaksınız. Allah dedikleri intikamını abd ile abd’dan alır. Amerika’yı, İngiltere’yi kullanarak başınıza bomba yağdırır. HB sizleri akla, bilime uymaya ve de gerçekçi olmaya çağırır...
Ey beni İslam’a Hakaret eden biri olarak gösteren bedbahtlar; ben kafir-müşrik, Müslim diye ayıran biri olamam. Benim gibi inanıp, düşünüp davranmayan bir insanın canına kıyamam. Ben bu kadar gaddar olamam. Ben nasıl düşünürse düşünsün, nasıl inanırsa inansın, nasıl yaşarsa yaşasın karışamam. Ben güzelim insanlara hiç mi hiç kıyamam...
Şeyh Bedrettin, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş gibi kâfir-müslim ayırmayan, 72 milleti kardeş sayan; eline, diline, beline sahip olan Müslümanlıktan yanayım... Bunların yarattığı Allah’a da, insan sevgisine dayanan dinine kurban olayım...
Ey benim sevgili yobazlarım, yobazları kazanmak için çabalayanlarım, başkaları taş atarken bana gül atanlarım, bir de yobazlara yağ yakan aymazlarım... Sizlere ne söylesem azdır.
Gerçekleri söylemezseniz, eleştirilmesi gerekeni eleştirmezseniz doğru yolu bulamazsınız... İnsanları karanlıkta bırakmaya devam edersiniz Hak yoldan saparsınız...
Gerçekten sizler kulakları olduğu halde duymayanlardan mısınız? Gözleri olduğu halde görmeyenlerden misiniz? Gerçekleri görmek istemezseniz HB sizlere ne desin?
HB, 25.9.2004
x
ARİF ADINDA BİRİ YAZIYOR...
Kimi kastettiğinizi bilmiyorum ama beni kastetmediğinizi, edemeyeceğinizi biliyorum. Yazınızdaki bazı yanlışları düzeltmek isterim.
Metin Kaplan denen bir hıyarın yaptıklarını İslam dinine izafe etmek ne kadar mantıklı?
İstanbul'da gezerken cinnet geçirip önüne gelen birini vuran Budist Çinlinin yaptığını Buda'ya ya da Budizm'e izafe etmek ne kadar anlamlı ise verdiğiniz örnek de o kadar anlamlı.Yani
0 (sıfır) anlamlılık düzeyi. Kuran'daki herhangi bir ayeti alıp eldeki mevcut olaya uyarlamak da aynı anlamlılık düzeyine sahip. Ve aynı mantık hataları ile dolu. Kaldı ki Kurân'daki ayetlerin nüzul sebepleri vardır ve o olayı anlatırlar.
Kelam diye bir ilim vardır, bunları inceler. Bu ilme sahipseniz buyurun konuşun dinleyelim. Sizi alim sanalım. Bilmiyorsanız bilmediğinizi söyleyip susun ki adam sanalım.
Kerbela olayına gelince; o olayda katillerin İslam inancından oldukları çok tartışmalı. Yezidileri pek çok alim İslam inancının dışında kabul ediyorlar. Siz kabul etseniz de etmeseniz de genel kabul bu yönde.
Arap edebiyatında şiirin, şairin yerini bilmeden öyle işkembe-i kübradan atmak pek kolaydır. Klasik Arap Şiiri dersini Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Doğu Dilleri Bölümü Arap Dili Ve Edebiyatı eski Anabilimdalı Başkanı Prof. Dr. İnci Koçak'tan almış biri olarak herhalde sizin genel kültür seviyesini geçmeyen bilginizden daha fazla ve teknik bilgiye sahibimdir. Ve o teknik bilgiye dayalı olarak söyleyebilirim ki; Arap Edebiyatında şiir çok önemlidir. Kaside ise şiirin temelidir Arap dilinde. Öyle ki en eski örnekler Kaside türündendir. Kasidenin teknik ayrıntılarına girmeyeceğim. Arap şiirinde hayal gücü çok geniştir. Şairler (arapçası şuara) şiirdeki duyguyu vurgulamak için abartıya kaçarlar. Sizin verdiğiniz örnek de bunun bir göstergesidir ancak. Güzel dilimizde de mübalağa yok mu? Akif'in Çanakkale şiirinde de benzer tasvirler yok mu? Kalkıp Akif'e de şeriatçı dersen İstikal Marşı seni çarpar
diyeceğim ama anlamayacaksın=) o yüzden demiyorum=) Bir başka örnek
Nazım Hikmet'in Kuvayı Milliye Destanıdır. Eserin ismini yanlış yazdıysam kusuruma bakmayın. Hafıza bazen insanı yanıltabiliyor. Arap Şiirinden örnekler istersen ders notlarımı biraz karıştırmam yeterli. Ibn Mukaffa'dan, Şantara'dan, Semevel'den yeterince şiir örneği gösterebilirim. Kaldıki İslam'dan sonra şairlerin eski gücü kalmamış, şiirlerdeki abartı da zaman içinde azalmıştır. Olayın teknik boyutu bu. Hala bir şair bir cümle etti diye İslam'ı suçlamaya devam mı? Muhtemelen öyle olacaktır çünkü aksi yöndeki tüm örnekleri kabul etmek size acı gelecektir.
Benim bildiğim 'Cennet anaların ayakları altındadır' diye bir hadis var. Sizin verdiğiniz hadisi ben hatırlayamadım. Nerede geçiyor bir açıklarsanız kontrol ederim. Cennetu tahte akdaami'l umemi... Hadisin transkripti de bu şekilde. "Cennet kılıçların gölgesi altındadır." Kim ki Hak din olarak İslam'ı kabul etmez; onu kılıç paklar..." demek için de Einstein olmak bile yetmez=) aşmışsınız siz=) sizi Mazhar Osman paklar=)
Suudi bayrağı üzerinde ne yazıyor? Orada kelimei şahadet dışında bir ibare bulun sizi Arap Dili Profesörü ilan edeceğim=) Hatta Ilahiyat Profesörü=) Kelimei şahadetin anlamını da herkes bilir. Bilmiyorsanız bana sorun anlatayım. Kılıç yerine Kanada bayrağındaki yaprak olsaydı ne olacaktı? Hz. Adem'in yaprağı derdiniz muhtemelen=) Kılıç başka ülkelerin bayrağında da var ama niyeyse onlar sizi taciz etmiyor anlaşılan=)
Laiklik hormonu diye bir hormon keşfedildi de benim mi haberim yok=) En kısa zamanda biyokimya uzmanı dr arkadaşıma soracam=) hormonlu sergen der gibi ters bir anlam yani=) annnnaa. şeriat hormonu da çıkmış=) onu enjekte edip mi milleti şeriatçı yapıyorlar=) Arabistan'da idam mahkumları kılıçla infaz edilir bu doğru. ABD'de de elektrikli sandalye, gaz odası ya da zehirli iğne.. Sonuç olarak hepsi ölüm değil mi?
Ölümün de estetik olanını tercih ederim denince bişey diyemem ama sonuç aynı olduktan sonra bence farkı yok. ABD öldürünce estetik ölüm, Araplar yapınca vahşi ölüm! ölümün fiyakalısı olduğunu da bilmiyordum=)
Kan görmek bu kadar kötü mü? O zaman cerrahların hepsi kafayı sıyırır. Ya da bizim hastanede kan almada çalışan hemşire arkadaşların cani felan olmaları lasım=) günboyu kan görüyorlar da=) Hem karışmam diyorsunuz insanların inancına hem de bi ton hakaret ediyorsunuz İslam'a! bu ne perhiz ne hıyar turşusu!
Yunus,Hacı Bektaş İslamı sizin gibi yorumlamıyorlardı! Kaldı ki yaradılanı yaradan dan ötürü sevmeyi öğütlerdi Yunus!
Sizin gibi saçmalamayı değil... Hacı Bektaş Anadolu'nun Rum ahalisinin İslamı seçmesinde çok önemli bir faktördür.
Gerçekler bu minvalde iken saçmalamak niye? Herhalde Mazhar Osmanlık olmaktan=)
manlarda artan küfür ve hakaretten dolayı Din forumunu geçici bir süre için kapatma kararı alınmıştır. Şu an konuları sadece okumak mümkün.
En Başa Git · Yeni Konu · Başlığa Git « Geri Git
Şaytan ayatları ve bir yerlerini boşa yırtanlar.
Yazan Kişi: tolonbey
Tarih: 11-21-05 18:33
Çoh sevgülü vede çoh sevdalu gardaşlar,
Şincik size,Eranın şaytan Ayatlaru yazaru Salman Rüştüye neden idam gararu aldugunu ayatlarla isbat edecem.
Eranlılar, dinlerünün kıtabı olan kur,andan habarsız olduhlarından.Zır degül,zır zırda degül hınzır cahal olduhlarından adamın hakkında ölüm gararı almışlar.
Aslında bu ayatların adı, kendi içleründe geçmektedür.
Emme,günahsuz Hintli kökenlü İnculuz yazarının canunu almaya garar virmişlerdi bu ahlu evvel ve kellesü ahırlar.
Cahallıklarına bahınki ,yahu şu kitaba bir bahalım , bir yanlışlıh olmasın bile dimek ehtiyacı duymeyolar,ne yazeyo deye.
Gelin beraber bahalım ne yazeyo bu ŞAYTAN AYATLARINDA.
Bu ayatların Kur,ana sohuluşundan zaten müslümanlar sorumlu.
LAT,UZZA,MENAT adlı tanrıçalar ,övüldügü için puta tapanların peygamber ve inananlarıyla birlikte secde ettikleri ,bir olay olarak kaynaklarda mevcuttur.
Bu yazularu çohcana dıkkatlı olunda gerçeklerü ögrenün olarmı?
Şimdi, olayı dile getiren KANITLARA bahalım.
Hac suresi 52 ayat ve bu ayatı izleyen diyer ayatlara bahacagız.
İşte 52 :Her peygamberin okuduguna şeytanın birşey kattıgı ama Tanrının bunları hükümsüz kılp kendi ayetlerini geçerli sagladıgı anlatılır.
52 ayatını takip eden ayatlardada bu yollu şeyler anlatılır.
İsra suresi 73,75 inci ayatlara bahalım.Seni sana vahyettigimizden uzaklastırıp daha başkasını ileri sürerek bize iftira etmeye sürüklüyorlardı nerdeyse.
O zaman seni müsait bulacaklardı,eyer seni pekiştirmiş olmasaydık.Onlara eyilim göstermiş olacaktınız deyo kur,an.
Gelin birde hadis dinleyelim bu arada:Muhammet Mekkede Necm suresini okurken secde etti ve onunla birlikte,aldıgı topragı anlına götüren yaşlı biri hariç,
Müslümanlar ve puta tapanların hepsi beraber secde eder.
Kaynak Buhari no 555 vede Tırmızı.
Geçelim bu olanların açıklşamasına.
Muhammedin can düşmanı olan puta tapanlar nasıl olduda peygamberle birlikte secde ettiler?
Bu soruların yanıtı için aşagıdaki hadisi inceleyelim.
Peygamber Mekkedeyken Necm suresini okuyordu LAT,UZZA, MENAT I gördünüzmü diyen yere gelince , şaytan peygamberin diline şunu atıverdi.
Peygamber böyle deyince, puta tapanlar,peygamber daha önceleri deyil ama bugün Tanrıçalarımızı iyi sözlerle övdü dediler.
Bunun üzerine peygamber secde edince putpereslerde onunla beraber secde ettiler.
İşte bunun üzerine Tanrı su ayatı gönderdi.
Ey Muhammet,senden önce hiçbir peygamber yokturki şaytan onun okudukları arasına birşeyler katıp bırakmasın.
Tanrı şaytanın bıraktıgını bozar.Kendi ayatlerını güçlendirir.Hac suresi 52.
Muhammedin arkadaşları anlatıyor.
Abdullah İbni Abbasında içinde bulundugu bir topluluk.
Kaynak,Suyuti İbni Hacer.
Burda çok açık görülüyorki ,puta tapanların peygamberle birlikte secde etmelerine neden,
Peygamberin 3 putu öven sözler söylemesi ve bunu ayat olarak okumasıdır.
Bu sözlerin oluşturdugu ayetler,Tanrı ayeti deyil şaytan ayetleridir.Bu ayatlar sonradan sureden çıkarılmıştır.
Hac suresinin 52 ayatında anlatılan budur.
İslam dünyasının en büyük uzmanlarından Suyuti ve İni Hacer hadisi saglam olayıda gerçek kabul ediyorlar.
Suyuti, hangi hadisin çürük ,hangi hadisin saglam oldugunu en iyi bilenlerden biriydi.Bunlar islam dünyasında kabul edilmiş uzman kişilerdir.
Kimi BİLEREK kimide BİLMEYEREK dolduruşa getirilerek Salman Rüştüye Havadan bir idam fermanı birileri çıkarmışlardır.
Anlaşılan islam aleminde birileri,bazı şeylerin bilinmesinden yılandan korktukları gibi bu gerçeklerden ürkmektedirler.
Bu gerçekleri saf müslümanların gözünden gizlemek için birilerini CAHAL MÜSLÜMANLARA HEDEF GÖSTERMEKTEDİRLER.
HATTA NALLATMAYI EN KESTİRME YOL GÖRMEKTELER NE YAZIKKI.
Diyanet bile bunun böyle oldugunu bildigi halde ,açıklaması, birilerinin,cahal müslümanları birilerinin üstüne salmasına sebeb olmaktadır.
Peygamber o yıllarda baskı altındaydı,LAT,UZZA,MANAT tanrıçalarını överek sempati toplamak istemiş olabilir.
Ama sonra yaptıgı GAFIN affedilir cinsten birşey olmadıgını anlayıncada ,bunu bana şaytan yaptırdı deyip işin içinden sıyrılmak istemiştir.
Evet görülüyorki,gerçekleri kapatmak için Tanrının kutsadıgı insan hayatına kıyabilecek yaratıklar olabiliyor ne yazıkki.
Katolik yamyamları ,geçmişte bir gecede parisde 60,00 protestanı güya Allah adına tabiri caizse dogramışlardır.
Aynı haltı,Yavuz Sultan dogu anadoluda yapmıştır.Oda 60,000 can almıştır.
"Tek yazının içinde bile Kuran dinine değil, kendi uydurduğun dine inandığını gösterdin bile."
olacaktı.
Cariyelere nikah gerekmiyor
Merhaba ateist arkadaşlar, sorduğunuz sorulara Edip’in vereceği cevapları ben de sabırsızlıkla bekliyorum.
Başlamadan önce şunu belirtmek isterim ki, bir çok arkadaş kendi ön kabullerini ve Kuran hakkında edindikleri yalan yanlış bilgileri içselleştirmiş ve bunları din olarak kabul ediyor. Bizler inandığımız ehl-i sünnet inancından Kuran’a dönüş sürecimizde en çok eski bilgilerimiz ve inanışlarımızla mücadele etmek zorunda kaldık. Eskiye dair ne kadar çok şeyi unuttuysak, Kuran’ı o ölçüde iyi anlayabildik.
Sizlerin de Edip’e soru sorarken, ya da Kuran’a eliştiri yaparken geleneksel İslam inancının dayattığı bilgilerden ve ön kabullerden sıyrılmanız gerekiyor. Aksi halde size çok mantıklı ve Kuran’ı mahkum edici gibi gelen bazı sorular, bir monoteist için anlamsız terennümlerden başka bir şey olmayacaktır.
1. dinsavar arkadaş, Tahrim suresindeki helal-haram’a takılmış. Burada Muhammed’in helal olmasına rağmen haram saydığı şey nedir diye anlamsız bir soruyor. Karşımızda koskocaman Öküz dururken dinsavar oralarda bir yerlerde buzağı arıyor, arama bulamazsın. Bu ayetler hadisleri din diye kabul eden ve dolayısıyla Muhammed Peygamber’i putlaştıran günümüzdeki dindarlara bir tokat niteliğindedir. Peygamber de olsa, Ali Veli de olsa, Yaşar Nuri, Fetullah Gülen, Ebu Hanife, İmam Şafii de olsa kimse haram-helal koyma yetkisine, Allah’ın helal ettiği bir şeyi kendisine haram kılma, ya da tersini yapma yetkisine sahip değildir. Dinde tek otorite Allah’tır, diyor.
Selam…
Helal haram demek anlamsız öylemi ? Yoksa cevap veremeyeceğiniz çok zor bir soru sorduğum için köşeye sıkışmanın çaresizliğinden mi topu taca atmak gereği duyuyorsun.
Bu ayetler islamda ırza tecavüzün belgesidir. Muhammed denilen namus düşmanının haram kıldığ şey,allahın helal kıldığı ırza tecavzüdür.Sizler bu pislikleri aoaçık anlatan hadisleri kıvırma imakanı bulamadığınız için yok sayıyorsunuz. Sonra da kurana kıçınızdan istediğiniz anlamları yüklüyorsunuz. Sizin gibi üç beş çulsuzdan başka kim inanır buna
Siz ne kadar hadisleri yok saysanızda kuran ırza tecavüzün helal olduğunu söylüyor.
Enfal 69- Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve hoş olarak yiyin ve Allah'a karşı gelmekten sakının. Muhakkak ki, Allah bağışlayıcıdır ve merhamet edicidir.
Ahzap 50- Ey peygamber! Biz bilhassa sana şunları helâl kıldık: Mehirlerini vermiş olduğun eşlerini, Allah'ın sana ganimet olarak ihsan buyurduklarından sahip olduğun cariyeleri, amcalarının kızlarından, halalarının kızlarından, dayılarının kızlarından, teyzelerinin kızlarından seninle beraber hicret etmiş olanları, bir de mümin bir kadın kendini peygambere hibe ederse, peygamber nikâh etmek istediği takdirde, onu başka müminlere değil de sadece sana mahsus olmak üzere helâl kıldık. Onlara eşleri ve cariyeleri hakkında neyi farz kıldığımızı biliyoruz. Bunlar sana hiçbir darlık olmaması içindir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
İslamda cariye : Gece baskınlarında ele geçirilip köleleştirilen kadınlardır. Bu kadınların tıpkı bir mal gibi alınıp satılması legal olduğu gibi; aynı zamanda bu kadınların bir seks kölesi olarak kullanılması da helaldir.
Bu kadınlarla evlilik dışı seks yapmak serbesttir, zina kapsamına girmez. Üstelik bu kadınların evli olup olmaması da önemli değildir. Dahada çarpıcı olanı ise; bu kadınların sex’e hayır deme şansları da yoktur. Yani yasal tecavüz. Helal tecavüz.
Kuranda “Cariyelerinizle evlilik dışı seks yapmayın” diyen tek bir ayet yoktur.
“Başka biriyle evli cariyelerinizle seks yapmayın” diyen tek bir ayet de yoktur.
“Cariyelerinizin rızasını almadan onlarla seks yapmayın” diyen de tek bir ayet yoktur.
Bakınız tam tersine nasıl ayetler var:
MÜ’MİNÛN/6. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.
Nisâ/3 . Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın.2 Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız o taktirde bir tane alın veya SAHİP OLDUĞUNUZ (CARİYELER) İLE YETİNİN. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi; bu bir yasal tecavüzdür. Çünkü cariyenin rızasına gerek görülmemiştir. Rızası alınmadan bir kadınla cinsel münasebette bulunmanın adı tecavüzdür. Ayrıca kendisini tıpkı bir mal gibi alıp satan, babasını, kardeşini katleden, biriyle hiçbir kadın seks yapmak istemez. Zaten bu bilindiği için onların rızasına gerek görülmemiştir.
Hadis
Gün, Muhammed' in karılarından Hafsa' nın günüydü. O gün Muhammed, Hafsa' yla cinsel ilişkide bulunmak üzere kalkıp gider. Hafsa' nın odasına varır. Ama Hafsa' yı bulamaz. Tam o sırada da, bir zamanlar Mısır Mukavkısı' nın kendisine armağan ettiği cariyelerden Marya ortaya çıkmıştır. O anda Muhammed, cinsel ilişki için tam hazırlıklıdır. Cariye'yi tutup yatırır Hafsa' nın yatağına, ve işini görmeye başlar. Muhammed'in cariyesi ile yatması doğal. Kuran da, karılarının dışında cariyeleriyle de yatmasına olanak veriyor (bkz. Ahzab suresi, ayet 50,52) İşin bu noktası olağan olmasına olağan. Ne var ki, cariyeyi özgür (hurre) olan bir kadının, üstelik Ömer kızı Hafsa'nın yatağında koynuna alıyor. İşte bu olağan değil. Terslik bu ya, o sırada, Hafsa da çıkagelmiştir. Muhammed' in Marya (Mariye) ile ilişkisini görür. Bir süre kendine egemen olup kapıda bekler. Muhammed işini bitirmiştir. Hafsa tepkisini gösterir:
"Tanrı elçisi! Sen beni kötü duruma düşürdün, aşağıladın. Öyle bir şey yaptın ki, benzerini hiçbir karına yapmadın! Benim günümde, benim sıramda ve benim yatağımda bir cariyeyi yatırıp yapıyorsun!"
Muhammed ne desin? Sonra, Muhammed' ile Hafsa arasında şu konuşma geçer:
Muhammed: "Vallahi Billahi Marya ile bir daha yatmayacağım!"
Kuran
tahrim 2- Allah size yeminlerinizi bozmayı meşrû kılmıştır. Allah sizin sahibinizdir. O bilendir, hikmetle yönetendir.
Hadis
Hafsa! Marya' yı kendime haram etsem de ona bir daha yaklaşmasam; bundan razı olur musun?
"Evet!"
Kuran
Tahrim 1- Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir.
Hadis
Muhammed hemen ant içmiştir:
"Hafsa! Aramızda kalsın, bunu sakın kimseye söyleme, olmaz mı?"
"Tamam!"
Ne ki, Hafsa bu durumu Aişe'ye anlatır.(Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyan,28/102)
Kuran
Tahrim 3- Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber'e açıklayınca, Peygamber (eşine) bir kısmını bildirmiş bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: "Bunu sana kim söyledi?" dedi. Peygamber "Bilen, her şeyden haberi olan Allah bana söyledi." dedi.
Siz kıçınızı yırtsanız bile kuran ile bu rivayet motamot uyuşuyor.Şimdi gelelim yoruma
Muhammed yemin etmiş bir daha cariyesi marya ile yatmayacağına ana hani bir söz vardır
Alışmış kudurmuştan beterdir diue. işte aynen onun gibi ömrü cariyelerin ırzına tecavüzle geçen muhammed şimdi nasıl ö güzelim maryadaan uzak kalsın? Eee allah putu ne güne duruyorki,zaten o putun yegane derdi muhamedin şeyinin keyfi için ayet indirmek değilmi ?
bak neler indirmiş?
Tahrim 4- Eğer ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz ne iyi, çünkü kalpleriniz eğildi. Ve eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka olursanız (bilin ki) onun dostu ve yardımcısı Allah, Cibrîl ve müminlerin iyileridir. Bunun ardından melekler de ona arkadır.
Tahrim,5- Eğer o sizi boşarsa belki de Rabbi ona, sizden daha hayırlı, kendisini Allah'a teslim eden, inanan, gönülden itaat eden, tevbe eden, oruç tutan dul ve bakire eşler verir.
Yani
Muhammed istediği gibi istediğini düzer,düdükler sakın ona engel olmayın yoksa sizi boşar bende ona sizden daha taze çıtırlar veririm diyor.
--------------------
Kuran,kendisini savunan herkesi rezil edebilecek nitelikte mucizevi bir kitaptır,isterse dünyanın en bilgili insanı ols
Ateizm ve Din Internet Sitesi
Yardım Arama Üyeler Takvim
Sadece bu forumda ara?
Gelişmiş Arama Seçenekeleri
[X]
Yardımcım
[X]
Lütfen Bekleyiniz... Lütfen Bekleyiniz...
X Site Mesajı
(Mesaj iki dakika içersinde otomatik olarak kapanacaktır)
Hoş Geldiniz: tolonbey ( Çıkış )
Kontrol Panelim · Yeni İletileri Göster · Yardımcım · Arkadaşlarım · 1 Yeni Mesaj
> Ateistforum > FORUMLAR > ATEİSTCAFE
Reply to this topicStart new topic
BİRİLERİ BU İŞE ÇOK KIZACAK
Puanlama V
Konu Puanı: -----
Puanınız: N/A
Toplam Puanlama: 0
Ayarlar V
V Başlığa Abone Ol
V Bu Başlığı E-Posta ile Gönder
V Başlığı Yazdır
V Başlığı İndir
V Bu Bölüme Abone Ol
Gösterim şekilleri
V Değiştir: Dışsal
V Normal
V Değiştir: Doğrusal+
AKHENATON
Üye Profil İzlenimi
Arkadaşım Olarak Ekle
ÖM Gönderimi
Başlıklarını Bul
İletilerini Getir
mesaj Dec 20 2007, 12:32 AM
İleti #1
Advanced Member
***
Grup: Members
İleti: 394
Katılım: 30-November 07
Nereden: ABSU
Üye No.: 3,030
İtalya Eski Cumhurbaşkanı, “Saldırılar Arap dünyasını suçlamak ve Batılı güçleri Irak ve Afganistan’a müdahaleye tahrik için gerçekleştirildi” dedi.
11 Eylül’ü CIA ve Mossad gerçekleştirmiş
Eski Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga İtalya’nın gazetelerinden Corriere della Sera’ya verdiği mülakatta, “Ön safta İtalyan merkez solu olmak üzere, Amerika ve Avrupa’nın bütün demokratik unsurları gayet iyi biliyor ki bu feci saldırılar (11 Eylül saldırıları) CIA ve Mossad tarafından, Arap dünyasını suçlamak ve Batılı güçleri Irak ve Afganistan’a müdahaleye tahrik etmek için planlanıp gerçekleştirildi” dedi. El Kaide lideri Üsame bin Ladin’in saldırıyı ’itiraf ettiği’video kaydıyla ilgili kuşkularını da dile getiren Cossiga, bu nedenle ’tahrifatın ustası’Silvio Berlusconi’ye ne İtalyan Cumhurbaşkanlığı ne de merkez solun temsilcilerinden tek bir dayanışma kelimesi gelmediğini “ söyledi.
Saldırılar uzmanlık eseri
Cossiga, 11 Eylül’le ilgili ilk şüphelerini 2001’de araştırmacı Webster Tarpley’e şöyle açıklamıştı: ” Saldırıların arkasındaki akıl son derece sofistike olmalı. Sadece fanatik kamikazeler devşirecek kadar değil, aynı zamanda yüksek uzmanlık düzeyinde personele sahip olacak kadar büyük imkanları da olmalı. Bir tek şey ekleyeyim: Bu saldırılar radar sistemine ve uçuş güvenlik elemanları arasına sızılmadan gerçekleştirilemez.” Hayat boyu senatör ve bir hukuk profesörü olarak İtalya’da saygın bir isim olan Cossiga, önce Temmuz 1983’te İtalyan senatosuna seçilmiş, 1985’teki seçimlerde büyük başarı sağlayarak İtalyan Cumhurbaşkanı olmuştu. 7 yıl süreyle İtalya Cumhurbaşkanı olan Cossiga bu görevi 1992’ye kadar sürdürdü.
Cossiga, 11 Eylül’deki saldırının bütün küresel istihbarat örgütleri tarafından bilindiğini söyledi
SREBRENİCA , YA BENUKUREYZA
Ateistforum > ATEİSTFORUM >
El-Velehan
Dec 6 2006, 08:45 PM
1992 yılında başlayan Bosna Savaşı’nda , doğu bosna’da sırp ordusundan kaçan Müslüman Boşnaklar savaştan önce 10 bin kişilik nüfusununun 8 bin'i müslüman olan Srebrenica'ya sığınmış, böylece Doğu bosna’da Müslümanların kontrolünde olan tek kent srebranica’nın nüfusu 60 bine yükselmişti. Kış ayları olmasına rağmen on binlerce insan sokaklarda yatıyor, bunun yanında açlık bütün şehri kasıp kavuruyordu.
Putperestlerle yaptığı Hendek savaşından sonra putperestlerle işbirliği yaptığı suçlaması ile Muhammed Medineli Yahudi toplumu Benukureyza’lıların üstüne yürümüş. Benu kureyza’lılar ellerindeki kaleleri olan Hayber’e sığınmışlardı.
Sırplar şehri tamamen kuşatmışlardı. Srebrenica’nın komutanı Nasır Oriç liderliğinde Boşnaklar, Srebrenica'yı kahramanca savunuyorlardı. Ancak bir süre sonra cephane ve yiyecek tükenmeye başlayınca direniş de kırılmaya başladı.
Hayber kalesini kuşatan Muhammed hiç acele etmedi. 1 aya yakın süre ablukaya aldığı kaleye giriş çıkışı engelledi. Benu kureyzalılar açlık ve susuzluk ile de mücadele ediyorlardı.
Srebranica’lı Müslümanlar umutsuzdular. Ratko Miladiç önderliğinde 1993 yılında Sırplar ablukayı iyice sıkılaştırdılar. Boşnaklar çaresizdi. Birleşmiş milletler srebrenica’yı güvenli bölge!!! İlan etmişti ve Hollandalı bir Barış gücünü kenti koruması için şehre konuşlandırmıştı. Barış gücünün ilk yaptığı şey Bosnalı Müslümanların silahsızlandırılması oldu. Çaresiz Bosna’lı müslümalar güvende olacakları düşündüler ve zaten az olan silahlarını bu Hollandalı barış gücüne verdiler. Barış gücünün kendilerini Sırplara karşı koruyacaklarını düşündüler. Bosnalı Müslümanların silahsız oldukları Sırplara bildirildi. Ve ablukanın kaldırılıp diplomasi yolu ile sorunların çözülmesi istendi.
Hayber kalesinde Muhammed önderliğindeki Müslümanların ablukası nedeni ile açlık ve susuzluk ile mücadele eden Benu kureyzalılar , Muhammed ile anlaşma yoluna gitmek zorunda idiler. Muhammed
Onlara güvenilir !!! bir anlaşma sundu. Derhal silahlarını bırakıp teslim olacaklardı ve Muhammed’in eski Yahudi yeni Müslüman olan sahabelerinden Sa'd bin. Muaz'ın vereceği cezayı kabul edeceklerdi. Çaresizlik içindeki Yahudi benukureyza’lılar istemedende olsa teklifi kabul ettiler savaşadan silahlarını teslim ettiler. Eski Yahudi olan yeni Müslüman Sa’d bin Muaz’ın kendi haklarını koruyacağını düşündüler son bir ümitle.
Müslümanların silahsız olduğunu bilen Sırplar göstere göstere srebranica’ya girdiler. Hollandalı askerler onlara karşı çıkmak şöyle dursun, Müslüman Boşnak erkeklerin tasnif edilip ayrılmasında yardım ettiler. Yaşları 15 ile 75 arası olan tüm erkekler toplandı. 8.500 kadar erkek toplandığı tahmin ediliyor. Kamyonlara doldurulup dağlara götürüldüler topluca. Yolda dövülüp dağlara varıldığında topluca kurşuna dizilerek katledildiler. Cesetleri sonradan teşhis edilemesin diye üzerlerinden dozerlerle geçtiler ve sonra açtıkları çukurlara topluca gömdüler. Srebranica’nın erkekleri katledilmişti ve geri kalan kadınlar artık Sırplarındı. Erkekleri Sırplar tarafından katledilen kadınlar artık sırp askerinin kullanımında idi. Tecavüz vakalarının sayısı bile bilinmiyor.
Ahzab suresi 26. ayet; Allah, ehl-i kitaptan, onlara (müşrik ordularına) yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku düşürdü; bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz.
27. ayet; Allah, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığınız topraklara sizi mirasçı yaptı. Allah'ın her şeye gücü yeter.
