Iki Numarali Mahkeme 1963 yilinin yaz aylarinda Kara Harbokulunun spor salonunda calisti. Harbokulu ogrencilerini yargiladi. Ismet Inonu hukumetini devirmeye kalkismak sucundan yetmis bes Harbiyeliyi dort yil ikiser ay hapis cezasina carpti.
Bir de "Bir Numarali Mahkeme" vardi. O, Mamak'ta calisti. Girisimin onde gelen subaylarini ve elebasilik eden harbiyelileri yargiladi.
"Iki Numarali Mahkeme" Mamak'takilerin oykusu degil, Harbokulu'nda yargilanan bin dort yuz elli dokuz harbiyelinin oykusu.
Durusmalar sirasinda tuttugum notlarin ustune kurulmustur. Olayin henuz dumani tuterken yazilan bu defter bir bakima o gunlerden bu gune cevrilen bir bakistir. Belki biraz cocuksu ama son derece icten bir bakis.
25 Nisan 1965 tarihli AKSAM gazetesinde Cetin Altan o harbiyelilerin davranisini "cocuksu iyi niyet"e yorar ve ekler: "Turkiye'de hic kimse acemiligini onlar kadar ve o yasta odememistir."
Gercekten oyleydi. Biyigi yeni yeni terlemeye baslayan birer cocuktuk. Ulkenin yazgisiyla oynayan koca koca adamlar degildik. Ama bazi koca koca adamlar kendi siyasi oyunlarini oynarken biz ayaklar altinda kaldik. "Harbiyeli aldanmaz!" diye bagira bagira aldandik. Hungur hungur agladik ve kahkahalarla gulduk. Cocukca ve iyi niyetle.
Ilhan Selcuk ise 17 Aralik 1964 tarihli CUMHURIYET gazetesinde "bazı tarih gerceklerinin ustune isik serpmek"ten soz eder. Iyi guzel de o gerceklerin ustune kimin feneri tutulacak? Sanirim olaya bir de ayaklar altında kalan o "cocuklar"in gozuyle bakmakta yarar var.
Belki bu defter o isi yapar. Oyle ki okundugunda kulaklara o cocuklarin kahkahalari ve aglama sesleri gelir.
Ve insallah bir gun tam demokrasi ulkemizde yerlesir; bu oyku, masal olur.
1962-1963, okul yasantimin son ders yili olacakti. Yil sonu sinavlari yapiliyordu. Bir hafta once baslamisti. Bitmesine bir hafta vardi.
24.00'e kadar sinifta ders calisma izni vardi. Arkadaslarin cogu o vakte kadar calisiyordu ama benim kuralim yil icinde duzenli calisip yil sonunda rahat etmekti. Onun icin her zamanki gibi 22.00'de yattim.
Mermi de aldigimiza gore bu bir egitim yuruyusu degildi. Az sonra "Conguroglu'nu gordun mu? Talat Aydemir gelmis," gibi sozler dolasmaya basladi. Durumu anladim.
Talat Aydemir bir yil once Harbokulu komutaniydi. Conguroglu ise onun maiyetindeki bir subay. 22 Subat 1962'de Ismet Inonu hukumetini devirmeye kalkistiklari icin emekli edilmislerdi. Simdi demek bir darbe girisimi daha baslatiyorlardi.
Ve biz onlarla birlikte hareket ediyorduk.
Daha once okulda hosbes ederken ihtilallere de deginirdik. Ben sakaya vurup "Oyle bir sey olursa ben kacarim!" derdim. Ama o anda kacmayi aklimdan bile gecirmedim.
Ismet Inonu'nun su sozu siyasetciler icin asker dersidir:
"Her gece her mahfelde, her orduevi lokantasinda bir kac genc subay Turkiye'yi kurtarir. Bazilari ihtilal de konusur."
Ismet Pasa asker ocagindan gelmistir. Karargahin, kislanin nabzini iyi bilirdi. Mahfellerdeki, orduevi lokantalarindaki bu soylesilerin ilacinin sagduyulu komutanlar oldugunun elbette bilinciydeydi. Bu deneyim birikimini sonraki kusak komutanlarina da yansitmisti.
Ismet Inonu'nun asker üzerindeki agirliginda bu ozelligi etkiliydi.
Ornegin.
Onun basbakan oldugu 1960'li yillarda nerdeyse sabah erken kalkan ihtilal yapacakti.
Kara Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir'in ihtilal hazirligi sir degildi. Ankara Oduevinin karsisindaki bahcede Albay Aydemir adina biz genc gazetecilere cay pasta sunulur, "Yakinda bu servisi altin yaldizli ay yildizli tabak ve fincanlarda yapacagiz," denirdi. Yani Cankaya Kosku'nun servis tabaklarinda.
O gunlerden birinde Pasa ansizin Harp Okulu'na gitme karari almisti.
Cevresine, "Ihtilal yapacak su komutani bir de ben yerinde goreyim," demis.
Basbakan geldiginde protokol geregi basta okul komutani Aydemir olmak uzere Harp Okulu Komutanligi'na bagli tum subaylar tek sira olurlar. Caki gibi dimdik, selam durusundadirlar.
Ismet Pasa bu "tekmil" durusundakilere asker ocagi ritueline uygun olarak "Merhaba arkadaslar!" diye seslenir. Ardindan tek tek tokalasmaya baslar. Fakat Aydemir'in eline uzanmadan once birden sol eliyle onun yanagini oksar. "Nasilsin bakayim?" diye sorar. Sanki cocukla konusur gibi.
Ismet Pasa'nin damadi usta gazeteci Metin Toker, "Iste o anda ihtilal girisimi coktu," diye yazmisti.
Ismet Pasa genc subaylarin onunde Aydemir'in havasini bosaltivermisti.
Aydemir, Ismet Pasa kendi ayagiyla gelmisken ihtilal dugmesine o anda bassaydi isi bitirmisti. Oysa genc subaylarin gozunde sadece yanagi oksanan ve "Nasilsin bakayim?" diye nerdeyse cocuk muamelesi goren biriydi artik.
Buyusunu yitirmisti.
Asil buyuyen ise, ihtilalin karargahina kili kipirdamadan tek basina giden, Istiklal Savasi Komutani Ismet Inonu idi.
Zaten Aydemir'in sonu husran oldu.
***
SOFRADA YEMEK BEKLER GIBI
Aklanip koyume geldikten sonra defteri temize cekmeye basladim.
Okul komutani bizi birakirken uyarmisti: "Gittiginiz yerlerde halk size soguk davranacak. Hazir olun." Simdi burada onun meraki icindeyim. Komutan hakli olabilir mi?
Koyluler once beni yokluyor: "Talat Aydemir basaramadi. Yazik."
"Ne yani?" diyorum. "Aydemir'in ihtilal yapma yetkisi mi var? Kimden almis o yetkiyi? Onunla senin aranda ne fark var? Emekli albaymis. Olsun. Sen de vatandassin o da vatandas. Senin ihtilal yapma yetkin var mi? Hem basarsa nolurdu? Yol olurdu; eli silah tutan, ihtilale kalkisirdi. Suriye'ye donerdik."
Beni bu kadar konusturmuyorlar bile. "Yok canim," diyorlar. "Biz Aydemir hakli demiyoruz. Ona ceza vermek hakli. O kadar ogrencinin basini yakti. Onlara aciyoruz. Ogrencilerin ne gunahi var? Emir kulu onlar. Bunca yil okuyup dirsek curuttuler. Tam subay cikmak uzereyken. Insanin yuregi parcalaniyor."
Bir de benim bildigim Nurcularin tepkisi var. Onlar her zaman Cumhuriyet okullarina karsidir. "Aha," diyor birisi. "Okudunuz da noldu? Laik maarif curuk meyvali bir agactir. Iste silkelediler yine. Sapir sapir dokuldunuz."
Tabii onlar biraz gazete okuyor. Ankara'da olup biteni ogreniyorlar.
Gecen gun iki tanesi beni gormeye geldi. "Belki bizi okuldan atarlar," dedim. Birbirinin yuzune bakip bilgic bilgic baslarini salladilar.
Daha ben gelmeden anama "Hasan okuldan atilacak," demisler. Anam onlara ermis gozuyle bakiyor. "Bildiler," diyor. "Boyle olacagini bildiler." Haberi gayptan aldiklarina inanıyor.
Babam bunlara ates puskuruyor. "Bilemezler!" diye bagiriyor. "Gaybi kimse bilemez." Onlar da babama ates puskuruyor. Bes vakit namazinda niyazinda olan babami nerdeyse dinsiz ilan edecekler.
Bense koyumde insanlarin bana acimasini istemiyorum. Acinacak nerem var benim! Su dunyada acindan olen mi var? Insanlar bir kapiyi kaparsa Allah baska bir kapiyi acar.
Ote yandan babam soruyor: "Hasan, haber var mi?" Oyle sabirsiz ki. "Okula don!" emri bekliyoruz. Sofrada yemek bekler gibi.
Saat 24:30 gibi. Uykuyla uyaniklik arasindaki zaman.
Yaprak kimildamiyor. Herkes uykuda olmali. Yalniz biz kipir kipirdik. Dunyayi ele gecirmek uzere olan uzaylilar gibi.
Genel Kurmay'in onune gelince ates yedik. Kendimizi yerlere attik. Yenice yagmur yagmisti. Ustumuz basimiz batti. Bir kac saniye sonra ates kesildi. Sanki az once ordan ates edilmemis, bir daha da edilmezmis gibi elimizi kolumuzu sallaya sallaya yolumuza devam ettik.
Icisleri'nin onunde "Basimizda kimse yok mu?" diye arandik. Conguroglu varmis; yok olmus. "Arkadaslar! 22 nci Kisim Tarim Bakanlig'inin onune!" dendi. Oraya gittik.
Bakanligin dogusundaki yapı, Yuksek Denetleme Kurulu. Cadde yukarda kaliyor. Bu da bizim icin siper demek.
22 nci Kisimdan Ismet Ozturk ve ben Yuksek Denetleme Kurulunun onunde oturduk. "Kimse var mi?" diye seslendik. Bakanligin onunde epeyce arkadas varmis.
Binanin ust katinda bir pencere yandi. Ismet, iskillendi.
"Yahu, kim ki o?"
"Bilmem."
"Bize ates etmesin?"
"Yok canim."
Sesimi yukselttim: "Bizim kimseye zararimiz yok. Hem arkadan vurmak olur o. Yakisir mi! O bize ates etse bile ben ona etmem."
"Isi amma da iyi ayarlamislar!" diyorduk.
Az ilerdeki kavsakta birileri arabalari durduruyor, denetliyor, geri ceviriyordu. Orda bir de tank vardi. Sahipsiz.
Tek tuk silah sesi duyuluyordu.
Biraz sonra onumuzden asker dolu kamyonlar gecti. GMC'ler. Karsimizdaki agaclarin arasina girdiler.
Ismet ve ben de bakanligin onundeki grubun yanina gectik. Cogunlugun yaninda olmak insana guven veriyordu.
Biraz sonra surune surune Adnan Midyat geldi. Heyecanliydi. "Bize ates ettiler," dedi. O da karsilik vermek istemis ama "bu meret" tutukluk yamis. Mermi yatagini, tetigi kurcalamaya basladi. Silah birden ates aldi. "Vay canina yahu," dedi. "Orda ates almamisti."
Bizim bulundugumuz yerden cikan tek silah sesi bu oldu.
Sinif arkadasim Erdogan Gulsoy da ordaydi. Morali bozuktu. "Bu is yas," diyordu. "Bir kere karsilikli ates edilmeye baslandi mi o isten hayir gelmez."
Karsimizdaki agaclarin arasindan birden ates edilmeye baslandi. Sanki Erdogan'i hakli cikarmak icin.
Yuksek Denetleme Kurulu ile Tarim Bakanliginin arasinda bir sokak var. Erdoğan ve ben oraya girdik. Sokaga bakan kapinin girisine sigindik. Erdogan comuk ben ayakta beklemeye basladik.
"Burdan cikmayalim," dedim. "Ne zaman bizi almaya gelen olur o zaman cikalim."
Epey bekledik. Sabaha dogru bir ses duyduk:
"Ates etmek yok! Ates etmek yok! Onlar sizin kardesleriniz. Harbiyeliler sizin kardesleriniz."
Giderek yaklastı: "Gelin evlatlarim. Gelin yavrularim."
"Hadi Erdogan."
Ciktik. Ordan burdan gelenlerle yirmi kisi kadar olduk.
Seslenen, bir kurmay albaydi. Sirtinda kislik palto, onun altinda yazlik giysi. Ardinda avcı koluna gore dizilmis eli tomsonlu er, yaninda subaylar.
"Verin silahlarinizi."
Bir kac arkadas verdi. Hüseyin Dirhem de silahini uzatti. Fakat birden heyecanlandi.
Albay babacandi. "Evladim," dedi. "Ben de askerim. Namusunu bana teslim etmez misin?"
"Hayir!"
"Al, ben sana tabancami vereyim." Tabancasini uzatti.
Hüseyin onu da almadi. "Benim silahim var," dedi.
Albay silahlarimizi almaktan vaz gecti. Toplananlari da geri verdi. Yalniz mekanizmalari istedi. Onlari itirazsiz verdik.
Bir GMC yanasti. "Binin," dedi.
Ali Ihsan Yilmaz davraninca silahi kazayla ates etti. Albay dovunmeye basladi:
"Evladim, birbirinizi vuracaksiniz. Silahlari bunun icin istedim."
Neyse, baska bir aksilik olmadı. Hareket ettik.
TARAFSIZSANIZ KALLESSINIZ.
Kamyonu bir binbasi suruyordu. Genel Kurmayin onune geldik. Ordan yine ates ediliyordu. Gecemedik. Kamyon durdu. Binbasi, elinde tabanca, indi.
"Arkadaslar," dedi. "Ben sizin neler hissettiginizi biliyorum cunku ben de bir harbiyeliyim. Simdi sizi teker teker birakacagim. Istediginiz yere gidin. Fakat benim basimi yakmayin. Iki cocugum var. Beni emekli ettirip onlarin ahini almayin."
Bir arkadas kamyondan atlayacak oldu. Binbasi, "Yoo," dedi. "Simdi degil! Ben zamani gelince soylerim."
Sonra binbasi yok oldu. One bir tegmen bindi.
Geri donduk. Cankaya'ya dogru hizla yol almaya basladik. Ama kesin olarak nereye gittigimizi bilmiyorduk.
Korkuyorduk cunku yarinimiz artik belli degildi. En gozu kara bildigim boluk bascavusumuz Ali Nihat Erhan'in disleri takir takir vuruyordu. Dizlerinin bagi cozulmus gibiydi.
Bir yerde durduk. Kamyonun cevresini tomsonlu erler aldı. Bir yuzbasi karsiladi bizi.
"Niye geldiniz, yahu?"
"Getirdiler, efendim."
"Iyi. Hos geldiniz."
Silahlarimizi aldilar. Artik kimse vermem demiyordu. Silahini veren, bir odaya giriyordu.
Biri, "Efendim, erler karismasin bana!" diye bagirdi. "Ben bir ay sonra subay cikacagim." Yuzbasi erlere, "Siz cekilin," dedi.
Ibrahim Nazlisoz: "Yuzbasim, erler dipcikle vuruyor. Vuruyor, yuzbasim!" Erler uzaklastirildi.
Burasi Cumhurbaskanligi Muhafız Alayi imis. Ici sandalye dolu bir odadayiz. Bir derslik. Sandalyelere perisan oturduk.
Basimiza tomsonlu bir tegmen koydular. Vakit gectikce tegmene "Durum nasil?" diye soruyorduk. Karisikmis. "Kimin ne mok yedigi belli degil. Buraya gelmekle en iyisini siz ettiniz."
Bazi arkadaslar, "Sigaramiz yok," dedi. Bir yuzbasi sigara paketini ortaya atti.
Tegmen yedek subaydi. Sivilde kaymakammis. Hukuk mezunuymus. Hukuk fakulteleri ve dersler hakkinda sorular sorduk. Harbokulundan atilirsak gideriz diye.
Ortalik agarinca ucaklar dolasmaya basladi. Biri geldi gumbur diye bir sey birakti. Aliskanlikla kendimizi yere attik. Tegmen, silahini ustumuze dogrultup "Kipirdamayin, yakarim!" diye bagirdi. Ortalik yatisinca bir ogrenci, "Noluyor, tegmenim?" dedi. "Bizi vuracak miydiniz?"
"Kacana sakam yoktur."
"Kim kacacak, tegmenim? Siz kovsaniz bile giden kim?"
Sonra ogrendik; daha dogrusu, mahkemede tanik olarak dinlenen Alay Komutani soyledi; o ucagin biraktigi bombalar, alayin bir binbasisiyla iki erini sehit etmis.
