Etnisite” kelimesi daha da dertli; Redhouse’un önerdiği “ırksallık” sözcüğü de Darwin-vari ses verdiği için olacak, tutmuyor; “ırksal Türkler” ya da “ırksal Kürtler” gibi sıfat tamlamaları, bize, olsa olsa “anlamadım?” dedirtir.
Bu saatten sonra kimin hangi “etnisite”den olduğunu saptamak için kan örnekleri, DNA yapılanmaları gibi ucu hangi habasete gideceği belirsiz unsurlardan medet umulamayacağına göre, yukarıdaki kabul edilmiş Batılı “milliyetçilik” tanımından anlam çıkarmak için elimizde kala kala “milli kimlik” kalıyor. Milli kimlik, davranış biçimlerinde, olayları kavrama ve tepkilerde benzerlikler, bireylerin birbirlerine karşı görev ve sorumluluklarını içeriyor. Ve her şeyden önce “ortak soyağacı ve/veya ortak soyağacının benimsenmesi” demekmiş; bu bağlamda, bireyleri bütünleştirdiği gibi ayırabiliyormuş da. Bazen lehçe farklılıkları bile farklı milli kimliklere yorulabildiği gibi; bazen de uzak coğrafyalarda, hatta farklı dönemlerde yaşamış toplumlar kendilerini aynı milletin insanları sayabiliyorlar. Bu bağlamda, beş yüz yıl önce yapılmış bir muharebenin askerleri “bizim askerlerimiz” olarak algılanabiliyor. Yani? Yani, Margalit’i pek yabana atmamak lâzım, “milli kimlik” için bir “ortak bellek” geliştirmek şart; hem ortak bellek geliştirilecek hem de bu bellek öç alma duygularını körükleyen bir olgu olacak!
Bu defa da Ernest Renan: 1910’larda Osmanlı İmparatorluğu’na ilişkin düşmanca tutumuyla ünlenen Fransız Renan’ın kelimeleriyle: “Bir devleti kurtaran kuvvet manevi bir uyanıştır. Bu milli ve romantik bir edebiyat demektir. Türkiye’de böyle bir edebiyat yoktur ve olamaz. Türk romantikleri hangi intikam duygularını çoğaltacaklardır? Türkiye’de öyle bir şey yoktur. Türk edebiyatı sükûnet ve tasvir edebiyatıdır.”
Ulusal kimlik ve efsaneler...
“Romantik”in bizim belleğimizdeki yaygın karşılığı, temelsiz, hayalperest kurgulara yatkın; uygulaması olanaksız, hatta Don Kişot tadında uçukluklara teşne birisidir. Oysa, Renan’ın “romantik”ten kastı, on sekizinci yüzyılın sonlarında Avrupa’da başveren sanat ve düşünce akımı. Avrupa Aydınlanması’nın resmî akılcığını, mekanik, yapay, aşırı kuralcı buldukları için reddeden, insanoğlunun sınırsız hayal gücü ve azminin aklın kurguladığı düzenin şablonlarını altüst edebileceğine inanan “Romantik” Avrupalılar da var. “Romantik Hareket” ya da “Romantik Diriliş” dedikleri anti-Aydınlanmacı akımın ilk ve reddedilemeyecek biçimde şekillendiği ülkenin Almanya olması da bir garip, ama öyle.
“Romantik” akımın bir ürünü de “organik milliyetçilik” denilen kavram. Organik milliyetçilik halkın gücünü kök saldığı topraktan alıyor olması düşüncesi ki, bunun olağanüstü büyük bir manevi güç olduğunu savunuyorlar. Tüm insanlığın tek ve aynı kaynaktan geldiğini vurgulayan Kutsal Kitaplara karşın, belirgin bir insan topluluğu ile belirgin bir toprak parçası arasında bağlantı kuruyor, bunu da “otoktonus efsaneler” aracılığı ile yapıyorlar. Nitekim, 1790’ların başında Almanya’da kadim Germen inanç ve efsanelerine duyulan ilginin elle tutulur biçimde arttığı gözleniyor.