Sahih hadislerde anlatılanlara göre kaledeki çaresiz Yahudilerin eli silah tutabilenlerden 400-900 arasında bir erkek topluluğu öldürüldü. 400-900 arası olduğu söylenilen Yahudilerin büyük çoğunluğu HZ. Ali tarafından katledilmişti. Ali o gün kafa kesmekten çok yorulmuştu ve kafa kesme işlemi sırasında yorgunluktan sürekli olarak kılıç kullandığı kolunu değiştiriyordu. Muhammed ise kesim işleminin yanına çadır kurdurmuştu ve kesim işlemini gözlemliyordu.Katledilen Yahudi erkekleri topluca gömüldüler.
Tüm silah tutabilen erkekleri öldürülen yahudilerin artk zenginlikleri müslümanlarındı.Ahzab suresi 26 ve 27. ayet bu katliamı anlatır. 26. ayette bir kısmını öldürüyordunuz derken öldürülen 400-900 arası Yahudi erkek kastediliyor. Bir kısmını esir alırdınız derken kadınlar ve çocuklar kastediliyor.27. ayette ise Yahudilerin tüm malvarlıklarının artık Müslümanların olduğu anlatılıyor. Katliamdan sonra, Dıhyetü'l-Kelbı adındaki delikanlı Arap, Muhammed'e gelir; tutsak kadınlardan birini kendisine alması için ondan izin ister. Muhammed de,: "Haydi git de bir câriye al!" diye karşılık verir. Ne var ki Dıhye gidip Safiyye'yi alır. Bunu gören bir başka Arap hemen koşup Muhammed'e haber verir. Safiyye'nin Dıhye'ye değil; "Peygamber"e uygun olacagını söyler. Muhammed'de Dıhye'yi çağırtır; "başka bir cariyeyi" almasını söyler. Dıhye'ye verilen "cariye", Safiyye'nin kocasının kızkardeşidir. Muhammed, kendisine "karı" olmanın karşılığında Safiyye'yi "azâd" eder. Yola çıkıldığında, bir yandan da "zifaf' düşünülmektedir. Ümmü Süleym, Safiyye'yi hazırlar. Ve gece olunca da Muhammed'in koynuna koyar." (Başta Buhari, en sağlam hadis kiıaplarında da yer alan bu hadisi, Kamil Miras'ın çeviri ve "Izah"ını da görmek için Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, Ankara, 1985, Diyanet Yayınlarından, 2/299-310.)
Babası ve kocası öldürülen bir kadını aynı gün (veya 1 gün sonra) , hemde babasını ve kocasını öldürenlerin liderine , muhammedin koynuna verdiler.Safiyye o sırada daha genç bir kız iken muhammed 57 yaşında idi.
Muhammed babası ve kocasını daha yeni öldürttüğü acılar içindeki bir kızı koynuna alıp sevişmişti.
Srebrenica katliamınının baş kahramanları General Ratko miladiç halkı uyutulmuş ülkesinde hala çok seviliyor ve kahraman olarak görülüyor. Srebranica katliamını engellemeyen Hollandalı Barış gücü askerlerine ise ülkelerinde şeref madalyaları verildi ve sorumlu olmadıkları savunuldu.
Benukureyza katliamını yapanların lideri Muhammed ve arkadaşları bugün uyutulmuş 1.3 milyar insanlık islam mümin kitlesince çok seviliyor.
El-Velehan , Srebranica ve Benukureyza katliamında ölenleri saygı ile anıyor.
Doğru ile Yanlışın amansız savaşı devam ediyor…
RevolutionNow
Dec 6 2006, 08:59 PM
mükemmel bir yazı çıkarmışsın
seni yürekten kutluyorum...
<akrep>
Dec 6 2006, 09:07 PM
yazının kaynak linkleri var mı?
bilelimogrenelim
Dec 6 2006, 09:09 PM
"Mükemmel" bile sönük kalır...
El-Velehan
Dec 6 2006, 09:17 PM
ALINTI(<akrep> @ Dec 6 2006, 09:07 PM) *
yazının kaynak linkleri var mı?
Sevgili akrep kardeşim.
google dan arayabilirsin. mümkün olduğu kadar özetledim. daha fazla bilgiye de ulaşabilirsin.
Srebrenica yaz ve ara .Benu kureyza yazıp ara.
Benu kureyza ayrı yazılır. yazımı hızlı yazdığım için bazı yerlerde birleşik yazmışım. Kureyzaoğulları anlamına geliyor.
Yazımı beğenen diğer arkadaşlarıma da sonsuz saygılar efendim
CultureClub
Dec 6 2006, 09:20 PM
El Velehan'dan yine güzel bir çalışma,tebrikler.
exxttrremmellyyy
Dec 6 2006, 09:26 PM
tevrat, sayılar bölümü bap 31: Ve rab musaya söyleyip dedi: "midyanilerden israiloğullarının öcünü al(...)"
bu bölümde anlatıldığına göre midyanilerle isariloğulları antlaşma yapmışlardır. midyaniler daha sonra antlaşmayı bozdukları için yehova intikam alınmasını ister. intikamın cezası tüm erkelerin ve cinsel ilişkiye girmiş kadınların öldürülmesidir.
uzun lafın kısası yahudi şeriatıan göre ihanetin bedeli budur. muhammed de yahudileri kendi şeriatlarına göre öldürmüştür.
haa şunu da belirteyim: ihanetin cezası tevrata göre bu kadar şiddetli olmasa muhammed ufak(!)bir ceza ile yetinir miydi, orasını bilmem cool.gif
oguz
Dec 6 2006, 09:40 PM
Klavyene saglik El-Velehan..
xislam
Dec 6 2006, 11:54 PM
ellerine sağlık El-Velehan..
gezgin95
Dec 7 2006, 12:03 AM
ALINTI(exxttrremmellyyy @ Dec 6 2006, 09:26 PM) *
...
haa şunu da belirteyim: ihanetin cezası tevrata göre bu kadar şiddetli olmasa muhammed ufak(!)bir ceza ile yetinir miydi, orasını bilmem cool.gif
Ha gayret, gene yahudileri suçlu çıkaracaklar.
Teşekkürler El-Velehan.
Şu ateistler de olmasa, doğru dürüst şeyler okuyamayacağız bu forumda.
.
saklıgerçek
Dec 7 2006, 12:09 AM
Çok hoşuma giden bir yazı arşivdeki yerini aldı sırp larla karşılaştırmalı mükemmel.
90' 00"
Dec 7 2006, 12:17 AM
El-Velehan bu güzel yazın için teşekkürler. İnsanoğlu denen vahşi hayvanın medeniyet ve insanlık yolunda1400 yıldır bir adım ilerleme kaydetmemiş olduğu, 1400 yıl önceki aynı vahşi olduğu, daha güzel kanıtlanamazdı.
ateist31
Dec 7 2006, 12:19 AM
Sevgili El-Velehan bu harika yazıyı e-posta arkadaşlarıma göndermek isterim tabi izin verirsen...vermezsen de canın sağolsun.
Forumun en değerli başlıklarından biri olmuş;duygulu,zekice. Sağolasın.
haci
Dec 7 2006, 12:28 AM
Eline sağlık El-Velehan
Gerçekler bazan çok üzücü ve ilginç şekilde benzer olabiliyor.
Etme bulma dünyası bu..
İnsanlık var oldukca bu yanlışlıklar ve haksızlıklar olacak..
Ne acı..
HACI
metalicmann
Dec 7 2006, 12:38 AM
El Velehan bu forumun şeyhülislamıdır.İnsanlık adına gurur duyuyorum. teşekkürler Velehan
godDAR
Dec 7 2006, 12:50 AM
mükemmel bir karşılaştırma olmuş..tebrikler..
lenin
Dec 7 2006, 02:22 AM
tek kelimeyle..........PERFECT!!!
hur.irade
Dec 7 2006, 02:30 AM
Bu degerli emegin icin tesekkurler El-Velehan,
Mukemmel bir karsilastirma, bir elmanin iki yarisi gibi.
Calismalarinizin basariyla devamini dilerim.
Saygilar.
ateist
Dec 7 2006, 01:44 PM
Bu kadar güzel örneklemeleri görünce üzülmemek elde degil.Anlamamak icin direnenlere ne anlatilsa bosa gidiyor.Yazik.
deicide
Dec 7 2006, 01:51 PM
Olağanüstü bir anlatım. Teşekkürler ve tebrikler Sevgili El-Velehan.
Zork
Dec 7 2006, 02:00 PM
aradaki baglantiyi- benzerligi kurabilmek basli basina bir yaraticilik örnegi.
müslümanlara iyi bir ayna tutuyor.
papaya agzi salyali saldirilarin ardinda sucluluk duiygusunun yattigini da bilinc düzeyine cikariyor bu yazi.
enfes bi yazi el velehan!
saol!
vtecvti
Dec 7 2006, 02:06 PM
Şimdi copy paste yaptığım yazıyla aynı görüş içinde olduğum sanılmasın.
1-Safiye: T.Dursun’un dramatik bir tarzda anlattığı ve sanki Yahudilerin toptan kılıçtan geçirildiği izlenimi verdirmeye çalıştığı Beni Kurayza Yahudileri ile olan savaştan önce Hendek savaşından bahsetmek gerekir. Hendek savaşından önce, Benî Kureyza Yahudileri, hiç bir gruba taraf olmamışlardı. Ama Benî Nadîr Yahudileri onları bu savaşa katmaya çalıştı. Safiyye'nin (ra) babası Huyey b. Ahtab kalkıp doğrudan Kureyzâ oğullarının lideri Ka'b b. Esed'in yanına gitti. Ka'b görüşmeyi reddetti. Huyey: "Ben ucu bucağı olmayan deniz gibi bir ordu getirdim. Kureyş ve bütün Araplar ayağa kalkmışlar, hepsi de Muhammed'in kanına susamış durumdalar. Bu fırsat, elden kaçırılacak gibi değil. Artık İslâm'ın sonu geldi" dedi. Ka'b hâlâ savaşa katılmaya razı değildi. "Muhammed'i daima sözünde duran biri olarak tanıdım. O'nunla yaptığım anlaşmayı bozmam ve verdiğim sözde durmamam mertliğe sığmaz" dedilerse de savaşa katılarak Müslümanlarla yapılan anlaşmayı “Muhammed kimdir, anlaşma nedir, biz tanımıyoruz” diyerek bozdular, ihanet ettiler.
Hendek savaşından sonra geri çekilen Benî Kurayza’lılar, Safiyye'nin (ra) babası Huyey b. Ahtab’ı yanlarında götürdüler. Hz. Peygamber, “Hiç kimse silahını bırakmasın, hedef Kureyza” diyerek, Beni Kureyza’nın anlaşmayı bozmalarının hesabını sormak için yola çıktı. Beni Kureyza’lılar özür dileyip anlaşma zemini hazırlayacaklarına, Peygambere küfürler yağdırdılar. Kuşatma yaklaşık bir ay sürdü. Sonunda Sa’d b. Muaz’ın vereceği karara razı olacaklarını bildirdiler. Sa’d b. Muaz Tevrat’a göre hüküm verdi ve erkeklerin öldürülmesine karar verdi. Bu yaklaşık savaşa katılan 400 (Bkz. İbni Hişam, Beni Kureyza gazvesi) kişinin öldürülmesi demekti ve Yahudiler buna hiç itiraz etmediler.
Peki, Hz. Peygamber Beni Kurayza’ya karşı nasıl davranmıştı:
1.1-Yahudilere anlaşma yapılmış ve dinlerini serbestçe yaşayabilecekleri bildirilmişti.
1.2-Aleyhinde pek çok karar olan Beni Kurayza’ya haklar vererek, Beni Nadir’le eşit seviyeye çıkarmıştı.
1.3-Beni Nadir sürgüne gönderilmiş ama Beni Kurayza’yla tekrar anlaşma yapmıştı.
1.5-Hendek savaşının çıkmasını sağlayan Safiyye’nin (r.a) babası Huyey b. Ahtab’ı koruma altına alarak kalelerine götürmüşlerdi.
Her iki taraftan insanların öldüğü bir savaşı başlatan, binlerce insanı zor duruma düşüren, anlaşmaları bozan, Müslüman hanımların kaldığı kaleye saldıran Beni Kurayza’ya onların Kutsal kitapları doğrultusunca verilen karara Yahudiler bile itiraz etmemişken T. Dursun niye itiraz ediyor onu anlamakta güçlük çekiyoruz. Yahudi’den çok, Yahudicilik acaba niye?
Yüzlerce ağaca soykırım yapıldı diyen çevreci(?) T. Dursun, Hz. Peygamberin(a.s) bunu geçimlerini hurmadan sağlayan Yahudilerin direnişlerini kırmak, teslim olmalarını sağlamak ve her komutanın ordusunu az zayiatla başarıya ulaştırmak için ne yapılması gerekirse onu yaptığını anlamasını beklemiyoruz zaten.
Bizzat kendisi elleriyle yüzlerce hurmayı diken, “Savaşta çocuklara, kadınlara, yaşlılara, ağaçlara zarar vermeyin.”, “Kıyametin koptuğunu görürseniz elinizde fidan varsa onu diken” diyen Hz. Peygamberin bu yönünü ortaya çıkarmasını da kendisinden beklemek abesle iştigal olur. Ateist, ateistliğini yapar.
Safiye, Kurayza liderin kızı, Nadir kabilesinin liderinin karısıydı. Babası ve kocası ölmüş, kendisi de esir edilmişti. Dıhyetü’l Kelbi gelerek bir hizmetçi istemiş Hz. Peygamber de “Bizzat giderek bir tane al.” Diyerek tercihi Kelbi’ye bırakmış o da giderek Safiye’yi almıştı. Daha sonra bir Müslüman gelerek bu seçime Safiyye’nin konumunu göstererek itiraz etmiş ve Safiyye ile Hz. Peygamberin evlenmesinin doğru olacağını söylemiştir. (Müslim 4/546)
Hz. Peygamber (a.s), Safiyye’yi azat etmiş, çekip gitme ya da kendisiyle evlenme seçeneğini sunmuş. Safiyye’de bir peygamberle evlenmeyi tercih etmiştir. (İ.Hanbel, Müsned, 3/138)
Hz. Safiyye, şu rivayeti nakleder: “Hz. Muhammed, Medine’ye hicretten sonra babamla amcam O’nu dinlemeye gitti. Döndükten sonra amcam, babama “O mu?” (Yani beklediğimiz peygamber mi?) diye sordu. Babamda “Vallahi “O” diye cevap verdi. Amcam “Peki ne yapacağız?” diye sordu. Babam: “Vallahi ben yaşadığım müddetçe ona iman etmeyeceğim.” Diye cevap verdi.
İslam’a ve Müslümanlara düşmanlıkta T.DURSUN dan daha ileri olan Oryantalist Leoni Caetani bile: “Muhammed'in, dâima nefsine ve ihtirasına hâkim olmayı bilen adamlardan biri olduğunu ispat etmek zor bir şey değildir.”
“Evliliklerinden birçoğu bazı kabilelerin sevgi ve yakınlığını çekmek yahut taraftarlarından bazılarını daha sıkı bağlarla bağlamak gibi bir siyasî bir düşünceyle yapılmıştı.”
Welhausen isbat etti ki, eski Araplarda bir zaferin tam ve hakikî sayılabilmesi için, yenilenlerden birinin kızının, galip gelenin eşi olması gerekirdi. Muhammed'in harp meydanlarındaki evliliklerini bu âdet bize açıklar.” (İslam Tarihi, A. KÖKSAL, 9/290)
Dedikten sonra Dursun’un şapkasını çıkarıp üstadı Leoni Caetani’n önünde susması gerekirdi. Ayrıca, Tarih boyunca Avrupa-Asya-Afrika'da hatta Osmanlı'da bu tür evlilik örnekleri çok fazladır.
2.1- "Safiyye'nin Muhammed'e verilmesinin, yahudilerin gönlünü kazanmakla ya da onların düşmanlık ve kinlerini yumuşatmakla da hiç ama hiç ilgisi yoktur. Çünkü Hayber Seferi, Hicretin 7. yılma rastlar. Oysa Muhammed, daha Hicretin ikinci yılından itibaren Yahudilere karşı düşmanlık siyasetine başlamış ve onları imha planlan hazırlamıştır. Hayber seferine giriştiği tarihlerde, artık Yahudilerin kökünü iyice kazıma safhasındaydı. Benû Kaynuka, Benu Kurayza ve Benû Nadîr gibi, Medine'nin en ünlü Yahudilerini temizlemiş ve sıra Hayber Yahudilerine gelmişti..." (Arsel, bunu, "Şeriat ve Kadın"ın savunması için yazmış, ama yayımlanmamıştır. T.D.) diyen Dursun Sadece yukarıda Beni Kurayza’ya verilen hakları görseydi acaba tavrı değişir miydi? Hiç sanmıyorum “gavur gavurluğundan vazgeçmez ama bu onun ve İlhan Arsel’in İslam tarihinden ne kadar haberdar olduğunu gösterir. Dursun için biraz geç ama İ.Arsel üstatlarından L. Caetani’yi birkaç daha okusa iyi olur. Cehaletten kurtulur hiç olmazsa.
2.2- Hepsi bir yana da; Muhammed, en yakınlarım, sevdiklerini öldürttüğü bir kadını (Safiyye'yi), o acılı gününde koynuna nasıl alabilmişti? Onunla nasıl sevişebilmişti? Diyen Dursun, Safiye’nin Yahudi akrabalarının yanına gitme hakkı varken gitmeyip, peygamberle evlenmesini okuyucusundan gizlemiştir.
Ayrıca Hz. Peygamber Hayber den ayrılıp bir hayli yol aldıktan sonra konakladığı Sahba' mevkiinde Hz. Safiyye ile gerdeğe girmiştir. (İslam Tarihi, A.KÖKSAL,14/291)
Nerede ne zaman ne yapacaklarını sana mı soracaklardı?
lenin
Dec 7 2006, 02:09 PM
neden muhammedin ilk geceleri islam tarihinde sıkça sözedilir........???
umma gumma
Dec 7 2006, 03:33 PM
afferim , ultra super bir yazi cikarmissin, aklina ve ellerine saglik..
Kont
Dec 7 2006, 06:48 PM
ALINTI
Her iki taraftan insanların öldüğü bir savaşı başlatan, binlerce insanı zor duruma düşüren, anlaşmaları bozan, Müslüman hanımların kaldığı kaleye saldıran Beni Kurayza’ya onların Kutsal kitapları doğrultusunca verilen karara Yahudiler bile itiraz etmemişken T. Dursun niye itiraz ediyor onu anlamakta güçlük çekiyoruz. Yahudi’den çok, Yahudicilik acaba niye?
Yahudiler yalvarmışlardır zaten,gelin bizi öldürün diye...
ALINTI
Bizzat kendisi elleriyle yüzlerce hurmayı diken, “Savaşta çocuklara, kadınlara, yaşlılara, ağaçlara zarar vermeyin.”, “Kıyametin koptuğunu görürseniz elinizde fidan varsa onu diken” diyen Hz. Peygamberin bu yönünü ortaya çıkarmasını da kendisinden beklemek abesle iştigal olur. Ateist, ateistliğini yapar.
Köpekte köpekliğini yapıyor.Bakın kadınlara iyi davranın diyen Muhammed yazıya göre ne diyor!?
ALINTI
Safiye, Kurayza liderin kızı, Nadir kabilesinin liderinin karısıydı. Babası ve kocası ölmüş, kendisi de esir edilmişti. Dıhyetü’l Kelbi gelerek bir hizmetçi istemiş Hz. Peygamber de “Bizzat giderek bir tane al.” Diyerek tercihi Kelbi’ye bırakmış o da giderek Safiye’yi almıştı. Daha sonra bir Müslüman gelerek bu seçime Safiyye’nin konumunu göstererek itiraz etmiş ve Safiyye ile Hz. Peygamberin evlenmesinin doğru olacağını söylemiştir. (Müslim 4/546)
Aman da ne iyi davranmış iyi davranması esir edip,yatağına almakla oluyor Muhammed'in...
ALINTI
Hz. Peygamber (a.s), Safiyye’yi azat etmiş, çekip gitme ya da kendisiyle evlenme seçeneğini sunmuş. Safiyye’de bir peygamberle evlenmeyi tercih etmiştir. (İ.Hanbel, Müsned, 3/138)
Bu hadisin orjinalini istiyorum,57 yaşındaki bir ihtiyarla niye evlensin Safiye?Aşık mı olmuştur ilk görüşte Muhammed'e?Yoksa başka çaresi mi yoktur?
ALINTI
Hz. Safiyye, şu rivayeti nakleder: “Hz. Muhammed, Medine’ye hicretten sonra babamla amcam O’nu dinlemeye gitti. Döndükten sonra amcam, babama “O mu?” (Yani beklediğimiz peygamber mi?) diye sordu. Babamda “Vallahi “O” diye cevap verdi. Amcam “Peki ne yapacağız?” diye sordu. Babam: “Vallahi ben yaşadığım müddetçe ona iman etmeyeceğim.” Diye cevap verdi
Bu da bebeleri kandırmak için...
ALINTI
2.2- Hepsi bir yana da; Muhammed, en yakınlarım, sevdiklerini öldürttüğü bir kadını (Safiyye'yi), o acılı gününde koynuna nasıl alabilmişti? Onunla nasıl sevişebilmişti? Diyen Dursun, Safiye’nin Yahudi akrabalarının yanına gitme hakkı varken gitmeyip, peygamberle evlenmesini okuyucusundan gizlemiştir.
Ayrıca Hz. Peygamber Hayber den ayrılıp bir hayli yol aldıktan sonra konakladığı Sahba' mevkiinde Hz. Safiyye ile gerdeğe girmiştir. (İslam Tarihi, A.KÖKSAL,14/291)
Nerede ne zaman ne yapacaklarını sana mı soracaklardı?
İşte kadınlara iyi davranan Muhammed'in yaptığını savunan aşağılık,pislik,namussuz yaratıkların savunma şeklide bu.
Görüldüğü gibi TURAN DURSUN'a cevap bile verilmemiştir.
Sırp lideri, müslüman bir aşiret kızının ailesini kesip kızla sevişse bu şerefsiz,köpekler acaba ne derdi?
Büyük Atatürk'ün Karabekir'e söylediklerni hatırlayalım:EVET KARABEKİR,ARABOĞLU'NUN SAÇMALIKLARINI BU MİLLETE ÖĞRETECEĞİM,KURAN'I TÜRKÇE'YE ÇEVİRTECEĞİM.
Ağzımı biraz bozdum çok özür diliyorum,fakat bu beyinsizlerin Muhammed'i savunma şeklini görünce ve de bu mankafalara inananları görünce insanın aklı oynuyor.
vtecvti
Dec 7 2006, 07:17 PM
kont yanıtın için tşk ederim. karşı tarafın eleştirilerine hazırlıklı olmak anlamında sitedeki diğer yazılara göz atabilirsiniz...
bilelimogrenelim
Dec 7 2006, 08:38 PM
Bugün tekrar okudum, yarın tekrar okuyacağım.
Alt sıralarda silinip gitmesine göz yummayacağım
Bu kadar gereksiz didişmenin sonundan okunulası birkaç paragraf ilaç gibi...
El-Velehan
Dec 7 2006, 08:43 PM
Selam vitecti ,
Özel mesajın için teşekkürler. Sevgili kont cevap vermiş mizahi şekilde zaten smile.gif
Ben de kendimce cevap vereyim.
Benu kureyza katliamı karşısında İslamcılar yaklaşık şu şekilde savunma yaparlar.
1 – Basit bir savaş hadisesi dramatikleştirilerek abartılmaktadır.
Cevap : bir toplumda eli silah tutabilen tüm erkeklerin öldürülmesi ve geri kalan kadınların paylaşılıp çocukların köle pazarlarında satılması dramatik değil midir.?
2 – Benu kureyzalı lider ve Muhammed teslim olunmadan önce Sa’d bin Muaz’ın vereceği karara kayıtsız şartsız uyacaklarına dair yemin etmişlerdir. Muhammed sa’d bin Muaz’ın kararını çok sert bulmuş ve “ben olsa idim bu cezayı vermezdim” demiş ama yemin ettiği için kararı uygulamıştır.
Cevap : Bu savunma Kuran’a bile aykırıdır.çünki,
-- Muhammedin beğenmediği kural uygulanmaz. Muhammed’in kararları kesin olup kararından hoşlanmayan münafık demektir. Bknz. Nisa suresi 65. Bu ayetin hikayesi şudur. Muhammedin kararını beğenmeyen bir Müslüman “bir de ömere danışayım” der. Ömer ise “sen nasıl resulullah’ın kararını beğenmezsin” deyip mümin adamın kafasını uçurur. Muhammed ayet indirip ömeri bu cinayetten aklar ve kararına uymayanın münafık olduğunu ayet ile söyler. Şimdi burada Muhammed “ ben olsa idim böyle karar vermezdim” dediği anda sa’d bin Muaz’ın derhal kararını değiştirmesi icap eder yoksa nisa 65. ayetine göre münafık durumuna düşer ve kafası kesilirdi.
-- Muhammed daha önceleri kölesi marya ile yatmayacağına dair yemin etmişti ama Kuran’ın tanrısı Allah hemen sahneye çıkıp Tahrim suresi 1-5 ayetlerini göndererek muhammed’in yeminini bozdurmuştu. Ve gerekli halde yemin bozulur demişti. Dolayısı ile Benu kureyza olayında Muhammed yeminini bozup katliam yapmama hakkına sahiptir. Ayrıca aişenin zina olayında Allah yine sahne almış ve nur suresinde 18 ayet birden indirerek zina iftirasını önlemişti. Yine aynı Allah muhammed’in evlatlığının karısını alabilmesi gibi ulvi!!! Bir mesele için ahzab suresinde hemencecik 4 ayet indirmişti. İnsan katliamı yapılmadan önce neden Allah hemen sahne alıp 3-5 ayet indirerek “ ne yapıyorsun yaw siz, kafayı mı yediniz. Bu ne rezilliktir,” şeklinde ayetleri indir miyor? Muhammed’in marya ile yatması ; aişenin Arabistan çöllerinde saffan ile düzüşüp düzüşmediğinin bilinmesi , yüzlerce insanın katliamından daha mı önemli.??
Yani; Konu sanki Yahudilerin kendi şeriatıdır islamı ilgilendirmez olarak algılanamaz. İslam’a göre : katliam kararını uygulayan Muhammed ve engellemek için ayet indirmeyen Allah’ın bu kararı onayladığı anlamı apaçık çıkıyor.Allah , katliamı önlemek şöyle dursun Ahzab suresi 26-27 ile yapılan katliamın Allahın büyüklüğünü-gücünü-kudretini gösterdiği şeklinde ayet bindiriyor.
3- Yahudiler bile karara itiraz etmemiştir.
Cevap : gülünç bir iddia. Sahih hadislere göre Yahudi kadınlar eşleri kesilirken feryatlar içinde bağırıp çağırırken bazıları muhammed’e küfür ederler. Bunun üzerine hakaret eden kadınların da kafaları kesilir. Ayrıca katliama itiraz etmek ne demek . Srebrenica ‘da Sırplar tarafından katledilmeden önce Müslüman Boşnaklar “ kararınızı tanımıyoruz. Bizi katledemezsiniz” falan mı dediler. insan biraz düşünerek cevap vermeli.
El-Velehan
Dec 7 2006, 08:55 PM
ALINTI(ateist31 @ Dec 7 2006, 12:19 AM) *
Sevgili El-Velehan bu harika yazıyı e-posta arkadaşlarıma göndermek isterim tabi izin verirsen...vermezsen de canın sağolsun.
Forumun en değerli başlıklarından biri olmuş;duygulu,zekice. Sağolasın.
sevgili ateist31.
ateistforumda yayınlanan yazılardan beğendiklerimi bende başka yerlerde kullanıyorum.
isteyen Herkes de benim yazılarımı kullanabilirler.
Senin de canın sağolsun.
saygılar sevgiler
bilelimogrenelim
Dec 7 2006, 09:03 PM
Srebrenica'da savunmasız binlerce Bosnalının öldürülmesi,
Benu Kureyza kabilesinin kurbanlık koyunlar gibi sıradan kesilmesi,
Japon şehirlerine çoluk çocuk demeden atom bombalarının gönderilmesi,
Doğu'nun en güzel şehri Bağdat'ın üzerine "ışıl ışıl" bombalar yağdırılması,
"Basit bir savaş meselesi" değildir, bir "insanlık" meselesidir...
El-Velehan
Dec 7 2006, 09:03 PM
ALINTI(metalicmann @ Dec 7 2006, 12:38 AM) *
El Velehan bu forumun şeyhülislamıdır.İnsanlık adına gurur duyuyorum. teşekkürler Velehan
eyvallah metaliccman kardeş,
bin sene okusakda bir şeyi çok iyi biliriz. Haddimizi biliriz, haddimizi smile.gif smile.gif
Ben bu forumun şeyhulislamı isem,
Sen halifesisin,
Hacı Cebrail'i
Oğuz ise allah'ı laugh.gif
forumda çok kaliteli katılımcılar var. Hepsine islami bir kimlik bulmak için uğraşmayayım şimdi. smile.gif
DreiMalAli
Dec 7 2006, 09:27 PM
üzücü ve acıklı iki olay.
Yine de El-Velehan'a teşekürler.
Sevgiler
vtecvti
Dec 7 2006, 10:34 PM
ALINTI(El-Velehan @ Dec 7 2006, 08:43 PM) *
Selam vitecti ,
Özel mesajın için teşekkürler.
Rica ederim, ben de cevabın için teşekkür ederim.
Kan, gözyaşı ve kadınlar. İşte islam tarihi...
gezgin95
Dec 7 2006, 10:57 PM
"Dinler tarihi = İnsanlığın ırzına geçilme tarihi"
diyesim geliyor. Ama az bile
vtecvti
Dec 7 2006, 11:07 PM
İsa ve Musa'nın hayatında acaba Muhammed'de olduğu gibi bu kadar fazla savaş ve kadın var mı? Ben yok diye biliyorum...
Kont
Dec 8 2006, 01:05 AM
Şimdi olaydaki Muhammed yerine ismi Papa 16.Benedict olsun...
Bu herif 500 kişinin idam kararını versin ve tüm ailesini öldürdüğü bir kızla sevişsin...Evet değerli müminler Papa sizce nasıl bir insandır?Daha doğrusu insan mıdır?
imam3169
Dec 8 2006, 01:12 AM
bu konu lar hep kafamatakılıyodu el velehan guzelce yazmıs.
bugun bombalanan muslumanlar zalımler kafırler allah dusmanları derken arap dedelerı o kadar hırıstıyan ve musevıyı oldurup tecevuz etmedımı?
3 bok dın kendı aralarında savassınlar bırbırlerını oldursunler nede olsa aynı serefsız beyınsız gaddar allaha ınanmıyolarmı?
kılavuzu karga olan bu 3 hak dının burnu maalesef boktan kurtulamaz.
kilizman
Dec 8 2006, 03:12 AM
demekki neymiş
tarih tekerrürden ibaretmiş
allah bazen o tarafa zulümü reva görürmüş bazen de bu tarafa zulümü reva görürmüş
insanların bu dinler yüzünden çektikleri nedir
bu müslümanlar veya hırıstiyanlar bir an bile düşünmüyorlar bu vahşiliklere allah olsa gerçekten izin verirmi eğer izin veriyorsa o allahın zeka olarak bence sorunu vardır
mesela sizler baba olarak iki tane çocuğunuzun birbiriyle kavga etmesine ve birbirini öldürmesine müdahale etmezmisiniz eğer etmem ne halleri varsa görsünler derseniz sizin kafanızdada bir sorun vardır bence
einstein ın dediğini doğruluyor insanlar
uzayın belki sonu vardır ama insanın aptallıkları sınırsız
demiş
el-velehan yazın çok güzeldi emeğin için teşekkürler einstein ı haklı çıkaran bir yazı
exxttrremmellyyy
Dec 8 2006, 08:29 PM
1. el-velehan arkadaşım güzel analojik bağlantılar kurmuş;ancak yazısını analitik açıdan zayıf buluyorum. olaylar birbirine benziyor diye aynı kefeye koyamayız. beni kurayza olayında bir İHANET var. aynı şey sizin başınıza gelse ne yapardınız? boşnaklar sırplara ihanet mi etmiş, hangi antlaşmayı çiğnemişler?