Sonra gelenlere soruyorduk: "Disarda durum nasil?" Onlar bizden perisan. Ust bas yirtilmis, camur icinde. Yuzler toprak gibi. Biz onlara saskin saskin bakiyoruz onlar bize.
"Ucaklar teslim olmasi icin Genel Kurmaya saat 7.00'ye kadar sure tanimis. Teslim olmazsa bombalayacaklarmis."
Hangi taraf kazanirsa kazansin halimiz dumandi cunku biz hic kimseden yana degildik. Ihtilalcilere gore kallestik, hukumet guclerine gore hain.
Basvuru sirasina gore iki erin gozetiminde yuz numaraya gidebiliyorduk. Erin biri onde, biri arkada. Cevredeki erler yuz numaraya giden arkadasa cok kotu sovuyormus.
Herkes bir an once sirasini savmak icin one atiliyor. Ben gerilerdeyim.
Biri kapidan, "Yuzbasim, sizi cagiriyorlar," dedi. Yuzbasi, isini tegmene birakti; "Simdi gelirim," deyip gitti.
Tegmen son derece nazikti.
Sirami savmadan yuzbasi geliverirse diye herkesin ici ciz ediyordu. Ve sira bendeyken cikageldi. Cebimde ne varsa bosalttim: bir dolmakalem, cuzdan, mendil, babamdan gelen bir mektup, tarak.
Kimlik tesbitim bitti. Yuzbasi, "Mektubu birak, otekileri al," dedi. Aldim. "Cik!" dedi. Yuzune bakiyorum, ne zaman vuracak diye. Vurmadi. Elimi kalcama goturdum bir tekme bekliyerek. I-ih, tekme de yok. Ciktim ama dovulmusten beter oldum.
Ondan sonra kimseyi dovmedi. Sonradan ogrendik, Alay Komutani, "Harbiyelileri dovmeyin!" demis.
Sonra alayin yemekhanesine goturduler bizi. Saat 10. Bize meydan dayagi atanlar, ustune bir de kahvalti verirler mi?
INONU'YU OLDURMUSLER
Yemek yerine alayin komutani geldi. Adinin Ismail Hakki Bayindir oldugunu sonradan ogrendigim kurmay albay.
Acima dilenen gozlerle bakiyor cocuklar.
"Arkadaslar!" dedi.
Bu isin olduguna cok uzuldum. Bir kac gun once okulunuzda yemek yemistim. Alay Komutaniniz Fahri Bey'e sordum, "Ogrenciler nasil?" diye. Sizi ovdu bana. " Cok iyiler," dedi. Ama simdi noldu? Arkadaslar, Aydemir'in sizi nasil aldattigini biliyorum. Onun okul komutani oldugu donemlerde Harbiyelide poz binbezyuzdu. Orduevinde cay partileri, balolar verdirirdi. Kariyla kizla aldatti sizi. Zayif yaninizi iyi biliyordu. Harbiyeli, ustlerinin yaninda eli cebinde, sigarasi agzinda bir efeydi o zaman. Bu muydu askerlik? Bu muydu komutanlik? Komutanlik Fahri Bey'in yaptigiydi. Simdi okulunuza yolluyorum sizi. Gidin ve sinavlarinizi tamamlayin. Buyuklerinize saygi gosterin, guvenin."
Buyuklerinize guveninmis. O anda hic birimiz bu albaya "Oyle bir sey olmadi," diyemedik. "Aydemir bize öyle bir kiyak gecmedi." Cunku ne kadar babacan gorunurse gorunsun bir essek dayagi da bu albaydan yiyebilirdik.
Eger Talat Aydemir gercekten oyle yaptiysa biz onu kacirdik her halde. Yalnizca uc ay kadar komutanimiz oldu. O da acemilik devremizdi. Uc ayin ikisini Mentes'teki egitim kampinda gecirdik. Gunde 17 (on yedi) saat talim ederdik.
Saga don! Sola don! Yat! Kalk! Ilerdeki tepeye mars mars!
Aydemir'in kiyagiymis!
Gercekte biz sahipsizdik. Mahkeme kurulu karar gerekcesinde bunu acikladi:
Iyi ama ihmal ne demektir? Sin kafli meydan dayagi? Ya da henuz gavurun muslumandan secilemedigi erken saatlerde "hos geldiniz"li sigara dagitmalar ama gun agarinca ruzgarin yonune gore yelken acip azrail kesilmeler?
Gecen yilki darbe girisimi sirasinda da ihmal edilmistik. Darbelerin icyuzu ve guruh ruhiyati bakimindan cok ilginctir.
O zaman komutan, Talat Aydemir'di. 22 Subat. Aksam 19.00 gibi birden alarm verildi. Ic avluya kostuk.
Cok uzuldugumu animsiyorum. Icimizde aglayanlar vardi.
Tabur komutanimiz Binbasi Ahmet Eroglu gorundu. Yanina kostuk.
"Binbasim, biz napicaz?"
"Bi dakka cocuklar."
Ic avlunun orta yerinde ustu tahtalarla kapatilmis bir havuz vardi. Biraz yuksekce oldugu icin tekmiller orda alinirdi. Oraya cikti.
"Dinleyin! Daha once size soylemedigim seyler oluyor Turkiye'de. Soylemedim cunku istedim ki yalnizca derslerinize verin kendinizi. Ama simdi vaktidir. Sizi uyarmak zorundayim. Bizim milli sefimiz kimdir?"
Sessizlik. Aklimiza Inonu gelmedi nedense. Komutan devam etti:
"Inonu! Evet, Inonu! Bazi maceracilar bugun milli sefimize karsi harekete gectiler."
Binbasi Eroglu, "Milli sefimiz!" dedikce biz hep birden "Inonu!" diye bagirdik. Stadyumda takim destekler gibi. Adamcagiz sozunun sonunu bi turlu getiremedi. Ya da belki o da oyle yapmamizi istiyordu.
Sonra birden catik kasli bazi abiler peydahlandi. Komutanimizi tuttuklari gibi hic te nazik olmayan bir sekilde goturduler. Bize de zilgit gectiler:
"Yahu, biz hukumet darbesi yapiyoruz, siz napiyosunuz!"
"Ama Inonu'yu oldurmusler!"
"Simdilik yok oyle bi sey. Ama gerekirse o da oldurulur."
"?!"
"Evet, bu hareket mevcut hukumete karsidir."
"Abi, daha once niye soylemediniz? Valla bilmiyoduk."
"Ataturk'e ihanet eden bu eyyamcilardan Turkiye kurtulacak."
"Tamam abi, gorev verin yapalim."
"Guzel. Simdi siniflariniza gidin, bekleyin."
Sabaha kadar siniflarimizda bekledik. Ha simdi cagiracaklar, ha birazdan cagiracaklar da ihtilal yapicaz diye. Cagirmadilar bi turlu. Oyle alindik ki.
Iyi guzelde kardesim bu adam bunlari siyaset bolumune assin
Biz burada DIN konulari uzerinde fikir teatisinde bulunuyoruz
Bu ne pahriz?...Bu ne lahana tursusu yaw
21 Mayıs 1963 sabahı. Muhafız Alayının otobüsüne bindik. Harbokuluna dönüyoruz.
Ben koltuğa oturur oturmaz başımı dirseklerimin arasına aldım. Halkın bakışlarını görmek istemiyordum.
Hareket ettik.
Yanımdaki koltukta oturan arkadaş bir süre sonra dirseğiyle dürtü. "Kana bak!" dedi. Baktım. Okula gelmiştik. Koru duvarının dibi sofra genişliğinde kan olmuş. Sonradan öğrendik bunun öyküsünü.
Sınıf arkadaşım Yüksel Ulukal anlattı.
***
"Koruda duvarın üstünde birinci sınıftan bir arkadaşla oturuyorduk. Ölümden filan söz diyorduk. Bir uçak geldi. Koruyu önce süzdü. Pilota el salladık. Sonra yine geldi. Birden üstümüze ateş etti. Duvarın arkasına düştüm. Kalktım.
Arkadaş duvarın önünde çırpınıyordu. Mermi tam tepesine isabet etmişti. Kafasından bilek kalınlığında kan fışkırıyordu. Kucağıma aldım. Bir şey söyler mi diye ağzına eğildim. Acayip sesler çıkarıyordu. Yakında bir cip vardı. Ona götürdüm. Ama cipe koyduğumda ölmüştü.
Sonradan farkettim. Mermi yandan gelmiş. Benim miğferi önden sıyırtmış. O itmeyle ben düşmüşüm. Arkadaşın başına saplanmış."
***
Tavuğun, tüneğine saklanması gibi okulun korusuna saklanan harbiyelilerin ihtilalle ne ilgisi vardı ki üzerlerine uçak yolladılar?
Onları öldürenler ne kazandı?
Muhafız Alayını bombalayan pilot ta belki aynı kişiydi; kim bilir? Ama bu hareketle ilgili olarak hiçbir hava subayı mahkemeye verilmedi.
________________________________
Okula teslim edildik. Sınıflarımıza çıktık. Okula yeni kaydoluyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. Tanımadığım bir yerdi burası.
Arkadaşların çoğu bizden önce gelmiş. Birbirlerine o gece nerde olduğunu, ne "halt"lar karıştırdığını anlatıyor.
Çocuklara teslim oldukları yerlerde öyle iyi davranılmış ki... Beyler paşalar gibi ağırlanmışlar.
28 nci Tümen Komutanı Tuğgeneral Nuri Hazer radyoevinin önündeki sekizyüz kadar öğrenciye Nasreddin Hoca'nın fıkrasını anlatıvermiş: "Göl ya yoğurt tutarsa!"
"Bize bir şey yapamazlar!" diyor arkadaşlar. Binbir çeşit neden sayıyorlar.
Öte yandan besbelli ki mahkemeye verilmemiz için hazırlık yapılıyor. Sıralarımızı, dolaplarımızı, yataklarımızı bir daha bir daha aradılar.
Bazı öğretmenlerimiz bir tuhaf bakıyor yüzümüze. Sanki boğulmaya götürülüyoruz.
Bazı öğretmenlerin bakışında ise nefret var. Bir İngilizce öğretmeni, tarih öğretmenine:
"Bunlar kendi komutanlarını vurdular," demiş. "Bu katillerden ne hayır gelir!"
Tarih öğretmeni,
"Hoca, hoca!" demiş. "Onların yerinde sen olsaydın kendi babanı vururdun! Uykunun o tatlı anında çalıp götürsünler de seni..."
Bir arkadaşın sırasında oturuyordum. Dalmış gitmişim. Önümdeki deftere "Tutuklanıyoruz" yazmışım. Arkadaş bunu görünce "Moral bozuyorsun!" diye kızdı.
Etesi gün, 23 mayısta, gerçekten tutuklandık. Tutuklama gerekçesini açıklamadılar ama suçumuzu okudular:
Anayasayı çiğnemişiz. Suça fer'an katılmışız. Fer'an, her halde "yardakçı olarak" demek.
Suçüstü yakalanmışız. Aleyhimizde yeterli kanıt varmış.
Bunun üzerine çoğumuzun morali bozuldu. Mecit Kocacıklı bayılmış. Almanca öğretmenimiz Yüzbaşı Turgut Ekmekçi ağlamış; mendilini ıslatıp arkadaşın yüzüne sürmüş ayıltmak için.
Moral bozan bir şey de hiç gazete okuyamayışımızdı. O yüzden iş fısıltı gazetesine kalmıştı.
Gazetelerin çoğunun kapatıldığı söyleniyordu.
MİLLİYET gaztesinde Ulunay, "Siyaset yazmıyacağıma söz vermiştim ama bugün dayanamadım," diye yazmış. "Binbeşyüz tane bıyığı henüz terlemekte olan evladımı kaybetmenin acısı içindeyim..."
Ardından İnönü'ye seslenip "Bütün bunlar senin başının altından çıkıyor!" diye yazmış. "27 Mayıstan önce iktidara SİZİ BEN BİLE KIRTARAMAM dersin, 27 Mayıs darbesi olur. 22 Şubattan önce HARBOKULU İHTİLAL KOKUYOR dersin, 22 Şubat hareketi olur. Bu hareketten önce de DURUM ÇOK KÖTÜ; ÜÇ DÖRT GÜN İÇİNDE HER ŞEY OLABİLİR dedin. İşte oldu. Hepsinini düzenleyen sensin.."
YENİ SABAH gazetesinin manşeti: "İnönü HARBİYELİLER YOK EDİLDİ dedi. Biz İnönü'ye inanıyoruz." Gazetenin o sayısı toplatılmış.
***
Okulum evimdi benim. Evim evim güzel evim... de okulum böyle bir yer miydi benim?
_________________________________
Gazeteler harekketteki can kaybını haber verirken harbokulu öğrencilerine ÖLÜ, ötekilere ŞEHİT demiş. Heybenin ağır basan gözüne abanmak demekti bu. Zaten yaralı kalbimiz hepten kanadı.
Duruşmada bunu dile getirenler oldu:
"Efendim, o arkadaşlar da vatana hizmet edeceğiz diye indiler aşağıya. Şimdi gazeteler onlara ÖLÜ diyor. Ölü mü şehit mi, Allah bilir. Çünkü şehitlik rütbesini Allah verir. İnsanların onu istediklerine verip istediğine çok görme yetkisi olamaz."
Mahkeme kararında ise Harbiyeliler ŞEHİT diye anılıyor. Demek kurulda onların da aşağıya olağan görev duygusuyla indikleri kanati doğmuş.
Fısıltı gazetesi bir de halkın bizi vatan haini saydığını söylüyordu. Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Cemal Tural bizim için "satılmış saldırganlar" demiş. Düşünülmeden ortaya atılıveren sözlerdi bunlar.
Sonraları bir sıranın üstüne bununla ilgili şu dörtlüğün kazındığını gördüm:
Adıma SANIK TALEBE diyorlar
Tahliye istedim, "Yok be!" diyorlar
"Aldandım," diyorum; "Deve!" diyorlar
Bir Satılmış oğlu Saldırganım ben
Duruşmalar sırasında yargıç ta "Size kimse vatan haini diyemez!" diye tepki gösterdi. "Duruşmalar daha devam ediyor. Sonucunu kimse bilemez."
Bir arkadaşımıza nişanlısı, "Ben bir vatan hainiyle evlenmem!" diye mektup yazmış. Bölük Komutanı bunu öğrenince kendini tutamamış; "O, vatan haini değildir!" diye kendisi cevap yazmış.
Bir başka kız ise sözlüsü olan arkadaşımızı görmeye gelmiş. "Ben seni sen olduğun için sevdim; rütbe için değil," demiş. Sade bir törenle nişanlanmışlar.
Kısacası bu hareket bize akgün, karagün dostlarımızı gösterdi.
____________________________
Ve ilk sorgulamalar başladı. Bizi onar onar alt kattaki bir odaya götürdüler.
Bülbül gibi konuşmamız için ortam ustaca hazırlanmıştı.
Örneğin Lütfi Güleç gibi sevilen öğretmenlerimiz sorgulamanın yalnızca ihtilalcileri yakalamayı amaçlandığını, bize hiçbir zarar vermiyeceğini söyleyip ne biliyorsak anlatmamızı tavsiye ettiler.
Ama Abdurrahman Acar gibi güven vermeyen öğretmenler de vardı. Sinsi buldoglar gibi dolanıyorlardı çevremizde. Bir açık vermemizi istiyorlardı sanki.
Arkadaşları bir kıyıya çektiler; her şeyi anlatmamızın öncelikle kendimize yararlı olacağını fısıldadılar. Gizemli halleri insana öyle kuşku veriyordu ki.
Dört beş tane sorgu yargıcı vardı. Ben, sonradan ortaya çıktığına göre, en iyi kalplilerine düşmüşüm. Masanın önündeki sandalyeyi gösterdi. "Otur bakalım."
"Sen nerde görev yaptın?"
"Tarım Bakanlığında, efendim."
"Tamam; oraya vardıktan sonra ne yaptın. Kısaca anlat."
"Efendim, orda Yüksek Denetleme Kurulu binası var. Önce onun önünde bekledim. İsmet Öztürk'le birlikte."
Olayı olduğu gibi anlattım. Sonra okuyup imzaladım.
Olayın hemen ardından Önder Aydınlı, Nezihi Fırat, Zihni Çetiner, Kemal Ülkütanak, Tarık Uğur gibi öğrencileri alıp götürdüler; ayrı bir odaya koydular. Bunların nasıl saptandığını hâlâ bilmiyorum. Suçları olacakları önceden bilmek, Talat Aydemir'le harbiyeliler arasında köprü görevi yapmak, olay sırasında elebaşı olmakmış.
Hareketten sonra okul komutanlığına getirilen Tuğgeneral Burhan Ercan bunlara kendisi dayak atarmış. Bildikleri her şeyi anlattırmak için.
