Önyargılarımız olduğunu kabul etmek gerekir. Bu önyargılardan biri de geçen hafta Avusturya’nın, AB’nin Türkiye ile müzakereleri başlatmasını engelleme tehdidinde bulunmasıyla su yüzüne çıktı.
Diğer 24 üye müzakerelerin başlatılmasını desteklediği için, cevap bana çok basit göründü. Avusturya, Brüksel Türkiye’ye kapılarını açarken Birlik’ten çıkabilir. Viyana, Türkiye’nin gelişiyle kültürel bir kirlenmeden korkuyorsa, üst düzey bir müzakerecinin ilham verdiği gibi, Avrupa sınırları içindeki parlak yalnızlığı ile İsviçre’ye katılabilir. Avusturya, Avrupa politik yaşamına katıldığı 10 yıldan bu yana anılmaya değer hemen hiçbir katkı yapmadı. Akıllarda beliren şey, yabancı düşmanı olmakla övünen Özgürlük Partisi’nin nahoş lideri Jorg Haider’in önem kazanmasıydı.
Öfkem şöyle açıklanabilir; Avusturya geçen sene imzaladığı anlaşma üzerindeki hıncını çıkarmak istiyor ki, bu durum da özür kabul etmez. Ulusal klişeler, Avrupa politikalarının canlılıkla yürütülmemesinde ölümcül bir rol oynadı. Gelecekte böylesi bayağı düşünceleri düşünmeyeceğim, Avusturya hükümeti de böyle davranmalı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Hıristiyanlığın kapılarını yıkma tehdidi savurduğunu düşünen Habsburg tarihi, Viyana’da var olan böylesi çirkin önyargıları asla haklı çıkarmaz.
Bu kez ne mutlu ki, Avusturya geri adım atmaya zorlandı. İngiliz Dışişleri Bakanı Jack Straw, Abdullah Gül ile birlikte Türkiye ile müzakerelerin başladığını ilan ederken, tarihî bir anın başladığı konusunda çok haklıydı. Bu, o dönem altı üyeli olan ortak pazarın hiçbir kaçamak yola başvurmadan hem coğrafi hem de tarihî açıdan Avrupa’nın bir parçası olan Türkiye’ye verdiği sözleri tutması için sadece bir başlangıç. Ancak müzakere belgesinin mürekkebi bile kurumadan, diğer iki ülke de Avusturya’nın “acaba”larına katıldı. Fransa’nın Chirac’ı, müzakerelerin tam üyelikle biteceğinin kesin olmadığını söyledi. Başka yerlerde, Ankara’nın henüz yeterli teknik detaylardan yoksun olduğu kulaktan kulağa fısıldanıyordu. Bu, bir nevi son zamanlarda Birlik’in adını kötüye çıkaran bir şey söyleyip başka şey yapmadır. Türkiye’nin üyeliğinden önce belli sorunlar çıkacaktır. Erdoğan hükümeti, Birlik’in üyelerinin haklı bir biçimde talebi olan demokratik çoğulculuk adına çok mesafe kat etti. Ancak özgürlük ve hukukun üstünlüğü Türkiye’nin politik kültürüne daha derinden işlenmeli. Kendi paylarına, diğer Avrupa liderlerinden kendi seçmenlerinin haklarını yemelerini bekleyemeyiz. Ancak aynı zamanda, aynı liderlerin bu korkular nedeniyle sorumluluklarını kabul etmemelerini de kabul edemeyiz. Tereddüt, Türkiye’nin üyeliğinin yararlarını ya da onun dışlanmasının bedelini açıklayacaktır. Kaçamaklı sözlerin ve tutumların sona ermesinin zamanı geldi. Türkiye ile müzakereler, Avrupa’nın son birkaç yıldır kaçtığı soruyla yüzleşmesini sağlayacak. İslam’la uzlaşıya varabilecek mi; ve sadece sınırlarındaki İslam’la değil aynı zamanda kendi vatandaşları arasındaki 15 milyon Müslüman’la. Birlik, kıtanın batı bölümünde refah ve barış üreten bir zengin adam kulübü iken yaşam kolaydı. Komünizmin çöküşü ve küreselleşme kaosu bu tür kesinlikleri ortadan kaldırdı. Avrupa, dünyanın değiştiğini kabul etmeli ve bu gerçeği halklarına açıklayabilmeli. Kısaca, politikacılar liderlik göstermeli. (Financial Times - 7 Ekim 2005)
08.10.2005
http://www.zaman.com.tr/?bl=yorumlar&trh=20051011&hn=217618