2. diyelim ki, boşnak-sırp savaşı haklı nedene dayanıyor ve sırplar bileklerinin gücüyle savaşı kazandılar. böyle osla bile tecavüzü meşu göremezsiniz. muhammed kimseye tecevüz filan etmemiştir. toplumunu cezalandırma sonucunda Safiye dersefil bir şekilde boşta kalsa daha mı iyiydi?muhammed onu kölesi bile yapmayıp eş olarak almış. siz bunu sırpların tecavüzüyle bir görüyorsunuz.
deist
Dec 8 2006, 08:42 PM
exxttbilmemne
"böyle osla bile tecavüzü meşu göremezsiniz." demişsin hemen ardından Muhammed'in Safiye'ye tecavüzünü meşrulaştırmaya çalışmışsın.
Bu ne yüzsüzlüktür bune utanmazlıktır böyle.
Yukarıdaki yazıyı yazarken hiçmi yüzün kızarmıyor.
Sabah babası ve kocası öldürülmüş yas tutan bir kadınla evlenilmez.
Hele bu kişi birde babası ve kocasını öldüren çetenin reisiyse. Bunun tek anlamı alıkoyma ve tecavüzdür.
exxttrremmellyyy
Dec 8 2006, 08:53 PM
ALINTI
Sabah babası ve kocası öldürülmüş yas tutan bir kadınla evlenilmez.
Hele bu kişi birde babası ve kocasını öldüren çetenin reisiyse. Bunun tek anlamı alıkoyma ve tecavüzdür.
kurana göre bir kadın yeni biriyle evlendikten sonra 3-4 ay cinsel ilişkiye giremez. yani cezalandırmanın hemen ardından muhammed ile safiyenin cinsel ilişkiye girmiş olması palavradır.
1.safiyenin kocasının reisliğini yaptığı birlik ihanet etmiş ve bunun cezasını çekmiştir. 2.muhammed, kendi kitaplarına göre onları yargılamıştır. 3.safiye dul kalmıştır. 4.muhammetle evlenmiştir.
siz ya hiç ihanete uğramadığınız için bunun ne kadar pis bir şey olduğunu kavramıyorsunuz ya da hayatınızda çok ihanet ettiğiniz için cezasını küçümsüyorsunuz. cool.gif
gezgin95
Dec 8 2006, 08:57 PM
ALINTI(exxttrremmellyyy @ Dec 8 2006, 08:53 PM) *
kurana göre bir kadın yeni biriyle evlendikten sonra 3-4 ay cinsel ilişkiye giremez. yani cezalandırmanın hemen ardından muhammed ile safiyenin cinsel ilişkiye girmiş olması palavradır.
1.safiyenin kocasının reisliğini yaptığı birlik ihanet etmiş ve bunun cezasını çekmiştir. 2.muhammed, kendi kitaplarına göre onları yargılamıştır. 3.safiye dul kalmıştır. 4.muhammetle evlenmiştir.
siz ya hiç ihanete uğramadığınız için bunun ne kadar pis bir şey olduğunu kavramıyorsunuz ya da hayatınızda çok ihanet ettiğiniz için cezasını küçümsüyorsunuz. cool.gif
Bu olay, çocuk olursa babanın kim olduğu belli olsun diye.
Muhammedin öyle bir derdi yokki. Aklında Safiyenin g.tü. Başka şey düşünmüyor. Kadının acısı umurunda değil.
Sizden, insan olarak, böyle bir olayı kınamanızı beklerdim.
Müslümanım diyorsunuz.
İnsan mısınız?.
Dinlere, dogmalara neden karşı olduğumuzu anlıyor musunuz?
.
El-Velehan
Dec 8 2006, 09:25 PM
ALINTI(exxttrremmellyyy @ Dec 8 2006, 08:53 PM) *
kurana göre bir kadın yeni biriyle evlendikten sonra 3-4 ay cinsel ilişkiye giremez. yani cezalandırmanın hemen ardından muhammed ile safiyenin cinsel ilişkiye girmiş olması palavradır.
1.safiyenin kocasının reisliğini yaptığı birlik ihanet etmiş ve bunun cezasını çekmiştir. 2.muhammed, kendi kitaplarına göre onları yargılamıştır. 3.safiye dul kalmıştır. 4.muhammetle evlenmiştir.
siz ya hiç ihanete uğramadığınız için bunun ne kadar pis bir şey olduğunu kavramıyorsunuz ya da hayatınızda çok ihanet ettiğiniz için cezasını küçümsüyorsunuz. cool.gif
extremely kardeş,
"kurana göre bir kadın yeni biriyle evlendikten sonra 3-4 ay cinsel ilişkiye giremez" demişsin bu dediğin hür kadınlar için geçerlidir. safiyye , erkekler katledilince cariye durumuna düştü. Bu nedenle 4 aylık iddet süresi ortadan kalkar islama göre ,
"yani cezalandırmanın hemen ardından muhammed ile safiyenin cinsel ilişkiye girmiş olması palavradır."
demişsin . bunu iddia eden ciddi bir kaynak getirsene .Bu tarihsel gerçeği ciddi tüm müslüman otoritelerde kabul ederler.
"muhammed, kendi kitaplarına göre onları yargılamıştır." demişsin bu topicde daha önceki mesajında bu konuya değinmiştim. Tekrar okuyunuz please.
"safiye dul kalmıştır..muhammetle evlenmiştir" demişsin. Safiyye katliam sonrası köle durumuna düşmüş ve dihye adındaki bir arap tarafından kendisine cariye olarak seçilmişti. Ama itirazlar sonucunda muhammed ona "eğer benimle evlenirsen seni azat ederim" demiştir. ve müslüman anlatımcılara göre safiyye seviçten havalara uçarak "kabul yaa allahın resulu, elbette ki kabul " demiştir daha babasının ve kocasının kafaları yeni kesilmiş iken.Buna inanan müslümanın sırp katliamcılarını haklı görenlerden hiçbir farkı yoktur.
Olay çok açıktır. zavallı safiye muhammed ile evlenmese köle olarak kalacaktı ve dihye veya onun gibi başka bir rezil bir arap bedevisine sex köleliği yapacaktı. zaten acılar içindeki kızcağızın başka seçim şansı yoktu ve gencecik bir kız olarak 57 yaşında ihtiyarlamış muhammed ile evlenmeyi mecburen kabul etmişti hürriyetine kavuşabilmek ve biraz daha iyi yaşam sürebilmek için.
El-Velehan
Dec 12 2006, 10:25 PM
aşağıdaki yazı eski diyanet görevlilerinden olan ama Turan Dursun gibi gerçeği görüp islamı bırakan ARİF TEKİN'e aiittir.
Hendek Savaşı bitmiş, müşrikler geri dönmüş, Muhammed eve gelip istirahate çekilmiştir. Tam bu sırada Cebrail, bir katıra binmiş vaziyette kılıcını kuşanmış, ter ve toz duman içinde Muhammed’ in yanına varıp kendisine “Bak, biz melekler kırk gündür düşmanlarınızla savaşıyoruz, gördüğün gibi silahlarımızı hala da bırakmış değiliz. Kalk, hepiniz Beni Kureyza Yahudilerinin bulunduğu diyara gidin onları öldürün.; ben de hemen önden gidip evlerini üzerlerine yıkarım” diyor. (Tecrid-i sarih, Diyanet Tercümesi, No: 512, 1191,1565)
Cebrail’ in bu açıklamasından sonra Muhammed Müslümanlara, “İkindi namazımızı Beni Kureyza’ da kılacağız, haydi savaşa” talimatını veriyor .Çoluk çocuk dahil yaklaşık 1500 kişilik bir Yahudi kitlesini o gün akşama kadar ele geçiriyorlar . Ele geçirilen bu insanların elleri boyunlarına bağlanıyor ve onların akıbeti hakkında Muhammed, daha önce Yahudi olup da sonradan Müslüman olan Sad Bin Muaz’a yetki veriyor. Sad’ın Hendek Savaşı’nda bir damarı kesilmişti ve kanaması devam ediyordu. Muhammed’in talimatıyla Sad bir eşeğe bindirilip onun huzuruna getiriliyor. Muhammed ona, “Bu insanların kaderini sana bırakıyorum. Acaba bunlar hakkında kararın nedir?” diye soruyor. Sad’ın verdiği yanıt aynen şu: “Eli silah tutan her erkeği kılıçtan geçireceğiz.Kadın ve kızları cariye ; ergenlik çağına gelmeyen erkek çocukları da köle muamelesine tabi tutacağız.” diyor.
Muhammed, Sad’ın bu yanıtına karşı, “Senin verdiğin bu kararAllah’ın emrine tam uygundur ve sen bu kararda tam isabetli davrandın. Zaten seher vakti Cebrail de aynı ifade doğrultusunda Allah’tan bana vahiy getirdi” diyor. (Tecrid-i Sarih, Diyanet Tercümesi, No:289 hadis şerhiyle 1575 ve 1591 nolu hadisler)
Bu esirlerden erkek olanlar “Üsame Bin Zeyd” evinde; kadınlar ve çocuklar ise “Remle Binti Haris” evinde toplatılırlar. Muhammed erkeklerin idam kararını verdikten sonra Medine’ nin bugünkü pazaryeri olan semtte hendekler-çukurlar kazılarak mezar gibi hazır hale getirilir. Daha sonra erkekler eli kolu bağlı bir vaziyette ve kafileler halinde oraya yanaştırılıp başları kesilir ve o çukurlara atılır. Muhammed bu kesim işleminde Hz. Ali ve Zübeyr bin Avam’ı görevlendirmişti. Bilindiği gibi ikisi de Muhammed tarafında cennetle müjdelenmiştir. Ali ve Zübeyr kesim işine devam ederlerken Muhammed de bir yerde oturmuş onları seyrediyordu. Ayşe (Hz.) nin aktardığına göre, bu kesim işi sabahtan akşama kadar sürmüş. Erkekler idam edilirken, Yahudi kadınlar ve çocuklar da buna feryat edip saçlarını başlarını yolmuşlar.(Vakıdi, Meğazi, 2/512-517)
İdamlar yapılmadan evvel Muhammed, sanki çok önemli bir büyüklükte bulunuyormuş gibi “Arkadaşlar, onları şimdi idam etmeyelim; çünkü hava sıcaktır. Ayrıca eğer canları istiyorsa kendilerine hurma yedirin gibi” traji-komik talimatta da bulunuyor. İdamlıkların önüne atılan birkaç hurma da hayvana yem atılır gibi atılıyor. (Vakıdi, Meğazi, 2/512-14; Serahsi, Siyeri Kebir Şerhi, 3/1029 No: 1900)
Yaygın olan görüşe göre idam edilenlerin sayısı 800 ile 900 arasında değişiyor (Nesefi, Taberi, Alusi, İbni Kesir) . En düşük rakamı veren İslamcı yazarlara göre (Begavi, Suyuti, İbn’il Cezvi) ise 400 ila 600 arasında Yahudi idam edilmiştir.
Muhammed, o insanları teslim aldıktan sonra bir yerde toplayıp kendilerine, “Ey domuz ve maymun kardeşleri! Yediniz mi! İşte haliniz; görün bakalım” diyerek hakaret ediyor. Onlar da buna karşı, “Ey Muhammed, biz senden bunu beklemezdik, neden böyle haksızlık yapıyorsun?” şeklinde yanıt veriyorlardı (Bu kısım pek çok İslami Kaynakta yer alır örnek olarak, Taberi, Ahzap Tefsiri, ayet 26-27)
Muhammed, bu Yahudilerin karıları ve kızlarından 16 tanesini özel olarak ayırıyor ve bunlardan Reyhane’yi kendine seçip geriye kalan 15 tanesini de diğer önemli dostlarına dağıtıyor. Bir Yahudi:
“Artık her şeyimize el koydunuz, hiç olmazsa gözlerimizin önünde namusumuza el uzatmayın” diyor. Fakat, Muhammed bunu dinlemiyor (Kaynak: Vakıdi, Meğazi, 2/250)
Muhammed, ihtiyaç fazlası kadın ve erekek çocukların bir bölümünü, Sad bin Zeyd’e teslim edip onları satmak için Necd bölgesine, bir kısmını da şam tarafına gönderiyor. Müslümanlardan Muhammed bin Mesleme:
“Beni Kureyza Savaşı’nda kadınlar bölüşülürken bana üç tane düştü; hepsini de sattım” diyor. (Kaynak: Diyarbekiri, Tarihi Hamis,1/499 ve Vakıdi age 2/523-25)
N'A VE MUHAMMED'E GÖRE TÜRKLER İSTESELER DE MÜSLÜMAN OLAMAZLAR
ir.
Arapça Hadis
"KITALUT-TURK" HADISLERINDEN... "Müslümanlar, Türklerle kesin öldüreşecekler."
K
"En üstün toplum, İsrail toplumu"
Buna, kimileri şaşacaklar. Ne ki, bir gerçek. İşte ayetler:
Kur'an'ın "Tanrı"sı, tıpkı, Tevrat'ın "Tanrı"sı "Yehova" gibi, iki yerde, aynen şöyle seslenir:
"Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi dünyalara üstün kıldığımı hatırlayın." ( Bakara, ayet: 47, 122. Diyanet çevirisi.)
Bir yanda İslam dünyasındaki "yahudi düşmanlığı", öbür yanda da, Kur'an'daki "Tanrı"nın "İsrailoğulları"na böyle seslenişi... Bir çelişkidir bu. Bunu da geçelim.
Arap toplumundan başkası "muhatap" değil
Kur'an'da birçok şeyler anlatılır. "Kaynaklar"ı biliniyor bugün. Ama "Tanrı"dan diye sunulur. Bu "Tanrı"yla "insanlar" arasında, daha doğrusu, "zaman"ına göre "bir kesim insanlar", "bir toplum" ya da "bir toplumun kesimi" arasında da bir "elçi". "Tanrı Elçisi" diye sunulur. "Peygamber" deniyor. Kur'an'da anlatılan o ki, "Tanrı" şu açıklamayı yapmakta:
-"Biz her peygamberi, kendi toplumunun diliyle gönderdik. İlle de böyle yaptık ki, o toplumdan olanlara anlatabilsin." (Iibrahim suresi, ayet: 4.)
Demek ki, Kur'an'a göre, "Tanrı'nın elçisi"nin bir "toplum"u var. "Elçi", "ırk"ından geldiği bu "toplum"la "Tanrı" arasında yapar aracılığını. Ne iletecekse bu "toplum"a ve "kendi diliyle" iletmekle yükümlü. Kur'an'da anlatılan bu. Yine buna göre; Muhammed de bu yükümlülüğü taşımakta. Onun da bir "toplumu" var ve o da "Tanrı"sıyla bu "toplum" arasında "aracı".
Arapca hadis
"KITALUT-TURK" ("TÜRKLERLE ÖLDÜRÜŞME") HADİSLERİNDEN.
"Sonunda Türkler kesilecekler...(Ebu DAvud, Kitabu'l-Cihad/9, hadis no:4305.)
Kur'an'ın bütünü içinde, Muhammed'in "kavm"ından, yani "toplum"undan "Tanrı vahiyleri"ni, bu "toplum"a iletmek zorunda olduğundan, bunu yaptığından söz edilir. Muhammed'in "toplum"u, "Arap toplumu"dur. Öyleyse "muhattap" da bu toplumdur. Kur'an, kendi deyimiyle "Arapça", seslendiği kesim de, "Araplar".
Ama "Araplar"ın da tümü değil; yalnızca "bir kesimi".
Korkutma yalnız "Mekke ve çevresi"ne
Ayetler çok açık. "Kur'an"la yapılan "uyarı"ların, "korkutma"ların, "Mekke" (Ümmü'l-Kura) ve "çevresi"ne yönelik olduğu, En'am suresinin 92., Şura suresinin 7. ayetinde, kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklıkla anlatıyor. Evet, Kur'an'ın "muhatab"ı, "Mekke ve çevresi"dir yalnızca. Bugün kendilerini müslüman sayan öteki toplumlarda hiçbirisinin, bu kapsamda yeri yoktur. Knou, bu denli açık.
Muhammed'in "tüm insanların peygamberi", Kur'an'ın da "tüm insanlara yönelik" olduğunun anlatıldığı ayetler de var. Kur'an'daki nice çelişkilerden biridir bu. Ama, "kendisine açıklama yapılan toplum"un "Arap toplumu", bu toplum içinde de yalnızca "Mekke ve çevresi"nin ( hem de o zamanki) "halk"ı olduğu da bir gerçek. Başka toplumlardan, bu arada "Türkler"den "müslüman" olanlar olmuş; daha doğrusu kendilerini "müslüman" saymışlar; ama Kur'an'ın hangi toplumu "müslüman" saydığı önemli.
Özellikle "Türkler" için "hadis"ler vardır. Türkler için hiç de iyi şeyler söylemeyen bu hadisler, örnek ve yürekli bilim adamı Prof. Dr. İlahn Arsel'in "Arap Milliyetçiliği ve Türkler" adlı kitabında çok çarpıcı biçimde yer almakta. ( Bkz. İstanbul, 1987, İnkılap Kitabevi, s. 18 ve öt.)
Muhammed'in Türk düşmanlığı
Kendilerini "müslüman" sayan "Türkler"i Muhammed, "müslüman" saymak şöyle dursun; "düşman" diye ilan etmiştir. İslam dünyasında en sağlam kabul eidlen hadis kitaplarında da bu var. Başlı başına bir bölüm olarak. Bölümün adı da çok ilginç: "Kıtalu't-Türk". Anlamı da: "Türklerle öldürüşmek(savaş)". Buhari'de, Ebu Davud'da ve Tirmizi'de bölümün adı bu. ibn Mace'de "Babu't-Türk", yani "Türkler Bölümü". Müslim'deyse, "Kıyamet alametleri" arasında yer alıyor.
Muhammed, "Peygamberliğinin bir kanıtı" olarak, gelecekten haber verirken, "Kıyametin bir alameti" olarak "Türklerle nasıl çarpışılacağını, "müslüman"ların, "Türkleri nasıl öldürecekleri"ni de anlatıyor. Hem "Türk" diye ad vererek, hem de "tarif" ederek, yüzlerinin, gözlerinin, burunlarının, derilerinin, renklerinin nasıl olduğunu anlatarak. Anlaşılan o ki, Türkler konusunda kendisine bir takım bilgiler verilmiş. Muhammed'in anlatmasına göre, "Türklerle öldürüşme", taa "Kıyamet"e dek söz konusu. Kıyametin bir alameti" olarak da "müslümanlar", yeryüzündeki "Türkleri öldürüp temizleyecekler". Yoksa "kıyamet kopmayacak".
İşte hadislerden bir kesim:
- Müslümanlar, Türklerle öldürüşmedikçe, kıyamet kopmayacaktır. Yüzleri kalkan gibi, üst üste binmiş(kalın) derili olan bu toplumla.... kıl giyerler."( Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Fiten/62-65, hadis no:2912; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'l-Melahim/9 Babun fi Kıtali't Türk, hadis no: 4303; Nesei, Sünen, Kitabu'l-Cihad/Babu Gazveti't-Türk...)
-"Siz (müslümanlar), küçük gözlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan toplumla öldürüşmedikçe kıyamet kopmayacaktır." (Buhari, e's-SAhih, Kitabu'l-Cihad/96; Müslim, e's-Sahih, kitabu'l-Fiten/62 hadis no: 2912; Ebu DAvud, Sünen, hadis no: 4304; Tirmizi, h. no: 2251; İbn Mace, h. no: 4096-4099)
Arapca hadis
"KITALU'T-TURK" HADİSLERİNDEN. "Türklere karşı k'tal, kesinlikle olacak."...
(Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad/96)
Bu hadislerin Ingilizce hadis kitaplarindaki karşılıkları da şu şekilde:
Narrated Abu Huraira:
Allah's Apostle said, "The Hour will not be established until you fight with the Turks; people with small eyes, red faces, and flat noses. Their faces will look like shields coated with leather. The Hour will not be established till you fight with people whose shoes are made of hair." (Sahih Bukhari, Volume 4, Book 52, Number 179 )
Devam edelim:
- "Şu da kıyamet alametlerinden: Kıldan(keçe) ayakkabı giyen bir toplumla vuruşup öldüreşeceksiniz. Geniş yüzlü, yüzleri kalkan gibi, üst üste derili toplula vuruşmanız-öldürüşmeniz kıyamet alametlerindendir. Siz(müslümanlar), küçük gözlü, kızıl yüzlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan Türklerle öldürüşmedikçe kıyamet kopmaz."( Bkz. Buhari, e's-Sahih, kitabu'l-Cihad/95; Müslüm, e's-Sahih, Kitabu'l-Fiten/66, hadis no: 2912; İbn Mace, h.no: 4097-4098).
- "Sizinle(siz müslümanlarla), küçük(çekik) gözlü toplum, Türkler savaşacaktır. Siz onları, üç kez önünüze katıp süreceksiniz. Sonunda Arap Yarımadası'nda karşılaşacaksınız. Birincide, onlardan kaçan kurtulur. İkincide kimi kurtulur, kimi yok edilir. Üçüncüdeyse onların tümü kırılacaktır."(Ebu DAvud, sünen, hadis no: 4305.)
Muhammed'in, bugün kendisine "Peygamberimiz, efendimiz" diyen Türklere bakışı tutumu budur işte.
İnsanlara "insan" olarak bakmak gerekir. Hangi ırktan, hangi renkten ve hangi "din"den olurlarsa olsunlar ya da hiçbir dinden olmasınlar. Ama "dinler", "dinliler", "ırkçılar" böyle bakamamakta. Yahudisi, Hristiyanı, İslam inanırı hep birbirine düşman. Irkçılar da kendi ırklarından olmayanlara karşı böyle. Bugün dünyamızın yaşadığı nice acı olaylarda, bu ilkelliğin payı az değildir. Bunlardan arınmalı artık insanlık. Yoksa acımasızlıklar, acılar, gözyaşları sürüp gidecektir.
Kaynak: T. Dursun, Din Bu 3, Kaynak Yayınları tarafından yayınlanan kitaptan alıntılar yapılmıştır
Pante
Üye Profil İzlenimi
Arkadaşım Olarak Ekle
ÖM Gönderimi
Başlıklarını Bul
İletilerini Getir
mesaj Bugün, 08:10 PM
İleti #24
Advanced Member
***
Grup: Members
İleti: 31
Katılım: 23-February 07
Üye No.: 831
Kader konusunda İslamcılar Kur’an’daki farklı ve çelişkili ifadeler karşısında, işin içinden çıkamamış, sonuçta kader konusunda farklı yorumlar nedeniyle bölünmüşlerdir. Maturidiyye, Eş’ariyye, Cebriyye, Selefiyye gibi.
İş, İslamcıların bölünmesiyle kalsa iyi.
Bu konuda melekler dahi bölünmüş. Hadis şöyle:
Birgün toplantının birinde kaderle ilgili tartışmalar olurken Halife Ebubekir;
"İyilikler Allah’tan gelir, kötülükler de insandan" fikrini savunur.
Halife Ömer ise, "Hayır! Hem iyilik, hem de kötülük Allah’tan gelir" görüşünü belirtir.
Muhammed bunu duyunca, şu örnekle yanıt verir;
"Aslında konunuz İsrafil, Cebrail ve Mikail arasında meydana gelen fikir ayrılığı konusuna benzer. Cebrail, Ömer gibi 'Her şey Allah’tandır' demiş; Mikail de, 'Hayır! iyilik Allah’tandır, kötülükse ancak insandan gelir.' demiş. Bu arada İsrafil aynen Ömer gibi, ’İyilik de kötülük de Allah’tandır' fikrini savunmuş. "
(Fahrettin er’Razi, Tefsir-i Kebir, İbrahim suresi, 4. ayet)
Bu hadis ne kadar sahihtir bilemeyiz ama melekler dahi kader konusunda aralarında ayrılığa düşüyorsa insanlar ne yapsın?
Bu arada dikkat ederseniz hadisde Azrail yer almıyor nedense...
SSS Arama Üye Listesi Kullanıcı Grupları Profil Yeni mesajınız yok Çıkış [ tolonbey ]
MUHAMMED' İN ÖĞRETMENLERİ
Yeni başlık gönder Başlığa cevap gönder AgNoStİk FoRuM Forum Ana Sayfa -> İnançsal Tartışma Platformu
Önceki başlık :: Sonraki başlık
osiris
Yönetici
Yönetici
Kayıt: 14 Eyl 2007
Mesajlar: 69
MesajTarih: 12 Ekm Cum 2007 21:36 Mesaj konusu: MUHAMMED' İN ÖĞRETMENLERİ Alıntıyla Cevap Gönder
Muhammed'in Öğretmenleri mi?
Bel'am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr, İranlı Selman
Konuya ilişkin Kur'an ne diyor?
Kur'an'daki "Tanrı", her zamanki gibi ant içerek açıklama yapıyor:
"And olsun ki biz, onların:'O'na (Muhammed'e) bir insan öğretiyor kesinlikle.' Dediklerini biliyoruz. Savlarını dayandırdıkları kimsenin dili yabancıdır. Buysa (Kur'an), apaçık bir Arapça'dır."(Nahl, ayet:103)
Bundan sonraki ayetlerde, "inanmayanlar" korkutuluyor, "yalancı, iftiracı" olarak nitelendiriliyor ve "işkenceli bir ceza"yla cezalandırılacakları bildiriliyor.
Yukarıdaki ayette, Muhammed'e öğreticilik ettiği söylenen kimsenin, "Arap olmadığı, yabancı olduğu" belirtiliyor.
Yunanlı Bel'am, Yaiş..
Kimilerine göre, Muhammed'in öğretmeni, bir Yunanlı köleydi. Bel'am adında bir köle.
İbn Abbas anlatıyor:
"Peygamber, Mekke'de köle olan birine öğretimde bulunuyordu. Yabancıydı. Puta tapardı. Adı da Bel'am'dı. Peygamberin yanına girişinde ve çıkışında putataparlar görüyorlardı. 'Muhammed'e her şeyi öğreten Bel'am'dır..' diye konuştular." (Bkz. Taberi, Cami'ul-Beyan, 14/119)
Ya da Yaiş'ti üzerinde durulan köle. Bel'am için söylenen, Yaiş için de söyleniyordu. "Yaiş, Muhammed'e öğretmenlik yapıyor" deniyordu. (Bkz. Aynı yer)
Ya da, Muhammed'e öğreticilik eden köle, Cebr'di. (Bkz. Aynı yer)
Ya da, Yemenli CEBR, YESSAR, ADDAS.
"Hadrami'lerin iki genç köleleri vardı. Yemen halkından olan bu iki köleden birinin adı Yessar, öbürünün adı Cebr'di" diye aktarılır. Bu iki kölelerin sahiplerinin tanıklığı şöyle:
"Bizim iki genç kölemiz vardı. Kendi dilleriyle kitaplarını okurlardı. Peygamber de bunlara uğrar, durup bunları dinlerdi. İşte bunun için, putataparlar, 'Muhammed, bunlardan öğreniyor..' dediler." (Taberi, 14/119) Fahruddin Razi'nin yer verdiği aktarmada, bunların yanında bir üçüncü köle daha var: Huvaytıb'ın kölesi Addas. (Bkz. F.Razi, tefsir, 24/50)
Görülüyor ki, ister Yunanlı, ister yemenli olsunlar, kölelerin Muhammed'le ilişkilerine bakışlar değişik açılardan:
Müslümanların bakışları ve savları başka, "putatapar" dedikleri inanmazların bakışları ve savları başka.
Müslümanlardan kimine göre: Muhammed'le köleler arasında bir "öğretme ve öğrenme" ilişkisi vardı, ama öğreten Muhammed'di, öğrenenlerse köleler. Inanmayanlara göreyse bunun tam tersi gerçekti. Yani, öğreten kölelerdi. Muhammed'se öğreniyordu onlardan.
Müslümanlardan kimine göre de, aradaki ilişki, "okuma ve dinlenme" ilişkisini geçmiyordu. Köleler, kutsal kitaplarını kendi dillerinde okuyorlar, "peygamber" de "dinliyordu" yalnızca.
Müslümanların bu savları karşısında şu soru yanıtsız kalıyor:
"Dillerini bilmiyordu"ysa, Muhammed'in bu köleler arasındaki sürekli işi neydi? Ve kendi dilleriyle okuduklarını Muhammed'in dinlemesinin ne yararı oluyordu?
Kısacası, müslümanların savları, akla sığacak türden değil. Iman nereli?
Muhammed'in kendisinden bir açıklaması bu konuda oldukça ışık tutucu:
"Iman, Yemen'lidir."
Bu hadis, Buhari'nin "e's-Sahih"inin de içinde bulunduğu en sağlam kabul edilen hadis kitaplarında yer almıştır. Hadis'e göre, "hikmet (bilgi, bilgelik) de Yemen'lidir." Dahası: "Fıkıh da Yemen'lidir," hadise göre. (Bkz.Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Meğazi/74; Tecrid, hadis no:1362; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Iman/81-91, hadis no:51-52, ve öteki hadis kitapları.)
Bu hadis, incelemecilere göre, sağlamlığın en yüksek basamağında olan "mutevatır hadis"ler arasındadır, ve peygamberin arkadaşlarından onbir kişi tarafından aktarılmıştır. (Bkz.Ebu'l-Feyz Muhammed, Lukatu'l-Lai'l-Mütenasire Fi Ahadisi'l-Mutevatıre, Beyrut,1985, s.42-43,hadis no:10)
Kimi yorumcu, buradaki "Yemen"i, birtakım zorlamalı yorumlarla, "Mekke ve Medine" olarak göstermeye çabalar. (Bkz.Tecrid,1362 no.lu hadis,Kamil Miras'ın izahı.) Ne var ki, hadisin kimi aktarılışında "Yemenliler"den de açıkça sözedilir. Yani, buradaki Yemen, coğrafyada herkesin bildiği Yemen'dir.
Demek ki, bu hadise göre, "imanı"yla, "hikmet"iyle ve "fıkh"ıyla (buradaki 'fıkh', sözlük anlamında olmalı) Islam, yabancı kökenlidir, "Yemen"lidir.
"Muhammed'e öğreten, Iranlı Selman'dır ya da.." (Selman Farisi).
Kimileri de, Nahl Suresi'nin 103.ayetinde sözü edilen yabancının, Iranlı Selman olduğu görüşünde.(Bkz. Taberi,aynı yer.)
Sonradan Müslüman kimliğiyle ortaya çıkan ve müslümanlar arasında büyük ün kazanan Selman'ın, Muhammed'le son derece sıkı bir ilişki ve işbirliği içinde bulunduğu, herkesçe biliniyor. "Müslüman" olması, Selman'a çok şey sağlamıştır. En başta, özgürlüğü, yani, "kölelikten kurtulma"yı. Sonra da ünü, saygınlığı ve maddi, manevi çıkarları..
Ya da, sözü edilen "yabancı", önc Müslüman olup sonra Islam'ı bırakan bir "vahiy katibi"dir. Bunu ileri sürenler de var. (Bkz. Taberi, aynı yer) "Vahiy katibi"nin başına gelenler:
Adam, önce müslüman olmuştur. Selman gibi o da Muhammed'le işbirliği halindedir. Ama sonra ne olursa olur, bırakır Islam'ı. Ve bir de açıklama yapar:
"Muhammed'e ben öğretiyordum, ve benim öğrettiklerim Kur'an'a vahiy olarak yazılıyordu.."