Komutan üç dört subayı çember şeklinde dizer, sanık öğrenciyi çemberin içinde dövermiş. Sanık, dengesini yitirip bir subayın üstüne düştü mü o subay tarafından komutanın nazik ellerine yeniden itilirmiş.
Kemal Ülkütanak bir ara sınıfına bırakılmış. Belki kitaplarını alsın diye. Ben görmedim ama görenler anlattı. Kemal'in dudakları, kaşları patlakmış.
O sanıklara yapılan işkence konusunda dinlenen bir tanık ta "Önder Aydınlı’nın dizlerinde yaralar gördüm," dedi.
Benim edindiğim bilgi şu:
Adının İsmail Hakkı Bayıdırlı olduğunu sonradan öğrendiğim kurmay albayın Muhafız Alayındaki konuşmasını aktarmıştım. Aynı iddiaları savcı da öne sürdü. Önyargıydı bunlar.
Albay Bayındırlı gibi Okul Komutanı tuğgeneral Burhan Ercan’da da bu önyargılar yer etmişti. Tecritteki o sanık öğrencilere bu iddiaları içeren bir rapor yazdırmak istemiş.
Savcı onu desteklemiş. Zihni Çetiner’in üstüne sandalye arkasıyla yürüyüp şöyle bağırmış:
"Söyliyecek misin yoksa seni parçalıyayım mı? Artık anayasa da yok demokrasi de. Sıkıyönetim var. Seni öldürürüm; kimsenin ruhu duymaz."
Bu yapılanlar okulda hemen duyuldu. Örneğin okul komutanı o sanık öğrencilerden birine sorar:
"Alarmı kim verdi? Parılayı kimden öğrendin?"
Arkadaş, "Bilmiyorum," der. Komutan yumuşar. Arkadaşa bir sigara uzatır. Bir güzel de yakıverir. Ve sorar:
"Sigarayı kimden aldın?"
Çocuk şaşırır: "Sizden, efendim!"
Komutan, arkadaşın göğsüne bir yumruk indirip oyunu sona erdirir:
"Sigarayı kimden aldığını biliyorsun da parolayı kimden aldığını neden bilmiyorsun?"
Sonunda istediklerini elde ettiler. Rapor yazıldı. O da şöyle olur:
Bizi tutukladılar; er konumuna indirdiler. Er yemeği, er sigarası, er sabunu verdiler. Birinci sınıftan birkaç arkadaş sabunları beğenmeyip pencereden atmış.
Disiplini bozdular diye onları da tecrit cezasına çarpmışlar; "raporcu" denen sanıkların yanına koymuşlar. Bunlar birinci sınıftan; raporcular ikinci sınıftan. İkinci sınıf öğrencileri sanmışlar ki bunlar da kendileri gibi olayı önceden bilmekle suçlanıyor.
Olayı önceden bilen bazı öğrenciler elini kolunu sallayıp özgürce dolaşırken bunların tecrit edilmesi raporcuları üzmüş. Kendi aralarında anlaşıp komutana çıkmışlar:
"Efendim, bakın. Siz bizi öldürmek bile istediğiniz halde ağzımızdan bir kelime alamadınız. Ama şimdi bazı haksızlıkları önlemek ve harbokulunun şerefini kurtarmak için bazı gerçekleri açıklamak istiyoruz. Bunun sonucunda bazı arkadaşalarımız serbest bırakılacak, bazıları tecride alınacak. Sizden isteğimiz: birinci sınıf öğrencilerini bizden ayırın; bize çalışacağımız bir oda verin; sigara verin; traş olma izni verin."
Komutan subaylarına danışmak için sanık öğrencileri dışarı çıkarmış. Sonra içeri çağırıp:
"Tamam," demiş. "İstedikleriniz yapılacak. Ama disiplini sağlamak için başınıza bir subay koyacağım." Önder aydınlı, "Hay hay, paşam!" demiş.
Bir kısmı hemen o gece aramızdan alınıp o özel odaya götürülmüş. Yeni gelenler yeni adlar vermişler. Herkes aklına geleni söylemiş. Birisi de kurşun kalemle bir kağıda yazmış. Kağıdın üstüne 22 ŞUBAT ÖNCESİ diye başlık atmışlar. İmzalamışlar.
Ama imzalamayı reddedenler olmuş. Başlarındaki subay,
"Bunu imzalamak sizi sorumlu yamaz," demiş. "Ben hukuk danışmanıyım. İmza yüzünden size hesap soran olursa beni çağırın." Adresini vermiş. "Zaten," demiş, "sizin imzanız yalnızca tanık olarak burda bulunduğunuzu gösterir. O kadar."
18’LER RAPORU işte böyle hazırlanmış. Yasal sorgulamadan ayrı ve baskı altında. Ama yasalara böylesine aykırı o rapor, savcının iddialarına kaynak olmuş; bütün harbokulu öğrencilerinin mahkemeye verilmesine yol açmış.
______________________
Spor ve gösteri salonumuzun sahne bölümünü yargıç kürsüsü haline getirmişler, özlü söz, terazi resmi, TSK forsu ve bayraklarla süslemişler.
Mahkeme kurulu yerini almış. Duruşma yargıcı ortada; yargıcın bize göre solunda kurul başkanı, sağında kurul üyesi oturuyor.
Sol uç, savcılara ait. Oraya bir mikrofon koymuşlar; mikrofonun ardında başsavcı, onun da ardında iki savcı.
Salonda sekizyüzü aşkın sanık öğrenci var. Sandalyeler o kadar sıkışık ki öğrencilerin omuzları birbirine değiyor. İçerde kendilerine yer bulunamayan sekizyüz kadar öğrenci de dışarda oturuyor. Camiye sığmayan cemaat gibi.
Duruşma yargıcı yüzbaşı Mehmet Karaaslan:
İşini bilen, dayanıklı, zeki, belleği güçlü, anlayışlı ve dürüst bir hukuk adamı. Eğer kurulun başkanı ve üyesi de onun gibi üstün nitelikli olsaydı ceza alanların sayısı yirmiyi geçmezdi.
Kurul başkanı tuğgenerel Nihat Günaşan:
Gülüveren, ağlayıveren biri. Gülünce inci gibi takma dişleri görünüyor. Rütbesine göre oldukça dinç. Hukuktan bir asker ne kadar anlarsa o kadar anlıyor. Söylentiye bakılırsa o gece olaya kendisi de karıştığı için olup biteni biliyor; o yüzden kararlarını kendi yaşadıklarına göre verme eğiliminde. Hukuğu pek umursadığı yok. Bu kadar çok arakadaşın ceza alması her halde bu general yüzündendir.
Kurul üyesi kurmay albay Haydar Topçak:
Generala oranla ciddi biri. Halden anlar gibi sanki. Söylentiye bakılırsa olaya o da karışmış. Ve ilk sorgulama sırasında okul komutanının yanındaymış. Komutanın ne naneler yediğini biliyor. Kel fakat dinç ve çakır gözlü bir asker. Hukuk öğrenimi gördüğü sonradan söylendi.
Duruşmada sorgulama, numara sırasına göre yapıldı. Önceleri mikrofon başında biraz TUTUKLUK yaptık (Aman ne çirkin bir kelime! Tutukluluğu çağrıştırıyor.)
Giderek alıştık. Yargıç hemen hemen herkese şunları sordu. (Y: yargıç, S: sanık)
Y:Okul kapısındaki yabancı kişileri görmedin mi?
S:Gördüm. Ama tabur komutanımız da orada olduğu için kötülük yapacakalrı aklıma gelmedi.
Y:Neden yabancı subaylara itaat ettin?
S:Çünkü onlar bizi tabur komutanımızın gözü önünde alıp gittiler. Okula yeni atanmışlar diye düşündüm.
Y:Harbokuluna atanan subaylar gece mi gelir?
S:Olağanüstü bir geceydi. Olağanüstü atamalar yapılmış olabilirdi.
Y:Genelkurmayı binasından size niçin ateş edilir?
S:Onu ben de anlamadım, efendim.
Y:Yaa! Biraz garip olmuyor mu? Öyle oluyor.
Y:Radyoevinde sabaha kadar ne yaptınız?
S:Nöbet tuttuk, efendim.
Y:Ne nöbeti?
S:İçeriye sivilleri bırakmadık. Yağmaya engel olduk.
Y:Bakın, o kadar er ve askerî polis var. Neden onlar tutmuyor da siz tutuyorsunuz nöbeti? Sınavlarınız da varmış...
S:Efendim, bize "Nöbet tutacaksın!" dediler; tuttuk. Askerlikte erden mareşale kadar herkes nöbet tutar.
Y:Askerlik sınavından kaç aldın sen?
S:Yüz, efendim. (Gülüşmeler.)
Y:Peki sabaha kadar "Siz hükümete karşı geliyorsunuz!" diye uyaran olmadı mı?
S:Hayır.
Y:Kültürlü bir harbiyeli olarak hiçbir şey sezmediniz mi?
S:Kuşkulu hiçbir şey yoktu.
Y:Niçin hepiniz radyoevine gittiniz? (Salonda, "İpini koparan radyoevine gitmiş!" fısıltısı.)
S:Arkadaşlar oraya gidiyordu; ben de gittim.
Y:Aşağıda bastırılmış bir ayaklanma belirtisi gördün mü?
S:Hayır, efendim.
Y:Neden okula dönmedin öleyse?
S:Bize bir görev verilmişti, efendim. Bizi oraya nöbetçi kurulu yollamıştı. Onların geri alması gerekirdi.
_________________________
Sanıkların ifadeleri benzeşmeye başaldı. Nerdeyse herkes aynı şeyi söylüyordu:
-Alarm dolayısıyla kalktım.
-Tabur komutanımız okul kapısında gülümsüyordu.
-Genelkurmayın önünde ateş yedik.
-(İhtilalci) Turgut Alpagut’u hademe sandım.
-Talat Aydemir’i iki tomsonlu arasında görünce tutuklandı sandım.
-"İsyan olmuş; bastırılmış; biz aşağıya nöbet tutmaya gidiyoruz," dediler.
Kim ciddiye alırdı bu sözü; çocuk mu kandırıyorduk? Ama avukatlar bu ifadenin üstüne atladılar. Bir kağıda "Herkes böyle söylesin!" yazıp en yakındaki sanığa verdiler.
Kağıt elden ele dolaştı. Artık her harbiyeli "İsyan olmuş, bastırılmış..." diyordu.
Bir adama 39 kez deli desen kırkıncıda delirirmiş. Tıpkı bunun gibi biz de ifademizde o kadar çok "İsyan olmuş; bastırılmış," dedik ki sonunda yargıç doğru olabilir mi diye merak etmeye başaldı. Sorularını artık ona göre soruyorsu:
-Aşağıda bastırılmış bir isyan belirtisi gördün mü?
-Sizi kimse uyarmadı mı?
-Kuşku da mı duymadınız; bir şey sezmediniz mi?
-Belirti görmeyince neden okula dönmedin?
-İhtilalciler niçin elini kolunu sallaya sallaya okula gelmişler? Nöbetçilere, devriyelere ne olmuştu o gece? Okul kapısına içhizmetler yönetmeliğinin gereği olan nöbetçi karakol mangası niçin konmamıştı? Başbakanın, "Durum vahimdir; üç gün içinde her şey olabilir!" dediği bir zamanda harbokulunun kapıları niçin sonuna kadar açıktı?
-Uçaklar hem bildiri dağıtıyor hem onu almaya çalışan harbiyelilere ateş ediyordu.
-Bizimle birlikte olan erler mahkemeye verilmedi. Demek ki suçumuz harbiyeli olmak.
Duruşma sırasında çok fazla hem de kahkahalarla gülüyorduk. Güldüğümğüz şeylerse arkadaşların yarım yamalak cümleleriydi. İşte onlardan bir kaçı:
-Yürüye yürüye radyoevine yürüdüm.
-Anonos manonos duymadım (anons).
-Çok karanlıktı; anons filan duyulmuyordu.
-Sınıfta ders ÇALIŞIYORDUM; "Alarm vaaar!" feryatlarıyla UYANDIM.
-Sayın savcıya bize ağabey gibi davrandığı için teşekkür ederim. (Yağcıııı sesleri.)
-Merdivenin üstünde apartman vardı (??!!).
-Hani nizamiyede duvar gibi direkler... ("Sütun! Sütun!" sesleri.)
-Ne var; ne oluyor; KİM KİMİ YİYOR diye merake ttim.
-Üsteğmen "Valla kardişim, ben yeni evlendim; beni bu işe karıştırma!" dedi.
-Kurmay albayla kucaklaştık. O ağladı; ben ağladım.
-Ben radyoevine gitmedim ki; onun bitişiğindeki Kız Tekniğe gittim. Zaten her zaman gittiğim bir yerdi.
-Belki bir daha gelemem diye radyoevinde son bir tur attım.
-Bölük komutanımız bizi kolayca başkasına kaptıracak biri değildi. İri yarı, güçlü kuvvetliydi. Bir vuruşta iki kişiyi devirirdi. Demokrasi hakkında bize sık sık nutuk çekerdi.
_________________________
SANIRIM kahkahalarımızdan duruşma yargıcı da memnundu. Öyle ya, o temmuz sıcağında nerdeyse kucak kucağa oturuyorduk. Ne zor durumda olduğumuzu görüyordu. Çok kez o da espriler yaparak kendimizi avutmamıza göz yumuyordu.
İşte onun esprilerinden bir kaçı:
BİR ARKADAŞ aşağıya hazırlıksız indiği için picamasını dahi doğru dürüst giyemediğini anlatıyordu.
Sanık: Efendim, picamamın etekleri dışardaydı.
Yargıç: Toplasaydın sen de. Soksaydın eteklerini pantolonuna!
BAŞKA BİR ARKADAŞ anlatıyordu:
"Bir eve gittim. Kapıyı çaldım. 'Allah rızası için açın! Tanrı misafiriyim,' dedim. Açtılar."
Yargıç: Tabi açarlar. Elinde silahın vardı.
YARGIÇ FIRSAT BULDUKÇA savcıyı morartırdı. Bir defasında genelkurmayın orda edilen ateş konuşuluyordu. Savcı, "Ne kadar silah ateş etmiştir, tanığa sorulmasını istiyoruz," dedi. Yargıç, "Bilir mi o!" dedi; "Hem neye yarıyacak?" Yine de sordu:
"Saydın mı kaç mermi atılmıştır orda?"
BİR DEFASINDA yargıcın dalgınlığına geldi. Savcının tanığa soruları bitmeden sanıkların soru sormasına izin vermeye başladı. Savcı soru sormak istedi.
Yargıç: Herkes sırasını bilsin, canım! Sizin sıranız geçti.
Savcı: Ama efendim, bizim sorularımız bitmeden sanıkların sorularına geçildi.
Yargıç: Hah. İşte bu kez SEN haklısın.
ÇALIŞMA SAATİ çoktan geçmişti. Ama duruşmaya son verilmedi. Sanıklar sabırsızlandı. Salondan ikide bir "Gereği görüşüldü!" sesleri geliyordu.
Sonunda yargıç, "Gereği görüşüldü," dedi. Ama bütün salon da onunla birlikte... "Yaşa!" diyenler, alkışlayacak gibi yapanlar vardı.
Yargıç gülümsedi: "Uzatırım haaa!"
Biz böyle gülüşe duralım, bundan müthiş rahatsız olan biri varmış: okul komutanı. Bizi yemekhaneye topladı; gözlerinden ateş saça saça şu zılgıtı geçti:
***
SON ZAMANALARDAKİ durumunuz hiç te hoş olmadığı için sizinle konuşmak zorunda kaldım.
20 mayısta yaptığınız hareketin hesabını veriyorsunuz. Bu arada biz de size şartların elverdiği muameleyi yapıyoruz. Bizim muamelemiz sizin tavrınıza göre olacaktır.
İçinizden biri avluda bir subayımdan HERİF diye söz etmiş. Haddine mi düşmüş! Eğer her hangi biriniz her hangi bir subayıma saygısızlık ederse hepinizi tek tek cezalandırırım.
İçinizde yazdığı mektuplarda Mamak'takilerden hâlâ hayranlıkla söz edenler var. Talat Bey ORDA hesap veriyor. Niye aranızda değil? Niye sizi korumuyor?
Mahkeme komedi değildir! Duruşma salonu tiyatro değildir! Sizin o geceki hareketiniz de övünülecek bir şey değildir. Siz burda gülün... Millet te size gülüyor. Ar damarınız çatlamış sizin! Yaptığınız ahlaksızlıktır.
Harbiye olarak tarihimizde ilk kez (?) hükümete isyan ettiniz. Harbiyenin adına leke sürmeye hakkınız yoktu. Burası eşkiya yuvası değildir! Sevmiyorduysanız defolup gitseydiniz.