Otoktonus sözcüğü “otokton”dan geliyor. Meğer, Eski Yunan’da, Atina sakinleri yaşadıkları toprakların asıl sahiplerinin “otokton” dedikleri yarı-insan yarı-yılan varlıklar olduklarını söyler, kendilerinin bu mitolojik yaratıklardan türediklerine inanırlarmış. Atina’nın ilk kralı olan Kekrops’un, meselâ, böyle yarı-yılan, yarı-insan bir mahlûk olduğu rivayet ediliyor. Bize yakın bir başka coğrafyada, Mısır’da, Teb şehrinde yaşayanlar da Kadmuz adlı bir yiğidin toprağa ektiği bir canavar dişinden ürediklerinden eminmişler. Roma’nın kurucusu ve ilk kralı Romulus ve ikizi Romus’u ölmek üzere atıldıkları Tiber nehrinden kurtarıp, emziren bir dişi kurt. Moğolların “mavi,” bizim “boz” kurdumuz da aynı fasıldan. İnsanoğlunun böylesi efsaneler geliştirmesinin nedeninin kendisini toprakla özdeşleştirmek ihtiyacı olduğu söyleniyor. Otoktonus efsanelerin toplumun ortak belleğinin oluşmasına, ulusal kimliğinin şekillenmesine, dayanışmasına yardımcı olduğu iddia ediliyor. Vatan toprağının yaşayan bir varlık olarak algılanması, insanoğlunun köklerini emanet ettiği toprağı gözetmesini, yüceltmesi hatta türlü efsanelerle zenginleştirip, biricik kılmasını sağlarmış. Böylece, deniyor, “vatan” kavramı aynı anda özlem ve adanmışlık duyguları uyandıran, “anavatan” -ya da bazı dillerde kullanıldığı gibi “babavatan”- korunaklı, sevecen, güvenlikli bir sılayı, ana kucağını çağrıştıran bir sılayı ifade ediyor ve halkların “aslî” vatanları olarak belledikleri, dilerseniz belletildikleri, belirli toprak parçalarını savunmalarına meşruiyet kazandırıyor. Efsanelerin yaratıcı özellikleri bir yana, geçmişin böylesi duygular yaratacak şekilde konumlanması yüzyıllar alıyor ve hemen her zaman tarih öncesi, muammalı kaynaklar devrede oluyorlar. İsrail’in “organik milliyetçilik”in en iyi örneklerinden birisi olduğu tezi de var. Yahudiler, Filistin’in kavimlerine “vadedilmiş topraklar” olduğu şeklindeki otoktonus efsanenin üzerinde, iki bin yıl sonra devlet kurmayı başarıyorlar. Kurtlar, yılanlar, pınarlarından bal fışkıran topraklar ya da her neyse, tabiat ile insanoğlu arasında gizemli bir bağlantı kuran efsaneler, Avrupa Aydınlanması’yla birlikte uzunca bir süre güç kaybediyor; anti-Aydınlanmacı akımla birlikte yeniden diriliyorlar. Modern “milliyetçilik” akımları bahsedegeldiğimiz türden kadim bağlantılara önem vermekle birlikte, modern Batı’nın doğaya bakışı Aydınlanma-sonrasının teknolojik dünya görüşü doğrultusunda, akılcı/rasyonel kıstaslara göre düzenleniyor. Akılcı/rasyonel toplumlar, vatan toprağı kavramını efsanelerden sıyırıp, insana hizmet etmekle yükümlü bir üretim girdisi, bir kaynak olarak görüyorlar. Vatan, anavatan gibi kavramların içeriklerinin boşalması bu sebepten. Vatan hasreti, sıla hasreti gibi duyguların yadırganır olması da bu sebepten. “İnsanın vatanı doğduğu yer değil, doyduğu yerdir” şeklindeki söylem, “dünya vatandaşlığı” söylemi bu gelişmenin sonuçlarıdır.
Galibin mağlup olduğu zafer!
Peki, bu gelişme, insanoğlunun hayrına bir gelişme midir? Hayır, değildir, diyenler, insanoğlunun doğduğu toprakla, anavatanı ile duygusal bağını koparmasını, anavatanına “ekonomik refah penceresinden bakma eğilimine girmiş” olmasını “bilim ve teknolojinin zaferi” olarak görüyorlar; ancak bu bir “Pyrrhus” yani galibin aslında mağlup olduğu bir zaferdir. Çünkü, bu zaferin bir sonucu da “toprağa ve doğaya iğfal ölçülerine varan saldırı”dır ki, sonucunda ozon tabakasında açılan deliğin büyümesi, gezegenin kaynaklarının kurutulması, dünyanın yaşanamayacak bir taşlı tarlaya dönüşmesi tehlikesini getirir. Günümüzde milyonlarca insanın doğaya efsanevi/mistik nitelikler yükleyen pagan kültlere merak salmalarının altında yatanın da “teknolojinin dünyayı yaşanamayacak bir yer hale getirmesi korkusu” olduğu söyleniyor.
Bize gelince...
Dünyanın en tamah edilen toprak parçalarından birisini, Anadolu’yu, mesken edilmiş bir halk olduğumuz kuşkusuz. Ancak, “Türk milliyetçiliğinin yükselmesi” şöyle dursun, “vatan aşkı” denilen duyguyu canlı tutmaya özen gösterip, göstermediğimiz tartışmalıdır kanısındayım. Verimli topraklarımıza, sahil şeridimize diktiğimiz binalara, beton yığınlarına bakacak olursak, Anadolu topraklarına ilişkin aşkımızın yerini faydacı bir yaklaşıma bıraktığı açıkmış gibi duruyor. Öte yandan, Aydınlanma’nın tezgâhından geçmiş akılcı/rasyonel toplumlar gibi, toprağı ve doğayı denetim altına alacak teknolojinin hayranı da değiliz. Türkleri bu topraklarda bir misafir gibi yaşıyor olmakla, göçebelik duygusunu üstümüzden atamamış olmakla itham edenler, sanırım biraz da bunu söylüyorlar.
Oysa, asıl topraklarından göçmek zorunda kalkmış tek ulus biz değiliz. Göçmek zorunda kalkmış tek ulus biz değiliz; ama otoktonus efsanelerine sırt çeviren bir ulus olduğumuz doğrudur. Nitekim ve belki de “Batılılaşmak” kaygımızın sonucu olarak, bugün “mitoloji” dendiğinde aklımıza Yunan tanrıları/tanrıçaları divanının serüvenlerinden başka bir şey gelmez. En gayretli “Türkücümüz” bile, Akene’yi (ki, eski Türk mitolojisinde “yaradılışı gerçekleştiren” Beyaz Kaz figürüdür) örneğin bir Abant Gölü’nün üstünde uçarken hayal edip, bu topraklarla özdeşleştiremez. Hal böyle olunca Anadolu’ya adanmamızı teşvik edecek, Batı’nın “romantik” ya da “organik” milliyetçiliğini geliştirmekte başarılı olamadığımızı kabul etmek zorundayız.
24.09.2005
http://www.zaman.com.tr/?bl=yorumlar&trh=20051011&hn=213005