Sonra, adam ya öldü, ya da öldürüldü. Ölüsüne gelince, bir türlü gömüldüğü yerde kalmıyordu. Muhammed'in adamları şunu yayıyordu:
"Bu olay, Tanrı'nın gazabının yansımasıdır. Adam, Tanrı'yı çok öfkelendirdi. Şimdi durum ortada. Gömülüyor, toprak da kabul etmiyor, edemiyor, Tanrı'dan korkuyor. Onun için de kafiri, mezarının dışına fırlatıyor. 'İbret almak' gerek.."
Adam gömülüyordu, ama, birkaç gün sonra, sabahleyin bakılıyordu ki, adam mezarın dışında. Birkaç kez olmuştu bu.(Özellikle sabah cesedin mezarının dışında bulunması şüphe uyandırıcıdır. Çünkü Muhammed' in taraftarlarının gece adamın mezarını kazıp cesedi dışarı çıkarmaları yüksek ihtimaldir. Eğer cesedi dışarı çıkartan tanrı idi ve amacı ibret vermek idiyse bu işi neden gece yapıyordu? Yoksa gece, birilerini gizlemek için iyi bir ortam mıydı?)
Muhammed'in arkadaşlarından Enes (Malik Oğlu), çok sonra, şöyle anlatacaktır olayı:
"Bir adam vardı. Neccaroğullarından..Hristiyan'dı, Müslüman olmuştu. Bakara ve Ali İmran surelerini okumuştu. Peygambere de vahiy yazıyordu. Sonra, yeniden Hristiyan oldu ve kaçıp Hristiyanlara katıldı. 'Ben ne öğretip kendisi için yazdımsa, Muhammed yalnızca onu bilir, başka bir şey bilmez,' demeye başladı." (Bkz.Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l Menakıb/25,c.4,s.181-182;Tecrid, hadis no:1477)
Enes'in anlattığına göre, Tanrı adama öfkelenmiş, boynunu kopararak öldürmüş. Hristiyanlar, gömmüşlr adamı. Ama sabah bakmışlar, ölüsü ortada. Ve kefensiz. Hristiyanlar, "Muhammed adamları kefenini soymuş, kendisini de işte böyle ortada bırakmışlar.." diye konuşmuşlar. Adamı bir daha gömmüşler. Bu kez biraz daha derince. Ertesi gün sabah yine aynı durum. Sonra aynı konuşmalar. Sonra yeniden ve daha derine gömme. Sonra aynı durum ve aynı yorumlar. Bir kez daha ve derince gömme. Aynı durum. Bakmışlar ki bu böyle sürüp gidecek, adamı gömmekten vazgeçmişler artık.
Bu adamın söylediğini söylemiş, yani "ben ne diyorsam, ne yazıyorsam o vahiy oluyor.." demiş, muhammed'in "Tanrı'dan falan vahiy almadığını" söyleyerek, Islam'ı bırakmış birisi daha vardı: Ebu Serh Oğlu Sa'd Oğlu Abdullah. Ama , onun başına yukarıdaki olay gelmedi nedense..Muhammed tarafından idamına karar verilmişti. Ne var ki, Halife Osman'ın süt kardeşiydi. Ve Osman'ın araya girmesiyle, bağışlandı. Sonra, Mısır Valisi bile oldu. (Ölm.656-657. Bkz. Islam Ansiklopedisi.)
Ayetteki Cevap
"Muhammed'e öğreten Tanrı değil, insandır.." diyenlere, ayette verilen cevap ne ölçüde doyurucu?
Cevap, yukarıda verilen ayetin anlamında da görüleceği gibi şöyle:
Muhammed'e öğrettiği söylenen kişi, Arab değildir, yabancı biridir. Kur'an'sa apaçık Arapça'dır. Öyleyse, Muhammed'e sözü edilen kişi ögretmiş olamaz.
Oysa, Arapça'yı bilen yabancı biri de Muhammed'e "eskilerin söylencesi"nden, "Tevrat"tan, "Incil"den, başka "kutsal metin"lerden birtakım "bilgiler" verebilirdi. Ileri sürülen de bu. Muhammed, aldığı bilgileri, Arapça kalıplara döküp, kendi uslubu içinde sunmuş olamaz mıydı? Kaldı ki, "apaçık Arapça" diye nitelenen Kur'an'da; Yunanca, Süryanca, Ibranca, Koptça.. gibi dillerden birçok sözcük bulunduğunu, müslüman incelemeciler bile örnekleriyle yazıyor. (Bkz. Suyuti, el Itkan Fi Ulumi'l-Kur'an, Arapça, Mısır, 1978, 1/178-185)
Kur'an'da bu denli değişik yabancı sözcüklerin bulunması da "Muhammed'e yabancının (ya da yabancıların) bilgi verdiği, öğrettiği" yolundaki savı desteklemez mi?
Muhammed'e bir yabancının ya da yabancıların yanında, bir ya da birkaç Arap da ögretmiş olabilir.
İslam için çok önemli bir kaynak, "Müseyime"dir.
Müseylime, müslimcik demektir. Müslümanlar, onu küçümsemek için böyle demişler, ayrıca da "kezzab" yani "çok yalancı" demeyi uygun görmüşlerdir. Müslümanların bir sövgüsüdür bu. Anlaşılıyor ki, onun kendi adı "Müslim"di. Bu adı taşımış olması çok önemlidir. "Islam" ve "müslim" sözcüklerinin kaynağına götürür niteliktedir.
Müslümanlarca sövülen, aşağılanan bu kişiye, "Rahman", "Yemame Rahmanı (Yemameli Rahman" da deniyordu. Yani adam aslında böyle ünlüydü. Bu da çok ilginç.
Bir başka ilginç olan da, Mekke'lilerin, Muhammed'e söyledikleri şu sözler:
"Bize ulaşan bilgiye göre, sana öğreten (Tanrı değil), Yemame'deki şu adamdır. Rahman denen adam. Tanrı'ya ant içerek söyleriz ki, biz Rahman'a inanmayız." (Bkz. Ibn Ishak, Siyer, tahkik ve ta'lik: Muhammed Hamidullah, Arapça, Konya, 1981, s.180, fıkra: 254)
Mekkeli'lerin bu söyledikleri nedensiz miydi?
Müseylime, daha doğrusu "Müslim", bir başka adıyla "Rahman", Yemame'nin Hanifeoğulları kabilesindendi.
Ilgiç üç ad: "Müslim", "Hanife", "Rahman".Bu adlar, hele ilk ikisi bir araya gelince daha da ilginçlik kazanıyor: Kur'an'da islam inanırlarının, "müslim"lerin "ad babası" olarak tanıtılan Ibrahim (bkz.Hacc,ayet:78) için hem "Hanif" hem de "Müslim" denir. (Bkz.Bakara:135; Ali Imran:67,95; Nisa:125; En'am:161; Nahl:120,123.) "Peygamber" olarak yer alan Ibrahim, kısa anlamı ile "yıldız tapımı" demek olan Sabiilik Dini'nin "peygamberi"ydi. Islam kaynaklarından yaptığım incelemelerden vardığım sonuç bu. Muhammed de ilk ortaya çıktığında Sabii olarak niteleniyordu. (Bkz.Buhari,e's-Sahih,Kitabu't Teyemmüm,/6,c.1,s.89) Sabii'liğin dili Süryanca'ydı. "Allah", "Kur'an", "Furkan", "kitab", "melek" ve daha bir çok sözcük gibi "Islm", "müslim", "hanif", ve "Rahman" da bu dilden geliyordu. (Bkz.Aziz Günel,Türk Süryaniler Tarihi,Diyarbakır,1970,s.46-48;Suyuti el Itkan,1/180-184;Doğubilimci Arthur Jeffery,The Foreign Vocabulary of the Quran,Kahire,1938,s.12 ve ötk.) Yine benim incelemelerimden vardığım sonuca göre: Yıldız tapımı, "Sabiilik" adı altında, Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerine de kaynaklık eden bir din olarak kurumlaşırken, özellikle Ortadoğu'da "Müslimler"i ve "Hanifler"i içine alıyordu. Önce, "Müslimler" vardı, sonra "Hanifler" kolu meydana geldi. Ibrahim, bu kolun "peygamberi"ydi. Işte, "Yemame Rahmanı" diye ünlü "Müslim (Müseylime)" ve ondan çok şey öğrendiği anlaşılan Muhammed de bu kola bağlıydı. (Sabiilik konusunda geniş bilgi için, bkz. Eren Kutsuz-Turan Dursun, 'Saçak Dergisi', Subat 1988, sayı 49.)
Yemame Rahmanı, Muhammed'in yararlandığı kaynaklardan yalnızca biri olabilir.
Yukarıda adı geçenler ve daha başkaları, tek tek de, tümü birden de Muhammed'in "öğretmenleri" olabilirler. Furkan sures'nin 4.ayetine göre, Muhammed'in yardımcılarından, yani öğretmenlerinden "kavm", yani "topluluk" diye sözedilmistir. Bu ve bunu izleyen iki ayetin anlamı şöyle: (Diyanet'in resmi çevirisi)
"İnkar edenler, 'Bu Kur'an, Muhammed'in uydurmasıdır. Ona başka bir topluluk yardım etmiştir.' Diyerek haksız ve asılsız bir söz uydurdular. 'Kur'an öncekilerin masallarıdır. Başkalarına yazdırılıp, sabah akşam onu okunmaktadır' dediler. Ey Muhammed, de ki: 'O'nu göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir." (Furkan, ayet:4-6)
Buna göre, Kur'an'ın "uydurma" olduğunu söyleyenler, şunları da söylüyorlar:
1)Muhammed'e bir topluluk yardımcı oluyor,
2)Muhammed, Kur'an ayetlerini, başkalarından alıp yazdırıyor,
3)Muhammed'e sabah akşam okunuyor,
4)Ayetler, "eskilerin masallarından" oluşuyor.
Buna karşılık, Kur'an'ın cevabı şudur:
"Yalan ve haksızca iddia. Kur'an'ın ayetlerini Tanrı indirmiştir. O, göklerin ve yerlerin gizini bilir.." Hars Oğlu Nadr, Muhammed'in kendisini "Tanrı'nın elçisi", yani Tanrı'yla insanlar arasında yer almış, Tanrı'nın bildirilerini insanlara iletme görevini üstlenmiş biri olarak tanıtmaya yöneldiğinde, ve "Kur'an ayetlerini" sunması karşısında Mekkelileri uyarma yoluna gitmişti. Ve şöyle demişti:
"Sakın inanmayın bu adama. 'Tanrı'dandır' diye ileri sürdüklerinin tümü, eski masallardır. Ben size, onunkilerden daha güzellerini söyleyebilirim.." Iran krallarına, Iran'lı masal kahramanlarına ait söylencelerden örnekler aktarabileceğini söylüyor, anlatıp duruyordu Nadr.(Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyan,18/137-138)
Nadr, haklı mıydı? "Eskilerin masallarından" var mıydı Kur'an'da?
Bilindiği gibi,Kur'an'da "kıssa" denen birçok öykü var. Bir çoğu; başta Tevrat; Yahudi kaynaklarında, kimileri Incil'lerde yer alır. Incelendiğinde görülür ki, bunların bir kısmı, Tevrat'tan da çok önceki çağların söylencelerinde aynen var. Örneğin, "Nuh Tufanı"na ilişkin öykü, "Gılgamış Destanı"nda hemen hemen aynıdır. Daha başka örnekler de verilebilir.
Mekke'de, Medine'de ve çevrelerinde çeşitli din ve inançların inanırları vardı. Çeşitli toplumların "söylenceleri"ni, "kutsal metinler"ini bilenler az değildi. Muhammed'in özgürlüklerini söz verdiği ve işbirliği yoluna gittiği kölelerden de bu nitelikte olanlar bulunduğu biliniyor. Daha önce adlarına yer verilen Bel'am, Yaiş, Yessar, Addas, Cebr, Iran'lı Selman..da bunlardan.
Bunların ya da başkalarının, Kur'an'ın oluşması için Muhammed'e yardım etmiş, öğretmenlik etmiş olmalarını düşünmek akla uzak değil. Aklın ve mantığın kabul edemeyeceği şey, "Tanrı'nın, insanlara gökten mesaj göndermesi" ve bunun için şu ya da bu insanı aracı olarak seçmesidir. Bunu insan aklı değil, ancak, akılla ilgisi olmayan "iman" kabul eder
"Akıl ve dinden yana sizden daha eksik kişiler henüz görmedim. Hazimli, anlayışlı bir adam sizler tarafından çelinebilir". Kadınlar şöyle sordu: "Ey Resulullah! Aklımız ve dinimizdeki eksiklik nedir?" O da cevap verip dedi: "İki kadının şahitliği, bir erkeğin şahitliği kadar değil mi?" Ona, "Evet", diye cevap verdiler. "İşte, akıl eksikliğinizdendir bu!" ... "Kadın aybaşını görürüken ne namaz kılabilir, ne de oruç tutabilir; öyle değil mi?" Kadınlar gene 'Evet' cevabını verdiler. "İşte, bu da dininizin eksikliğinizdendir!'
(Sahih Buhari - Cilt 1, hadis 301 ve cilt 3, kitap 48, hadis 826)
Müslüman kanunlarına göre, Kuran'ın 'Allah'ı kadınların haklarını kısıtlıyor: davalarda onların şahitliği sadece erkeğinkinin yarısı kadarmış ve kanama görürken, namaz yapmaları yasakmış. Muhammed'in açıklamasına göre bu kısıtlamalar kadının eksikliklerinden geliyor. Yani, Allah onların zaten akılsız olduklarını ve tam dindar olamadıklarını görmüş de, bu kuralları öylece vermiş. Bu, Muhammed'in zamanıyla ilgili bir buyruk değil, ama dünyanın sonuna kadar geçerli olan bir kuraldır, kadının yapılışında bir zayıflık varmış.
Hadi Sabzevari, bugünlerde saygınlık kazanmış bir İranlı müslüman yazar, 'Sadr al-Mote'alihin' üzerine yazmış olduğu tefsirinde şöyle yazıyor:
Sadrettin Şirazi kadınları hayvan kategorisine koyuyor. Bu söz kadınların, akıl ve incelikleri anlamak konusunda eksik oldukları ve bu dünyanın süslerine çok fazla düşkün olduklarından kaynaklanıyor. Ve böylece, haklı olarak dilsiz hayvanların (arapçası: al-hayvanti al-sa'mita) arasındadırlar. Onların asıl tabiyeti, hayvan tabiyetidir, fakat onlara insan benzerliği verildi, öyle ki, erkekler onlarla konuşmaya ya da cinsel ilişkide bulunmaya mecbur kalırken iğrenmesinler. O yüzdendir ki, mükemmel şeriatımız çoğu konularda (boşanma v.s.) erkeşin tarafını tutup ona üstünlük sağlıyor.
(Abdülkerim Soruş, "Farbehtar az ideoloji", Sera't, Tehran, 1373 Hicri)
(2) Kadınlar nankördür
Muhammed'in dediğine göre...
Kadınlar kocalarına karşı nankörlük yapıp onların yaptıkları iyiliklerine hiç kanaat getirmiyorlar. Bir kadına hayat boyunca iyilik yapmış olursan bile, sonra sende beğenmediği herhangi bir şey görsün, "Senden hiç bir zaman hayır görmedim" diyecek.
(Sahih Buhari - cilt 1, kitap 2, hadis 28)
Elbette nankör, kocasının yaptıklarına minnettar olmayan kadınlar vardır - ama bütün kadınlar da mı öyle? Bu, kadınlara hakaret değil midir?
(3) Kadın bir oyuncaktır
Müslümanlara göre, yukarıda saydığımız eksikliklerin yüzünden, kadın ne günlük konularda, ne de din konularında erkeğe uygun bir eş olamayacak, onunla akıllı bir konuşma sürdürmeyecek.
Hz. Ömer (ikici halife), bir gün konuşurken, karısı onun sözünü kesti. O da ona şöyle cevap verdi:
"Sen bir oyuncaksın; sana ihityacımız oldu mu, seni çağıracağız".
(Abu Bakr Ahmad Ibn 'Abd Allah Ibn Mousa Al-Kanadi, "Al-Musanaf" who lived 557H., cilt 1 bölüm 2, s. 263)
Başka bir halife olan 'Emru Bin al-'Aas da aynısını dedi:
Kadınlar oyuncaktır. Onun için kendinize seçin.
(Kanz-el-'Ummal, kitap 21, hadis 919)
Bu fikir, sadece Amru Bin al-Aas ve Ömer'in fikirleri değildi, Muhammed'in kendisi bile aynısını demişti:
Kadın bir oyuncaktır: kim onu alırsa ona dikkat etsin (ya da: "Onu kaybetmesin") (Tuffaha, Ahmet Zeki, "Al-Mar'ah wal- Islam", Dar al-Kitab al-Lubnani, Beirut, birinci baskı, 1985, s. 180)
(4) Kadın 'avrattır'
'Avrat' sözü, İslamiyet Ansiklopedyası'na göre "özellikle kadınlar için kullanılan, dış cinsel organları, yani "kadının ayıbı" demektir.
Ali, Resullullah'ın şöyle konuştuğunu rivayet etti: "Kadının on tane avratı vardır. Evlenince kocası onun bir tanesini örtüyor. Ölünce de, mezar on tanesini örtüyor".
(Kanz-el-'Ummal, cilt 22, hadis 858)
Kadını sadece 'ayıp' olarak gören Muhammed, onun yalnız on tane 'avrat'a sahip olduğunu söylemiyor, kadının kendisi de tek bir 'avrat', yani ayıp br şey imiş.
Kadın avrattır. (Evden) dışarı çıkınca, Şeytan onu bekliyor.
(Gazali, "İhy'a 'Ulum ed-Din", Dar al-Kutub al-'Elmeyah, Beyrut, Cilt II, Kitab Adab al-Nikah, s. 65)
Bu korku nereden geliyor? Bir kadının evinden çıkmasından korkan tanrı, nasıl bir psikolojiye sahip? Muhammed'in birinci karısı Hatice zengin bir tüccar kadını iken, müşteriler ve hammallarla konuşurken, Şeytan mı onu karşıladı? 'Kadınlar örtünsünler' diyen ayet (Kuran - Nur suresi 24:31), neden o kadar geç sözde 'indirildi'? Bunun sebebini, bu surenin başında okuyoruz:
İffetli kadınlara zina isnat edip de, sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen onların şahidliğini kabul etmeyin... (Peygamber'in eşi hakkında) o yalanı uyduranlar içinizden bir güruhtur.... Ey inananlar! Evlerinizden başka evlere, izin almadan, seslenip sahiplerine selam vermeden girmeyiniz.
(Kuran - Nur suresi 24:4,11,26)
Burada başörtü takmanın asıl sebebini öğreniyoruz. Muhammed'in karısı Ayşe hakkında 'zina etti diye' yalan yere suçlayanlar oldu. Muhammed onlara karşı gökten Allahın cezasını indiriyor. Ve aynı zamanda, aynı olay tekrarlanmasın diye, kadınların örtünmelerini ve hep evde kalmalarını buyuruyor. Herşeyi bilen tanrı, bu ayeti daha önce indirmekle bu suçlamaları önleyemez miydi? Muhammed'in hangi karısı daha büyük tehlikelerle başbaşa kaldı, kimin örtünmesi daha önemliydi: hep onun evinde kalan Ayşe mi, yoksa ticaret yapan Hatice mi?
İslamiyete göre, erkekle kadın arasında tek bir ilişki mümkündür, o da şehvettir. Muhammed'in dediği gibi:
"Kadın ve erkek bir yerde başbaşa kalınca, onların yanında üçüncü bir kişi var, o da Şeytandır.'
Kadın sanki sadece erkeğin cinsel istekleri için yaratılmıştır. Bir erkeğin kadınla akıllı bir konuşma yapması, hele hele ondan bir şey öğrenmesi, müslümanlar için düşünülmez bir olaydır. Müslümanlara göre kadın zaten din bakımından eksik sayılıyor, onun için erkekle kadının birlik içinde Allah yolunda çalışmaları mümkün değildir.
(5) Kadın 'fitne' ve 'fesat'tır
Muhammed kadınlara şöyle baktı:
Üsâme b. Zeyd b. Hârise şöyle rivayet etti: Peygamber dedi ki: "Benden sonra erkeklere kadınlardan daha zararlı fitne ve fesad olarak hiç bir şey bırakmadım"
(Sahih Buhari, cilt 7, kitap 62, hadis 33)
'Fitne' sözü, karıştırıcı ve problem yaratan, 'fesat' sözü de, 'kötülük' demektir. Demek, Muhammed'e göre, kadınlar erkekler için birer günah kaynağıdır. Onlar olmazsa, erkekler neredeyse hepsi suçsuz ve günahsız olacak.
(6) Kadın kaburga kemiği gibidir
Hadislerde, kadının karakteri, bir kaburgaya benzetiliyor; yani, onda eğrilik var. En büyük Hadisçi Buhari'de Muhammed'in şu sözünü okuyoruz:
Kadın bir kaburga kemiği gibidir: onu düzeltmeye kalkarsan kırılacak. Onun için kadından faydalanmak istersen, içinde henüz biraz eğrilik varken ondan faydalan.
(Sahih Buhari, cilt 7, kitap 62, hadis 113)
Ve bir sonraki hadiste Muhammed bu eğri karakterin nereden geldiğini de söylüyor: "çünkü Allah kadını Adem'in kaburga kemiğinden yarattı" diye. Demek, kadınların bu kötü huyluluğu, bu karakter bozukluğu kabul edilmesi gereken bir şey, onu değiştirmek mümkün değilmiş. Erkek, bunu kabul edip hesaba kaymak zorunda. Böyle düşünen sadece 'sokaktaki adamlar' değil, en büyük müslüman filozof ve düşünür olan Al-Gazzali bile aynı sonuca varıyor:
Kadının dizginlerini, azıcık da olsa, gevşettin mi, seni kapıp deli gibi kaçacak. Onun gemini azıcık indirdin mi, seni istediği gibi oynatacak ... Kadınların aldatıcılığı korkunçtur, kötülüğü bulaşıcıdır; onların en büyük özellikleri kötü huyluluk ve akıl zayıflığıdır ...
Muhammed dedi ki, "Kadınların arasında erdemli bir kadın, yüz karganın içinde kırmızı gagalı bir karga gibidir".
(Ghazali, "Ihy'a 'Ulum ed-Din", Dar al-Kutub al-'Elmeyah, Beyrut, Cilt II, Kitab Adab al-Nikah, s. 51)Bütün bu eksikliklerine karşın, Al-Gazali gene de kadınlarda kimi iyi tarafları buluyor:
Bir adamın karısı ondan korkuyor, o gene karısından korkmuyor. Kocasından yumuşak bir söz kadını mutlu ediyor, ama kadının hiç bir sözü kocasının gözünde önem taşımaz. Başka kadınlarının yanında yer almasına dayanmaya mecbur kalan kadınıdır. Kocası hastalanırken telaşa düşen kadındır. Fakat erkek, karısının ölümünden bile etkilenmiyor.
(Al-Gazali, "Nasihat al-Muluk" - Yasin Esid, "A critique of the origins of Islamic economic thought", E.J. Brill, Leiden, New York, Köln, 1995, s.205'te aktarılıyor)
Elbette bütün müslümanlar öyle düşünmüyor. Ama Muhammed'in sözlerine dayanan bir kişi kolay kolay öyle düşüncelere itilmeyecek mi? Yukarıdaki hadisleri okuyan bir erkek, kendini doğru ve kadınları her şey için suçlu saymayacak mı? Ama bu duygu nereden geliyor? Bu ses kimin sesi?
(7) Kadın, erkeğin ibadetini geçersiz kılıyor
Muhammed'in sözüne göre, ibadet eden bir müslümanın namazını geçersiz kılan üç şey var:
Ayşe şöyle rivayet etti: Namazı bozan üç şey bana (peygamber tarafından) anlatıldı: köpek, eşek ve kadın. Ben de (peygambere) dedim: "Sen bizi (kadınları) eşeklere ve köpeklerle bir tutuyorsun"
(Sahih Buhari - cilt 1, kitap 9, hadis 493)
"Kim Kur'an ve sünnetten kaynaklanan sağlam bir delile dayanmadan, kendi görüşü doğrultusunda bir fetva verirse, doğruya isabet etmiş bulunsa bile, bu yaptığından dolayı sevap alamaz ve yanlış yapmış olmaktan kurtulamaz. Eğer Kur'an ve sünnete dayanmadan yanlış fetva verirse, bu durumda da özür sahibi sayılmaz.
Bakara/2/191. Onlari buldugunuz yerde oldurun. Sizi cikardiklari yerden siz de onlari cikarin. Fitne cikarmak, adam oldurmekten daha kotudur. Mescidi Haram'in yaninda, onlar savasmadikca siz de onlarla savasmayin. Sizinle savasirlarsa onlari oldurun. Inkar edenlerin cezasi boyledir.
Ali Imran/3/85. Kim Islamiyet'ten baska bir dine yonelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O ahirette de kaybedenlerdendir.
Maide/5/33. Allah ve peygamberiyle savasanlarin ve yeryuzunde bozgunculuga ugrasanlarin cezasi oldurulmek veya asilmak yahut capraz olarak el ve ayaklari kesilmek ya da yerlerinden surulmektir. Bu onlara dunyada bir rezilliktir. Onlara ahirette buyuk azab vardir.
Maide/5/35. Ey Inananlar! Allah'tan sakinin, O'na ulasmaya yol arayin, yolunda cihad edin ki kurtulasiniz.
Maide/5/38. Erkek hirsiz ve kadin hirsizin, yaptiklarindan oturu Allah tarafindan ibret verici bir ceza olarak, ellerini kesin. Allah Guclu'dur, Hakim'dir.
Maide/5/51. Ey Inananlar! Yahudileri ve hiristiyanlari dost olarak benimsemeyin, onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlara dost olursa o da onlardandir. Allah zulmeden kimseleri dogru yola eristirmez.
Tevbe/9/5. Hurmetli aylar cikinca, puta tapanlari buldugunuz yerde oldurun; onlari yakalayip hapsedin; her gozetleme yerinde onlari bekleyin. Eger tevbe eder, namaz kilar ve zekat verirlerse yollarini serbest birakin. Dogrusu Allah bagislar ve merhamet eder.
Tevbe/9/29. Kitap verilenlerden, Allah'a, ahiret gunune inanmayan, Allah'in ve peygamberinin haram kildigini haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarini bukup kendi elleriyle cizye verene kadar savasin.
Tevbe/9/41. Isteyen, istemeyen, hepiniz savasa cikin. Allah yolunda mallarinizla, canlarinizla cihat edin. Bilirseniz bu sizin cin hayirlidir.
Tevbe/9/73. Ey Peygamber! Inkarcilarla, ikiyuzlulerle savas; onlara karsi sert davran. Varacaklari yer cehennemdir, ne kotu donustur.
Tahrim/66/9. Ey Peygamber! Inkarcilarla ve ikiyuzlulerle savas; onlara karsi sert davran. Onlarin varacaklari yer cehennemdir, ne kotu donustur!...
Bakara/2/ 193. Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.
<< Previous Topic | Next Topic >> indekse geri don
muhammede göre türkler
January 4 2004 at 2:23 PM tolonbey (no login)
KUR'AN'A VE MUHAMMED'E GÖRE TÜRKLER İSTESELER DE MÜSLÜMAN OLAMAZLAR
"Tevrat"ın Tanrı"nın son derece "ırkçı" olduğunu hmen herkes bilir. Kimi araştırmacılar, bu "Tanrı"daki özelliğin, Yahudilik için "yararlı" olduğunu da savunurlar. Ne var ki, şu da gerçek: Bugün, "yahudiler"in sergiledikleri tüyler ürpertici ve insanlık dışı acımasızlıklarda , Tevrat'taki "Tanrı"nın(Yehova) ilkel, katı bir ırkçı oluşunun payı az değildir.
"KITALUT-TURK" HADISLERINDEN... "Müslümanlar, Türklerle kesin öldüreşecekler."
Kur'an'ın "Tanrı"sının ırkçılığı
Tevrat'ınkinin "ırkçılığı"nı herkes bilir de, "Kur'an'ın Tanrı'sı"nın "ırkçılığı"nı çoğu kimse bilmez. Ve kimi "iyi niyetli aydınlar" bile; Kur'an'ı ve "Tanrı"sını "evrensel" sanır. Oysa, Kur'an'ınki, Tevrat'ınkinin bir çeşit "kopya"sıdır. Bunu, bu "Tanrı"nın "İsrailoğulları"nı nasıl tanıttığından bile anlamak mümkün:
"En üstün toplum, İsrail toplumu"
Buna, kimileri şaşacaklar. Ne ki, bir gerçek. İşte ayetler:
Kur'an'ın "Tanrı"sı, tıpkı, Tevrat'ın "Tanrı"sı "Yehova" gibi, iki yerde, aynen şöyle seslenir:
"Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi dünyalara üstün kıldığımı hatırlayın." ( Bakara, ayet: 47, 122. Diyanet çevirisi.)
Bir yanda İslam dünyasındaki "yahudi düşmanlığı", öbür yanda da, Kur'an'daki "Tanrı"nın "İsrailoğulları"na böyle seslenişi... Bir çelişkidir bu. Bunu da geçelim.
Arap toplumundan başkası "muhatap" değil
Kur'an'da birçok şeyler anlatılır. "Kaynaklar"ı biliniyor bugün. Ama "Tanrı"dan diye sunulur. Bu "Tanrı"yla "insanlar" arasında, daha doğrusu, "zaman"ına göre "bir kesim insanlar", "bir toplum" ya da "bir toplumun kesimi" arasında da bir "elçi". "Tanrı Elçisi" diye sunulur. "Peygamber" deniyor. Kur'an'da anlatılan o ki, "Tanrı" şu açıklamayı yapmakta:
-"Biz her peygamberi, kendi toplumunun diliyle gönderdik. İlle de böyle yaptık ki, o toplumdan olanlara anlatabilsin." (Iibrahim suresi, ayet: 4.)
Demek ki, Kur'an'a göre, "Tanrı'nın elçisi"nin bir "toplum"u var. "Elçi", "ırk"ından geldiği bu "toplum"la "Tanrı" arasında yapar aracılığını. Ne iletecekse bu "toplum"a ve "kendi diliyle" iletmekle yükümlü. Kur'an'da anlatılan bu. Yine buna göre; Muhammed de bu yükümlülüğü taşımakta. Onun da bir "toplumu" var ve o da "Tanrı"sıyla bu "toplum" arasında "aracı".
"KITALUT-TURK" ("TÜRKLERLE ÖLDÜRÜŞME") HADİSLERİNDEN.
"Sonunda Türkler kesilecekler...(Ebu DAvud, Kitabu'l-Cihad/9, hadis no:4305.)
Kur'an'ın bütünü içinde, Muhammed'in "kavm"ından, yani "toplum"undan "Tanrı vahiyleri"ni, bu "toplum"a iletmek zorunda olduğundan, bunu yaptığından söz edilir. Muhammed'in "toplum"u, "Arap toplumu"dur. Öyleyse "muhattap" da bu toplumdur. Kur'an, kendi deyimiyle "Arapça", seslendiği kesim de, "Araplar".
Ama "Araplar"ın da tümü değil; yalnızca "bir kesimi".
Korkutma yalnız "Mekke ve çevresi"ne
Ayetler çok açık. "Kur'an"la yapılan "uyarı"ların, "korkutma"ların, "Mekke" (Ümmü'l-Kura) ve "çevresi"ne yönelik olduğu, En'am suresinin 92., Şura suresinin 7. ayetinde, kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklıkla anlatıyor. Evet, Kur'an'ın "muhatab"ı, "Mekke ve çevresi"dir yalnızca. Bugün kendilerini müslüman sayan öteki toplumlarda hiçbirisinin, bu kapsamda yeri yoktur. Knou, bu denli açık.