Kendinize güveniyorsanız duruşmada doğruyu söyleyin. Yok, "Üşüdüm de radyoevine ısınmak için girdim..." Yok, "Kız arkadaşımı görmek için Kız tekniğe gitmiştim de radyoevine uğradım..."
Bari erkek olun! Erkek ne durumda olursa olsun erkektir. Ve askerlik erkeklerin mesleğidir.
Bundan sonraki mualemem sizin hareket tarzınıza göre olacaktır. Beni zorlamayın. Bu kadar!
***
Bundan sonra aramızda sayın generalin adı "ERKEK general"e çıktı. "Erkek general geliyor!" dendi mi önce kaçacak delik arar, sonra kedi önündeki fare gibi kaderimize razı beklerdik.
Örneğin sınıfta ceketiz olmamıza izin verilmişti ama erkek generale ceketsiz yakalanıp tecrit cezasına çarpılmak sıradan bir olaydı.
____________________________
Bizim Erkek General ateş püskürüyor. Neymiş? 1963 harbiyelileri olarak tarihimizde ilk kez (?) hükümete isyan etmişiz. Orası eşkiya yuvası değilmiş!
Bunu duyan da Erkek General'in demokrasi aşığı olduğuna hükmeder. Öyle midir sahiden?
Örneğin 1963'ün 20-21 mayıs gecesindeki darbe girişimi başarıyla sonuçlansaydı Erkek General yine itiraz mı edecekti, darbecilerin kabinesinde bakan mı olacaktı?
Biz demokrasiyi işte bu koşulla severiz. Yani bizim parti kazanırsa.
Aslında bir hastalık bu. Hem öyle sanıldığının aksine, yalnızca ASKERî paşaların kalbinde bulunan bir hastalık değil. DİNî paşalarin kalbinde de var.
Bir farkla. Askerî paşalar demokrasimize ORDUMUZ adına müdahale ederler. Dinî paşalarsa DİNİMİZ adına.
Zavallı demokrasimiz, danışıklı dövüşüyor izlenimi veren bu iki tacizcinin arasında kalmıştır. Bir ondan şamar yer, bir buna kulağını kaptırır. Ve hep çocuktur. Bir türlü gelişip olgunlasamaz; işlevini yapamaz.
Oysa halka bıraksalar demokrasi tam gelecek. Halk olarak biz bunu her firsatta gösterdik. Örneğin, tek partili diktayi sevmedik.
1950'de ufukta beliren çok partili demokrasiyi o yüzden biraz da aşırı sevgi gösterileriyle karşıladık. Tıpkı bizim köyde Yırtık Garın dayının yaptığı gibi.
Demokrat Partinin seçimi kazandığını öğrenince Yırtık Garın dayı, evinden köy kahvesine "Yaşasın Demokrat Parti!" diye bağıra bağıra geldiydi.
Sonra Türkiye enflasyon canavarıyla tanıştı. Her gün zam her gün zam. Tabii ardından İSTİFÇİLER sökün etti.
Bunların tipik bir örneği, Mıgırdıç Şellefyan'dı. Başbakan Menderes'in danışmanı.
Şellefyan sonra anılarında anlattı ki yurt içinde demir üretimi durunca dışardan bir tır dolusu teneke yani sac getirmiş. Fiatlar fırlamış. Satacak. Fakat Menderes, "Bekle!" demiş. Fiatlar bir daha fırlamış. Menderes, "Bekle!" demiş. Bir daha fırlamış. Şelefyan artık dayanamamış. Satmış ve birden zengin olmuş. Yüce Rabbim, "Yürü ya kulum!" deyivermiş.
TENEKE KRALI diye ünlenmiş. Artık kimse tutamamış Şelefyanı. Ta ki 27 Mayıs ihtilali olunca Turkiye'den kaçana kadar.
Enflasyon bol para demekti. Yırtık Garın dayının cebi de para gördü o sayede. Ama o yakınıyordu:
"Ben cebimde ne gada çok para olduğna bakman, arkedeş" diyordu. "O paranın neyi almaya yettiğne bakarın." Gari, Demokrat Parti gözünden düşmüştü.
Sığır çobanıydı Yırtık Garın dayı. Kırlarda tek başına gezen çoğu kimse gibi fazlaca inatçıydı. Her halde 1957'de yine DP'ye oy vermiştir yine. İNADINA.
Ama pek çok kimse oyunun rengini değiştirdi. Yani halkın elinde demokrasi tıkır tıkır işliyordu. İktidar, demokratik bir şekilde cezalandırıldı:
Muhalefetteki CHP'ye verilen oy, iktidardaki DP'ye verilenden daha fazlaydı.
Ne var ki o devirde çoğunluk sistemi geçerliydi. Örneğin, İstanbul gibi bir yerde bir milyon geçerli oy varsa 500 001 oy alan parti, millet vekillerinin hepsini çıkarıyordu. Muhalefetin 499 999 oyu boşa gidiyordu.
Sistemin bu azizliği sayesinde DP iktidarda kaldı. Ama gidiş onu gösteriyordu ki bir sonraki seçimlerde DP yolcuydu. O zamanki CHP iktidar olacaktı.
Halk onu da beğenmiyecek, onu da cezalandıracaktı elbet. Ama ASKERî ya da DİNî müdahaleyle değil; halkın oylarıyla. Yani demokrasi yerli yerine oturacaktı.
Ama bırakmadılar. Halkımıza çok gördüler. 27 Mayıs 1960'da bazı askerî paşalar iktidara el koydular.
Ve halkın gözünde Demokrat Parti'yi mağdur ettiler. DP aklandı; büyüdü; efsaneleşti. Demokrat, "demirkırat" oldu. Demokrasi şehidimiz Adnan Menderes akşamları bir "kır at"a binip ülkemizin semalarında dolaşmaya başladı. "Napıyor benim halkım? Nasıl yardım edebilirim?" diye.
Leş kargaları kaçırır mı fırsatı? Hemen partilerini kurdular. "Demokrat Parti'nin devamıyız," dediler. Amblemleri demirkırat oldu. Mağdurları oynadılar ve halkın malını hileyle tıka basa yediler.
Zaten onlar hep birer Şellefyan'dı; hep iktidar denen suyun başındaydılar. Seçim meydanlarında "kır at" gezdirerek ve bayrak, Kuran öperek İslamın itibar rantını yediler. Halkın siyasi iradesini kıskıvrak bağlayıp yine suyun başında kaldılar.
Suyun başındaki adam önce kendi tarlasını sular. Sonra adamlarının tarlasını, sonra adamlarının adamlarının tarlasını. En sonunda bi gıdım su kalırsa eh onu da halka lütfeder.
O suyun hakça kullanılması için yönetimin arkasında halkın bulunması gerekir. Bu ise "tam demokrasi" demek. İktidarın ASKERî ya da DİNî her hangi bir müdahaleyle değil halkın oylarıyla gelmesi ve halka hesap vereceğinin bilinciyle o suyu paylaştırması demek.
Türk milleti bir gün bu müdahaleleri kıracak elbet. Öteki uygar ülkelerde olduğu gibi biz de tam demokrasiye kavuşacağız. Allah isterse.
_________________________________
Benimle ilgili iki sorun vardı. Bunları kendim çözmek zorundaydım çünkü İKİ NUMARALI MAHKEME o kadar çok sanıklı idi ki tek tek her sanığın üstünde durulamazdı.
BİRİNCİSİ, o gece okuldan çıkış şeklim. İlk sorgulamada şöyle demiştim:
"Ben kalktığımda nerdeyse herkes gitmişti. Koğuşta iki ya da üç kişi kalmıştı. Silahımı, palaskamı başkaları almıştı. TELAŞ İÇİNDE rastgle bir silah aldım ve başka birisinin palaskasını kuşandım."
Ama Bircan Sevgör adlı bir arkadaşın ifadesi beni yalanlıyordu. İlk sorgulamada çenesi düşen arkadaşlardan biriydi Bircan.
O gece ihtilalci subaylardan Nihat Conguroğlu'nun emrinde depodan mermi sandığı çıkarmış; sandığı kırıp arkadaşlara mermi dağıtmış.
İfadesinde "Yanımda Hasan vardı," demiş. Ama Hasan'ın soyadı bir türlü aklına gelmemiş. Bölüğün fotoğraflarını önüne koymuşlar. Benim fotoğrafımı göstererek
"Burda bir Hasan var; o olmasın?" demişler.
Hasan, "Evet!" deyivermiş. Böylece ben o gece bölüğüme yetişme telaşını bırak, alabildiğine soğukkanlı bir şekilde silah deposunun kapısını kırmışım; sandık taşımışım; mermi dağıtmışım.
İlk sorgulamadaki ifadesinden sonra Bircan bana geldi. "Yanlışlıkla senin adını verdim; özür dilerim," dedi. Yanlışını duruşmadaki ifadesinde düzelteceğini söyledi. Ama ifade verriken heyecandan olsa gerek söylemeyi unuttu.
Sonra İlhan Duysak adında bir arkadaş kalktı; "Tarım Bakanlığının önünde Önder Aydınlı'yı araçları çevirirken gördüm," dedi.
Önder "Biz kemalistler!" diye bağırıyormuş.
Anlaşılan bu da gevezenin biriydi. Savcı onun ifadesini kullanıp tarım bakanlığının önündeki herkesi Önder Aydınla ile işbirliği yapmış gibi suçlayabilirdi.
Söz aldım. "Efendim," dedim. "Ben de ordaydım. Önder'i görmedim."
Yargıç, İlhan'a "Açıkla!" dedi.
İlhan, "O görmemiş olabilir; ben gördüm!" dedi. "Ben kavşağa daha yakındım. Önder ordaydı."
Benim duruşmadaki bu çıkışıma bazı arkadaşların ve avukatların canı sıkıldı. Bir avukat, "Birbirinizi Hasan Akçay gibi yalanlamayın." diye bir kağıt gönderdi. Kağıt elden ele dolaştı.
Hasan Şenerbay ifade veriyordu. Hasan, mermi sandığı taşıdığını söyledi. Bunun üzerine ben yine söz aldım.
"Hasan Şenerbay mermi sandığı taşıdığını belirttiğine göre Bircan Sevgör yanlışını düzeltsin," dedim. Yargıç, Hasan'a sordu: "Sen mermi sandığı taşıdın mı?" Hasan bu kez, "Hayır!" dedi.
Yargıç: "Zaten bunun esasla ilgisi yok."
Yerime otururken bazı arkadaşların homurtusunu duydum. Ama bazı arkadaşlar da beni savunuyordu.
***
Salonda duygularını gizleyen yok gibiydi. Topluluğun altıncı duyusu en ince ayrıntıları bile farkediyor, haklı ya da haksız bulduğunu hıçkırık, kahkaha, mırıltı, homurtu, hattâ yuhayla belirtiyordu.
Yatgıç son derece babacandı. Tepkiler aşırı kaçarsa "Bir harbiyeliye bu yakışmaz!" demekle yetiniyordu.
Salonun bu tepkisinden hep çekindik; birbirimzi suçlamadık.
Yalnız, taburlar birbirinden soyutlandığı için ikinci tabur öğrencileri üçüncü tabura suç atma eğilim ve cesareti gösterdiler.
_____________________________
Açıklığa kavuşturmam gereken ikinci konu bizim grubun teslim oluş şekliydi.
Biz "Kendi isteğimizle hareketten çekildik, devlet güçlerine katıldık," diyorduk. Muhafız alayından gelen bir rapor ise "enterne" edilmekten söz ediyordu. Teslim alınanlar hakkında rapora iğnelenmiş olan imzasız bir listenin başlığı, ÇATIŞMA SONUCU ETKİSİZ HALE GETİRİLENLER idi.
Bizim gruptan olanlara savcı sürekli "Kimle çatışmışlar?" diye sorulmasını istiyordu. Erdoğan'a da aynı soruyu yöneltti.
"Efendim," dedi. "Bunlar teslim alınırken bir çete gibi vuruşmuşlar. Neden saklıyorlar? Kanıtlayan belgeler var elimizde. Erdoğan Gülsoy grubun başıymış..."
Erdoğan beyninden vurulmuşa döndü.
"Vallahi efendim, bunu şimdi burda öğrendim. Yok öyle bir şey!"
Ağzı bir karış açık, sağa sola öyle bir bakışı vardı ki tam bir şaşkınlık içinde olduğu belliydi.
Sıra bana gelince ben de aynı duruma düştüm. Yargıç dedi: "Siz vuruşmuşsunuz..."
"Hayır, efendim!"
"Tanıklar gelir de öyle derse utanmak var ama..."
Kendimi kaybediverdim. "Efendim, ben ceza almaya razıyım eğer yalanla oluyorsa..."
"Orasını biz biliriz. Doğru mu yalan mı biz biliriz."
Biraz kendimi toplamıştım. "Evet efendim. Başüstüne efendim."
Hepimiz o imzasız listenin alayda bize sanki ortaçağ tutsağı imişiz gibi davranan yüzbaşı tarafından peydah edildiğine inanıyorduk.
Erdoğan'ın akıl yürütmesi:
"O yüzbaşı alayın adlî subayıdır. Önce VURUŞANLAR başlıklı listeyi hazırladı. Alay komutanının onayına sundu. Komutan imzalamayı reddedince başka bir liste hazırladı. Komutan onu imzaladı. Adlî subay, onaylı listeye imzasız olanı iğneleyip okula yolladı."
Özel olarak o yüzbaşıdan başka kim kötülüğümüzü isterdi bizim? Bu arkadan vuruculuğu onun kişiliğine tam uygun buluyorduk.
Odur, odur... diyorduk. Ondan herşey beklenir. Tanık olarak bi gelsin, soracağım: NERELİSİN?
Nereliyim derse desin kanından şüheleneceğim.
Ve mahkum edilirim de son isteğim sorulursa "O yüzbaşıya dayak atmak istiyorum!" diyeceğim.
____________________________________
Bizim başsavcının yüz ifadesi ve ses tonu da bir hoştu. Baritona yakın bir sesi vardı ve genelde tekdüzeydi ama kelimeleri sıralayınca her kelimenin son hecesinde o ses ya uzar ya da yükselirdi.
Savcının bu tür sorularına arkadaşlar genellikle ters cevaplar verirdi:
"Efendim Etimesgut'un akımı mı? Bunu ilk kez sayın savcıdan şimdi duyuyorum!"
***
Yıl sonunda KISIM BEŞLERİ oluşmuştu. Bazı arkadaşlar seçimle orda görev aldılar. Gûya yanlış davranmamızı ve komutanlarımıza muhatap olmamızı önleyeceklerdi. Bir tür özdenetim.
Yine de arkadaşların çoğu bu "örgüt"e sırt çevirdiler. "Baş olmak isteyenler kendilerine fırsat yaratıyor!" diyerek.
"Örgüt"e seçilenler üç beş gün kendi aralarında toplandılar; sabahları erkek kalkılacak, yataklar iyi yapılacak, bir subay görünce yana çekilip selama durulacak gibi kararlar aldılar. Ama genel tavır aleyhlerine olduğu için unutuldu gitti.
Anlaşılan, savcımız o "örgüt"ü bir yerlerden haber almış; harbiyelileri Talat Aydemir'e bağlayan köprü diye ardına düşmüştü. Her mikrofona gelene soruyordu:
"Kısım beşleri, bölük yirmibeşlerinden bu sanığın bilgisi var mıydı?"
"Efendim, yoktur!"
O kadar çok soruldu ki sonunda kabak tadı verdi. Arkadaşlar başladı aksilik etmeye:
"Üçler, yediler, kırklardan haberim yoktur!"
Savcı böyle cevaplar aldıkça başını eğer, yüzünü saklayıp homurdanırdı. Bana göre SÖVERDİ.
_____________________
Mikrofona gelen her sanık ilk sorgulamadaki ifadesine itiraz ediyor, ifadeleri alan savcılara bindiriyordu:
"Efendim, o ak saçlı var ya o ak saçlı!"
"Efendim, ilk sorgulamada ben 'Talat Aydemir'in okula geldiğini sonradan öğrendim,' demiştim. Savcı 'gördüm' diye yazmış.'
"Efendim, savcı zaten beni dinlemiyordu ki! 'Yemek vakti geldi; seni mi bekliycem?' diyordu."
"Efendim, benim ifademi zabıt katibi aldı; savcı değil."
Savcılar böyle kendilerine çatanlara, hele hele "Baskı yapıldı," diyenlere fena içerliyordu. Başsavcı bir kağıda not etmiş; yargıca verdi.
"Efendim," dedi. "Hep bize çatıp duruyorlar. Oysa kendi işlerine baksalar daha iyi ederler. Bize çatanları listeledik. Size bildiriyoruz."
"Böyle posta posta mı bildireceksiniz?"
"Onlar posta posta iftira ediyor; biz de posta posta bildireceğiz."
Salon gülmeye başladı. Yargıç ta gülümsedi:
"İftira etmiyorlar; kendilerini savunuyorlar."
***
Savcılar, "Kanıt toplayamıyoruz!" diye yakınıyordu. Çünkü sanıklar ser serip sır vermiyordu. Tek söyledikleri: "Duymadım, görmedim, bilmiyorum..."
Bile bile yapıyorduk bunu. Ve savcılar kızdıkça hiçbir şey bilmemeye devam edeceğiz, diyorduk. Çünkü ilk sorgulamada sütten ağzımız yanmıştı. Şimdi yoğurdu üflüyorduk.
Başsavcı kendisini paralıyordu:
"Efendim, kanıt toplayamıyoruz. Hepsi "İndik, gezdik, geldik..." diyor. Bakın, bu tanığın bir anı defteri var. Orda İnönü hakkında atıp tutuyor. Oysa burda inönü'yü övüyor."
Yargıç, savcının halinden anlamıyordu:
"Anı defteri mi? Onu şimdi değil kanıtların sunulmasına sıra gelince ele alırız."
__________________________
22 ŞUBAT ÖNCESİ başlıklı raporu hazırlayan öğrencilerin hâlâ tecritte olması önemliydi. Tecrit nedenini avukat Kuyrukçuoğlu adlî amirliğe sormuş. "Mahkeme kuruluna başvur," cavabını almış.
Öyle yaptı.
Mahkeme kuruluna sıkıyönetim komutanlığı dahil ilgili yerlere başvurduğunu anlattı ve sordu: "Bu çocukların günahı nedir?"
"Tecritteki öğrencilerden biri bana affedersiniz yüz numarasını dahi yatağının altına yaptığını, böyle sürerse kendi kendisini öldüreceğini söyledi. İşkenceyi hak edecek ne yaptı bu çocuklar? Disiplinsiz oldukları ve arkadaşlarına baskı yaptıkları öne sürülüyor. Ama kimle kavga etmişler? Cam kırıp çevreye zarar mı vermişler? Gerçek şu ki tecridi gerektiren hiçbir yasal neden yok."
Yargıç o öğrencilerin gerçekten disiplinsiz olduklarını sanıyor, yalnızca raporla ilgileri yüzünden özel cezaya çarpıldıklarını bilmiyordu.
Bunu gerçeğin ortaya çıkmasından sonraki tepkisinden anladık.
***
Yargıç, avukatın dile getirdiği yakınmayı adlî amirliğe iletmiş. Yakınmanın yersiz olduğunu bildirmişler. Bir sonraki oturumda bunu açıkladı. "Hâlâ bir şey söyleyecek olan var mı?" dedi.
Savcı söz aldı:
"Biz de araştırdık. Onların durumuyla diğer sanıkların durumu arasında hiçbir ayrım yok. Adlî amirlik bize o öğrencilerin arkadaşlarına baskı yaptığını duyurup tecridin yasal olup olmadığını sorunca yasal olduğunu bildirmiştik. Avukatın bu çıkışı yalnızca kamuoyunu bulandırmaya ve vakit geçirmeye yöneliktir."
Bunun üzerine Kuyrukçuoğlu ayağa kalkıp söz istedi.
Yargıç, "Mikrofona gelin," dedi. "Ama polemiğin gereği yok. Burası kişisel gösteri yeri değil."
Avukat kürsüye vardı. Cüppesini düzeltti. Gayet yumuşak bir sesle "Benim kişisel gösteriye ihtiyacım yok," dedi.
Yargıç kaşlarını çattı. "Bak işte, bu gereksiz!"
Avukat devam etti:
"Biz de araştırdık ve savcılıktan farklı bir sonuca ulaştık. Tecrit yasal mı, öğrencilere işkence ediliyor mu? Bunu ortaya çıkarmanın kolay bir yolu var: öğrencilere sorulsun."
***
Sonradan öğrendik. Savcı, tecritteki sanık öğrencilere gitmiş. Ağlıyormuş. "Ben," demiş, "herkese ağabey gibi davranmadım mı? Baskı yapmakla suçlanacak ne yaptım? Gerçeği söyleyin."
Sonra bir erkeklik afrası tafrası da ondan: "Erkekseniz öyle yaaprsınız!"
Bir arkadaş barut gibi karşılık vermiş: "Erkekseniz siz gerçeği söyleyin! Sandalye arkasıyla arkadaşların üstüne yürüyüp 'Demokrasi yok, diktatörlük var!" dediğinizi anlatın."
O günden sonra tecrittekilerin kaldığı yere aynalar takılmış; masalar konmuş. Ve masaların üstüne vazolar, çiçekler, sürahiler.
_______________________
Sekiz yıl okudum asla kalmadan
Aklıma başkaca şeyler gelmeden
Bir kuru aferin bile almadan
Sınavdan sınava atılmışım ben.
Ruhumu sarsa da yıldızın hali
Takmaya talihim el vermez gayri
O gece bir kuru yaprak misali
Rüzgarın önüne katılmışım ben.
O gece gerçekten birer kuru yaprakmışız biz. Rüzgar denen anlık koşullar nereye savurursa oraya gitmişiz. Sahipsiz, çaresiz.
Sanık ifadeleri bunu serdi gözlerimizin önüne.
Örneğin ben Tarım Bakanlığının önündeydim. Beş yüz metre kadar ötede bir yığılma oldu. Bir grup harbiyeli. Ve bir subay. Bir şeyler oldu orda.
Ne olduğunu ifadelerden anladım:
Yığılanlar, birinci sınıf öğrencileriymiş. Yani 2 nci Tabur. Subay ise taburun kendi komutanı kurmay binbaşı Kenan Güven.
Kendi iddiasına göre taburunu aramış o gece. Orda bulmuş. Öğrencileri yürüyüş koluna sokup Çankaya yönüne çevirmiş. Muhafız Alayı güvenli bölge. Oraya ulaştıracak.
Fakat öğrencilerden biri öne atılmış. "Geriyeee dön! Marş!" diye bağırmış. Tabur geriye dönüp uygun adım radyoevine gitmiş.
Bazı öğrenciler ifadelerinde "Geriye dön! Marş!" diye bağıranın yine 2 nci taburdan İbrahim Demir olduğunu söylediler.
İbrahim, silahını tabur komutanına çevirip "Burda senin borun ötmez!" diye bağırmış. Hattâ hattâ önde bulunan öğrencileri de silahıyla korkutmuş.
(İyi ama kendileri de silahlıydı! Ve çoktular. Bir tek İbrahim'in niye üstesinden gelmediler de emirlerine kuzu kuzu uydular?)
İbrahim duruşmada kendini savundu tabi. "Bunlar KOMUTANIN ADAMLARI," dedi. "Tamamen komutanın etkisi altındalar. Beni teşhis ederken de etki altındaydılar. Eğer o teşhis, teşhis sayılırsa."
Komutanı şöyle suçluyordu:
"İkinci tabur komutanı o ana kadar nerdeydi; neler yaptı? Önce bunun hesabını versin. Böyle göz boyamakla kendisini ve üstlerini aklayamaz."
Gerçekten doğruyu söylüyor görünen bazı birinci sınıf öğrencileri İbrahim'in haklı olabileceğini söylediler:
"Efendim, bir 'Geriye dön! Marş!' sesi duydum ama sesin komutanımızdan mı İbrahim'den mi geldiğini bilmiyorum."
Tabur komutanını şöyle suçladılar:
"Okul kapısında bekliyorduk. Tabur komutanımız Talat Aydemir'le konuşmuş. Aramızdan geçip gitti. Kendisine selam durduk. Selamımızı aldı ama hiç bir şey söylemedi. Bizi uyarmadı. Yazgımızla başbaşa bıraktı... Hattâ biz kendisini selamlarken silahlarımızın dipçiklerini yere sertçe vurduk. Dikkatini çekecek şekilde. Aldırmadı."
Yargıç önce bunu yalan sandı. "Komutanınız gelir de böyle bir şey olmadığını söylerse?"
"Söylesin, efendim! Ben görevimi yaptım; selamımı verdim." (Gülüşmeler)
Sonra aklı yattı. Ama bu kez de şuna takıldı:
"İyi ama komutanınız sizi Tarım Bakanlığının ordaki kavşakta hareketten çekip almaya çalışmış. Kendisini o zaman da selamlasaydınız; dinleseydiniz?"
Bir öğrenci:
"Efendim, suyu barajda tutmanın en uygun yolu barajın yıkılmasını önlemektir. Baraj yıkıldıktan sonra suyu tasla geri almaya çalışmak akıl kârı değildir. Tabur komutanımızın yaptığı, işte buydu. O gece önce durumun gelişmesini bekliyor; sonra işin yaş olduğunu anlayınca kendisini kurtarmak için göstermelik bir şeyler yapmaya kalkışıyor. Geçmiş ola. Öğrencilerin aldatıldıklarına inanması aşağı indikten sonra çok zordu. Hele bir de komutanlarının bir öyle bir böyle davrandığını görünce..."
Öte yandan komutanı hâlâ savunan öğrenciler vardı:
"Tabur komutanımız bizi kavşakta hareketten vaz geçirmek için çok çalıştı. O, görevini yaptı."
Yargıç: Sen ne biliyorsun onun görevini yaptığını? Görevini yapsaydı sizi okuldan bırakmazdı.
______________________________
Ve tanıklara sıra geldi. İfadeleri dikkatle dinledim.
Ön kapağında BLOKNOT yazan bir defterim vardı; oraya sürekli notlar aldım. Çünkü savunmamı kendim yapmaya kararlıydım. Tanık ifadeleri o zaman işime yarayacaktı.
İlk tanık, Müberra Yetkin'di. İlginç bir ifade verdi.
MÜBERRA YETKİN (Ankara radyosu uzun dalga spikeri): Radyoevini Harbokulu öğrencileri ele geçirdi. Radyodan yapılan uyarıları sürekli dinliyorlardı. Otuz kırk kadar harbiyeli bana silah çekti.
*
Tanığın "Otuz kırk kadar öğrenci bana silah çekti," demesi üzerine salonda gülüşmeler oldu.
Oysa arkadaşların güldüğü şey 30-40 kadar harbiyelinin bir tek kadına silah çekmesiydi. Doğrusu karikatür gibi komik bir durumdu.
Kurmay albay ALİ ELVERDİ (rayoevi müdürü): 01.57'de radyodan "Talat'ın bir avuç çapulcusu muvaffak olamıyacaktır!" diye duyuru yaptım. Dalga dalga geldiler. Silahlı çatışmaya girdik ama çekilmek zorun da kaldık.
Öğrencilerin hiçbir şeyden haberi yoktu. Hattâ bazılarına görev verdim; yaptılar.
Radyodan yapılan uyarıları binanın içinden duyabilmek için ordaki bazı aletlerin nasıl kullanıldığını bilmek gerekir. Öğrenciler bunu bilmiyordu. Onun için duymuş olamazlar.
Bir ara tutuklanıp Harbokuluna getirildim. İkinci sınıf öğrencisi Nezihi Fırat'ı başıma diktiler. Beni öldürmek istediler.
Efendim, ben yazılı ifademde "Radyoevini Harbokulu öğrencileri ele geçirdi," demiştim. Yanılmışım. Onlar teğmen rütbesindeki subaylardı. Artık Harbokulunda üçüncü sınıf olması gereken teğmenler okumuyormuş.
Yargıç: Öğrenciler ne yaptıklarını biliyorlar mıydı?
Tanık.: Hayır! Bilmiyorlardı. Kanaatimce aldatılmışlardı.
Yargıç: Niçin bu kanaattesiniz?
Tanık.: Çünkü bana da itaat ediyorlardı.
*
Ali Elverdi konuşurken arkadaşlar, dinleyici balkonunda oturan Müberra Yetkin'e dönüp dönüp baktılar. "Nasıl? uyarıları herkes dinliyor muymuş?" dercesine.
*
Ali Elverdi paşanın BU VATANA KASTEDENLER adlı basılmış bir kitabı var. Orada olayı daha kişisel bir üslupla anlatıyor.
O kitaptan bir bölüm aktaracağım. Allah isterse.
___________________________________
Binbir Nick'li arkadas,
Kimse degilse bile ben, bu yazilari ilgiyle okuyorum.
Senden ricam:
Düzeltecegin yer varsa düzelt.
Itiraz ettigin yer varsa, belirt.
Ama ikide bir araya girip parazit yapma.
Her çorbanin maydanozu olma.
OK?
Ali Elverdi, olay sırasında garnizon kurmay başkanı imiş. Olaydan sonra radyoevi müdürü olmuş.
Generalliğe yükselmiş.
BU VATANA KASTEDENLER adlı bir kitap yazmış. Kitabın 7 nci baskısının 69-77 sayfalarında şunları anlatıyor:
*
Gece saat 12'ye beş kala filan, telefon çaldı. Telefonda nöbetçi amiri Seyfeddin Karadağ vardı. Şimdi İstanbul'da emekli:
"Başkanım! Meydan sahnesi aktörlerinden Kartal Tibet telefon etti. Zatıâlinize bildirmemi söyledi. Ankara'nın içinde tanklar dolaşıyormuş. İhtilal mi ne var, diyor."
Bu EMASSA plânı Emniyet, Asayiş, sabotaj kelimelerinin baş heceleridir. Bu maksat için yapılmıştır. Yani bir ihtilale karşı gelmek için yapılan bir plândır.
Cipimi çağırdım. Cipim Merkez Komutanlığında kalır. Şehrin içinde. Birliğim tabii Mamak'ta. Cip geldi. Gazi Maden isminde Ordu'lu bir şoför.
"Ne oluyor Gazi," dedim. "Sokaklarda ne var?"
Hemen giyindim. Sten tabancamı aldım. Kırıkkale tabancamı da belime taktım. Sten tabancanın şajörlerinin birisi bir odada, diğeri başka odada durur. Tabanca da ayrı bir odada. Çocuklar oynamasın diye. Hanım telaşla onları bulup bana getirinceye kadar bağırdık çağırdık; bindik arabaya... Bütün apartmandaki subaylara da bildirdim. Lojman olduğu için 10 tane subay...
"Türk milleti! Aradığınız, beklediğiniz Silahlı Kuvvetler iktidarı ele geçirip parlamentoyu feshetmiş, partileri kapatmıştır. Sokağa çıkma yasağı koymuştur. Sokağa çıkan, parolayı bilmezse ateş edilecektir." gibi şeyler...
Şoföre "Cipi geriye çevir; Millet Meclisi istikametine sür!" dedim.
Genel kurmayın önüne geldiğimde üç tane tank Genel Kurmaya binasına namlularını çevirmişti. Ortadaki tankın üzerinde bir astsubay var. Diğer tankların üstünde erler... Önce astsubayın önüne geldim:
"Niçin komutanlarınızı beklemediniz de başka kimselerin verdiği alarmla buraya geldiniz? Kime itaat ediyorsunuz?"
"Bize kim emir vermişse o bizi bilmem ne yapar..." gibi başladı.
"İn aşağıya!" dedim.
İnmek istemedi. Tankın içine girmeye çalıştı. Tabii tüfeğimi üstüne doğrultunca indi. "Çankaya istikametine marş, marş!" çektim ona.
O koşa dursun erlerden iki tanesini cipe bindirdim. Öteki tankların erlerine de "Marş! Marş!" çektim. Çankaya istikametine doğru. Üç tankı tahliye ettikten sonra içine benim şoförü de göndrip "Bak kimse var mı?" dedim.
"Bomba atarım haa! Kim varsa çıksın dışarı," dedim. Yokmuş.
Öbür altı tank Millet Meclisine çevirmiş namlusunu. Onları da aynı şekilde tahliye edip Çankaya istikametine "Marş! Marş!" çektim.
Sonra cipe bindim. Bereli askerlere yani cipe aldığım tank askerlerine "Parola neydi, çocuğum?" dedim. HARBİYELİ ALDANMAZ, dediler.
"Sür!" dedim. "Radyoevine!"
Radyo bangır bangır söylüyor daha... Radyoevine doğru sürerken bir barikata rastladım. Yolun iki tarafını kesmişler. Barikatın önüne vardığımda bir üsteğmen geldi. Parolayı sordu.
"Harbiyeli aldanmaz."
"Açın, geçsin!" dedi.
Geçtik. İkinci barikata geldik. Orda Erol Dinçer ismindeki üsteğmen cipin numarasından beni tanıdı. 904'tü numaranın sonu. Çünkü bizim birliktendi adam. 22 şubatta da vardı. Üsteğmenin hem telsizi hem radyosu vardı.
Barikatı yardık geçtik. Arkamızdan yağdırdılar ateşi... Radyoevinin önüne geldiğimde orası karma karışıktı. 200-300 kişi var.