Muhammed'in "tüm insanların peygamberi", Kur'an'ın da "tüm insanlara yönelik" olduğunun anlatıldığı ayetler de var. Kur'an'daki nice çelişkilerden biridir bu. Ama, "kendisine açıklama yapılan toplum"un "Arap toplumu", bu toplum içinde de yalnızca "Mekke ve çevresi"nin ( hem de o zamanki) "halk"ı olduğu da bir gerçek. Başka toplumlardan, bu arada "Türkler"den "müslüman" olanlar olmuş; daha doğrusu kendilerini "müslüman" saymışlar; ama Kur'an'ın hangi toplumu "müslüman" saydığı önemli.
Özellikle "Türkler" için "hadis"ler vardır. Türkler için hiç de iyi şeyler söylemeyen bu hadisler, örnek ve yürekli bilim adamı Prof. Dr. İlahn Arsel'in "Arap Milliyetçiliği ve Türkler" adlı kitabında çok çarpıcı biçimde yer almakta. ( Bkz. İstanbul, 1987, İnkılap Kitabevi, s. 18 ve öt.)
Muhammed'in Türk düşmanlığı
Kendilerini "müslüman" sayan "Türkler"i Muhammed, "müslüman" saymak şöyle dursun; "düşman" diye ilan etmiştir. İslam dünyasında en sağlam kabul eidlen hadis kitaplarında da bu var. Başlı başına bir bölüm olarak. Bölümün adı da çok ilginç: "Kıtalu't-Türk". Anlamı da: "Türklerle öldürüşmek(savaş)". Buhari'de, Ebu Davud'da ve Tirmizi'de bölümün adı bu. ibn Mace'de "Babu't-Türk", yani "Türkler Bölümü". Müslim'deyse, "Kıyamet alametleri" arasında yer alıyor.
Muhammed, "Peygamberliğinin bir kanıtı" olarak, gelecekten haber verirken, "Kıyametin bir alameti" olarak "Türklerle nasıl çarpışılacağını, "müslüman"ların, "Türkleri nasıl öldürecekleri"ni de anlatıyor. Hem "Türk" diye ad vererek, hem de "tarif" ederek, yüzlerinin, gözlerinin, burunlarının, derilerinin, renklerinin nasıl olduğunu anlatarak. Anlaşılan o ki, Türkler konusunda kendisine bir takım bilgiler verilmiş. Muhammed'in anlatmasına göre, "Türklerle öldürüşme", taa "Kıyamet"e dek söz konusu. Kıyametin bir alameti" olarak da "müslümanlar", yeryüzündeki "Türkleri öldürüp temizleyecekler". Yoksa "kıyamet kopmayacak".
İşte hadislerden bir kesim:
- Müslümanlar, Türklerle öldürüşmedikçe, kıyamet kopmayacaktır. Yüzleri kalkan gibi, üst üste binmiş(kalın) derili olan bu toplumla.... kıl giyerler."( Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Fiten/62-65, hadis no:2912; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'l-Melahim/9 Babun fi Kıtali't Türk, hadis no: 4303; Nesei, Sünen, Kitabu'l-Cihad/Babu Gazveti't-Türk...)
-"Siz (müslümanlar), küçük gözlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan toplumla öldürüşmedikçe kıyamet kopmayacaktır." (Buhari, e's-SAhih, Kitabu'l-Cihad/96; Müslim, e's-Sahih, kitabu'l-Fiten/62 hadis no: 2912; Ebu DAvud, Sünen, hadis no: 4304; Tirmizi, h. no: 2251; İbn Mace, h. no: 4096-4099)
"KITALU'T-TURK" HADİSLERİNDEN. "Türklere karşı k'tal, kesinlikle olacak."...
(Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad/96)
A’râf 11
(Mekkî 39) Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, Âdem'e secde edin! diye emrettik. İblis'in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.
MesajTarih: 12 Ekm Cum 2007 21:36 Mesaj konusu: MUHAMMED' İN ÖĞRETMENLERİ Alıntıyla Cevap Gönder
Muhammed'in Öğretmenleri mi?
Bel'am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr, İranlı Selman
Konuya ilişkin Kur'an ne diyor?
Kur'an'daki "Tanrı", her zamanki gibi ant içerek açıklama yapıyor:
"And olsun ki biz, onların:'O'na (Muhammed'e) bir insan öğretiyor kesinlikle.' Dediklerini biliyoruz. Savlarını dayandırdıkları kimsenin dili yabancıdır. Buysa (Kur'an), apaçık bir Arapça'dır."(Nahl, ayet:103)
Bundan sonraki ayetlerde, "inanmayanlar" korkutuluyor, "yalancı, iftiracı" olarak nitelendiriliyor ve "işkenceli bir ceza"yla cezalandırılacakları bildiriliyor.
Yukarıdaki ayette, Muhammed'e öğreticilik ettiği söylenen kimsenin, "Arap olmadığı, yabancı olduğu" belirtiliyor.
Yunanlı Bel'am, Yaiş..
Kimilerine göre, Muhammed'in öğretmeni, bir Yunanlı köleydi. Bel'am adında bir köle.
İbn Abbas anlatıyor:
"Peygamber, Mekke'de köle olan birine öğretimde bulunuyordu. Yabancıydı. Puta tapardı. Adı da Bel'am'dı. Peygamberin yanına girişinde ve çıkışında putataparlar görüyorlardı. 'Muhammed'e her şeyi öğreten Bel'am'dır..' diye konuştular." (Bkz. Taberi, Cami'ul-Beyan, 14/119)
Ya da Yaiş'ti üzerinde durulan köle. Bel'am için söylenen, Yaiş için de söyleniyordu. "Yaiş, Muhammed'e öğretmenlik yapıyor" deniyordu. (Bkz. Aynı yer)
Ya da, Muhammed'e öğreticilik eden köle, Cebr'di. (Bkz. Aynı yer)
Ya da, Yemenli CEBR, YESSAR, ADDAS.
"Hadrami'lerin iki genç köleleri vardı. Yemen halkından olan bu iki köleden birinin adı Yessar, öbürünün adı Cebr'di" diye aktarılır. Bu iki kölelerin sahiplerinin tanıklığı şöyle:
"Bizim iki genç kölemiz vardı. Kendi dilleriyle kitaplarını okurlardı. Peygamber de bunlara uğrar, durup bunları dinlerdi. İşte bunun için, putataparlar, 'Muhammed, bunlardan öğreniyor..' dediler." (Taberi, 14/119) Fahruddin Razi'nin yer verdiği aktarmada, bunların yanında bir üçüncü köle daha var: Huvaytıb'ın kölesi Addas. (Bkz. F.Razi, tefsir, 24/50)
Görülüyor ki, ister Yunanlı, ister yemenli olsunlar, kölelerin Muhammed'le ilişkilerine bakışlar değişik açılardan:
Müslümanların bakışları ve savları başka, "putatapar" dedikleri inanmazların bakışları ve savları başka.
Müslümanlardan kimine göre: Muhammed'le köleler arasında bir "öğretme ve öğrenme" ilişkisi vardı, ama öğreten Muhammed'di, öğrenenlerse köleler. Inanmayanlara göreyse bunun tam tersi gerçekti. Yani, öğreten kölelerdi. Muhammed'se öğreniyordu onlardan.
Müslümanlardan kimine göre de, aradaki ilişki, "okuma ve dinlenme" ilişkisini geçmiyordu. Köleler, kutsal kitaplarını kendi dillerinde okuyorlar, "peygamber" de "dinliyordu" yalnızca.
Müslümanların bu savları karşısında şu soru yanıtsız kalıyor:
"Dillerini bilmiyordu"ysa, Muhammed'in bu köleler arasındaki sürekli işi neydi? Ve kendi dilleriyle okuduklarını Muhammed'in dinlemesinin ne yararı oluyordu?
Kısacası, müslümanların savları, akla sığacak türden değil. Iman nereli?
Muhammed'in kendisinden bir açıklaması bu konuda oldukça ışık tutucu:
"Iman, Yemen'lidir."
Bu hadis, Buhari'nin "e's-Sahih"inin de içinde bulunduğu en sağlam kabul edilen hadis kitaplarında yer almıştır. Hadis'e göre, "hikmet (bilgi, bilgelik) de Yemen'lidir." Dahası: "Fıkıh da Yemen'lidir," hadise göre. (Bkz.Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Meğazi/74; Tecrid, hadis no:1362; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Iman/81-91, hadis no:51-52, ve öteki hadis kitapları.)
Bu hadis, incelemecilere göre, sağlamlığın en yüksek basamağında olan "mutevatır hadis"ler arasındadır, ve peygamberin arkadaşlarından onbir kişi tarafından aktarılmıştır. (Bkz.Ebu'l-Feyz Muhammed, Lukatu'l-Lai'l-Mütenasire Fi Ahadisi'l-Mutevatıre, Beyrut,1985, s.42-43,hadis no:10)
Kimi yorumcu, buradaki "Yemen"i, birtakım zorlamalı yorumlarla, "Mekke ve Medine" olarak göstermeye çabalar. (Bkz.Tecrid,1362 no.lu hadis,Kamil Miras'ın izahı.) Ne var ki, hadisin kimi aktarılışında "Yemenliler"den de açıkça sözedilir. Yani, buradaki Yemen, coğrafyada herkesin bildiği Yemen'dir.
Demek ki, bu hadise göre, "imanı"yla, "hikmet"iyle ve "fıkh"ıyla (buradaki 'fıkh', sözlük anlamında olmalı) Islam, yabancı kökenlidir, "Yemen"lidir.
"Muhammed'e öğreten, Iranlı Selman'dır ya da.." (Selman Farisi).
Kimileri de, Nahl Suresi'nin 103.ayetinde sözü edilen yabancının, Iranlı Selman olduğu görüşünde.(Bkz. Taberi,aynı yer.)
Sonradan Müslüman kimliğiyle ortaya çıkan ve müslümanlar arasında büyük ün kazanan Selman'ın, Muhammed'le son derece sıkı bir ilişki ve işbirliği içinde bulunduğu, herkesçe biliniyor. "Müslüman" olması, Selman'a çok şey sağlamıştır. En başta, özgürlüğü, yani, "kölelikten kurtulma"yı. Sonra da ünü, saygınlığı ve maddi, manevi çıkarları..
Ya da, sözü edilen "yabancı", önc Müslüman olup sonra Islam'ı bırakan bir "vahiy katibi"dir. Bunu ileri sürenler de var. (Bkz. Taberi, aynı yer) "Vahiy katibi"nin başına gelenler:
Adam, önce müslüman olmuştur. Selman gibi o da Muhammed'le işbirliği halindedir. Ama sonra ne olursa olur, bırakır Islam'ı. Ve bir de açıklama yapar:
"Muhammed'e ben öğretiyordum, ve benim öğrettiklerim Kur'an'a vahiy olarak yazılıyordu.."
Sonra, adam ya öldü, ya da öldürüldü. Ölüsüne gelince, bir türlü gömüldüğü yerde kalmıyordu. Muhammed'in adamları şunu yayıyordu:
"Bu olay, Tanrı'nın gazabının yansımasıdır. Adam, Tanrı'yı çok öfkelendirdi. Şimdi durum ortada. Gömülüyor, toprak da kabul etmiyor, edemiyor, Tanrı'dan korkuyor. Onun için de kafiri, mezarının dışına fırlatıyor. 'İbret almak' gerek.."
Adam gömülüyordu, ama, birkaç gün sonra, sabahleyin bakılıyordu ki, adam mezarın dışında. Birkaç kez olmuştu bu.(Özellikle sabah cesedin mezarının dışında bulunması şüphe uyandırıcıdır. Çünkü Muhammed' in taraftarlarının gece adamın mezarını kazıp cesedi dışarı çıkarmaları yüksek ihtimaldir. Eğer cesedi dışarı çıkartan tanrı idi ve amacı ibret vermek idiyse bu işi neden gece yapıyordu? Yoksa gece, birilerini gizlemek için iyi bir ortam mıydı?)
Muhammed'in arkadaşlarından Enes (Malik Oğlu), çok sonra, şöyle anlatacaktır olayı:
"Bir adam vardı. Neccaroğullarından..Hristiyan'dı, Müslüman olmuştu. Bakara ve Ali İmran surelerini okumuştu. Peygambere de vahiy yazıyordu. Sonra, yeniden Hristiyan oldu ve kaçıp Hristiyanlara katıldı. 'Ben ne öğretip kendisi için yazdımsa, Muhammed yalnızca onu bilir, başka bir şey bilmez,' demeye başladı." (Bkz.Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l Menakıb/25,c.4,s.181-182;Tecrid, hadis no:1477)
Enes'in anlattığına göre, Tanrı adama öfkelenmiş, boynunu kopararak öldürmüş. Hristiyanlar, gömmüşlr adamı. Ama sabah bakmışlar, ölüsü ortada. Ve kefensiz. Hristiyanlar, "Muhammed adamları kefenini soymuş, kendisini de işte böyle ortada bırakmışlar.." diye konuşmuşlar. Adamı bir daha gömmüşler. Bu kez biraz daha derince. Ertesi gün sabah yine aynı durum. Sonra aynı konuşmalar. Sonra yeniden ve daha derine gömme. Sonra aynı durum ve aynı yorumlar. Bir kez daha ve derince gömme. Aynı durum. Bakmışlar ki bu böyle sürüp gidecek, adamı gömmekten vazgeçmişler artık.
Bu adamın söylediğini söylemiş, yani "ben ne diyorsam, ne yazıyorsam o vahiy oluyor.." demiş, muhammed'in "Tanrı'dan falan vahiy almadığını" söyleyerek, Islam'ı bırakmış birisi daha vardı: Ebu Serh Oğlu Sa'd Oğlu Abdullah. Ama , onun başına yukarıdaki olay gelmedi nedense..Muhammed tarafından idamına karar verilmişti. Ne var ki, Halife Osman'ın süt kardeşiydi. Ve Osman'ın araya girmesiyle, bağışlandı. Sonra, Mısır Valisi bile oldu. (Ölm.656-657. Bkz. Islam Ansiklopedisi.)
Ayetteki Cevap
"Muhammed'e öğreten Tanrı değil, insandır.." diyenlere, ayette verilen cevap ne ölçüde doyurucu?
Cevap, yukarıda verilen ayetin anlamında da görüleceği gibi şöyle:
Muhammed'e öğrettiği söylenen kişi, Arab değildir, yabancı biridir. Kur'an'sa apaçık Arapça'dır. Öyleyse, Muhammed'e sözü edilen kişi ögretmiş olamaz.
Oysa, Arapça'yı bilen yabancı biri de Muhammed'e "eskilerin söylencesi"nden, "Tevrat"tan, "Incil"den, başka "kutsal metin"lerden birtakım "bilgiler" verebilirdi. Ileri sürülen de bu. Muhammed, aldığı bilgileri, Arapça kalıplara döküp, kendi uslubu içinde sunmuş olamaz mıydı? Kaldı ki, "apaçık Arapça" diye nitelenen Kur'an'da; Yunanca, Süryanca, Ibranca, Koptça.. gibi dillerden birçok sözcük bulunduğunu, müslüman incelemeciler bile örnekleriyle yazıyor. (Bkz. Suyuti, el Itkan Fi Ulumi'l-Kur'an, Arapça, Mısır, 1978, 1/178-185)
Kur'an'da bu denli değişik yabancı sözcüklerin bulunması da "Muhammed'e yabancının (ya da yabancıların) bilgi verdiği, öğrettiği" yolundaki savı desteklemez mi?
Muhammed'e bir yabancının ya da yabancıların yanında, bir ya da birkaç Arap da ögretmiş olabilir.
İslam için çok önemli bir kaynak, "Müseyime"dir.
Müseylime, müslimcik demektir. Müslümanlar, onu küçümsemek için böyle demişler, ayrıca da "kezzab" yani "çok yalancı" demeyi uygun görmüşlerdir. Müslümanların bir sövgüsüdür bu. Anlaşılıyor ki, onun kendi adı "Müslim"di. Bu adı taşımış olması çok önemlidir. "Islam" ve "müslim" sözcüklerinin kaynağına götürür niteliktedir.
Müslümanlarca sövülen, aşağılanan bu kişiye, "Rahman", "Yemame Rahmanı (Yemameli Rahman" da deniyordu. Yani adam aslında böyle ünlüydü. Bu da çok ilginç.
Bir başka ilginç olan da, Mekke'lilerin, Muhammed'e söyledikleri şu sözler:
"Bize ulaşan bilgiye göre, sana öğreten (Tanrı değil), Yemame'deki şu adamdır. Rahman denen adam. Tanrı'ya ant içerek söyleriz ki, biz Rahman'a inanmayız." (Bkz. Ibn Ishak, Siyer, tahkik ve ta'lik: Muhammed Hamidullah, Arapça, Konya, 1981, s.180, fıkra: 254)
Mekkeli'lerin bu söyledikleri nedensiz miydi?
Müseylime, daha doğrusu "Müslim", bir başka adıyla "Rahman", Yemame'nin Hanifeoğulları kabilesindendi.
Ilgiç üç ad: "Müslim", "Hanife", "Rahman".Bu adlar, hele ilk ikisi bir araya gelince daha da ilginçlik kazanıyor: Kur'an'da islam inanırlarının, "müslim"lerin "ad babası" olarak tanıtılan Ibrahim (bkz.Hacc,ayet:78) için hem "Hanif" hem de "Müslim" denir. (Bkz.Bakara:135; Ali Imran:67,95; Nisa:125; En'am:161; Nahl:120,123.) "Peygamber" olarak yer alan Ibrahim, kısa anlamı ile "yıldız tapımı" demek olan Sabiilik Dini'nin "peygamberi"ydi. Islam kaynaklarından yaptığım incelemelerden vardığım sonuç bu. Muhammed de ilk ortaya çıktığında Sabii olarak niteleniyordu. (Bkz.Buhari,e's-Sahih,Kitabu't Teyemmüm,/6,c.1,s.89) Sabii'liğin dili Süryanca'ydı. "Allah", "Kur'an", "Furkan", "kitab", "melek" ve daha bir çok sözcük gibi "Islm", "müslim", "hanif", ve "Rahman" da bu dilden geliyordu. (Bkz.Aziz Günel,Türk Süryaniler Tarihi,Diyarbakır,1970,s.46-48;Suyuti el Itkan,1/180-184;Doğubilimci Arthur Jeffery,The Foreign Vocabulary of the Quran,Kahire,1938,s.12 ve ötk.) Yine benim incelemelerimden vardığım sonuca göre: Yıldız tapımı, "Sabiilik" adı altında, Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerine de kaynaklık eden bir din olarak kurumlaşırken, özellikle Ortadoğu'da "Müslimler"i ve "Hanifler"i içine alıyordu. Önce, "Müslimler" vardı, sonra "Hanifler" kolu meydana geldi. Ibrahim, bu kolun "peygamberi"ydi. Işte, "Yemame Rahmanı" diye ünlü "Müslim (Müseylime)" ve ondan çok şey öğrendiği anlaşılan Muhammed de bu kola bağlıydı. (Sabiilik konusunda geniş bilgi için, bkz. Eren Kutsuz-Turan Dursun, 'Saçak Dergisi', Subat 1988, sayı 49.)
Yemame Rahmanı, Muhammed'in yararlandığı kaynaklardan yalnızca biri olabilir.
Yukarıda adı geçenler ve daha başkaları, tek tek de, tümü birden de Muhammed'in "öğretmenleri" olabilirler. Furkan sures'nin 4.ayetine göre, Muhammed'in yardımcılarından, yani öğretmenlerinden "kavm", yani "topluluk" diye sözedilmistir. Bu ve bunu izleyen iki ayetin anlamı şöyle: (Diyanet'in resmi çevirisi)
"İnkar edenler, 'Bu Kur'an, Muhammed'in uydurmasıdır. Ona başka bir topluluk yardım etmiştir.' Diyerek haksız ve asılsız bir söz uydurdular. 'Kur'an öncekilerin masallarıdır. Başkalarına yazdırılıp, sabah akşam onu okunmaktadır' dediler. Ey Muhammed, de ki: 'O'nu göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir." (Furkan, ayet:4-6)
Buna göre, Kur'an'ın "uydurma" olduğunu söyleyenler, şunları da söylüyorlar:
1)Muhammed'e bir topluluk yardımcı oluyor,
2)Muhammed, Kur'an ayetlerini, başkalarından alıp yazdırıyor,
3)Muhammed'e sabah akşam okunuyor,
4)Ayetler, "eskilerin masallarından" oluşuyor.
Buna karşılık, Kur'an'ın cevabı şudur:
"Yalan ve haksızca iddia. Kur'an'ın ayetlerini Tanrı indirmiştir. O, göklerin ve yerlerin gizini bilir.." Hars Oğlu Nadr, Muhammed'in kendisini "Tanrı'nın elçisi", yani Tanrı'yla insanlar arasında yer almış, Tanrı'nın bildirilerini insanlara iletme görevini üstlenmiş biri olarak tanıtmaya yöneldiğinde, ve "Kur'an ayetlerini" sunması karşısında Mekkelileri uyarma yoluna gitmişti. Ve şöyle demişti:
"Sakın inanmayın bu adama. 'Tanrı'dandır' diye ileri sürdüklerinin tümü, eski masallardır. Ben size, onunkilerden daha güzellerini söyleyebilirim.." Iran krallarına, Iran'lı masal kahramanlarına ait söylencelerden örnekler aktarabileceğini söylüyor, anlatıp duruyordu Nadr.(Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyan,18/137-138)
Nadr, haklı mıydı? "Eskilerin masallarından" var mıydı Kur'an'da?
Bilindiği gibi,Kur'an'da "kıssa" denen birçok öykü var. Bir çoğu; başta Tevrat; Yahudi kaynaklarında, kimileri Incil'lerde yer alır. Incelendiğinde görülür ki, bunların bir kısmı, Tevrat'tan da çok önceki çağların söylencelerinde aynen var. Örneğin, "Nuh Tufanı"na ilişkin öykü, "Gılgamış Destanı"nda hemen hemen aynıdır. Daha başka örnekler de verilebilir.
Mekke'de, Medine'de ve çevrelerinde çeşitli din ve inançların inanırları vardı. Çeşitli toplumların "söylenceleri"ni, "kutsal metinler"ini bilenler az değildi. Muhammed'in özgürlüklerini söz verdiği ve işbirliği yoluna gittiği kölelerden de bu nitelikte olanlar bulunduğu biliniyor. Daha önce adlarına yer verilen Bel'am, Yaiş, Yessar, Addas, Cebr, Iran'lı Selman..da bunlardan.
Bunların ya da başkalarının, Kur'an'ın oluşması için Muhammed'e yardım etmiş, öğretmenlik etmiş olmalarını düşünmek akla uzak değil. Aklın ve mantığın kabul edemeyeceği şey, "Tanrı'nın, insanlara gökten mesaj göndermesi" ve bunun için şu ya da bu insanı aracı olarak seçmesidir. Bunu insan aklı değil, ancak, akılla ilgisi olmayan "iman" kabul eder.
Sevgili arkadaslar,tümünüze iyi geceler ,
Asagidaki ayetlere göre ,islam dini Araplara geldigi inkar edilemiyecek bir gercektir.
Önce ayetlere bir göz atalim.
Ibrahim suresi 3 üncü ayet: Biz her gönderdigimiz peygamberi ancak bulundugu kavmin(milletin) diliyle gönderdikki,onlara apacik anlatsin diye.
Ufak aciklama:Tanri diyorki,biz hanki millete kitap gönderecek olduksa,peygamberide o milletten sectikki,o dili bildiginden benim buyruklarimi milletine kolayca anlatir.
Yusuf suresi 2 inci ayet :Biz bu kitabi ,anlayasiniz deye Arapca gönderdik.
Efacik bir aciklama daha:Arapcadan kim anlar?Haliyle Arap anlar,Türkün anlayacagi yokya.
Suara suresi 198 inci ayet:Onu arapca bilmeyen birine gönderseydik,
Suara suresi 199 inci ayet:Onu kureys kafirlerine okusaydi peygamber,baska dilde,Kureysliler kitap Arapca olmadigi icin peygamberde Arap olmadigi icin peygambere ve kitaba inanmiyacaklardi diyor ayet.Cünkü ne kur,anin dilini nede peygamberin dilini anlamiyorlar.
Ufak bir aciklama:ayete zaten aciklamali yazdim.
Sura suresi 7 inci ayet:Böylece size arapca bir kur,an indirdik.
Ufak aciklama:Arapca kimin ana dili Arabin.Hedef kim?Arab.
Zümer suresi 28 inci ayet:Küfürden sakinsinlar diye,onu Arabca,pürüzsüz ve dogru bir kur,an gönderdik.
Kime?Tabiiki Araba.
Rad suresi 37 inci ayet:Iste kur,ani Arapca bir hikmet olarak indirdik.
Sura suresi 7 inci ayet:Böylece size Arapca bir kur,an vahyettikki.sehirlerin anasi yani Mekke ve cevresindekileri,sakindirasin ve hakkin süphe olmayan ve kiyamet gününün dehsetini haber versi diye sana böyle Arapca bir kur,an gönderdik.
Ufak bir aciklama:Burda Tüm Araplarida icine almiyor,Mekke ve ceyresi diyor.
Aldigimiz bu ayetler direk Araba hitap etmektedir,bütün Araplarida icine almamakta Kureys ,Mekke ve cevresine hitab ediyor.
Bu ayetlere göre,kur,an Araplara inmistir.
Cünkü Ibrahim suresi 3 üncü ayette diyorki,biz hanki millete kitap gönderdiksek peygamberide o milletten sectikki kitabi milletini ayni dili konustuklarindan rahatca anlatabilsin.
Bu durumda kur,ani neye dayanarak beynelmilellestirebiliyorsunuz.Bukadar kesin ayetler var iken?
Bir baska ayetteyse söyle diyor Tanri:Biz kitap ve peygamber göndermediklerimizi sorumlu tutmayacagiz.
Size inkari mümkün olmayan bir yazi getirdim,SAHATLI,ISBATLI.
Gelin birlikte okuyalim.
MUHAMMED'İN ÖĞRETMENLERİ
Muhammed, henüz kendisini peygamber ilan etmeden, Mekke'nin tahsil görmüş en bilgili insanlarıyla oturup kalkardı. Peygamber olduktan sonra, muhalifler ona karşı, "Hayır, bu bilgileri daha önce kendileriyle irtibat olduğu şahıslardan almıştır, bu işin Allah'la ilgisi yoktur" gibi eleştirilerde bulunmaya başlayınca, Nahl Suresi'nin 103.ayeti ortaya çıkıyor.
Nahl/ 103. Muhakkak biliyoruz ki kâfirler: "Kur'ân'ı Muhammed'e bir insan öğretiyor" diyorlar. Peygambere öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur'ân ise apaçık bir Arapçadır.
Şimdi bu ayetle ilgili olarak çeşitli tefsircilerin yorumlarına bakalım:
1. Ubeydullah bin Müslüm anlatıyor:
"Mekke'de çok bilgili iki Hristiyan köle vardı. Bunlar aslen Iraklı idiler. Adları Yesar ile Hayr idi. Bunların birçok kitapları vardı. Fırsat buldukça bu kitapları okurlardı. Muhammed de çoğu kez onlara uğrar, kendilerini dinlerdi. Günün birinde, peygamberlik iddiası ile ortaya çıkınca, muhalif olanlar, "Hayır, Muhammed bu bilgileri Allah'tan değil de adı geçen kölelerden almıştır. Allah'ı ise işini sağlama almak için kullanıyor" demeye başladılar. Bu yüzden, nahl Suresi'nin 103.ayeti cevap olarak indi."
2. Carullah Zamahşeri'nin "el-Keşşaf...." adlı tefsirinde ve Muhammed bin Cerir Taberi'nin ünlü Camiu'l Beyan adlı tefsirinde Nahl Suresi'nin 103.ayeti için şöyle deniyor:
"Mekke'de Tevrat ve İncil'i çok iyi bilen Cebr-i Rumi veya Aiş ya da Yaiş adında bir demirci vardı. Kimileri de adı Yesar-i Rumi idi diyorlar. Ayrıca onun yanında bir kardeşi de vardı, Muhammed sık sık bunlara gidip kendilerinden bilgi alırdı. Muhammed, peygamberlikle görevlendirilince, ona muhalif olanlar, "Muhammed bu bilgileri Allah'tan değil de, adı geçen demirci köleden almış" demeye başladılar. Bunun üzerine Nahl Suresi'nin 103.ayeti indi.
3- İmam Suyuti, Lübabü'n-Nükul adlı eserinde, Nahl Suresi'nin 103.ayeti için şöyle diyor:
"Mekke'de Bel'am adında birisi vardı. Muhammed, sık sık ona gider, kendisinden bilgi alırdı. Kimileri de, o dönemde Mekke'de Yesar ve Cebr adlarında iki yabancının bulunduğunu, bunların çok kitapları olduğunu ve Muhammed'in genellikle onlara uğrayıp kendilerinden yararlandığını kaydediyorlar. Daha sonra, Muhammed peygamberlikle görevlendirilince, muhalifler, "Hayır, yalan konuşuyor. Bu bilgileri Allah'tan değil; adı geçen kişi veya kişilerden alıyor" demeye başladılar. Bu ağır itham üzerine Nahl Suresi 103.ayeti indi."
4- Kadı Beydavi, Envarü't Tenzil adlı tefisirinde şöyle diyor:
"Mekke'de Amr bin Hadremi'nin bir kölesi vardı. Adı Cebr-i Rumi idi. Kimileri, bununla birlikte Yaser adında bir kölenin daha olduğunu söylüyorlar. Kimileri de bu şahsın, Huveytıb'ın kölesi Aiş olduğunu belirtiyorlar. Muhammed, peygamberlik iddiasında bulununca, muhalif gruplar, "Muhammed, Kuran bilgilerini bu kölelerden alıyor, Allah'ı ise toplumu etkilemek için kullanıyor" şeklinde eleştiriler yöneltmeye başladılar. Bunun üzerine, Nahl Sures'nin 103.ayeti indi."
5- Nesefi, "Medark ..." adlı tefsirinde şöyle diyor:
"Huveytıb'ın Aiş ya da Yaiş adında bir kölesi vardı. Bazıları da bunun isminin Cebr-i Rum-i olup Amr bin Hademi'nin kölesi olduğunu ileri sürmüşler. Bu köleler, Tevrat ve İncil'i çok iyi bilirlerdi. Muhammed, daima onlara uğrar ve kendilerinden bilgi edinirdi. Peygamberlik davası ortaya çıkınca, inanmayanlar dedikodu yapmaya başladılar ve Kuran'ın dayanağının Allah değil de bu şahıslar olduğunu, Muhammed'in aktardıklarının ise, sadece adı geçen kişilerden öğrendiği bilgiler olduğunu söylemeye başladılar. Bu yüzden ilgili ayet indi."
6- Fahrettin-i er-Razi, Tefsiri Kebir adlı yapıtında şöyle diyor:
"Mekke'de Tevrat ve İncil'i çok iyi bilen ve bolca da kitapları olan bir köle vardı. Onun adı çok ihtilaflıdır. Kimisi Yeiş, kimisi Addas, kimisi Cebr, kimisi Cebra, kimisi Bel'am diyor. Muhammed, sık sık uğrar, ondan bilgi alırdı. Kuran olayı ortaya çıkınca, inanmayanlar zaman içinde 'Bu işin arka planında Allah değil de, adı geçen kişiler vardır' demeye başladılar. Kimileri de, 'Aslında Kuran'ı, çok açıkgöz olan Hatice Muhammed'e öğretiyor; fakat kendisi kadın olduğu için öne çıkamıyor, bu nedenle Muhammed'i öne çıkarıyor, yani Kuran'ın baş aktörü Hatice'dir' diyorlardı. İşte, bütün bu itirazlara cevap mahiyetinde adı geçen ayet inmiştir.