Tam ortalarında cipi durdurduk. Bir kaç tane subay cipin kapısına asıldılar. Açtılar.
"İsyan mı ettiniz, alçaklar?" İlk sözüm bu oldu. Tuncer Yener ismindeki bir teğmen:
"Hayır! İsyan etmedik. Silahlı Kuvvetler..." filan deyince "Hangi Silahlı Kuvvetler? Aldatmışlar sizi," dedim.
Radyoevinin kapısına doğru yürüyorum. Tuncer Yener bu arada benim önümü açıyordu. Arkamdan öteki subaylar da ilerlediler. Tam kapıdan girerken Yaşar Başaran ismindeki ihtilalci, stenimin namlusuna yapıştı. 22 Şubatta Ankara Merkez Komutanı muaviniydi. Emekli edilmişti.
"Kurmay başkanı buraya kadar nasıl gelir!" diye etrafındakilere bağırdı.
"Sen radyoevini almakla ihtilal mi yapacağını zannediyorsun?" dedim. "Geliyor arkamdan koskoca tümen. Emir verdim; alarm verdim. EMASSA plânı uygulanıyor. Bunları da kandırdın. Bu çocukları da..."
Onlar şüphe içinde birbirlerini inandırmaya çalışırken ben steni bıraktım. Radyoevine daldım. Sten, Yaşar Başaraan'ın elinde kaldı. Ama belimde tabncam vardı. Onu almadılar. Akıl edemediler.
Radyoevinin içinde Murtaza Vodinal var. Topçu albayı. Şimdiki merkez komutan muavini. 700 tane eri vardı.
"Sen ne yapıyorsun burada?" dedim.
"Başkanım! Beni tevkif edip buraya getirdiler," cevabını verdi. Halbuki ordakilerle sarmaş dolaş olmuşlar. Allah bize bu günleri gösterdi, diye.
Anons odasını sordum.
"Çıkamazsınız, efendim!" dedi. "Her basamakta bir kişi var."
"Ben çıkarım," dedim.
Çıkarken "Yahu, anons odası nerde?" diye bağırdım. "Yol gösterecek yok mu?"
Lacivert elbiseli iri yarı birisi çıktı. Ekrem İrge adında. Üsteğmenken ordudan atılmış.
"Buyurun, yarbayım!" Yol göstereyim," dedi.
Yürüdük. Anons odasının asansör kapısı gibi oval pencereli bir kapısı var. İçeriye göz attım. İki subay, beş-altı tane de er. Erler silahlarını sivillere çevirmiş. Sivilleri sıkıştırmışlar bir köşeye. Bir kadıncağız da onlara mikrofonu ayarlıyor... Plâk koy, diyorlar; plâk koyuyor.
Kapıyı ittim. Açılmadı. Yanımda duran Ekem İrge radyocu ya... "Efendim, anons bitince kilidi kendiliğinden çözülür. Otomatiktir," dedi. "Peki," dedim "öyleyse." Tabancamı çıkardım. "Ne oldu, yarbayım?" dedi. "Bilmem," dedim. Tam o sırada kapının kilidinin çözüldüğünü belli eden bir ses çıktı. Hemen kapıya tekmeyi vurdum.
Benim tanktan indirip arabama aldığım iki tane nefer var ya, o iki nefer ardımdan gelmişler. Öbür tarafta açık kapı varmış; oradan içeri girmişler. İk tane jandarma erini de saf dışı edip silahlarını almışlar. O iki jandarma eri ağlıyormuş. Radyoevinin önüne koymuşlar onları...
Bereli tankçılar demiş ki "Gel gidelim! Kurmay başkanı olan yarbay yukarı çıktı." Jandarmalar yol göstermiş. Yukarı gelmişler.
Anons odasındaki subaylardan aldığım silahları erlere uzatıp "Alın bunları," dedim. Sanki bunlar benimle beraber imiş ve arkadan koca bir alay geliyormuş havası verdim. Bunlar tabii diğer erlerin tüfeklerini de aldılar. Silahları alınan erlere dönüp "Buraya neden geldiniz?" diye bağırdım. "Bilmiyoruz," dediler. Onlar da subaylara cephe aldılar. İki ihtilalci subayı bir odaya tıktık. Erleri dışarıya çıkardık.
"Kırmızı ışık yanınca konuşabilirsiniz, yarbayım," dedi.
Işık yanınca konuşmaya başladım:
"Muhterem Türk milleti! Bundan evvel yapılan anonslar yalan ve yanlıştı. Şimdi işin doğrusunu söylüyorum. Ben garnizon kurmay başkanı yarbay Ali Elverdi. Bunlar isyan etmişlerdir. Bunların isyanı Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından bastırılmaktadır. Toplanıyorlar. Cezaları verilecektir. Türk Silahlı Kuvvetleri, size sesleniyorum! Herkes kışlasına çekilsin. Genel Kurmay Başkanından emir beklesin. Emniyet mensupları, size sesleniyorum! Vazifenizin başına gidin. Anonslar devam edeck. Radyolarınızı açık tutun."
Ondan sonra plâk koydum. Tümene telefon ettim:
"Ne yapıyorsunuz? Kimler geliyor?"
"Efendim, subaylar geliyor. Tümen komutan muavinimiz geldi." Vehbi Engin Paşa'dan söz ediyorlardı.
"Çabuk!" dedim. "Şeref bölüğünü buraya gönderin. Ben yalnızım. Anons ediyorum ama yalnız başımayım."
"Duyuyoruz sesinizi," dediler. "Gönderiyoruz."
Şeref bölüğü gelmiş ama harbiyeliler ateş açınca tam siper yapmışlar. Yavaş yavaş geri çekilmişler. Kan dökülmesin diye... Radyoevine bir şey yapmamışlar.
Anonslara devam ettim. 56 dakika sürekli mikrofon başında durdum. Kâh plâk koydum kâh hitap ettim. Cevdet Sunay Paşaya da telefon ettim:
"Müsadenizle EMASSA plânını uyguluyorum bütün Türkiye'de," dedim.
"Evladım, nasıl istiyorsan öyle yap."
"Peki," dedim. Devam ettim.
Biraz sonra bir binbaşı 14 tane inzibat eri getirdi.
"Efendim, emniyetiniz için bunları getirdim."
"Aşağıdakiler ne oldu?"
"Onlar çil yavrusu gibi dağıldı. Topluyorlar onları..."
"Burada da iki tane var. Alın götürün," dedim.
"İlhan Baş'la yanındaki adamı yolladık," dedi.
Anonslara devam ettik.
*
Radyoevinin içinde anonslara devam ederken beni korumak için 14 tane er getiren binbaşı tekrar geldi:
"Efendim, buraya 10 tane otobüs, altı-yedi tankla harbiyeliler geldi. Namuluları çevirdiler. Teslim olun yoksa ateş edeceğiz, diyorlar. Ne yapalım?"
"Ne emir verdiysem onu yapın."
Binbaşıya verdiğim emir: "Yedi neferle bir kapıyı, yedi neferle diğer kapıyı tut. Bereli askerlerle de arka kapıyı tutmuştuk. Benden emir almadıkça radyoevinin içine kimseyi sokmayacaksınız."
"Efendim, ateş açarlar!"
"Onlar ateş açarsa sen de açarsın!"
Binbaşı gitti. Maalesef teslim olmuş. Fakat o, mangaların başında bulunan çavuşlar sonuna kadar direndiler. Hepsi yara aldılar. Üç tanesi ağır. Ama hepsi kurtuldular. Kulakları çınlasın. Allah onların gazasını mubarek etsin..
İhtilalcilerden de otuz sekiz tane yaralı vardı. On dördü ağır. İki tanesi sonradan öldü. Onları benim ciple hastaneye taşımışlardı. Her yer kan revan içindeydi.
Anons odasına bile mermiler sapıp gelmeye başladı. Askerler ateş almayan odalara çekildiler. Siviller onlara yardım ettiler. Kiminin kolunu sıktılar kiminin bacağını. Kan akmasın diye...
Biz böylece pencereden çıktık.
"Teslim oluyoruz! Millî servettir. Kırmayın, dökmeyin bir yeri..." diye seslendim. "Gelin teslim alın!"
*
İçeriye iki-üçyüz kadar harbiyeli doldu. Bağırdım onlara:
"Kimin peşinden gidiyosunuz? Nasıl aldandınız? Bir de HARBİYELİ ALDANMAZ diye bağıryorsunuz... Silahlı Kuvvetlere emir verdim. EMASSA plânı uygulanıyor. Hepiniz rezil olacaksınız. Kahrolacaksınız. Biz sizi birer subay olarak görmek isterdik. Ama rezil oldunuz!"
Hiç biri kimin peşinden gittiğini bilmiyordu.
Kimi: "Silahlı Kuvvetler yapmadı mı?"
Kimisi: "Silahlı Kuvvetler yok mu?"
Başkası: "Türkeş'in peşinden gidiyoruz."
Bir diğeri: "Talât Aydemir'in peşinden gidiyoruz."
"Şunun peşinden gidiyoruz; bunun peşinden gidiyoruz..." gibi her biri başka bir şey söylüyordu.
Sonra bir üsteğmen geldi. "Efendim, sizi teslim alıyorum!"
"Al bakalım teslim. İşte tabancam." tabancamı aldı.
Bir kaç harbiyeli ile yandaki odaya geçtik.
________________________
Bu yazı dizisi, yaşadığım gerçekleri anlatmak ve geleceğe bir belge olabilir düşüncesiyle yazılmıştır. Elimden geldiğince nesnel kalmaya ve bireysel ilişkilerde duygusal olmaktan uzak durmaya çalıştım.
Burada adı geçenler, olayları yönlendiren ve karar verenlerdir. Her dönemin olaylarının birçok kahramanı vardır. Ama asıl kahramanlar yaptıklarıyla övünmeyen, ''Ben bunları vicdanımın ve inançlarımın sonucu olarak yaptım'' diyenlerdir. Adsız, şansız üzerlerine düşeni yapanlardır. Ne mutlu onlara. İnsanların bireysel ve toplumsal olmak üzere iki tür yaşamları vardır. Ben bu kitapta kişilerin özel yaşamlarını yansıtmaktan kaçındım. Toplumsal yönü olmayan aşkların ve ilişkilerin geleceğe bir katkısının olmadığını düşündüğümden, bireysel özelliklere yer vermedim. Bu kitap, ne bir kronoloji, ne bir tarih, ne de bir edebi eserdir. Benim gerçek yaşamımdır. Türkiye'de ve Filistin'de, halklarının daha özgür ve iyi yaşamaları için verilen kavgada ölen, tanıdığım ve tanımadığım tüm dostlara saygılar...
27 Mayıs 1960 İhtilali, Kuleli Askeri Lisesi son sınıfında olduğum sene yapıldı. Bu, o güne dek algılamadığım bir olguydu. 1961 yılında liseyi bitirip Kara Harp Okulu Urla-Menteş Eğitim Kampı'na gittiğimizde hâlâ siyaset nedir, ne değildir.. bir şey anlamıyordum. Çünkü dünyada var olan siyasal ideolojilerin hiçbirinden nasibimi almamıştım. Bildiğimi sandığım tek şey, ortalıkta bir komünizmin olduğuydu ve ben de bunun, insanlığın ve Türklerin gelmiş geçmiş en büyük düşmanı olduğuna inanıyor, daha doğrusu tartışmasız inandırılıyordum. Bu inanç çocukluğumdan beri beynime işlenmişti; o günlerde, her kötülük ve olumsuz gelişme için ''Komünistler yapıyor'' derlerdi. Menteş Kampı'nda eğitimde bulunduğumuz sırada ülkemizde birtakım siyasal gelişmeler oluyordu ama, biz bunların ne olduğu hakkında bilgi sahibi değildik. Ta ki, İmralı Adası'nda Demokrat Parti'nin ileri gelenlerinden üç kişi idam edilene kadar. O gece hiçbir şey açıklanmamasına rağmen önemli bir şeylerin olduğunu hissediyorduk.
O günlerde okulda kiminle konuşsan ilk karşılaşacağın soru, herkesin bildiği ve hiç eskimeyen ''N'olacak bu memleketin hali'' idi. Buna verilecek cevap hiç de zor ve karmaşık değildi. ''Ne yapılması gerekiyorsa o yapılır'' dı. Bir kısım arkadaşlar kendi aralarında örgütlenmişler ve ikinci sınıftaki bu işle ilgili kişilerle temasa geçmişler. Henüz ben ilgi ve bilgi sahibi değildim. Ta ki 22 Şubat 1962'ye kadar. Ne olduysa o gün oldu. Hiç beklenmeyen anda, gündemde yokken zorunlu olarak öğrencilere sıla izni verildi. Herkes gibi ben de valizimi hazırlayarak yolculuk için biletimi almaya, Kızılay'a gittim. Akşamüzeri okula dönerken daha TBMM ile o zamanki Ortadoğu Teknik Üniversitesi ve Harp Okulu sınırlarının başladığı yerde tankların ve arkadaşlarımın yolu kestiğini gördüm. Tanfer Tuna ile karşılaştım. ''Ne var, ne oluyor'' dediğimde, kısa ve kesin olarak ''İhtilal başladı'' dedi. Tam olarak o da bir şey bilmiyordu. Parolayı öğrendim ve yürüyerek okula çıktım. Teçhizatımı kuşandım, silahımı aldım, kendi kendimi okulda görevlendirdim.
Ne olduysa ben okuldan ayrıldıktan sonra olmuş. Alarm verilmiş ve iç bahçede toplanılmış. 2. Tabur Komutanı ''Atatürk'' diye kendi taburunu bağırtırken, bizim tabur komutan yardımcısı Binbaşı Ahmet Eroğlu , ''İsmet Paşa çok yaşa'' diye bağırtmış. Her iki tabur birbirlerine silah doğrultmuş. Bunlar bugün bile anlatılmaz. Çünkü ''kendi iç işimiz'' denilerek kapatılır. Bütün bunlara neden, ordu içindeki Türk Silahlı Kuvvetler Birliği adlı ****ayı tasfiye etmek için, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay 'ın Ankara'daki birlik komutanlarını toplantı yapmak bahanesiyle çağırmış olması. Aydemir 'in edindiği istihbarata göre çağrılanlar tutuklanacaklar. Bu bilginin ele geçirilmesi üzerine Okul Komutanımız Talat Aydemir, Alay Komutanı Turgut Alpagut 'u kendi yerine göndermiş ve okulu da alarma geçirmiş.
Ankara'daki tüm Kara Kuvvetleri'ne bağlı birliklerin komutanları orada toplanmışlar. Yalnız ara sıra okulda bir laf dolaşıyor, "Hava kuvvetleri harekete karşı çıkıyor'' diye. Hatta daha da ileri gidilerek ''Gerekirse Harp Okulu'nu bombalayacağını'' söylüyorlarmış.
Başbakan yardımcısının ziyareti
Buna karşılık ihtilalciler de ''Uçaklarınız kendilerine inecek havaalanı bulsunlar'' diyerek meydanları tank ve toplarla vurarak pistleri kullanılamaz duruma getireceklermiş. Bu bilgiler hangi kanaldan bize geliyor, bilmiyoruz. Yalnız gecenin ilerlemiş bir saatinde hükümetin anlaşmak istediğini ve bu amaçla da Başbakan Yardımcısı Ekrem Ali Can 'ın okula geleceği haberi alındı. Gerçekten gece yarısından sonra okulun kapısında bir araba durdu ve sonra tank okuluna geçti. İçinde Ekrem Ali Can vardı. Bu arada Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde hükümet toplantı halinde bulunuyordu. Muhafız Alayı Süvari Grubu'ndan Binbaşı Fethi Gürcan Köşk'ü kuşatıyor ve Tank Okulu'na telefon ederek ''Hükümet üyelerini ve Cumhurbaşkanı'nı'' ne yapması gerektiğini soruyor. ''Bırakın gitsinler'' cevabı üzerine Fethi Gürcan da hepsini serbest bırakıyordu. Cumhurbaşkanlığı'ndan çıkarken kapı önünde İsmet Paşa, ''Talat şimdi kaybetti'' diyor ve Hava Kuvvetleri'ne gidiyor. İhtilal liderlerinin kararsız davranışları kozların İsmet Paşa'nın eline yeniden geçmesini sağlıyor. Sabaha karşı ihtilalcilerle hükümet anlaşıyor. Alarma son veriliyor. Emekliye sevk edilen bir kısım kumandanlar için hukuki soruşturma yapılmıyor. Bizler de bu kez Hava Kuvvetleri'ne iyice kızarak memleketlerimize izne gönderiliyoruz.
Bu sırada parlamentoda ise başka bir hayat yaşanmaktaydı. 27 Mayıs Devrimi'nden sonra yapılan 1961 seçimi sonucu hiçbir parti Meclis'te çoğunluğu elde edememişti. Bu durumda Silahlı Kuvvetler Birliği, en üst düzey birlik komutanları ile yaptıkları toplantıda bir protokolle Meclis açılmadan iktidara el koymaya karar verir. Ama bu gerçekleşmez. Çeşitli görüşmeler sonucu İsmet Paşa'nın başkanlığında bir hükümetin kurulmasında anlaşılır. Böylece komutanları ikna ederek darbeden vazgeçireceklerdir. Sonunda Meclis açılır. Çoğunluk, kendilerine Demokrat Parti'nin devamıyız diyen Adalet Partisi ile Ekrem Ali Can'ın Yeni Türkiye Partisi'ndedir. Meclis çatısı altında yapılan ileri geri konuşmalar ****anın huzurunu kaçırır ve çeşitli rahatsızlıklara neden olur. Hele bunlardan biri bütün olanların üzerine tüy diker.
AP'li bir milletvekili Nuri Beşer , subay ailelerine hakaret eder; 27 Mayıs'tan sonra yaptırılan lojmanlar için ''Alyans evleri'' ifadesini kullanınca ordu ile parlamento arasında bir gerilim doğar. Nuri Beşer'in dokunulmazlığı kaldırılır. Böylece geçici olarak bunalım atlatılır. Kısaca ordu kışladan ha çıktı ha çıkacakken İsmet Paşa ile Sunay Paşa duruma her defasında palyatif olarak hâkim olurlar.
Geri kalmış ülkelerdeki darbelerin bir kısmı iktidar erkini ele geçirmek için yapılır, bir kısmı ise raydan çıktığı düşünülen iktidar trenini tekrar rayında yürütmek için gerçekleştirilir.
27 Mayıs ikinci şekle uygun olarak yapılmış iyi bir örnektir. Sivil yönetimlerden daha kolay seçimlere giderek iktidarı sivil kadrolara devretmiştir, bırakmıştır ama.. umdukları sonucu elde edememişlerdir. Böylece de her ihtilal veya darbe, bir yenisinin altyapısını ve gerekçesini hazırlamıştır.
İstanbul'da Taksim Anıtı'na bazı arkadaşlar bir çelenk bırakmıştı. 22 Şubat sonrası İsmet Paşa ''Harbiyeliler aldatılmıştır'' diye bir beyanat vermişti. Bazı Harbiyeli arkadaşlar da ''Harbiyeli aldanmaz'' bantlı çelengi, Taksim Anıtı'na bırakmıştı. Daha sonra bu ifade 21 Mayıs'ın parolası olacaktı. Önder Aydınlı yanıma yaklaşarak yine o herkesin bildiği ''N'olacak bu memleketin hali'' diye sordu. Ben hiç duraksamadan "Darbe yapılmalı'' dedim. O andan itibaren işin içine iyiden iyiye girmiş oldum. Amacımız da belli, ilkelerimiz de belliydi. İhtilalden sonra ne yapılacağını düşünmeyecektik. Elimizde Kemalizm Doktrinimiz vardı.
Artık okul içinde örgütlenme hızlanmış, herkes birbirine çengel atmaya başlamıştı. Benim daha çok görüştüğüm Önder Aydınlı, Nezih Fırat ve Ramazan Öztürk oluyordu. Fakat bu işlerin en aktif, en önde gelen ismi Günuğur Tecimen (daha sonra Çambel ) idi. Arkadaşların daha çok ilişki kurup haber aldığı kişi de Talat Aydemir'in kızı Tülin Hanım'la nişanlı olan, benim liseden sınıf arkadaşım Teğmen Atilla Altugan 'dı. Bizler için o günler hep ihtilal günleriydi. Fakat bilinmeyen, hangi gün ve hangi saatte olacağıydı. Her an her şey, olabilirdi.
Bu ruh halimizle günler gelip geçiyordu ki, bir gün Önder Aydınlı ve Nezih Fırat ''Bu hafta sonu Zafer Parkı'nda Atilla Altugan'la buluşarak ihtilalin gün, saat ve parolasını öğreneceğiz'' dediler. Cumartesi günü birkaç arkadaşla daha Atilla ile buluşmaya gittik. Bir kez daha hayal kırıklığına uğramıştık. Atilla bize ''İhtilalin gün ve saati haber alınmış, bu nedenle de ileri bir tarihe bırakıldı'' dedi.
Bizler de kendisine ''Sınav günleri geldi, ders çalışmak zorundayız. Bizden buraya kadar, Harp Okulu bu işin içinde artık yok'' dedik. Bir gün öğle yemeğinde Genelkurmay ve Hava Kuvvetleri'nden bir kısım üst rütbeli subaylar geldi. Öğle yemeğini bizimle birlikte yediler. Bu arada ön masalardan birinin üzerine makaralı bir teyp konuldu ve gelenlerden bir albay konuştu.
O konuşurken bizler biraz fazla gürültü çıkardık. Zira biliyorduk ki, bunlar bizlerin ''Onbaşılar ****ası'' dediğimiz Genelkurmay 2. Başkanı Org. Memduh Tağmaç takımındandı. Niçin geldiklerine bir anlam verememiştik.
İhtilalin başlama haberi
Mayısın sonlarına doğru öğle yemeği arasında Önder Aydınlı yanıma gelerek ''Yemekten sonra biraz görüşelim'' dedi. O anda sanki kış günü soğuk duşa girmiştim. Yemek sonrası okulun önündeki kameriyenin orada buluştuk. Önder hiçbir ayrıntıya girmeden, ''Bu gece hazır ol, saat 23.00'te ihtilal başlayacak ve parola: ''HARBİYELİ ALDANMAZ'' dedi. Bu arada okulun o geceki görev planını ve harekâta katılacak Ankara'daki birliklerin bir kısmının isimlerini verdi. Nihayet gece saat 23.00'ü gösterdi ve Tank Okulu tarafından tankların motor gürültüleri duyulmaya başlandı. Yüze yakın arkadaş okulun iç bahçesinde toplanıyoruz ve dağılıyoruz, söylendiği gibi gelen falan yok.
Bazı arkadaşlar alarm verelim, harekâtı biz başlatalım, bazı arkadaşlar ise bekleyelim diyor. Aradan yarım saat geçmesine karşın okulu teslim edeceğimiz komutanlar ortada yoklar. Tanklar hâlâ gürültüyle şehre doğru gidiyor. Bizler coşku ve heyecan içinde çırpınıyor ama yapacak bir şey bulamıyoruz. En sonunda saat 24.00'e çeyrek kala giriş kapısı önünde bir kısım siluetler göründü. Silah deposu sorumlusu arkadaşlar kapıları açtı. Silahını alan dışarı çıkmaya başladı. Bnb. Fethi Gürcan'ın, ''Bir cipe atlayın, komutanı alın ve getirin'' dediğini duydum. ''Binbaşım, komutanın nerede olduğunu bilmiyoruz'' demeye kalmadı, ''Yarbay sizinle gelecek, o biliyor'' dedi. Erol Ege , ben ve söz konusu yarbayla birlikte cipe atladık, Akay Yokuşu'ndan Küçük Esat'a doğru çıktık. Esat kavşağına gelmeden bir evin önünde durduk. Yarbayla birlikte cipten atlayarak o önde biz arkada bir apartman katına çıktık. Albay Talat Aydemir resmi elbiselerini giymiş, bizi bekliyordu. Yarbay, ''Okul hazır kumandanım'' diyerek selam verdi.
Albay, eşi ve kızı ile vedalaştıktan sonra ''Allah bana bugünleri de gösterdi'' diyerek aşağı indi. Bizi bekleyen cipe tekrar bindik. Aydemir'in elinde küçük bir el radyosu vardı. Bir ses, açık ve kesin ifadelerle ihtilal bildirisini okuyordu. Hepimizde bir sevinç vardı. Bir an önce Harp Okulu'na çıkmak istiyorduk. Dikmen Caddesi'nden okul yolunun ayrıldığı yerde radyo bir anda sustu ve konuşan ses de bildirinin şekli de değişti. Konuşan 28. Tümen Kurmay Başkanı Ali Elverdi idi. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ihtilali bastırdığını, duruma hâkim olduğunu gelişigüzel söylüyordu. Bu sırada öğrenciler silahlı olarak bölükler halinde okuldan çıkmış, Ankara'ya doğru yürüyordu.
Albay radyoyu kapattı ve şoföre ''Dur oğlum'' dedi, cip durdu. Aşağı indik. Albay okulun büyük bir kısmını selamladı ve başarılar dileyerek tekrar cipe atladı. Yanılmıyorsam saat 00.30 civarlarındaydı. O an ihtilalin bittiği hiç aklıma gelmemişti. Biz geldiğimizde okulu teslim alacak komutanlar hâlâ ortalıkta yoktular. Üstelik de ihtilal bildirisi radyodan okunmuştu. Daha sonra da hükümet güçlerinin ihtilali bastırdığını açıklayan bildiri yayımlandı. Yani aynı radyodan iki ayrı anons yapılıyordu. Bütün bunlara karşın nöbetçi amirliği ve subaylığı arkadaşlarımız tarafından enterne edilerek okul tamamen ihtilalcilerin denetimine geçmişti.
Zihni Çetiner'in anlattıklarını buraya aktardığınız için teşekkür ederim. Ancak şu bölüme dikkat eder misiniz:
"Ne olduysa ben okuldan ayrıldıktan sonra olmuş. Alarm verilmiş ve iç bahçede toplanılmış. 2 nci Tabur Komutanı 'Atatürk!' diye kendi taburunu bağırtırken, bizim tabur komutan yardımcısı Binbaşı Ahmet Eroğlu, 'İsmet Paşa çok yaşa!' diye bağırtmış. Her iki tabur birbirlerine silah doğrultmuş."
Son cümle gerçeği yansıtmıyor. İki tabur birbirine silah doğrultmadı.
Dikkat ederseniz olay sırasında Zihni orada yokmuş. BEN ORADAYDIM. Yukarda, "İnönü'yü öldürmüşler" arabaşlıklı bölümde anlattım. Size kolaylık olması için o bölümü buraya aktarıyorum; olup biten şu idi:
O zaman Harbokulu komutanı, Talat Aydemir'di. 22 Subat akşamı saat 19.00 gibi birden alarm verildi. İç avluya koştuk.
Çok üzüldüğümü anımsıyorum. İçimizde ağlayanlar vardı.
Tabur komutan yardımıcımız Binbaşı Ahmet Eroğlu göründü. Yanına koştuk.
"Binbaşım, biz napıcaz?"
"Bi dakka çocuklar."
İç avlunun orta yerinde üstü tahtalarla kapatılmış bir havuz vardı. Biraz yüksekçe olduğu için tekmiller orda alınınırdı. Oraya çıktı.
"Dinleyin! Daha daha önce size söylemediğim şeyler oluyor Türkiye'de. Söylemedim çünkü istedim ki yalnızca derslerinize verin kendinizi. Ama şimdi vaktidir. Sizi uyarmak zorundayım. Bizim milli şefimiz kimdir?"
Sessizlik. Aklımıza İnönü gelmedi nedense. Komutan devam etti:
"İnönü! Evet, İnönü! Bazı maceracılar bugün milli şefimize karşı harekete geçtiler."
Binbaşı Eroğlu, "Milli şefimiz!" dedikçe biz hep birden "İnönü!" diye bağırdık. Stadyumda takım destekler gibi. Adamcağız sözünün sonunu bir türlü getiremedi. Ya da belki o da öyle yapmamızı istiyordu.
Sonra birden çatık kaşlı bazı abiler peydah oldu. Komutanımızı tuttukları gibi hiç te nazik olmayan bir şekilde götürdüler. Bize de zılgıt geçtiler:
"Yahu, biz hükümet darbesi yapıyoruz, siz napıyosunuz!"
"Ama İnönü'yü öldürmüşler!"
"Şimdilik yok öyle bi şey. Ama gerekirse İnönü de öldürülür."
"?!"
"Evet, bu hareket mevcut hükümete karşıdır."
"Abi, daha önce niye söylemediniz? Valla bilmiyoduk."
"Atatürk'e ihanet eden bu eyyamcılardan Türkiye kurtulacak."
"Tamam abi, görev verin yapalım."
"Güzel. Şimdi sınıflarınıza gidin, bekleyin."
Sabaha kadar sınıflarımızda bekledik. Ha şimdi çağıracaklar, ha birazdan çağıracaklar da ihtilal yapıcaz diye. Çağırmadılar bi türlü. Öyle alındık ki.
__________________________
Alay mı tabur mu konusuna gelince, konuşanlar bazan TÜMEN sözü ediyor bazan ALAY bazan da TABUR.
Örneğin Ali Elverdi anılarının bir yerinde "TÜMENE haber verdim," diyor. Kastettiği, 28 nci tümendir. EMASSA plânı uyarınca o tümen harekete geçecek, darbecileri etkisiz hale getirecek.
Radyoevindeki darbecilere ise kendisinin ardında koskoca bir ALAY varmış havası basıyor. "Arkamdan şeref BÖLÜĞÜ geliyor," de diyebilirdi. Çünkü şeref bölüğü donanım ve silah bakımında her hangi bir bölükten daha iyidir; daha caydırıcıdır.
Harbokulu bir tek "alay"dır. Üç taburdan oluşur:
1 NCİ TABUR, teğmenlerden oluşur. Darbe heveslileri tarafında çokça kötüye kullanıldığı için okulla ilişiği kesildi; eğitimi, ATEŞ OKULLARI denen birliklerde verilir oldu.
Ali Elverdi, tanık olarak dinlenirken "Yazılı ifademde yanılmışım," diyor.
Kastettiği şu:
Yazılı ifadesinde "Radyoevini harbiyeliler ele geçirdi," demiş. Oysa orayı ele geçirenler teğmenmiş; harbokulunda artık teğmenler taburu yok.
2 NCİ TABUR, ben ordayken birinci sınıftaki öğrencilerden oluşuyordu.
3 NCÜ TABUR ise ikinci sınıftaki öğrencilerden.
2 numaralı mahkeme 75 harbiyeliyi yaklaşık dörder yıl hapse mahkum etti. Bunların yalnızca 1 (bir) tanesi 2 nci taburdandı; 74 tanesi, benim bağlı olduğum 3 ncü taburdan.
Hacı Ali'ye dikkatle okuduğu için teşekkür ederim.
Bazı tanıklar yürekleriyle konuştu, bazıları ise omuzlarıyla
December 20 2005, 7:02 AM
Tanıklara devam.
Tuğgeneral NURİ HAZER (28 nci tümen komutanı): Ortalıkta önce hiç harbiyeli yoktu. Sonra ortaya çıkıp bir araya geldiler. Ben aralarından geçtim. Bana parola sormadılar; ateş etmediler.
Şoförüm, "Ateş ettiler," derse inanmayın. Ateş edilseydi ben de silah sesi duyardım.
Her hangi bir yanlışa ve kazaya meydan vermemek için öğrencilerle sabaha kadar temas kurmadık. Sabah olunca başlarındaki subayla temasa geçtik. Ama öğrencilerin bundan haberi olmadı. Onlar karşıda duvar gibi duruyordu.
Sivil halkın önünde silahlarını teslim etmek istemiyorlardı. Sonunda hiç karşı gelmeden arabalara binip okullarına gittiler.
Yargıç: Kanaatiniz?
Tanık.: Harbiyeliler aldatılmıştır.
*
Sayın Hazer'in "Onlar karşıda DUVAR GİBİ duruyordu," demesi ilgimi çekti. Bu sözü defterime özellikle yazdım.
Herkesin bize sırtını döndüğü o günlerde bu sayın general böyle hoşgörülü ve dostça davranması ona hayran olmamıza yetti. Zaten anlaşılan çok sevilen bir komutanmış ki 28 nci tümen mensupları hep onu örnek alıyordu.
Onun tümeninden biri tanık olarak gelince rahat bir oooooh çekerdik. Lehimizde yalan bile söylediler. Öteki birliklerden gelip aleyhimizde yalan söyleyen bazı subaylara alternatif oldular.
Ama tanıkların çoğu ya tarafsız ya da 28 nci tümenden olduğu için bize ceza vermek zorlaştı.
***
Tuğgeneral ÖMER ÖZKAN: Harbiyeliler beni Tarım Bakanlığının solundaki kavşakta durdurdular. "Ben generalim; bırakın!" dedim. "Biz sadece Tulga ve Talât paşadan emir alırız!" dediler.
Jandarma Komutanlığına gittim. Durumu oradan takip ettim. Caddede öğrenciler arsında onları kışkırtan subaylar vardı.
Hareketin başından itibaren Genel Kurnay binasından hoparlörle uyarı yapıldı. Ateşle karşılık verdiler.