7- Bazı kaynaklar da, "Nahl Suresi'nin 103.ayetinde kendisinden söz edilen ve Muhammed'i etkileyen kişinin aslında Selman-ı Farisi olduğunu, ayetin de bu iddiaları reddetmek için indiğini" yazıyorlar.
Acaba, iddia edildiği gibi, Selman-ı Farisi olsun, diğerleri olsun- gerçekten adı geçen şahıslarda Kuran'ı ortaya çıkarabilecek bilgi birikimi var mıydı ya da Muhammed'e aktardıkları bilgiler Muhammed'in bildikleri, ürettikleriyle birlikte mi Kur'an'ı oluşturmuştu. Yoksa bu görüş muhalefet tarafından ortaya atılan bir iftira mıydı? Selman-ı Farisi hakkında bildiklerimiz şunlar:
Selman-ı farisi, aslen Iranlı idi. Başta Zerdüştilik olmak üzere, bütün dinler konusunda fevkalade kendisini yetiştirmiş bir insandı. Kendisi aynı zamanda, hem çok zengin bir ailenin çocuğuydu, hem de onun ailesi Iran'da Zerdüştilik'te zirveye ulaşmış bir aileydi, din işlerine bakardı. Ticaret için Şam tarafına gelmiş, dinler konusunda araştırma yapmak amacıyla da bir daha memleketine dönmemişti. Yıllarca birçok papazdan İncil hakkında ders almış, daha sonra Irak'a geçmişti. Bu süreç içerisinde en az on Hristiyan ve Yahudi din alimleri yanında kalıp, onlardan ders alarak kendisini "din"ler konusunda son derece iyi yetiştirmişti. Daha sonra Muhammed ile buluşup ilişkilerini derinleştirerek nihayet Islamiyet'e geçmişti.
Öylesine akıllı bir insandı ki, Hicri 5.yılında Müslümanlar ile Mekke müşrikleri arasında Medine'de meydana gelen Hendek savaşı'nda ;
"Medine'nin etrafına hendek kazıp savunma yapalım" fikrini ortaya atarak, müslümanların
savaşı kazanmalarını sağlamıştı. Hz.Ali, onun hakkında "Selman tüm ilimlerde uzman bir kişiydi, onun ilmi bitmeyen bir denizdi" demiştir. Selman'ın arkadaşları da kendisi için, "Selman lokman hekim gibiydi" diyorlardı. Ebu Hüreyre, "Selman, hem Kuran'da hem de İncil'de uzman bir insandı" demiş. Selman-ı Farisi, başarılarından dolayı, Medayın'a vali olarak tayin edilmişti. İmam Zehebi, onun hakkında, "Selman'ın kavradığı bilgiler için en az ikiyüzelli yıllık bir zamana ihtiyaç vardır, halbuki Selman 70-80 yıl yaşamıştır" diyor. Muhammed de onun hakkında, "Selman-ı Farisi, bizim ailenin ferdidir. Selman, eğer ilim Süreyya yıldızında olsa gidip oradan alır" demiştir.
Muhammed'in sık sık Selman'la geceleri uzun saatler bir arada kaldığı ve Selman'ın engin bilgisinden yararlandığı rivayet edilmektedir.
Bel'am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr ve Iranlı Selman (Farisi) ve İman adındaki yardımcılarından söz edilir. Bunlardan Bel'am, Yunanlı bir köleydi. Yaiş ve Cebr (Yemenli) de birer köle idiler.
Ilhan Arsel'in Şeriat'tan Kıssalar adlı kitabının önsözünde de Muhammed'in diğer öğreticileri/yardımcıları olarak Bahîra, Verkâ ve Abdullah Ibn-i Selâm'ın adları geçer.
Muhammed katiplerini genellikle Yahudilikten ya da Hristiyanlıktan dönme ya da İbranice ve Süryanice bilen kişilerden seçerdi. Bu dillere vakıf değil iseler, öğrenmelerini isterdi. Örneğin, Hicret'in dördüncü yılında katiplerinden Zeyd bin Sabit'e Yahudi yazısını öğrenmesini söylemiştir.
Söylendiğine göre, en ziyade yararlandığı kimselerin başında, Hristiyanlıktan dönme Selman-ı Farisî ile, Yahudilikten dönme Abdullah İbn-i Selam gelirdi. Siyer'in yazarları İbn-i İshak, İbn Hişâm ve Tabakat yazarı İbn-i Sa's gibi kaynakların bildirmesine göre, Selman-ı Farisî, Iranlı bir "Mecusî" iken çok genç yaşta Hristiyanlığı kabul ederek Suriye'ye gelmiş, daha sonra Bedevîler tarafından esir alınıp bir Yahudi'ye satılmış ve onun tarafından Medine'ye getirilmiştir. Kölelikten kurtulmak için Muhammed'e başvurup da onun tarafından satın alınmasıyla İslam'a girmiş ve azad olmuştur. Hristiyan ve Yahudi dinlerini en iyi bilen birisi olarak Farisi, Muhammed'e sadece din konusunda değil, yönetim ve savaş konusunda da Muhammed'e yardımcı olmuştur. Hendek Savaşı olarak bilinen savaşta, Muhammede'e hendek kazılmasını öneren kişinin Farisi olduğu söylenir.
Abdullah İbn-i Selam'a gelince, Tevrat'ı en iyi bilen yahudi'lerden birisiydi. Muhammed'in Medine'ye hicretinden sonra Islamiyete girmiştir. Tevrat konusunda, Muhammed'e en fazla bilgi verenlerden biri olduğu kabul edilir. O kadar ki, Muhammed onu, muhtemelen bu yardımlarından dolayı, "Cennetlik olan on kişinin onuncusu" olarak tanımlamıştır. (Bkz. Sahih-i Buhari ... c.IX, s.81, ve c.X, s.25 vd.)
Muhammed bu kaynaklardan aldığı bilgileri, kendi günlük siyasetine uyduracak şekilde değişikliklere sokmuştur. Ancak, bunu yaparken, "kıssa"ları (masal ve hikayeleri) bir teviye ya da belli bir sıra ve silsile esasına göre değil, fakat Kuran'ın çeşitli surelerine ve bu surelerin ayetlerine dağıtmıştır. Bazılarını da hadis olarak ifade etmiştir.
Bu yolla Tevrat'tan aktarılan bilgilerde zaman zaman hata yapmış, Yahudilerin ve Hristiyanların itirazlarıyla karşılaşmıştır. Örneğin İsa'nın annesi Meryem'le, Musa'nın kızkardeşi Meryem'i karıştırmış, İbrahim'in babasının adını Terah yerine Azer yazmıştır. Buna benzer birçok konuda yaptığı hatalar nedeniyle Yahudi ve Hristiyanlar başta olmak üzere bölge halklarının büyük çoğunluğu peygamber olduğuna inanmamıştır.
Muhammed'in peygamberliğini ilan etmezden önceki döneminde bir hazırlık safhasından geçtiği bilinmektedir. Bu hazırlık öncesi, çocukluk döneminde daha 12 yaşlarında iken Rahip Bahira ile yaptığı görüşmeden kaynaklanan bir şartlanmayı belirtmekte fayda var. Ardından ekonomik sıkıntılar yaşaması, çobanlık yapmak zorunda kalması, amcasının kızıyla evlenme isteğinin reddedilmesi gibi olaylar onu kamçılamış ve düzene karşı bir pozisyona getirmiştir.
Bu dönemde Mekke'de putperestlerden sonra güçlü olarak hanifler bulunmaktaydı.
Hanifler, putlara karşı çıkıyor ve tek Tanrıya ve İbrahim peygambere inanıyorlardı.
Muhammed'de haniflerin etkisi altında kalmış ve onlarla birlikte olmuştu.
O dönemde bizzat hanif olarak zikredilen pek çok kişinin isimleri geçmektedir. Bunlardan bazıları, Kus b. Saide el-İyadi , Zeyd b. Amr b. Nüfeyl , Umeyye b. Ebi’s-Salt, Erbab b. Riab, Süveyd b. Amr el-Müstalaki, Ebu Kerb Es’ad el-Himyeri, Veki’ b. Seleme el-İyadi, Umeyr b. Cündeb el-Cüheni, Adi b. Zeyd el İbadi, Ebu Kays Sırme b. Ebu Enes, Seyf b. Züyezen, Varaka b. Nevfel el-Kureşi, Amir b. Zarb el-Udvani, Abdüttabiha b. Sa’leb, İlaf b. Şihab et-Temimi, Mütelemmis b. Umeyye el-Kenani, Züheyr b. Ebi Sülma, Halid b. Sinan el-Absi, Abdullah el-Kudai, Abid b. Ebras el-Esedi, Ka’b b. Lüey gibi zatlardır.
Cahiliye döneminin kayda değer hanif şahsiyetlerden ve Kureyşin hanifliği yaşatanlarından Varaka b. Nevfel, Osman b. Huveyris, Ubeydullah b. Cahş bilhassa zikredilmesi gerekenlerdendir. O günün içinde bulunduğu durumu yansıtması açısından önem arz etmektedir .
Varaka b. Nevfel eski kitapları okuyan alim bir kimseydi .
Bu dönem haniflerinin ortak özelliklerini şöylece özetlemek mümkündür:
Putları ve her türlü şirki reddetmek, mensubu bulundukları kavmin yanlış adet ve inanışlarına karşı çıkmak, cehaletin ortadan kaldırılması için faaliyette bulunmak, kavimlerinin baskılarından kurtarmak için onlardan uzaklaşarak inzivaya çekilmek ve yaratıcıyı düşünmektir. Tarihçiler, haniflerin bazılarının kutsal kitapları, sayfaları ve Zebur’u okuduklarını, bir çoğunun İbrahim’in dini üzere yaşadığını, bir kısmının da onun kelimelerini aradıklarını, bu uğurda çeşitli sıkıntılara katlandıklarını, yolculuklara çıktıklarını, rahip ve hahamlarla görüşüp onlara sorular sorduklarını, ancak aradıklarını bulamadıkları için Yahudilik ve Hıristiyanlığa girmediklerini, İbrahim'ın dinine inanmış olarak öldüklerini bildirmektedir.
Hanif kelimesi en eski kullanımı itibariyle Sami dil ailesine giren dillerde görülmekteydi. Ancak Kur’an’da kast edilen mananın dışında bir anlam taşımaktaydı. Kur’an’da müspet bir anlam yüklenen Hanif kelimesi, söz konusu dillerde menfi anlamda kullanılmakta olup, İslam literatüründe cahiliye tanımlamasına hemen hemen denk düşmektedir. Mesela; ahlaksız, dinden dönen, müşrik, kaba ve yalancı vs…anlamları da verilmiştir. Diğer taraftan Hanif kelimesi, ahlaksız, dinsiz; Süryanice de ise murdar anlamlarında kullanılmıştır. Hanif kelimesine yalancı, iki yüzlü ve müşrik manaları da verilmiştir. Hristiyan Süryaniler, “hanif” kelimesini ayrılıkçı Hristiyan mezheplerini nitelemek için de söylemişlerdir. Arapça da ise sapıklıktan doğru yolu bulmak anlamında olan “hanefe” den türediği söylenmektedir. Açıkçası putlardan uzaklaşarak tek İlaha inanan kimse demektir. ( Şemseddin Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, Ankara 1997- Sa.99, dipnot 31)
Arapların putperestliği zayıflamaya yüz tutmuş, hristiyanlık bir birine karşı fırkalara bölünmüş, Yahudilik ise dindeki hakimiyetlerini muhafaza için, Arapları kendi içlerine almayan seçilmiş bir topluluğun dini durumuna gelmiştir. Diğer taraftan tevhid anlayışı Mecusilikten alınma zıt unsurlar sebebiyle zayıflamaya yüz tutmuştur. Kaynakların ifadesinden de anlaşılacağına göre aynı bölgelerde beraber yaşamış olan Sâbîîlik ve onun istihalesi durumunda olan putperestlik, Haniflikle karşı karşıya gelmiştir.
Araplar çoğunlukla ifrat derecesine varan bir hayat yaşamışlardır. Özellikle yol kesmek, yağma ve çapulculuk, mağlup olan kabilelerin hürriyet hakkı ile beraber kişisel haklarının da galibin eline geçmesi, savaşta yenilen kabile hakkında her türlü haksızlığın serbest olması gibi anlayışlar, ataların geleneği sayılmıştır. Hatta aynı ırktan olan kabileler, sürekli birbirlerini boğazlamaktan geri kalmamışlar ve bundan zevk alır hale gelmişlerdir. Bütün Arap yarımadası cehalet ve anarşi kabusları altında eziliyordu. Şiir, edebiyat
ve diğer teşkilatlar bakımından nispeten ileri olan Araplar, iman, fikir ve ahlak bakımından çok geri kalmışlarıdır. Hatta bu şiirlerden bir tanesi de Kuss b. Sâide tarafından Ukkaz Panayırında söylenmiştir
Ey insanlar
“Allah’a yemin ederim ki bunda ne bir hata var ne de yanlış,
Allah katında bizim bu dinimizden daha hayırlı olan bir din var.
Onun gelmesi yaklaşan bir elçisi var, gölgesi başımızın üstüne düştü.
Ona ulaşan ve kendisine uyana müjdeler olsun.
Ona muhalefet edene yazıklar olsun.
Geçen çağlara ve hayatlarını gaflet içinde geçiren milletlere yazıklar olsun.”
Diyerek tabiri caizse İsa'ya yol açan Yahya rolü üstlenmiştir.. Kuss b. Sâide bu şiirini okurken Muhammed’in onu dinlemesi de ayrı bir anlam taşımaktadır. Arap Yarımadasına komşu olan devletlerin Hristiyan, Yahudi ve Ateşperest olmaları, yöneticilerin zalimane hareketleri, bu halkların başka bir din aramalarına sebep olmuştur. Hristiyanlar, Yahudiler ve Farisilerin dini görüş, fikir ve inançları beklenen ıslah edici bir peygamberin gelişi için zemin hazırlamıştır. Bundan sonra Arapların o zeminde karşılaşacakları peygamber Muhammed ve din de İslamiyet olacaktır.
Hilful-Fudul ve Muhammed Üzerindeki Etkileri:
Muhammed'in gençlik dönemindeki Kureyş'de düzen çok bozulmuş, başıbozuk bir kaos ortamı oluşmuştu. Haram aylar denilen savaşılması günah kabul edilen Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarında dahi kabileler arasında savaşlar oluyordu. Bu kuralı çiğneyenlerden biri de Muhammed'in amcası Kureyş-Kinane ittifakının komutanı Zübeyir bin Abdülmuttalip idi ve 18-20 yaşlarında iken Muhammed'de bu savaşa katılmıştı. Son 4 Ficar savaşı ile birlikte Mekke'de karışıklık iyice arttı. Haksızlıklar, hırsızlıklar, gasp, despotluk, güçsüz olanların ezilmesi, hukuksuzluk had safhaya varmıştı.
Öyle ki Mekke'ye hacca veye ticarete gelenler dahi soyuluyor, taciz ve tecavüze uğruyordu.
Bunların hakkı, hukuku gözetilmiyordu. Son olarak Yemen'li bir tacirin mallarının parası ödenmeyince, tacir Hilful Ahlaf denilen oluşuma müracaat etti ama yardım alamadı. Bunun üzerine feryat edip Mekke'de mağduriyetini dile getiren şiir okuyarak sesini duyurmaya çalıştı.
Bu durumdan etkilenenler Mekke'li zenginlerden Abdullah b. Cudan'ın evinde biraraya gelerek toplandılar ve Hilful-Fudul adlı sivil örgütü kurdular. Bu oluşumun içinde yer alanlar arasında Ebu Bekir ve Muhammed de vardı.
Hılfılfudul adıyla anılmasının nedeniyse; araplar arasında bu isimle anılan bir çok antlaşmanın daha önce yapılmasıydı. bunlardan en meşhuru; curhum kabilesinin kureyş’ten önce böyle bir antlaşma ve dayanışma yapmasıydı. Bunlar; fadıl b. fudale, fadıl b. vedea ve fadıl b. haris isimli curhum kabilesinin ileri gelen kişileridir. Bu kişilerin isimleri fadıl olduğundan bu harekete de fadılların ittifakı anlamında hılfılfudul adı verilmiştir.
Toplantıda ettikleri yemin ise şöyleydi:
“Allah’a yemin olsun ki, Mekke şehrinde birine haksızlık ve zulüm yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister iyi ister kötü ister bizden ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz. Denizlerin bir kıl parçasını ısıtacak suyu bulundukça, Hira ve Sebir dağları yerinde kaldıkça ve üzerinde dağ tekeleri otladıkça bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize maddi yardımda bulunacağız.” (İbn Sa’d, Tabakat, I, 129)
Bu oluşuma katılanların ilk işi, As b. Vail’e giderek Yemenli’nin malını ondan almak ve Yemenli’ye teslim etmek oldu. O günlerde, Has’am kabilesinden Yemenli bir tacir, kızı ile birlikte hac için Mekke’ye gelmişti. Şehrin despot kişilerinden Nübeyh b. Haccac’ın, kızını zorla elinden alması üzerine tacir, Hilfu’l Fudul’a gitti. Hilf mensupları hemen Nubeyh’in evini kuşattılar ve kızı alıp babasına teslim ettiler.
Eraş kabilesine mensup birinden mal satın alan Ebu Cehil, parasını ödemedi. Muhammed'le birlikte Ebu Cehil'e gidildi ve hiç bir itiraz olmadan parası alındı.
Sümale kabilesine mensup bir tacir Mekke’nin ileri gelenlerinden Übey b. Halef’e mal satmış, fakat parasını alamamıştı. Çaresiz kalan tacir Hilfu’l-Fudûl’a başvurdu. Teşkilat mensupları ona Übeyy’e gidip parasını tekrar istemesini, vermediği takdirde kendilerinin bizzat alacaklarını bildirmesini söylediler. Bunun üzerine Übey, parayı hemen ödedi.
Bu sivil insiyatifin olumlu girişimleri Mekkeliler arasında takdirle karşılandı, örgüt mensuplarına karşı güven ve saygı oluşturdu.
Bu örgütün, Muhammed'in kişiliğinin oluşturmasında, çevresiyle ilişkilerinin geliştirmesinde, itibar oluşturmasında etkisi büyük olmuştur.
Peygamberliği ilan ettikten sonraki dönemde dahi Hilful Fudul'dan övgüyle söz etmiş ve "Yine çağrılsam gider katılırım." demiştir. (Müsned, I, 190, 317)
Hatice ve Varaka:
Hatice binti Huveylid b. Abdul Uzza'nın doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, Milâdi 555. yılında olabileceği söylenmektedir.
O, Arapların Kureyş kavminin Hâşimiler boyundan olup babası Huveylid, annesi Fâtıma'dır.
Muhammed ile evlenmeden önce üç evlilik yapmıştır. Hatice ilk önce Varaka ibn-i Nevfel'e nişanlanmış ancak nikah yapılmamıştır. İkinci kez künyesi Ebu Hale olan İbn-i Nebbaş ile nikahlanır. Ebu Hale'nin vefatından sonra Atik ibn-i Abid ile evlenir. Atik'in de vefatından sonra amca oğlu Sayfi ibn-i Umeyye ile evlenir. O'nunda ölümü üzerine dul kalır. Bu evliliklerinden aşağıdaki çocukları doğmuştu:
1. Ebu Hale'den Hind isimli oğlan çocuğu.
2. Atik'den yine Hind isimli kız çocuğu
3. Sayfi'den Muhammed isimli oğlan çocuğu.
Hz.Hatice'nin iki çocuğunun isminin de Hind olmasına binaen künyeside Ümm-i Hind olmuştur.
Hatice çok zengindi ve ticaretle uğraşmaktaydı. Ücretle tuttuğu adamlarla Şam'a ticaret kervanları düzenlerdi. Muhammed'le tanıştı ve ondan hoşlandı, ona ticaret ortaklığı önerdi ve onun başkanlığında bir ticaret kervanını Şam'a gönderdi. Aynı zamanda hizmetkârı Meysere'yi de onunla beraber gönderdi. Hatice bu ticaret kervanından çok memnun oldu. Daha önce gönderdiği ticaret kervanlarına nazaran, bu sefer daha fazla kâr elde etti.
Hatice, Muhammed hakkında Meysere'yi de dinleyince, ona olan itimadı ve sevgisi daha da arttı. Ona anlaştıkları ücretten fazlasını verdi ve Muhammed 'e evlenme teklifinde bulundu.
Hatice Muhammed ile 4.evliliğini yaptığında 40 yaşlarında, Muhammed ise 25 yaşlarında idi.
Evliliklerinden 4 oğlu oldu; Kasım, Tayyip, Tahir, Abdullah dördu de vefat ettiler. 4 de kızı oldu; Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Zeyneb, Fatima. - 40 yaştan sonra 8 çocuk.
( Bazı kaynaklara göre Tayyip ve Tahir, Abdullah adlı oğlunun lakabları olarak belirtilir.)
Hatice, Muhammed'i amcazadesi Varaka Bin Nevfel ile tanıştırdı. Varaka Hıristiyandı ve bilimle ilgiliydi. Aynı zamanda Nasturi rahibi olan Varaka Mekkenin de rahibi ve vaiziydi. Tevrat ile İncil'ide iyiden iyiye incelemiş ve arapçaya tercüme etmişti.Çok bilgili ve Filozof bir adamdı. Dinler tarihini çok iyi biliyordu. O araştırmaları sonucunda puta tapıcılığı bırakıp hıristiyanlığı kabul etmişti.
Varaka Bin Nevfel Muhammed'i sevdi. Onun dini konulara olan ilgisi hoşuna gitmiş ve yakınlık duymuştu. Bilgili olduğu için Muhammed'de ona saygı ve ilgi gösteriyordu. Varaka'yı her zaman ziyaret ediyordu. O da Ona Tevrat'ı baştan başa okudu. Adem'den İsmail'e kadar bütün Peygamberlerin menkıbelerini anlattı. Musa'nın dinini nasıl kurduğunu, İsa'nın Hıristiyanlığını da izah etti. Vahdaniyet-i ilahiye'yi derinden derine anlattı, fikir ve halvet yollarını gösterdi.
Türk tarihçisi Enver Behnan Şapolyo'ya göre, Muhammed 15 sene boyunca Varaka bin Nevfel tarafından eğitilmiş ve Tevrat ve İncil'de yer alan bilgiler ona öğretilmiş ve yetiştirilmiştir.
Muhammed zamanında Yemen'de çok önemli bir kabile reisi vardir ve peygamberliğe soyunmuştur. Adı Yemame Rahman'idir.
Bu Yemame Rahman'i oldukça kültürlü, zeki ve saygın bir kişidir. Araplar arasında oldukça nüfuzludur. Muhammed'in bu kişiyle diyalogları olmuş, ona büyük saygı duymuştur. Hatta onunla ilişkisi öyle bir dereceye gelmişti ki, Mekkeli inanmayanlar,
"Bize ulaşan bilgiye göre,Yemame'deki şu adam, Rahman denen kişi öğretiyor sana müslumanlığı. Kuşkun olmasın ve yemin ederiz ki, biz hiçbir zaman Rahman'a inanmayız." demişlerdir. (Siratu Ibn Ishak,Muhammed Hamidullah 180/254)
Rahman insanlar arasında kullanılan bir isimdi. Ve ilginçtir ki, Arab dilindeki birçok kelime Sankstritcedir, çok tanrılı Hint bolgesi diline aittir.
Mekkeli Araplar Muhammed'in islam kelimesini bile Bu Rahman denen kişiden aldığını iddia ediyorlardı.
Bu Yemameli Rahman, peygamberlik savında bulunduğu zamanlar bir diğer adı da "Müslim" di. Yani, İslam oluşturulmadan önce adamın bir adı da Muslim! Tabii, daha sonra peygamberlik savında Muhammed başarılı olunca, müslumanlar alay etmek için "Müseylime" ve "çok yalancı" anlamında "Kezzab" ismini de eklerler. Daha sonra da İslamın tarihi derlenirken, bu Rahman ile ilgili bilgilerin büyük çoğunluğu imha edilmiştir, ilerde sorun çıkmasın diye. Yine de elde kalabilen bu kadar bilgi bile durumu gayet iyi açıklayabilmektedir.
Yemen, o zamanlarda Mısır dahil ortadoğu ve Hindistan'a kadar ki uygarlıklar için önemli ticaret noktalarından biriydi. Aynı zamanda din olarak da musevilik, hristiyanlik ve müslumanlığın temeli olan sabiilik vardı. Bunun yanında musevilik ve hristiyanlık da sonradan yerleşmişti, tıpkı Medine'de yahudiliğin yerleşmiş olması gibi. Yemen bu yüzden ticari olduğu gibi bir dinsel merkezdi de aynı zamanda.
Rahman denen kişi Yemen'in Ezd kabilesinden, bilgelik ve nüfuzuyla saygı gören bir başkandı.
Muhammed, peygamberliğini ilan etmeden önce, karısı Hatice tarafindan ticari amaçlı olarak Yemen'e de gonderilmişti. Yemen'de o zamanlar çok önemli olan Hubase fuarına katılmıştı. Zaten Rahman'la da burada tanışmıştı. (Kaynak: Muhammed Hamidullah,Islam Peygamberi 1/61)
Muhammed'in içinden çıktığı Evs ve hazrec kabileleri de, o zaman ki Arap kabileler topluluğundan bir çoğunu içine alan Ve Rahman isimli kişinin de içinden çıktığı Ezd kabilesinden ayrılmaydı.
Yani kısacası, Muhammed ve Rahman uzak ta olsalar sonuçta akrabaydılar.
Yemen kokenli bu Ezd kabilesi Muhammed için çok önemliydi. Buna örnek olarak çok sağlam iki hadis aktaralım:
"Emanet Ezd'dedir." -Tirmizi,Sunen,no 3936-
"Ezd kabilesinden olanlar, allah'ın yeryüzündeki arslanlarıdırlar.İnsanlar onları alçaltmak isterlerken, Allah onları yükseltir. öyle bir zaman gelecektir ki, kişi hep 'keşke babam bir Ezd'li olsaydı, keşke anam bir Ezd'li olsaydı'diyecek" -Tirmizi,no:3937-
işte bu yüzden, bu Yemen ve Ezd kabilesi sevgisinden Muhammed, "iman Yemenlidir, hikmet de Yemen'lidir" demiştir. Sadece sevgisinden değil tabii, Yemen'in o zamanlar bir dinsel merkez olması, bütün dinlerin kaynağı olan sabiiliğin orada merkezi din olmasıdır. Muhammed'e göre iman dolayısıyla dini oluşturan herşey, ibadetlere kadar Yemenlidir, Sabiilik kökenlidir. Bu nedenle Rahman hiç de önemsiz bir insan değildir Muhammed için.
Nitekim, peygamberliği Muhammed'e kaptırmak istemeyecek, kendisi de peygamberliğini ilan edecek, başarılı olamayınca 148 yaşında olmasına rağmen Muhammed'e peygamberlikte ortaklık dahi teklif edecektir.
Evet, bazı bilgiler gerçekten şaşırtıyor insanı. Ama olmayacak birşey de değil.
Üstelik bazı kaynaklara göre, Muhammed'den 20 yıl önce peygamberliğini ilan etmiş.
Hicret'in 10. yılında Muhammed'e şu satırlarla ortaklık teklif ediyor;
" Tanrı elçisi Müseylime'den,Tanrı elçisi Muhammed'e mektuptur.Sana esenlikler dilerim.
Ben Peygamberlikte sana ortak edildim.Yeryüzünün yarısı bize,yarısı Kureyşlilere aittir,fakat Kureyşliler adaletle hareket etmezler."
Peygamber'in,Yemame halkına öğretmen olarak gönderdiği, Reccal bin Unfuva, Müseylime ile çok iyi arkadaş olmuştu.
Ve Tanrı'nın Müseylimeyi, Muhammed'e ortak ettiğine tanıklık ediyordu.
Margoliuth'a göre ise Muhammed peygamberlikte Yemenli Rahman'ı taklit etmişti.
Rahman'dan Örnek Ayetler:
"Allah yüklü deveye in'am etti. Ondan koşan bir yavru çıkardı. Sifak (alt deri) ile hasa (barsak) arasindan."
"Salih insanlar gecelerini uyumadan, ibadetle geçirirler, gündüzleri de gökteki bulutlarin ve yağmurların kuvvetli tanrısı için oruç tutarlar."
"Tanrıyı her eksikten tenzih ederim ki, O dirilme zamanı geldiğinde, acayip bir biçimde diriltir. Sizi göğün katına yükseltir. O sizin hardal tanesi kadar da olsa işlerinizi ve gönlünüzden geçeni bilir. Insanlar bu yuzden ziyana uğrar ve lanete katlanırlar."
"Renkleri kara olduğu halde sutleri beyaz olan koyunlar uzerine and içerim ki."
"Ektiğiniz yerleri koruyunuz; yoksul olanları yurdunuza kondurunuz, azgınları yurdunuzdan uzaklaştırınız."
Bahriye Üçok'un "Dinden Dönenler ve Yalancı Peygamberler" kitabından.
Yemameli Rahman Müslim'den birkaç ayet daha;
Tohum ekerek,
Ekin yetiştirenlere,
Ekinleri biçenlere,
Buğdayları savuranlara,
Sonra öğütenlere,
Onlardan ekmek yapanlara,
Bu ekmekleri ufak ufak doğrayarak,
Et suyunda ıslatanlara,
Ve bunların üzerine,
Sade yağ dökerek yiyenlere,
Şerefine and içerek temin ederim ki;
Siz hayvan besleyerek, çadırda yaşayanlardan,
Daha meziyetlisiniz.
Binalarda yaşayanlar da size üstün gelmedi.
Karanlıkları basan gece,
Siyah Kurt,
Ve yaşına basan,
Çatal tırnaklı hayvan adına andolsun ki;
Üsseyid'lerin,
Harem'in hürmetini çiğnememiş
Olduklarını teyit ederim.
Aşağıdakiler de Kur'an'dan:
Naziat/1-5
o daldırıp çıkaranlara,
usulcacık çekenlere,
yüzüp yüzüp gidenlere.
yarışıp geçenlere,
ve bir iş çevirenlere
Andolsun ki,
Ayetler arasında bayağı benzerlik var. Allah'ın yemin şekli nerdeyse aynı. Yemame'li Müslim'in ayetlerini Muhammed'den daha önce yazdığını düşündüğümüzde;
"Yoksa Cebrail aleyhisselam Müseylime'ye de uğramış olmasın?" demekten alamıyoruz kendimizi.
O dönemin peygamber iddiası ile ortaya çıkan Esved ül-Ansi, Tuleyha Bin Huveylid, Secah ve
Müseylimet ül-Kezzab yani Yemameli Rahman Müslim'le Muhammed bin Abdullah'ı ele aldığımızda başarılı olanla kaybedenleri görmekteyiz. Peygamberlikte dikiş tutturamayanların çoğu gümbürtüye gitmesine karsi,Muhammet hocalarini cok eyilerinden sectiginden peygamberlik isinde basaridan basariya kostu.
Demekki dersi,iyi hocalardan almak gerekmis.
Bosunami dünyada 100 büyüyün arasina girdi.
Helal olsun vallaaaa.
Bizim hamsilerin bir ata sözü vardur:TÜNYA BIR AVUC KAVRULMIS FUNDUKTUR, ASK OLSUN, ONI PECERUPDA YEYENE.
Ümmetci gecinenlerin pekcogu,gerceklere hic tahammülleri olmuyor.Istiyorlarki kendileri gibi Insanligi serapa kostursunlar.
Ama kendileri ayni yerde hala dururken ,Tanrinin verdigi muazzam bilgisayari kullananlar Arsa (marsa) vardilar.