Sabah ortaklık ağardıktan sonra bir öğrenci dikkatimi çekti. Perişandı. Çağırdım; yaklaştı. "Ben generalim. Silahını bırak, gel!" dedim. "Bırakamam. Silah benim namusum," dedi. Bir astsubaya "Silahını al!" diye emrettim. Aldı.
Öğrenci, odama geldi. "Kimden emir aldınız? Naptınız?" dedim. Oracıktaki koltuğa yığılır gibi oturdu. Cevap vereceği yerde kendi kendisine mırıldandı. "Yarın sınavımız vardı..." Bir süre durdu; devam etti: "Alarm, dediler... Aldılar getirdiler bizi..."
Aldanışları inanış şeklindeydi.
*
Bu sayın general TARAFSIZ sayılabilir. Doğru söylediği ortada. İfadesindeki bazı belirsiz durumlar ise başka tanıklar dinlendikçe açıklığa kavuştu.
Örneğin
(1)Orada "Biz Tulga ve Talat paşalardan emir alırız," diyen, yalnızca bir kişiymiş.
(2)Öğrencilerin aralarında subayların bulunması ve onlar tarafından kışkırtılıp yönlendirilmesi de söz konusu değil. Öğrencilerin birbirlerine nöbet devrederken söylediği sözleri sayın general öyle yorumlamış.
(3)Hoparlörle uyarı baştan itibaren değil sabah 03.45'ten sonra yapılmaya başlamış.
Zaten baştan itibaren uyarı yapılması mümkün değil. "Baştan itibaren" denen ilk saatlerde biz ordan geçtik. Uyarı yapılmadı; ateş edildi.
Sayın generalin "Ben generalim!" demesi de arkadaşlar arasında şaka konusu oldu:
"Ben generalim!" dedim. İnanmadı.
Pencereden omuzumu gösterdim. Bakmadı.
Apoletimi söküp önüne attım. "Bak!" dedim. "Sahtedir," dedi.
_________________________
Kurmay albay ORHAN ÇOKDEĞER (merkez komutanı): Radyoevi darbecilerin eline geçince oraya harbiyeliler gitmesin diye yola barikat kurduk. Ama hem geç kaldık hem de barikat zayıftı.
Bir tankın üstünde ve ardında çok sayıda harbiyeli geldi. Tankı durdurup üstündekileri uyardım. Üsteğmen,
"Biz ihtilal yapıyoruz; ancak Aydemir'in emriyle hareket ederiz," dedi.
Öğrenciler bunu duydu. Aldırmadılar; devam ettiler. Durduramadık.
Emrimdeki erlerle ilerledim. Tarım Bakanlığının önüne gelince üstümüze ateş edildi. Sağımdan solumdan vızır vızır kurşunlar geçiyordu. Ben de tomsonumla havaya ateş ettim.
Yargıç: Peki, sağınızdan solunuzdan geçen kurşunlar neden size isabet etmiyordu? Siz ayakta idiniz, canlı hedeftiniz...
Tanık.: Efendim, onlar da her halde havaya ateş ediyordu.
Jandarma binasının solundaki erlere, "Yavrularım! Benim yanıma gelin. Ben Merkez komutanıyım; sizin komutanınızım," dedim. Tereddüt ettiler. "Gelmezseniz size ateş ederim," dedim. Koşarak yanıma geldiler.
Dağılmak isteyen harbiyelileri enterne ettim. TARIM BAKANLIĞININ ÖNÜNDE 15-20 harbiyeli hiç karşı gelmeden teslim oldular. Yalnız, içlerinden biri silahını vermek sitemedi. Zaten bence de bir askerin, silahını teslim edivermesi şerefli bir hareket sayılmaz.
Harbiyelilerin arasında silah kullanmayı bilmeyenler de vardı. Bir tanesi cemseye binerken kazayla ateş etti.
Yargıç: Öğrencilerin aldatılmış olup olmadığı hakkındaki kanaatiniz?
Tanık.: Bu bir silahlı ayaklanmadır. Bu bir Kabakçı isyanı, Patrona Halil isyanıdır. Genel kurmay başkanını yatağının altında arayanlar, ikinci başkana ateş edenleeer...
Yargıç: Bırakın onları! Onlar başka. Derece derece suçlular olacaktır. Onlar öbür mahkemede yargılanıyor. Ben yalnızca kanaatinizi sordum.
Tanık.: Bunlar aldatılmıştır. Bunların temiz kanının üstüne bir ihtilal hükümeti kurulmak istenmiştir.
Yargıç: Tamam.
*
Bu sayın albay da yan tutmuyor sayılabilirdi. Ancak ifadesinde şu nedenlerle gerçeğe aykırı iddialar var:
(1)"Öbür mahkeme"de tanıklık ederken "Salim Miman hem ihitilalcilere hem bize çalışıyordu; bize haber getiriyordu," dediğine göre olayı önceden bildiği halde Merkez komutanı olarak etkin önlem almamış. Anlaşılan, suçuluk duygusu içindedir.
(2)Olayı önceden bildiği ve başarısızlıkla sona erer diye düşündüğü için başından itibaren katı davranmış, çevresine ateş yağdırmış. Bunu haklı göstermek için olayları çarpıtıyor.
(3)Öğrencilerin suçlu olduğu hakkında önyargılıdır. Ancak, yargıç elebaşıların "öbür mahkeme"de olduğunu anımsatınca bir an şaşkınlık geçirdi ve öğrencilerin aldatılmış olduğunu söyledi.
Daha sonraki tanık ifadeleri şu gerçekleri ortaya çıkardı:
(1)Barikata çarpan o tank durmuş ama tankın motoru çalışmaya devam etmiş. Albayla üsteğmen arasındaki konuşmanın öğrenciler tarafından duyulmasını motorun gürültüsü önlemiş.
(2)Tarım Bakanlığının önünde havaya bile ateş edilmemiş.
(3)Tarım Bakanlığının önünde harbiyelilerin "enterne" edilmesinden değil devlet güçlerine katılmasından söz edilebilir.
_________________________
Duruşma yargıcı, bir sanığın ifadesinde çelişki yakalarsa "Biraz garip olmuyor mu?" diye sorar ama hemen ardından "Evet öyle oluyor!" derdi. Cevap beklemezdi.
Bunun bende bıraktığı izlenim:
Yargıcımız aslında "Evet, seni anlıyorum," diyor. "Çelişkiyi açıklıycam diye eee, ııı edip durma. Hepimiz çelişkiye düşeriz. İnsanız biz."
Sanıklara da bulaştı bu hoşgörü. Örneğin Turan Çağlar tanıklık ederken.
________________________________
Hava kurmay albay TURAN ÇAĞLAR: saat 24.00'te Bahçelievler'den Harbokulu'na geldim. Koruya saklanıp olanı biteni gözetledim.
Öğrenciler okul kapısında yarınki atamalardan söz ediyordu. "Nihat Erim başbakan olacak," gibi.
Talat Aydemir geldi. Çevresine toplandılar. Aydemir onlara seslenip bir konuşma yaptı. Öğrenciler alkışladı.
Sanık öğrenci 1:Niçin görevinin başına gitmemiş te Harbokuluna gelmiş?
Yargıç:Sana ne? O, görevini yapmadıysa hesabını üstlerine verir; sana değil.
Sanık öğrenci 2:Efendim, serbest olarak bir şey söyleyebilir miyim?
Yargıç:Elbette. Serbest olarak. Kimseden çekinmeyeceksin.
Sanık öğrenci 2:Yekta Başeğmez burada tanıklık ederken anlattı ki darbeci Nihat Conguroğlu Harbokulu nöbetçi subaylığına gelmiş. Nöbetçi subayına,
"Telefonunuzu kullanabilir miyim? Arabam bozuldu; bir araba çağırabilir miyim?" demiş.
Bahçelievler'den bir yere telefon etmiş.
Sonra bir araba gelmiş. Arabadan transistörlü bir radyo çıkarıp nöbetçi subaylığındaki masanın üstüne koymuşlar. Radyoda harbiye marşı çalınıyor ve şu duyuru yapılıyormuş:
"Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştur..."
Şimdi... Bu tanık, Turan Çağlar, Bahçelievler'den araba beklenen o saatte arabayla Harbokulu'na geldiğini anlatıyor. Bu örtüşme BİRAZ GARİP OLMUYOR MU? EVET GARİP OLUYOR.
Kurmay albay NECATİ ÖZDEMİR (Askerî okullar öğretim şubesi müdürü): Olayı duyar duymaz sivillerimi giyip Kızılay'a gittim. Orda ünlü Fethi Gürcan'ı gördüm. O beni görmedi. Yoksa beni muhakkak şehit ederdi (gülüşmeler). Öğrenciler azimliydiler. Gözlerinden ateş saçıyorlardı. Kur'an üzerine yemin ederim ki önlerine ana babaları çıksa çiğner geçerlerdi.
Bütün saloon: Yuuuuuuh!
Yargıç: Ne demek yuh? Diyeceği olan varsa gelir, mikrofon başında konuşur. Böyle yapılırsa önlem alırım... Bu tavrınız sizin o geceki davranışınızı da açıklıyor.
Tanık.: Evet, efendim. O gece de tpkı böyleydiler!
Yargıç: Siz de susun, efendim. Size söz verilmeden konuşmayın.
Öğrenci 1: Kendisi Fethi Gürcan'ı niye vurmamış?
Öğrenci 2: Bizi uyarmış, "Gelin arkadaşlar gidelim!" demiş te dinlememiş mi?
Öğrenci 3: Niçin sivil giyinmiş? Onurlu bir subay kendisini öylesine görevlerin beklediği bir bir gecede resmî giyinemediyse şimdi bu şerefli üniformayı giymeyi hak etmediğini bilir.
Öğrenci 4: Efendim, benim babam da en az benim yaşım kadar askerliği olan bir subaydır. O benim önüme çıksa çiğner geçer miydim? Tanığın iftirasını kendisine iade ediyorum.
Öğrenci 5: "Kur'an üzerine yemin ederim," diyor. Tanıklığa başlarken ettiği yemini yeminden saymıyor mu bu ek yemine ihtiyaç duyuyor? Tanığın Ku'ran üzerine yeminetmeksizin anlattıkları sayılmaz mı?
Öğrenci 6: Efendim, bu albay bir "yelkenci"dir.
Yargıç: Nerden biliyorsun?
Öğrenci 6: Çünkü görevine gideceğine sivil giyinip durumu izlemeye gidiyor.
Öğrenci 7: Efendim, bu tanık yalan söylüyor.
Yargıç: Nerden biliyorsun?
Öğrenci 7: Pazar günü beni görmeye geldi. "Tutanaklardaki ifadeni okudum," dedi. "Birbirini tutmayan yerler var. Neden doğru söylemiyorsun?"
Yargıç: Doğru mu, efendim? Bu öğrenciyi görmeye geldiniz mi?
Tanık: Evet. Bir akrabamın kızıyla nişanlıdır. Onun ricası üzerine bunu görmeye geldim. Hakikaten ifadeleri...
Yargıç: Kâfi!
Avukat Asım Ruhacan: Tanık, öğrencileri uyarmaya çalışan her hangi bir subay kümesi görmüş mü?
Tanık: Görmedim. Yalnız, öğrencileri siviller uyarıyordu.
Ruhacan: Kendisi askerî okullar öğretim şubesi müdürüdür. Öğrencilerin böyle olası bir darbe girişimine katılmaktan çekinmelerine dair olaydan önce bir emirleri olmuş mudur?
Yargıç: Bunu sormaya gerek yok. Belki o, emir vermiştir de okul yönetimi yerine getirmemiştir.
Tanık: Muhterem hakim bey! Şu öğrenci bana kafasını salladı. Hem de fena halde salladı.
Yargıç: Kimdir o?
İbrahim Demir: Beni gösteriyor, efendim. Ama hayır! Başımı sallamadım.
Savcı: Efendim, bari bu davranışının gereği yapılsın.
Yargıç, karar duruşma sonunda alınacakmış gibi yaptı ama unutuldu gitti. Her halde İbrahim'e hak vermişti. Bütün salon yuh çeker, gereği yapılmazken bir öğrenci yalnızca başını salladı diye ceza verilemezdi.
Hem, İbrahim yalnızca başını sallamış; herkesin bütün vücudu zangır zangır sallanıyordu. Dinleyiciler balkonunda bayılanlar vardı. Ordakilerin çoğu subadı. Onlar da heyecanımıza kapılmış ağlıyorlardı.
Yargıç: Öğrencilerin aldatılmış olup olmadığı hakkındaki kanaatiniz?
Tanık: Azimliydiler; kararlıydılar.
Yargıç: Bu kannate nerden vardınız?
Tanık: Çünkü parolaları HARBİYELİ ALDANMAZ idi. Bu parolayı Türkiye'de herkes bilir. 22 Şubatçıların eseridir.
Yargıç: Tamam. Çıkabilirsiniz.
Tanık benim önümden geçti ama ben gözlerimi yumdum. Çoğu arkadaş, albayın yüzüne tükürür gibi bakıyordu. "Senin gibi subay olacağıma hiç olmuyayım daha iyi..." diyenler vardı.
Son kararda bu albay gibi kimselerin kanaatinin gözönüne alınmadığı belirtildi. Çünkü öğrenciler HARBİYELİ ALDANMAZ parolasının 22 Şubattan geldiğini bilmiyor olabilirdi. Örneğin ben bilmiyordum.
___________________________
Profesör, mülkiyelileri harbiyelilerin dayağından nasıl kurtarmış...
December 25 2005, 7:55 AM
Prof. Bülent Daver'in anısı (Melih Aşık'ın bugün "Milliyet"te yayınlanan "Açık Penecere"sinden):
1950'li yıllarda bizim Fakülte'nin spor salonunda Mülkiye ile Harbiye'nin kıyasıya basketbol maçları olur, sık sık kavga çıkar, dayağı hep bizimkiler yerdi.
Birgün balkonda bu maçlardan birini seyrediyordum ki yine kavga çıktı. Hemen ayağa kalktım, var gücümle:
"Harbiyeli duuurrr!" diye bağırdım.
Beni komutanları zanneden Harbiyeliler hemen kavgayı kesip hazırola geçince arkadan ikinci komutu verdim:
"Harbiyeliii! İstikamet kapııı! Marş! Marş!"
Bu emrim de anında yerine getirildi ve bizim çocuklar daha fazla dayak yemekten kurtulmuş oldu.
***
Tarım Bakanlığının yakınındaki kavşakta harbiyelilerin başına geleni anımsayın.
Komutan kendi taburuna bağlı harbiyelileri okavşakta bulmuş, yürüyüş koluna sokup Çankaya'ya yöneltmiş. Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı güvenli bölgedir; öğrencilerini oraya ulaştıracak.
Ama kim olduğu meçhul birisi "Geriye dön, marş!" deyivermiş. Harbiyeliler bir robot refleksiyle geriye dönüp radyoevine gitmişler.
"Hanımlar! İstikamet tesettür zindanı; marş marş!" diyen kim?
December 25 2005, 8:25 AM
Aynı köşe yazısında bir de KKTC'nin eski Ankara Büyükelçisi Zeki Bulunç'un şu haberi var:
Cumartesi akşamı Ankara'dan saat 18.00'de İstanbul'a hareket eden Nilüfer Turizm'e ait yolcu otobüsünde Kevin Kostner'in kovboy filmi gösteriliyor...
Filmin başlamasından bir süre sonra bir köşede birlikte oturan 10 kadar tesettürlü ve çarşaflı hanım, muavini çağırıyor. Filmin kaldırılmasını istiyor.
Muavin ön tarafa gidiyor, düğmeyi çeviriyor. Filmi ekrandan kaldırıyor.
Diğer yolcular (özellikle hanımlar) olaya tepki gösteriyor. Tesettürlü hanımlar filmin aile yapımıza ve geleneklerimize ters düştüğünü öne sürüp filmin gösterilmemesi için ısrar ederken öteki yolcular gösterilmesini istiyor.
Ve sonunda film tekrar gösterime sokuluyor...
* * *
Melih Aşık'ın yorumu:
Yukarıdaki tartışma, "ortak yaşam"ı kendi uydurdukları dine dayayıp keyiflerince düzenlemek isteyen kişilerin dayatmasından kaynaklanıyor.
Türban tartışması da aynı düşüncenin tezahürüdür.
***
Ne dersiniz? Aslında bize kimin "Marş! Marş!" çektiğini bilip te mi hareket edelim, bilmeden mi?
Örneğin "Hanımlar! İstikamet başörtüsü-çarşaf-burka zindanı! Marş, marş!" diyen kim; Allah mı ERKEKLER KLÜBÜ mü?
"Hanımlar! Cumadan, camiden, toplumdan dışarıya! Marş marş!" diyen kim?
"Hanımlar! İstikamet çok karılı erkeğin ahırı, marş marş!" diyen kim?