Biri düdülle sözde...... misti,....... misti,...... misti:-)))))
Ama usunu kullanan insanoglu gercekten Marsa indi.
Dua ile deyil,beyinle indiler.
Darisi dari akillilarin basina:-)))))))).
Bu ümmetcilerin cogu,herkesi kendileri gibi iskembeden atar saniyorlar.
Bir ata sözü var:Kisiyi nasil bilirsin,kendim gibi.
Bu ümmetcilerin coguda herkesi kendileri gibi iskembeden atiyor saniyorlar.
Muhammedin ve Araplarin Türkler icin söylediklerini,basta Tirmizi,Ebu Davut ve onlarca deyerli hadis yazarlari yazdigi halde ümmetciler inatla bunlari inkar etmeye calismaktadirlar.
Herkesi kandirabileceklerini saniyorlar.
Bir örnek veriyim,bunlarin yalanlarindan.
Bunlari yalanlayan önce bir Ilahi ayati veriyim size.
Tanri diyorki,biz kimin nekadar yük kaldiracagini biliriz,bu nedenle hic kimseye fazla yük yüklemeyiz.
Iste bu ayete ters düsen ümmetcilerin inanclarinin biri.Tabiki,bu masala inanmayan inanmislarda var,ama tabiki devede kulak.
Begim,Muhammet önce Kudüse uctu,ordanda Arsa havalandi,Arsda Allah muhammedi perdenin arkasinda oturmus bekliyordu,
Burasini biraz acalim,bu düsünce neden imani yok eder?Cünkü Allaha yer gösterilemez.O evrenlerin hermilimetresindedir.Ama ümmetci gardaslarimiz Allahi perdenin arkasina oturtmuslar Muhammedi bekletiyorlar,Ardada tabi.
Sonra,ne diyor Allah,ben size sah damarinizdan yakinim.
Peki Muhammede sah damarindan yakin olan Allahi Muhammedi bu ümmetciler neden Arsa gönderdi dersiniz.
Bence coh felaket ahilli olduhlarindan.Dinlerini gercekten anladihlarindan.
Devam edelim,daha coh Cincihli seylerle garsilasacagiz.
Neyse Muhammet gelip Perdenin önünde Allahin karsisina oturur.
Selam ,kelem,halhatirdan sonra Allah Muhammede güya demiski,Ey Muhammet,kavmin bir günde 50 vakit namaz kilacak.Muhammet gik demedin bu buyrugu alip geldigi gibi süratle dünyaya dönerken olacakya Musaya rastlar.Musa oralarda ne ariyorduysa.
Selam kelam,halhatirdan sonra Musa sorar.
Hayirdir,nerden böyle der.
Muhammette derki ümmetim icin 50 vakit namaz verdi Allah,onu ümmetime bildirmeye gidiyorum.
Musa ahilli kerata.
Bir beyin hesabi,
50 vakit namaz 24 saat icinde 25 saat ettigini hesap eder Musa tabi tolonun makinasinda.
MUsa Muhammede kizar,sen delirdinmi,cabuk geri dön ve bukadar namazi ümmetinin kilamayacagini söyle,bu namazi biraz indirsin.
Muhammet tornistan geri gider rica eder biraz indirsin deye,Allah 25 vakte indirir,sevincle ve sur,atle dünyaya dönerken Musa ugursuzu yine Muhammedin karsisina cikmazmi?Noldu diye sorar musa.Muhammet derki 25 vakte indirdi.Musa yine kizar,Cabuk dön geri bukadarda namaz kilamaz insanlar.
Muhammet Caresiz tekrar gerisin geri,
Bu sefer 15 vakte indiri Allah.
Muhammet Musaya rastlamamak icin tenha bir yolu tercih eder ama,Aniden Musa yine Muhammedin karsisina cikar,Musa bukadarda kilamazlar diyip Muhammedi yine Allaha geri gönderir ve Allah busefer güya 5 vakte indirir.
Görüyorsunuz sevgili insanlar,Ümmetciler,Allahla namaz pazarligi bile yaptiriyorlar peygamberlerine.
Zavalli cahallar bunun ne anlama geldiginden bile habarlari yok.
Yukarda bir ayat vermistim.Tanri diyorki,ben insanlara fazla yük yüklemem,kimin nekadar yük kaldirabileceyini bilirim.
Bu ayet baril baril bagirirken ,bizim kafalarindan zeka fiskiran ümmetcilerimiz,pegamberlerini Allahla siki bir namaz pazarligi yaptiriyorlar.
Tanri Aggil versin diyelim.
Gecelim ayni konuya deyinen baska bir ayete.
Tanri Hak dini ve Hakki birtürlü anlayamayanlara bakin nasil SESLENIYOR.
ONLAR MÜSLÜMAN OLDULAR, AMA IMAN EDEMEDILER.
Simdi gelin acalim bu ilahi ayati.
Onlar müslüman oldular,yani onlar ,haca gidiyorlar,oruc tutuyorlar,zekat veriyorlar,kurban kesiyorlar ama BENI taniyamiyorlar.
Beni Arsda gösteriyorlar,
Bana namaz pazarligi yaptiriyorlar,
Ayak isleri yaptiriyorlar,
Dünyaya indi riyorlar
Falanciyla konustu diyorlar,
Hepsi yalan.
Ben öyle bir gücümkü
Tüm evrenlerin her milimetresine varim
Insanlara sah damarindan yakinim,
Benim icin,
Ne cikmak vardir,
Nede inmek,
Ne saga gitmek,
Nede sola gitmek.
Ben nede kimseye görünürüm,
nede kimse beni görebilir.
Cünkü,ben Tüm evrenleri kaplayan bir gücüm.
Hicbir insan oglu deyil Evrenleri görmek 500 km ilerisini dahi görecek göze sahip deyildir.
Suudi bir imam, "Bir kızın bir yaşında, ancak cinselliği erteleme koşuluyla evlenebileceğini" söyledi. Haberi Lübnan televizyonundan aktaran Fox televizyonu, "Buna İslami stilde evlilik diyebilirsiniz" yorumunda bulundu.
Suudi evlilik yetkilisi Dr. Ahmed El Mubi, evlilik için asgari yaş bulunmadığını, bir, yedi, sekiz ve dokuz yaşlarındaki kızların bir evlilik sözleşmesi yapabileceklerini belirtti. El Mubi, "Ama, kız cinsellik için hazır mı? Cinsellik için uygun yaş nedir? Bunlar çevre ve geleneklere göre değişir. Bu durumda babanın fikrinin alınması gerekir" dedi.
Dr. El Mubi şöyle devam etti: "Yemen’de kızlar sekiz, dokuz, 11 ve 13 yaşlarında evleniyorlar. Diğer ülkelerde ise bu 16. Bazı ülkelerin yasalarına göre 18 yaşından önce kıza seks yasağı var. Biz Peygamber’in modeline göre hareket ediyoruz. Ayşe, Peygamber’in eşi olduğunda altı yaşındaydı. İlk kez seks yaptıklarında ise Ayşe dokuz yaşındaydı." Kasım CİNDEMİR / WASHINGTON
27 Haziran 2008
RISALEINUR
Risale-i Nur denen kepazeliğe, şaklabanlığa tepki göstermek için ortak çalışmaya davet ediyoruz...
Zaman zaman hepimiz duymuşuzdur. Risale-i Nur denilen, safsata ve kepazeliğin dik alası kitapta;Ata' mıza hakaretler edilmekte,deccal denilmekte,kendini peygamber sanan bir deli, (Said-i Nursi!!!!) halkın beynini yıkamakta, o saçma kepazeligi Kur'an ile eş tutmakta, o saçmalıkların kendisine Allah tarafından geldigini söylemekte, pek çok keramet ve mucizeler oldugunu yazmaktadır.
Bunları çoğu kez duymuşuzdur ve bu safsata'nın tuzağına düşmüş, beyni yıkanmışlarla tartıştığımızda ise çoğu kez;
"Risale-i Nur'da öyle birşey yazmıyor, sen hiç 5000 sayfalık külliyatı okudun mu?" şeklinde cevaplarla karşılaşmışızdır.
Ee, doğal olarak o saçmalığı okumaya tenezzül etmediğimiz için ilgili sayfa ve maddeleri verememişizdir.
Sadece aydınlarımızdan okuduğumuz bilgilerle yetiniyor ve onlara güveniyorduk. Ancak sayfa ve madde no'su ile araştırmamıştık...
İşte, şimdi o an geldi... Bu beyni yıkanmışlara anında sayfa ve madde no'suna kadar herşeyin cevabını verebilecek çalışmayı sizler için bir kaç haftalık çalışmadan sonra hazırladık...
Önümüzdeki haftalarda ise Kur'an' dan ayetlerle bugünün dinci geçinenlerini tek tek çamura saplayacak, onları haksız çıkartacak,yobazlıklarını deşifre edecek herşeyi,değiştirilmiş, çarpıtılmış ayetleri tek tek açıklayacağız...
VE TEPKİMİZ BU NOKTADA BAŞLAYACAK!!!!
Sizlerle ortak bir plan, strateji belirleyip bu saçma Risale-i Nur denilen kitabın, Ata' mıza hakaret eden bu saçmalığın,insanların beynini yıkayıp kandıran, hatta Rusya'da bile faaliyetleri yasaklanan bu kepazeligin son bulması için gerekli yerlere tepki gösterecegiz...
Hedeflerimizi sizlerin de görüşleri doğrultusunda belirleyeceğiz.
Risale-i Nur saçmalıklarının belli başlı olanlarını sizlere sunuyoruz.
İlk önce o saçma kitaptaki ana temadan başlık attık.
Ardından ilgili kitabın sayfa ve madde no'sunu yazdık...
Ve daha sonra ilgili yazıdan bir paragrafı sunduktan sonra, paragrafın altında internetten de kolayca tastik edebilmeniz için ilgili sayfanın bağlantı yolunu (link) ekledik.
YAZILARI ARŞİVLEYİNİZ,ÇEVRENİZLE PAYLAŞINIZ,BÜTÜN BU KEPAZELİKLERİ ANLATINIZ..
(Hiç kimse,"bunlar yalan" diyemeyecek,çünkü hepsini kendi kitap ve sitelerinden belgeledik.)
************
İŞTE GERÇEKLER.
Mustafa Kemal'e deccal dedigi yer...
Şualar - Sayfa 361 -
65: Süfyan ve bir İslâm deccalı, Mustafa Kemâl olduğu Beşinci Şuada anlaşılıyor.
66: Şapka fes gibidir. İman ile hiç alâkası yoktur
67-68: Şapkanın küfür alâmeti ve devam-ı ısrarı da dinsizlik olması üzerinde çok durmaktadır.
Şapkanın giyilmemesi için propagandaya ve kendi tabirlerince mücadele ve mücahedeye giriştikleri görülmektedir.
69: Nur talebelerinin şapka giymeyerek bere giydikleri müşahede edilmiştir.
70: Şapkanın küfür alâmeti olması ve sayılması bir iman haline geldiği gibi......
---------------------------------------------------------------
Mustafa Kemal'e katıksız kafir diyor!!!!!!!!!!!!!
Şualar, Sayfa 313
-Ezcümle, bir hadiste, "âhir zamanda dehşetli bir şahıs sabah kalkar,alnında 'Hâzâ kâfirün' (katıksız kafir) yazılmış bulunur" diye hadis var deyip benden sordular.
Dedim: "Bir acîp şahıs bu milletin başına geçer ve sabah kalkar,başına şapka giyer ve giydirir."
Bu cevaptan sonra bunu sordular: "Acaba o zaman onu giyen kâfir olmaz mı?"
Dedim: "Şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat, baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek, inşaallah Müslüman edecek." http://www.risaleinurenstitusu.org/index.a...ar&Page=313
------------------------------------------------------------------------
Mustafa Kemal'e karşı Nurun tokadı ......dediği yer;
Şualar, Sayfa 334
İkinci esas: Neşriyatı gizlemesi - gizli düşmanlar yanlış mânâ verdirmesin.
Yoksa siyasete ve dünya âsâyişine temas cihetiyle değildir. Hem eski harfle teksir makinesini bir bahane bulmasınlar. Mustafa Kemal'e karşı Nurun tokadı ise HAŞİYE altı mahkeme ve Ankara makamatı bilmiş, ilişmemişler ve bize beraat verdiler ve Beşinci Şua ile beraber bütün kitaplarımızı iade ettiler. Hem onun
fenalığını göstermek, ordunun kıymetini muhafaza etmek içindir. Bir şahsı sevmemesi,orduyu muhabbetkârane senâ içindir. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.a...ar&Page=334
---------------------------------------------
Şapkaya itiraz ediyor,sarhoş kıyafeti diyor!
Şualar, Sayfa 259
Sonra o zâlim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler:
"Sen, yirmi senedir bir tek defa takkemizi başına koymadın.
Eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetinle bulundun. Halbuki on yedi milyon bu kıyafete girdi."
Ben de dedim: On yedi milyon değil, belki yedi milyon da değil, belki rızasıyla ve kalben kabulüyle ancak yedi bin Avrupa-perest sarhoşların kıyafetlerine ruhsat-ı şer'iye ve cebr-i kanunî cihetiyle girmektense, azîmet-i şer'iye ve takvâ cihetiyle, yedi milyar zatların kıyafetlerine girmeyi tercih ederim. Benim gibi yirmi beş
seneden beri hayat-ı içtimaiyeyi terkeden adama "inat ediyor,bize muhaliftir" denilmez. Haydi, inat dahi olsa, madem Mustafa Kemal o inadı kıramadı ve iki mahkeme kırmadı ve üç vilâyetin hükûmetleri onu bozmadı; siz neci oluyorsunuz ki, beyhude hem milletin, hem hükümetin zararına, o inadın kırılmasına çabalıyorsunuz? http://www.risaleinurenstitusu.org/index.a...ar&Page=259
-----------------------------------------------
Dehşetli adam rakı müptelası,başkalarını da alıştıracak diyor!!!!
Şualar, Sayfa 314
Sonra dediler:
"Aynı şahıs bir su içecek, onun eli delinecek ve bu hadise ile 'Süfyan' olduğu bilinecek."
Ben de cevaben dedim: "Bir darb-ı mesel var. Çok israflı adama eli deliktir denilir. Yani elinde mal durmuyor,
akıyor, zâyi oluyor deniliyor. İşte o dehşetli adam bir su olan rakıya müptelâ olup, onunla hasta olacak ve kendisi hadsiz israfata girecek, başkalarını da alıştıracak."
Sonra birisi sordu ki: "O öldüğü zaman İstanbul'da dikili taşta şeytan dünyaya bağıracak ki, filân öldü."
O vakit ben dedim: "Telgrafla haber verilecek." Fakat bir zaman sonra,radyo çıkmış işittim. Eski cevabım
tam değilmiş bildim. Sekiz sene sonra Dârü'l-Hikmette iken dedim:
"Şeytan gibi radyoyla dünyaya işittirecek." http://www.risaleinurenstitusu.org/index.a...ar&Page=314
----------------------------------------------------------
Ve yine Mustafa Kemal'e söylüyor!!!!!
Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez, Çünkü bütün şerefi ve mânevî ganimeti o dostuna verip, orduyu şerefsiz bırakıyor.
Şualar sayfa 315
Beşinci Şuada sen hiç kalben nedamet etmedin mi ki, onu rakıdan ve şaraptan su tulumbası gibi tâbirlerle tezyif etmişsin?"
Ben onun bütün bütün mânâsız ve yanlış ve dostluk taassubuna mukabil derim: Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez,yalnız onun bir hissesi olabilir. Nasıl ki ordunun ganimeti, malları,erzakları bir kumandana verilse zulümdür, dehşetli bir haksızlıktır.
Evet nasıl o insafsız, o çok kusurlu adamı sevmemekle beni itham etti,âdeta vatan hâini yaptı. Ben de onu, orduyu sevmemekle itham ediyorum. . Hakikat ise, müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemaate,orduya tevzi edilir ve menfîler ve tahribat ve kusurlar başa verilir.Eski Harb-i Umumîden biraz evvel, ben Van'da iken, bazı dindar ve müttakî zatlar yanıma geldiler.
Dediler ki: "Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor. Gel, bize iştirak et.Biz bu reislere isyan edeceğiz."
Ben de dedim: "O fenalıklar ve o dinsizlikler,o gibi kumandanlara mahsustur. Ordu onunla mes'ul olmaz.
Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var. Ben bu orduya karşı kılıç çekmem ve size iştirak etmem." http://www.risaleinurenstitusu.org/index.a...ar&Page=315
----------------------------------------------------------------------------------------
İngilizler, islamı kendi elinizle bitirin diyor..
Bugün kü F.G' de aynı yolda ilerliyor!!!!! Eski Amerikan Cia şefi, Ronald Kessler'in "Cia at War" kitabında da aynısı var!
Fetullah Gülen(ya da Fethullah), Dinlerarası diyalog ve ılımlı islama öncülük ediyor.
Yabancılar , aramızdaki dostluğun tek engeli islam diyorlar, yahudi ve hristiyanlar hakkındaki sert ayetler diyorlar.
İslam'ı kendi ellerinizle bitirin diyorlar.
İşte İngilizlere hizmet eden din simsarı said nursi, işte amerikanlara hizmet eden din simsarı fetto!!!! İkisi de aynı.... Aşağıdaki sözlerini okuyunuz...
Emirdağ Lahikası, Sayfa 277
Büyük Doğu'nun yirmi dokuzuncu sayısında; "Lozan'ın İçyüzü" diye yazılan makaleden.
İngiliz murahhas heyeti reisi Lord Gürzon, nihayet en mânidar sözünü söyledi.
Dedi ki:
"Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve
Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz."
Lozan'da Türk murahhas heyeti başkanı bulunan ve henüz hakikî kasıtları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye'yi mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayırmak
olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki:
"Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden, yani an'ane-i İslâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri-yâni İsmet'in beslediği-azmin, inkâr edilmez delilidir."
Sonra Ankara gizli meclis toplantıları... Fakat esas meselelerde daima baş başa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içtimaları ve karar: "Din öldürülecektir."
Lozan Konferansının ikinci sayfası: "..... Artık herşey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dini terk ile herşey yapılacak.
Yeni hizbin (Kemalizm ve İsmet hükûmeti) bundan böyle, bu millette,İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket etmekte,hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i salip kumandanlarından, dini vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudut dışı değil de,hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı şüpheden varestedir."
Nihaî Vesika Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarasında,"Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?" diye yükselen itirazlara,Lord Gürzon'un verdiği cevap:
"İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.a...si&Page=277
------------------
Mustafa Kemal ve İsmet islamiyeti öldürüyor diyor!!!!
Emirdağ Lahikası, Sayfa 278
Yani Mustafa Kemal ve İsmet'in verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır."
Artık bunun üzerine herşey ap açık anlaşılıyor, değil mi?
Gizli anlaşmanın entrikası
Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun'î istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile,Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum'dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika'da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu,tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle Kur'ân'ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müthiş plânının zeminini Amerika'da hazırladıktan sonra İngiltere'ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:
"Siz Türkiye'nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum."
Aynı Hayim Naum Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet'i kendine dost bulmuş.
Onun için üçü birleşmiş. Ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mâni kalmamıştır.
Hayim Naum o sırada Ankara'ya kadar da uzanarak plânın muvaffakiyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde-yani Mustafa Kemal yanında-emin bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir.
Öyle ki, bu tesir, mahut mevzuda Hayim Naum'dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına tesadüf etmekle muradına ermiş ve artık Türkü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur
tamamlanmıştır.
İşte bu ehemmiyetli vesika, tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk küsur sene evvel hadis-i şerifin ihbarına dair beyan ettiği hadiseyi tasdik ettiği gibi; ve Şeriat-ı Ahmediyeye ihanet eden o dehşetli
şahsın mühim bir kuvveti Yahudi olduğu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarın hakikatını gösterdiklerini ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.a...si&Page=278
---------------
Kur'an a zararlı, ölmüş gitmiş adam, Mustafa Kemal diyor!!!!!!!
Emirdağ Lahikası, Sayfa 247
Bana hücum eden garazkarların en esaslı sebebi, Mustafa Kemal in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle beni eziyorlar.
Ben de o garazkarlara derim ki:
Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükumetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir hadis-i şerifin ihbarıyla Kur'ân a zararlı öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra Mustafa Kemal o adam olduğunu zaman gösterdi.
Ben de beş yüz seneden beri kahramanlığıyla ve hakperestliğiyle dünyaya meydan okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve zaferini hilaf-ı hakikat olarak M. Kemal e vermediğim için,garazkar dostları, beni yirmi senedir bahanelerle tazip ediyorlar.
Evet, mahkemede ispat ettiğim gibi, "şerefler, müsbet hayırlar,maddi-manevi ganimetler orduya, cemaate verilir, tevzi edilir; kusurlar, menfi icraatlar başa, reise verilir" diye bir kaide-i hakikatle, "Kahraman ordunun ve bilfiil asker ve asker başında çalışan cesur zabitlerin zaferleri ve şerefleri Mustafa Kemal e verilmez;
belki kusurlar, hatalar yalnız ona verilir" diye, beni onu sevmemekle itham edenleri, kahraman orduyu sevmemekle ve şereflerini kırmakla itham edip, onlara hain-i millet nazarıyla bakıyorum. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.a...si&Page=247
------------
Sözde bir hadis-i şerif'te islamiyetin zararına çalışacak birinden bahsediliyormuş ve bu kişiyi Mustafa Kemal olarak kendine göre tefsir etmiş!!!!
Emirdağ Lahikası, Sayfa 248
O, beni taltif etmek ve bütün vilayat-ı şarkıyeye vaiz-i umumi yapmak için, Ankara ya istedi.
Ben oraya gittim. Bu gelen üç madde, beni, onun dostluğundan vazgeçirdi. Yirmi sene inzivada azap çektim, dünyalarına karışmadım.
Birinci madde : Bir hadis-i şerifin, ahir zamanda an anat-ı İslamiyenin zararına çalışacak diye haber verdiği adam bu olduğunu ef aliyle göstermesidir. Ben, otuz altı sene evvel o hadisi tefsir etmiştim.
Aynen bu adama manası çıkmış. Mahkemedeki müdafaatımın üçüncü esasında izahı var. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.a...si&Page=248
--------
Reis-i Cumhura Gönderilen İstidanın Zeylidir Ki Mecbur Oldum .
"Ölmüş gitmiş dünyadan ve hükümetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadis–i Şerif'in ihbariyle Kur'an'a zararlı bir adam çıkacak demiştim.Sonra Mustafa Kemal'in o adam olduğunu zaman gösterdi.
Emirdağ Lâhikası http://www.risaleara.com/oku.asp?id=3669&a
-----------------
Risale-i nur'u herkes okuyabilir ve kimse itiraz etmez diyor!!!!
Haşiye O muhakkiklerden tek birisi Risale-i Nur'dur. Yirmi senedir en muannid filozofları ve mütemerrid
zındıkları susturan eczaları meydandadır. Herkes okuyabilir ve kimse itiraz etmez. http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1817
(sayfanın en altında yazıyor.)
--------------------------
Bir kepazelik olan Risale'nin,askerlikten ve kutsal savaştan üstün olduğunu söylüyor!!!
Nur' cular askere gitmiyorlar,kaçıyorlar!Gidenler ise o gözbebeğimiz TSK'yı yıkmak için ellerinden geleni yapıyorlar!!!!!!
Bakın aynen şöyle diyor;
Risale-i nur öyle değerli bir kitaptır ki ,kuranın onda yansıyan nurlarına hizmet etmek ,askerlikten ve kutsal savaştan daha üstündür.benim elimde fırsat ve param olsa, Risale –i nur hizmetinde olan değerli kardeşlerimi askerlikten kurtarmak için; bin lira karşılığında bile olsa bedeli öder ve kurtarırım onları.
Lemalar | On Altıncı Lem´a | 156
Ve ayrıca yine Atatürk'e atıfta bulunarak "başların çoğu sarhoş,okumaz. Okusa da anlamaz" diyor!!!
Diyorlar ki:
"Madem sizin elinizdeki nurdur, topuz değildir. Nura karşı muaraza edilmez ve nurdan kaçılmaz ve
nurun izharından zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza ihtiyatı tavsiye ediyorsunuz, çok nurlu risaleleri halklara gösterilmesini men ediyorsunuz?"
Bu suale karşı cevabın muhtasar meâli şudur ki:
Baştaki başların çoğu sarhoş, okumaz. Okusa da anlamaz, yanlış mânâ verip ilişir. İlişmemesi için, aklı başına gelinceye kadar göstermemek lâzım geliyor. Hem çok vicdansız insanlar var ki,garaz veya tamah veyahut havf cihetiyle nuru inkâr eder veya gözünü kapar. Onun için, kardeşlerime de tavsiye ediyorum
ki, ihtiyat etsinler, nâehillerin eline hakikatleri vermesinler.
Hem ehl-i dünyanın evhâmını tahrik edecek işlerde bulunmasınlar. Haşiye http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1330&
--------------------------------------------------------------------
"Risale-i nur,kalbi,ruhu,duyguları aydınlatan ve insanların her derdine ilaç olan bir kitaptır. " !!!!!! diyor!!
Lemalar | Fihrist | 365
bütün musîbetzedelere mânevî bir tiryak ve gâyet nâfi bir ilâç hükmünde bir risâledir.
Bu risâle, maddî musîbetleri, ehl-i îman için musîbetlikten çıkarıyor.
Asıl ehemmiyetli musîbet, kalbe ve rûha gelen dalâlet musîbetleri olduğunu beyân ettiği gibi, musîbetzedelerin ömür dakikaları ehl-i sabır ve şükür hakkında ibâdet saatleri hükmüne geçip, şekvâ kapısını kapar, dâimâ şükür kapısını açar bir risâledir. http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1586&a
-----------------------------------------------------
Kuranı kerimin ruhu risale-i nurun cesedine girmiştir.diyor!!!!
Emirdağ Lâhikası | Yirmi Yedinci Mektubun Lahikasının Zeyli | 74
O nurcunun sözünü aşırı bir şeymişl gibi düşündüğüm zaman , kuranın hakikatı bana bana manen şöyle seslendi:
cesede elbiseye bakma ; bana bak.O , benim hakkımda konuşturuyor.Doğru söylemiş! Kuran böyle söyleyince bende artık itiraz etmedim.
Bu zat, doğrudan doğruya hakaik-i imaniye ve Kur'âniyeyi bir şahs-ı manevi mahiyetinde, Risale-i Nur şahs-ı manevisinin cesedine girmiş ve eczalarının libasını giymiş bir tarzda, fevkalade bir sena ile ona hitap ediyor. Ben, baktıkça, birden itirazkarane hüsn-ü zannı pek ziyadedir tahattur ettiğim dakikada, hakikat-ı Kur'âniye manen dedi: "Cesede, libasa bakma; bana bak: O, benim hakkımda konuşuyor.
Doğru söylemiş." Ben daha ilişmedim. http://www.risaleara.com/oku.asp?id=3515&a
---------------------------------------------------
Risale-i nur, Kuran'ın bir mucizesi imiş... miş... miş!!!
Mesnevi-i Nuriye | Katre | 71
Risale-i nur kuranın bir mucizesi olduğu için , her şeyde bir marifet penceresi açmıştır.Bu kitap kurana mahsus bir sırrı çözerek,bir yıllık işi bir saatte görecek duruma ulaşmıştır.. Risale-i nur,peygamberin asası gibi , nereye vurmuşsa su çıkarmıştır.
Kur'ân ise, bize asâ-yı Mûsâ gibi bir hakikat vermiştir ki, nerede olsam, hattâ taş üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ-i hayat fışkırıyor.
Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhafazaya muhtaç olmuyorum http://www.risaleara.com/oku.asp?id=2355
------------
Kur'ân ise, bize asâ-yı Mûsâ gibi bir hakikat vermiştir ki, nerede olsam, hattâ taş üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ-i hayat fışkırıyor.
Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhafazaya muhtaç olmuyorum http://www.risaleara.com/oku.asp?id=2356
----------
Çekirgeler, kuşlar bile Risale ile ilgileniyorlarmış!!!
Emirdağ Lâhikası | İkramı İzhar Mektubunun Tetimmesi | 61
Diğer yaratıklar nasıl risale-i nurla ilgileniyorlarsa,kuşlarda ,ilgilenirler elbette onunla … kuşlar risale-i nuru , başarılarından dolayı tebrik edip alkışlarlar.
risale-i nura çekirgeler , kuşlar bile ihtiyaç duyarlar .onun için risale-i nur okunurken gelir;onu dinlerler.hatta yalnızca risale-i nuru değil ;nur şakirtlerinin gelen mektupları bile dinledikleri olur bunların.
Marangoz Ahmed in gönderdiğimiz mektupları arkadaşlara gecede okumak zamanında, iki çekirge mektubun başına gelip ta bitinceye kadar dinlemelerini gördüm. Birkaç gün evvel biz mektubu yazarken,iki güvercin, mektubun makbuliyetini ve müjdeci serçe ve kuddüs kuşlarının müjdelerini tasdik ettikleri gibi, marangozun iki çekirgeleri de güvercinleri ve müjdeci kuşları tasdik ederek, "Biz dahi Risale-i Nur u tanıyoruz diye" lisan-ı halleri ifade ediyor diye latif ve manidar tevafuk olmuş. http://www.risaleara.com/oku.asp?id=3483&a
----------------------------------------------------
Yağmur ve şimşek meleği,risale-i nuru alkışlıyor.
Sikke-i Tasdik-i Gaybi | Risale-i Nurdan Parlak Fıkralar ve Bir Kısım
Güzel Mektuplar | 183
Risale-i nuru sadece kuşlar değil,gökte ve kuşlar bulunan her şey de alkışlıyor.Bu kitabın kerameti,yalnızca insanlar da,hayvanlarda,uçan kuşlarda değil,cansız cisimlerde bile kendini gösteriyor.Bu keramet karşı koyuyorsa yağmur yağmıyor.Ayrıca kuraklık oluyor.Gerekli kılıyorsa yağmur yağıyor.Yağmur ve şimşek
meleği,risale-i nuru alkışlıyor.Ona saygısızlık gösterildiği,aleyhine bir iş yapıldığı zaman yeryüzü itiraz ediyor.Bu yüzden deprem oluyor.Kainat,risale-i nurun serbest bırakılmasına sevinirken onun mahkum edilmesi toplattırılması karşısında hiddetle şidetini gösteriyor öfkeleniyor.(sikke-i tasdiki gaybi) http://www.risaleara.com/oku.asp?id=3941&a
----------------------------------------------------------
2.Dünya savaşına katılmamızı Risalei nur engellemiş!!!!
Sikke-i Tasdik-i Gaybi | Risale-i Nurdan Parlak Fıkralar ve Bir Kısım Güzel Mektuplar | 180
"dünya savaşına katılmamızı önleyende risale-i nur olmuştur.
Risale-i nur kerametiyle bela ve felaketleri önlüyor.böylece risale-i nurun kerameti sadece yaratıklarda değil olaylarda da etkisini gösteriyor.anadoluya gelecek bela ve felaketlerin önüne geçmekte risale-i nuır en önemli bir rol oynuyor. http://www.risaleara.com/oku.asp?id=3938&a
------------------------------------------------------
Değerli Tepki Grubu,
Sizleri,bu saçmalık,kepazelik ve şaklabanlıklarla daha fazla sıkmamak için buradan itibaren kısa kısa geçiyorum...
Risale-i nur düşmanları teslim almak zorunda bırakan elmas bir kılıçtır.(sikke-i tasdiki gaybi Ölüm hakikatının muammasını yalnızca Risale-i nur çözmüştür.(meyve risalesi) Risale-i nur said nursiye Allah tarafından verilmiş.( bediüzzaman 1960 cevap veriyor)
risale-i nurun kerameti öldürücü zehirlerin 9 kat daha tesirlisini yutan adamı bile ölümden kurtarıyor.risale-i nurun kerametiyle bu kadar tesirli ve öldürücü zehir üstada yutturulmuş ama ona tesir etmemiş.( (sikke-i tasdiki gaybi) risale-i nurun kerameti kendisine önem vermekte kusur edenlere tokat vurmak biçimindede kendini gösterir.bu tokatlardan kimileri zecr ve ceza tokatıdırlar.kimileride şefkat tokatıdırlar.Risale-i nur
tarafından vurulan tokat olaylarının sayısı 100 den fazladır.Vurulan tokatlarla bazı kimselerin işleri bozulmuş durumalrı sarsılmıştır.Bazı kimselerin sağlıkları bozulmuş hatta kalem tutan elinin parmakları kırılmıştır.Bazı kimselerin malları hatta hayatları ellerinden gitmiştir.(lemalar risalesi)
Ekmek ve suya ne kadar ihtiyaç varsa,risale-i nura da o kadar ihtiyaç vardır. .(Emirdağ lahikası)
peygamberimiz nasıl sadece kuran kerimin tercumanı idiyse üstatda risale-i nurun bir tercumanı durumundadır.( hizmet risalesi)
risale-i nur peygamberimizin risaletinin bir mirasını verir üstada.(iman hakikatlaeri)
risale-i ur bu çağda , bu tarihte bir urvetil vuska kopmayan kulptur.Kopmaz bir zincirdir.Bir Allah ipidir.Bu Allahın ipinei elinei alıp tutunan kurtulur.(meyve risalesi)
şeraite nüfuz etmenin en kısa , en hatasız en zevkli yolu ; risale-i nura bağlanmaktır.( meyve risalesi)
risale-i nur kendisine hizmet edenleri , başta talebelerini mutlaka cennete götürecek.(sikke-i tastiki gaybi)
risale-i nur , herkese ,abı hayat=hayat suyunu , yani ölmezlik suyunu içiriyor.Musa peygamberin asası,nasıl bir taştan 12 çeşme akıttıysa ve gerek musayı , gerek beraberindekileri nasıl susuzluktan kurtardıysa,risale-i nurda öyledir.bir kuran asasıdır.(miftahül imam)
Risale-i nur ve talebelerinin uğraştıkları,yeryüzündeki bütün önemli görevlerden daha önemlidir.(hizmet rehberi) risale-i nuru okumak , ona hizmet etmek bir ibadettir.Ona hizmet üç aylarda yapılan zikirlere bile tercih edilir.( meyve risalesi) risale-i nur u okumak ve yazmak , alim olmak için yeterlidir.Başka bir şey istemez. meyve risalesi) fazla değil yalnızca 1 yıl bu risaleleri ve onun verdiği dersleri okuyan kimse,bu zamanın en önemli en gerçek alimi olur.
Hatta hiç anlamasa bile,değil miki,risale-i nur talebelerinin manevi bir kişilikleri vardır.Öyleyse bu zamanın alimidir.Sizin kalemlerinizde,o manevi kişinin parmaklarıdır.Öyleyse hadiste gösterilen sevabı alırsınız.(nur meyveleri)
Risale-i nur bir elektiriğe benzer .Son derece yüksek ve derin bir ilimdir o.Öyleyken,ne tahsile,ne ders çalışmağa,hacet kalmadan,zahmet bile çekmeden herkes onu anlayabilir.(sikkeyi tasdiki gaybi)
Nur medreseleri eski medreselerden farklıdır.Eski medreselerde 5-10 yıl okumaya karşılık,risale-i nur okutulan yerlerde 5-10 hafta okumak yeter.Çünkü risale-i nur , 5-10 haftada 5-10 yıllık sonucu
verebiir. (sikkeyi tasdiki gaybi)
Risale-i nura itiraz edilemez.yapılacak bir itiraz,en ulu kişilerden kutubu azamdan da gelse aldırış edilmemelidir.(hizmet rehberi)
Risale-i nur günahlara kefarettir. (sikkeyi tasdiki gaybi)
Risale-i nur,herhangi bir günahın terk edilmesinden doğacak günahı bağışlattırır.(taryak)
Risale-i nur tek başına bir ordu kadar güçlüdür.( sikkeyi tasdiki gaybi)
Risale-i nurdaki güç hiçbir cemiyette , hiçbir komitede yoktur.(sözler risalesi)
Evinde 2-3 ay aş için ateş yanmadığı; bu evde su ve hurmadan başka yiyecek bulunmadığı yolunda patetik hadisler nakledilmiştir. Bu hadislerin Buhari'de yer alma konusu başka bir tartışma konusudur, çok da uzun sürer.
Başka hakikatlere bakalım-bırakalım tenakuz olarak kalsın-:
*Çok zengin bir kadın olan Hatice'den miras kalanlar
*Ebubekir'in sağladığı mallar
*Medinelilerin sağladığı mallar
*Düşünülemeyecek kadar çok ganimetler: Medine yakınlarındaki Hurmalıklar; Hayber Hurmalıkları; Fedek Hurmalıkları bkz:( Sahih-i Buhari tecrid: 1288 nolu hadis ve Kamil Mirasın açıklamaları)
*Humus (savaş ganimetinin beşte bir payı)
*Ayetnip (Bazı savaş ganimetlerin tümü. Örnek: Nadiroğullarından Fedek Halkından elde edilen ganimet böyle olmuştur. F.Razi: 29/284; Kurtubi 18/19 )
*Ayetnip hakkında nüzul olan HAŞR SURESİ 6.AYET:6 - Allah'ın, onlardan peygamberine verdiği ganimetlere gelince siz onun üzerine ne at, ne de deve sürmediniz. Fakat Allah peygamberini, dilediği kimselerin üzerine salar. Allah her şeye kadirdir.
Haşr Suresi 6. ayetin Tefsiri: Elde edilmesinde zorluk olmayan ganimete de fey' adı verilmiştir. Şer'an da fey', kâfirlerin mallarından müslümanlara dönen ganimet ve haraç gibi gelirler demektir. Denilmiştir ki ganimet, harb esnasında kâfirlerden üstünlük ve galibiyyetle alınan şeylerdir. Hükmü, Enfâl Sûresi'nde geçen "Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah'a, Resulüne..." (Enfâl, 8/41) âyeti gereğince beşte birdir. Fey' ise harp bittikten ve feth edilen yer Dar-ı İslâm olduktan sonra onlardan alınan mallardır. Hükmü, beşe bölünmeksizin hepsi müslümanların menfaatlarına uygun olan yönlere sarf edilir." âyette geçen zamirinden maksat, yurtlarından sürülen kâfirler, yani Benî Nadir'dir. Onlardan Resulullah (s.a.v)'a ganimet olarak verilenler de, bırakmış oldukları taşınır ve taşınmaz malların ganimet olmak üzere Resulullah'ın eline verilmesi ve tasarrufuna geçirilmesi demektir.
SÜNNETE BAKALIM: Nadir Oğulları'nın malları, elde edilmesinde fazla zorluk çekilmeyen ganimet kabilinden bir fey' olarak kalmıştı. Sahâbîler bunun, Bedir'de olduğu gibi Enfâl Sûresi'de bulunan âyetlerin hükmü gereğince beşe bölünerek kalanın taksim edileceğini sanmışlardı. İşte bu âyetle bunun bilhassa Resulullah'a aid bir fey' olduğu beyan edilerek buyuruluyor ki, Allah'ın yurtlarından çıkarmakla perişan ettiği o kâfirlerden fey' olarak Resulü'ne iâde buyurduğu mala gelince siz ona ne at oynattınız ne de deve.
HADİSE BAKALIM TEKRAR: Buharî, Müslim Tirmizî, Nesaî ve diğer kaynaklarda rivayet edildiğine göre, Hz.Ömer demiştir ki, "Nadir Oğulları'nın malları, Allah Teâlâ'nın, Resulü'ne ganimet olarak verdiği, elde edilmesi hususunda müslümanların ne at ne de deve sürmediği ganimet malı idi ve Resulullah'a mahsustu. Hz.Peyamber bu maldan ehlinin bir senelik nafakasını ayırdı, kalanını silah ve hayvanat ile Allah yolunda hazırlanmak için sarfetti. Nadir Oğulları'na karşı yapılan kıtal da ehemmiyetsizdir." (sÜNNET VE hADİS DIŞINDA yukarıdaki Ayet tefsiri Elmalılı Hamdi Yazırdan alıntılandı)
* "De ki, ganimetler Allah ve Peygambere aittir. (Enfal, 8/1),
* Muhammedin şahsi zengiliğinin DİĞER işaretleri: 60'tan fazla kölesi, 20 cariyesi; Karılarından Ayşe'nin bir andını bozması üzerine KENDİSİNE AİT OLANLARDAN 40 köle birden AZAD etmesi (Buhari; tecrid hadis no: 699 ve devamına dair kamil Miras'ın İzahı)
* Veda Haccı öncesinde kendi hazinesinden 100 deve kuban kestiren, hatta bir kısmını da kendi kesen; bir kısmını da damadı Ali'ye kestirEBİLECEK bir dünyalığa
sahip olması (Buhari ve Müslim'de Kitabu'l-hac'ca bkz).
* Rukye: Nefes etme ve okuma sonucu Teda vi ettiği-yani E't-Tıbbün-nebevi'yi uyguladığı vakalarla doludur Kütub-u Sitte. Her defasında Rukye adı altında ücret aldığın: koyun sürüleri, kurutulmuş, yoğurt, et artık 'Şifa bulan'ın gönlünden ne koparsa, gücü ne kadarsa ÜCRET almıştır Muhammed (s.a.v). Uhruc duası ile (''Uhruc adevullah, ene resullullah!'') diyerek Cin çıkaran da bu Muhammed Mustafa'dır.
* El-Müellefetül Kulüb ve ganimetlerin büyüklüğüne örnek:
Hevazin-Huneyn savaşında ganimet olarak elde edilenler Buhari'nin e's-Sahih'inde sayılıp dökülür: 6 bin kadın; 24 bin deve; 40 bin davar; 4 bin okiyye gümüş. Taberi ve Ceziri'ye göre düpedüz RÜŞVET VEREREK kabilenin ileri gelenlerinin Kalplerine İslama Isındıran (Yaşar Nuri terminolojisi ile) da bu Zat. EbuSüfyan'dan-Hars oğlu Ala'ya kadar 15 kişilik putataparlara İslama gelsinler diye 100'ER (YÜZ'ER) deve verende O. Kurana El-Müellefetül Kulüb diye de girmiş bu olay.
Sahihi Buhari'de ve İbni İshak'da Cabir b. Abdullah rivayetine göre şunları okuyoruz:
''Benden evvel hiç kimseye (diğer nebilere) verilmedik beş şey, hep birden bana verilmiştir:
1-) Düşmanın kalbine korku salmak
2-) Yeryüzü bana namazgah kılındı
3-) Cihad yolu ile bana ganimet helal edildi (''Ganaim bana helal edildi'' Halbuki benden evvelki Nebilere helal değildi)
4-) Bana Şafaahat verildi
5-) Bütün kavimlerin peygamberi sayılmak (''Benden evvel her nebi hassaten kendi kavmine ba's olunurken; ben umum-ı nasa ba's olundum'') Buhari c.II s. 223
* Enfal suresi: 1 - Sana ganimetlerin bölüştürülmesini soruyorlar. De ki, ganimetlerin taksimi Allah'a ve Resulüne aittir. Onun için siz gerçekten mümin kimseler iseniz Allah'tan korkun da biribirinizle aranızı düzeltin. Allah'a ve Resulü'ne itaat edin. (Elmalılı Meali)
* De ki; enfâl (ganimet), Allah ve Resulünündür. Yani enfâl hakkında hüküm vermek Allah'a ve Resul'e mahsustur. Bunda kimsenin oyu ve onayı yoktur. Allah nasıl emrederse Resul de onu öylece tebliğ ve icra eder (Elmalılı Tefsiri)
* Enfal suresi: 41- Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. O da peygambere ve ona yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir. Eğer siz Allah'a iman etmiş, hak ile batılın ayrıldığı o gün, iki ordunun karşı karşıya geldiği o (Bedir) günü kulumuza indirdiğimiz âyetlere iman getirmiş iseniz bunu böyle biliniz. Ve biliniz ki, Allah, herşeye kâdirdir. (Elmalılı Meali)
Kendi payından 1/5'den fakir fukara & garip gurebayı doyurmakla mükellef iken Seyyid-i Kainat genellikle bunları kendisine ve aile efradına sarfederdi:
Örnek 1-) Hayber fetinden sonra hayber arazisinden çıkan bütün meyve, hububat cinsi ürünlerin önemli bir kısmını (Öksüz, yoksul, fakir ve gariplere d e ğ i l) Hane-i saadetine -kadınlarına kullanımlık- için göndertmiştir. Buhari: e's-Sahihlerden Abdullah İbn Ömer rivayetidir C VII Hadis no: 1052
Örnek 2-) Beni Nazır yahudilerindenele geçirdiği malları kendi ailesinin geçimine ayırmıştır. Sahih-i Buhari Cilt VII. S 332.
* Cihad etmeden (at sürmeden) ele geçirilen ganimetleri HİÇ PAYLAŞMAZDI:
Haşr suresi: 6 - Allah'ın, onlardan peygamberine verdiği ganimetlere gelince siz onun üzerine ne at, ne de deve sürmediniz. Fakat Allah peygamberini, dilediği kimselerin üzerine salar. Allah her şeye kadirdir. (Meali)
Haşr 6:. Buharî, Müslim Tirmizî, Nesaî ve diğer kaynaklarda rivayet edildiğine göre, Hz.Ömer demiştir ki, "Nadir Oğulları'nın malları, Allah Teâlâ'nın, Resulü'ne ganimet olarak verdiği, elde edilmesi hususunda müslümanların ne at ne de deve sürmediği ganimet malı idi ve Resulullah'a mahsustu. Hz.Peyamber bu maldan ehlinin bir senelik nafakasını ayırdı, kalanını silah ve hayvanat ile Allah yolunda hazırlanmak için sarfetti." (Alusi Tefsiri)
* Savaşa katılmış olan k a d ı n l a r a ganimetten (Ganaim) pay ayrılmaz (!). Bu konuda kadınlara hak tanınmamıştır. Buna karşılık savaşa katılan a t l a r a hak tanınmıştır.
Örnek: Abdullah İbn-i Ömerden rivayetine göre Muhammed ganimet alınan mallardan her bir süvariye bir ''sehm'' (pay); ve süvarinin sahip bulunduğu ''AT'' için ise 2 ''sehm'' (pay) ayrılmasını öngörmüştür; böylece süvarilere 3 pay üzere ''nasib'' kılınmalarını sağlamıştır. Sahih-i Buhari Hadis no: 1635. C: X.
* Bu ganimet konusu çok hassas bir mevzuudur: Bu ''Ganimet Siyaseti'' İslama taraftar ve saha kazandırmak açısından son derece yararlı olmuştur. Muhammed taraftarları Çete saldırıları, baskın, Mukatele ve Kıyımda meşruiyet ve ç ı k a r görerek kılıç sallamışlardır.
* Ganimet derken tam olarak ne kastediliyor ve bu savaş ve Kıyımlar sonunda üleştirilen nedir. Bakalım neymiş:
* Köle (Kadın ve çocuklar)
* Cariye
* Hurmalıklar, verimli-verimsiz bütün topraklar
* Deve, at, koyun, kuzu ve her türlü davar
* Gümüş - altın - gibi tüm mücevheratlar
* Ele geçirilen silahlar
* ''Hicri 3. yılda Muhayrık adındaki Sahabisi Muhammede vasiyet yoluyla 7 (y e d i ) Hurma bahçesi bağışlar'' (Muhammed Hamidullah; İslam peyga
mberi) Bunları beyt-ül Mal'e (devlet bütçesine katıp fakir fukara-garip gurebayı doyuracak yerde, Kullanımı hane-i saadetine devretmiştir. Kadınları ve ev ahalisi ve kendisi bundan sebeplenmiştir.
* Mealen bu yazılanlara Hilafen rivayet edilmiş Hadislerden Örnekler:
1-) ''Peygamber öldüğünde, zırhı, bir yahudi'de 30 dirhem karşılığında rehin imiş'' Sahih-i Buhari
2-) ''Biz peygamber karılarının evinde 2-3 ay bazen geçerdi de evde ateş yanmaz, sıcak aş pişmez idi. '' E's-Sahihlerde Hz Ayşe'den rivayet edeilir.
3-) ''İki kara nesne ile yaşıyorduk: Hurma ve su. Peygamberin Medineli komşuları vardı bunların sağılan koyunları vardı. Sağdıkları koyun sütünden Nebiiye armağan gönderirlerdi. Peygamber bize de içirirdi.
(Buhariden yine Hz Aişe rivayet eder).
Bunları okuyan, işitenler ağlarlar camilerde. Veda Haccında 100 deve kişisel servetinden kestiren; Bayramlarda 2şer koç kestiren bir Nebii nerede ise yarı aç-yarı tok yaşar ve karnına ''açlıktan taş basarmış''...
* E's-Sahihlerden (Buhari hadislerinden) son çarpıcı bir örnek:
''Adamın biri peygambere gelip istekte, yardım talebinde bulunuyor. Peygamberde o kişiye ''iki dağın'' arasını dolduracak kadar çok koyun verdi.'
Bu bonkörlüğün sebebi: 'ganaim'. Haydan gelen (mal-mülk); Huy'a gider
Önce akıl yürütüyorum, Kuran kendinden önceki Tevrat ile oldukça fazla benzerlikler içerir, peki Tevrat kendisinden önceki bazı metinlerle benzerlik gösterir mi?
Ne yapıyoruz araştırıyoruz, tarihi metinler inceliyoruz, Sümer çivi yazıları, Mitoloji vs vs.
Ve şaşılacak şekilde Tevrat'taki metinlerin benzerlerine rastlıyoruz.
Sümer yazıtlarında !
Şimdi, Kuran, Tevrat ile benzer dediğimizde, aynı Allahtan geldiği için diyen arkadaşımız bu mantığını yürütmeye devam ederse, Sümer Metinleri, Tevrat'a, Tevrat da Kuran'a benzer çünkü üçü de aynı Allah'tan gelmiştir demeye devam edebilir mi?
Hayır?
Neden?
Aynı Allahtan gelemez,
Çünkü Sümerler Çok Tanrılıdır.
Tek olan Allah'ın çok Tanrılı metinler vaaz etmeyeceğini takdir edersiniz.
Eğer Sümer efsanelerinde, Tevrat'ta ve Kuran'da yeteri miktarda aynı metinler bulursak, sadece Kuran'ın değil fakat Tevrat'ın da, Tanrısal vahiy ile yazılmadığı ve insan yazması olduğu yüksek ihtimal kazanır.
Böyle metinler varmıdır?
Vardır, mümkün olduğunca aktaracağım !
Peşinen belirtmek isterim ki, metinler oldukça uzun ve tafsilatlı anlatımlar gerektiriyor, bunu burada yapmam çok zor ve zaman alıcı olur, bu yüzden ben ana hatları ile konuları belirterek, kaynakları işaret etme düşüncesindeyim, bundan sonrası, gerçekten araştırmak isteyenlerin kendi çabasına kalır.
Musa ile başlıyoruz.
Kuran( Bkz. Kassas Suresi) ve Tevrat okunduğunda, çok tanıdık bir hikaye ile karşılaşırız.
Doğan erkek çocuklar öldürülmektedir, ve bir erkek bebek öldürülmekten kurtarılarak, bir sepet veya bir sal ile suya veya nehre bırakılır ve bebek soylu bir aile veya simgeleyen hayvan vs tarafından bulunarak büyütülür ve mutlaka öz annesi ortaya çıkar bazen kimliğini gizleyerek çocuğun süt annesi olur. Çocuk büyür ve önemli bir şahsiyet olur, kendi milletine lider olur onları kurtarır vs vs.
Seyretmiş olanlar kahpe Bizans filmini aklına getirsin.
Şimdi bu hikaye veya efsane din kitaplarında olduğu gibi, ilkel tüm inanış ve efsanelerde benzer olarak vardır.
Babil'in kurucusu Agadeli Sargon (MÖ 2800) kendi anlatır,
'Annem bir BAKİRE idi (Burada Meryem İsa bağlantısı kurulabilir), Annem beni Fırat kıyısında gizlice doğurdu, kamıştan yapılmış bir sandığın içine kapatarak nehre bıraktı, Sucu Akhi beni sudan çıkardı büyüttü ve bahçıvanı yaptı, Tanrıça Ishtar beni sevdi ve Kral oldum'
Bknz. Dinin Kökenleri S. Freud sayfa 256 Öteki yayınevi
Sargon gibi öyküsü benzerlik gösterenler, Cyrus, Odipus, Karna, Parisi;Telephos, Perseus, Heracles, Gılgamış, Amphion ve Zethos ve bizde iti bilinen Romus Romulus hikayesi vardır, sala bırakılan iki kardeşi Bozkurt büyütür.
Sümerler Tapınağa girerken, kurban keserken, dua ederken vücutça temiz olmaya özen gösterirler.
Sümer de Tanrılar 'OL' der ve her şey olur.
Sümer'de, Tanrılar kızdı mı azab ediyor, kendi milletlerin helak ediyor.
Sümer Ay Tanrısının sembolu, cami ve minarelerin tepesinde gördüğümüz yarımaydır.
Hamurabi (İÖ 1750) Güneş Tanrısından kanunu alır, Musa'da Tevrat'ın Tanrısından.
Sümer'de kadın kısırsa, kocasına çocuk doğurması için cariye verir ve cariye haddi aşarsa kapı dışarı eder.
(Bknz Tevrat taki İbrahim Sara Hacer ilişkisi)
Hamurabi kanunu madde 165 ile, Tevrat Tekvin Bap 25-32-34 teki hüküm aynıdır.
Taşlanma cezası Sümerlerde var, İÖ 2200 de Lagaş kralı Urukagina, iki koca alan kadınların (yanlış okumadınız)
Yazılı taşlarla (Bknz Kurandaki işaretli taşlar) taşlanmasını emretmiş.
Sümerliler kadınları Tarlaya benzetir, Tevrat ve Kuran da.
Sümer de 7 sayısı önemli, Yeraltı dünyasının 7 kapısı var.
Kuran da da 7 kat gök, cennetin 7 kapısı şeklinde var.
Sümerlerde Tanrılara Kurban kesiyor, sağ kalça ve iç organlar Tanrıya takdim edilir gerisi dağıtılır.
Sümerlerde 6 gün çalışma 7. Gün dinlenme var,
Tevrat ta da aynı şey sözkonusu Şabbat günü !
Sümer Tanrılarının gökte toplandıkları Duku adlı bir yerleri var.
Kuran da Göklerde bir meclis var, Kuran okunur, şeytanlar bu meclisi dinler, ve Arş !
Sümer de Bilgelik Tanrısı Enki, Tufanın olacağını, Nuh'un karşılığı olan Ziusudra'ya duvar arkasından söyler,
Tevrat ta ve Kuran da da Tanrı Musa ile perde arkasından konuşur ve Tufan olayı vardır.
Sümerde günah çıkaran rahipler var.
Burada pek çok müslümanın aklına şu gelmektedir: 'Biz hemen hemen bütün kavimlere peygamber geldiğine inanıyoruz. Dolayısıyla, belki de bu benzerlikler normaldir. '
Tevrat ve Kuran, Sümer metinleri ile benzeşiyorsa elbette Sümer metinlerini de ilahi kabul etmek adına onlara de Peygamber geldiğine inanmaktan başka çıkar yolunuz yok.
Ancak Sümer metinlerinde, ne böyle bir Peygamber vardır ne de tek Tanrı inancı, ne de kitap !
Üstelik Sümer de Cebrail'in rolünü Bilgelik Tanrısı Enki oynuyor, insanlara diğer Tanrı arkadaşlarından haber getiriyor.
Sümer de Tufanı yapmaya 4 büyük Tanrı karar veriyor !
Müslümanin müslüman düsmanligi
O ayetler boşuna konmadı oraya. Çünkü yazan, bıraktığı manevi mirasın ne olduğunu çok iyi biliyordu.
Tek Tanrı'ya inanan Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların birbirine düşmanlığını bir tarafa bırakalım. Bu, hiç tartışılmayacak şekilde tarihte milyonlarca kez oldu ve durum bugün de sürüyor.
Biz asıl Müslümanların kendi aralarındaki düşmanlıklara bakalım. Müslümanlar, en az Hıristiyanlara karşı savaştıkları kadar da kendi aralarında savaşmışlardır. Müslümanlar birbirine düşman olur mu? Olur, bal gibi olur. İşte rastgele birkaç örnek:
1) Halife Ömer, Osman ve Ali, Müslüman fanatiklerce görev başında iken öldürülmüşlerdir.
2) Ayşe+Talha+Zübeyr, Halife Ali'yle savaşmış ve son ikisi bu savaşta ölmüştür.
3) Şam valisi Muaviye ile Halife Ali'nin askerleri Sıffin'de savaşmışlardır.
4) Halife Ali'nin oğlu Hüseyin ve yanındakiler, Muaviye'nin oğlu Yezid'in askerleri tarafından Kerbela'da önce oklanıp sonra kafası kesilerek öldürülmüştür.
5) Emeviler iktidara gelince, yüzlerce Müslümanı öldürmüş; Halife Ali'ye yakın sahabelerin mezarlarını açıp kemiklerini havalara savurmuşlardır.
6) Abbasiler yönetime gelince, benzer şeyleri onlar da yapmıştır.
7) Sünnilerle Şiiler tarihte sayısız kez savaşıp birbirini öldürmüşlerdir. (Önemli not: Ama namaz vakitlerinde öldürüşmeye ara vermişlerdir!)
8) Türk-İslam devletlerinin, bu arada Yavuz Sultan Selim'in Şah İsmail'le savaşları anılmaya değer.
9) Çanakkale savaşlarında İngiliz ordusundaki Müslüman askerlerle bizimkilerin karşılaşması hüzün vericidir.
10) 1979/80 İran-Irak savaşında toplam 900 bin Müslüman (Şii+Sünni) öldü.
11) Bugün de Irak'ta Müslümanlar birbirini katlediyor.
Dinin, toplumları birleştirmediği ve dünyaya barış getirmediği daha nasıl kanıtlanabilir ki
Ergenekon üyelerine yönelik düzenlenen operasyonlarda ele geçirilen belge ve dokümanlarda birbirinden ilginç bilgiler yer alıyor.
Ergenekon üyelerine yönelik operasyonlarda ele geçirilen belge ve dokümanlarda birbirinden ilginç bilgiler yer alıyor. İşçi Partisi binasında bulunan dokümanlar arasında terör örgütü PKK'nın siyasi kanadı olarak faaliyet gösteren ERNK'ya ait bir raporda örgüte yardım eden sanatçıların isimleri ve yapılan yardımın miktarları kayda alınmış. Belgede, İbrahim Tatlıses'in 1997'ye kadar ERNK'ya 1,5 milyon dolar para yardımında bulunduğu ve yaralı teröristleri tedavi ettirdiği aktarılıyor.
İddianamede terör örgütünün sanatçı camiası ile olan ilişkileri 'Arenadaki Sanat ve Gladio Sanatçılar' başlıklı raporlarda yer alıyor. Belgelerde bazı sanatçıların terör örgütü PKK'ya yardım ettiğini gösteren dokümanlar ortaya çıktı. İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in irtibatlı olduğu tespit edilen terör örgütü PKK'nın siyasi kanadı ERNK'nın hazırladığı bir rapor yine İşçi Partisi binasında yapılan aramalarda ele geçirildi. Rapora göre Paris'te hayatını kaybeden sanatçı Ahmet Kaya, ERNK'ya 500 bin Alman Markı yardımda bulundu. İbrahim Tatlıses'in ise hem bağış hem de fiili yardımlarda bulunduğu belirtiliyor. Raporda şöyle deniliyor: "Bilinen isimlerden Ahmet Kaya ve İbrahim Tatlıses gibi sanatçılara halk içerisinde büyük sempati duyulmaktadır. Ahmet Kaya ile ilişkilerimiz çok iyi olmasına karşın bu şahıs kapitalizmin güdümünde olması nedeni ile sadece partimize bağış niteliğinde konserler vermiş, süreç içerisinde 1992-1993-1994 yıllarındaki toplam yardım miktarı 500 bin markı bulmuştur. Oysa ki İbrahim Tatlıses kuru sözcüklerden ibaret olmayıp, icraatları, gerek yaptığı bağışlar ile gerekse de fiili birtakım yardımlarıyla oldukça göz dolduruyor."
İddianamede yer alan çarpıcı cümleler bununla da sınırlı değil. ERNK raporunda Tatlıses için, "Ayrıca bu şahsın deşifre olma korkusunu üzerinden atması için kendisini 'faşist' Türk Ordusu'na göz yumdurucu nitelikte parasal rüşvet vermesine de partimiz tarafından izin verilmiştir. Çünkü bu şahıs süreç içerisinde olduğu gibi bizim için uzun vadede de çok faydalı olacaktır. Hayatî endişesi nedeniyle mafyanın ve bazı grupların çatısı altına girdiğini bize ileten bu şahıs 'Kürdistandan' gönderilen yaralı arkadaşlarımızı da himayesi altına alıp tedavi edilmelerini sağlamaktan kaçınmamıştır. Parasal destek olarak da kendisinden 1 milyon 500 bin dolar bağış alınmıştır. Bu meblağ Tatlıses'in 1997'ye kadar partimize yaptığı sadece parasal destektir." ifadeleri kullanılıyor. Adı Sauna çetesi operasyonuna da karışan İbrahim Tatlıses'in ismi 2.455 sayfalık iddianamede birçok kez geçiyor. Susurluk hükümlüsü Sami Hoştan ve çete lideri Sedat Şahin'le de telefon konuşmaları bulunduğu tespit edilen Tatlıses'in Veli Paşa'yla samimi olduğu hususu dikkat çekiyor. 25 Mayıs 2004 tarihinde Sedat Şahin ile yaptığı konuşmada ise şu diyaloglar geçiyor:
S. Şahin: Merhaba İbrahim, sana bişey soracam kafama takılıyor da sormadan edemeyecem, sen g.. müsün?
İ. Tatlıses: Kaç sefer aradım Sami (Hoştan) abiynen birlikte randevu aldık. Bir türlü şey yapamadık.
S. Şahin: Duydun işte şimdi, demek ki duymak zorunda bıraktın beni. Düşünürsen bulursun. Başka birşey demiyorum sana.
Sensin evrenin icindekilerin Yaratan
Sen deyilsin ,yarattiklarinla namaz pazarligi yapip
Icimizi karartan.
Sen bilirsin insanoglu nekadar yükü ceker
Sen bilirsin,insanoglu nekadar teri döker.
Sennnnnn,yarattiklarina ayni uzakliktasin
Sen yarattiklarina ayni yakinliktasin
Ister dinli ,istersede dinsiz olsun
Isterse suclulukta,en ön siradakalsin
Sahaplik ayri
Suc ayridir.
Baba,suc isleyen cocugu evlatlihtan atarsa,
Benide SEN kullugundan atarsin.
Suc isleyip zora düsen evladini,baba olan satarsa
Sende bizi gözün yumup cehenneme satarsin.
Dün putlara kurban edilirdi insan
Bugün,kurban ediliyor hayvan.
M.Akif ersoy diyorki,Eyyyyyyyyyy ümmet,batiyorsun,bari dini yedeyinden birahda ONUDA BATIRMA.
Bu gidisle,Nörü hocanin dediyi kimin Indirilen din tamamen batirilacahda REVACDA olan UYDURULAN din YÜKSELTILECEK firsat bulunabilirse tabiki ))))))))).
Vay sizi gidiler siziler.