Referandumun planlandığı 15Ekim öncesinde Kürtlerin gözünü diktiği Kerkük kenti büyük çaplı Kürt göçüne sahne olmaktadır . Amerikan haber ajansı Associated Press'in (AP) haberine göre, kente her gün yaklaşık 500 Kürt yerleştirilmektedir. Bölgedeki ABD'li komutanlar, Kerkük'ü "Irak'ın Kosovası" olarak nitelendirirken, gelişmelerin uzun vadede istikrarı tehdit ettiğini söylüyordu ama icrata yok ABD’li uzamanlar Türkmenlere gelince hep açıklamalar ada bulunmaktadırlar ama Kürtler için 200 milyon ve 1 milyar dolarlık İmar projelerini uygulamaktadırlar . Kente Kürt göçü özellikle Ağustos ayında yoğunlaşırken, Kerkük'e savaştan bu yana (18 aydır) yerleşen Kürtler'in sayısının 845 bini bulduğu belirtildi. Kürtler'in Kerkük'te yaşayan Araplara yönelik yıldırma politikası çerçevesinde son aylarda yaklaşık 99 bin Arap'ın ise kentten kaçtığı bildirildi. Gerek Kerkük'ten gerekse Kuzey Irak'ın değişik bölgelerinden Ankara'ya ulaşan durum değerlendirmelerine göre, özellikle Talabani Kerkük'ün hızla Kürtleştirilmesi için her türlü çalışmayı yapıyor. Ankara bu girişimleri onaylamadığını, Kerkük'ün mevcut statüsünün değiştirilmesini kabul edemeyeceğini her türlü platformda bildirdi. Bağımsız BM raporlarına göre Raporlara göre 1991-2005 arasında Kerkük'ten ayrılanların sayısı 200-456 bin civarında ve hepsi Kürt değil. Gelen İranlı Kürtlerin sayısının ise 450 bin civarında olduğu belirtiliyor Bunlar iki hafta önce ABD ve Barzani baskısı altında getirildi, Kerkük'teki durum Irak'ın toprak ve siyasi bütünlüğünü tehdit etmektedir. Kerkük'ten sorumlu 1'inci Amerikan Piyade Tümeni'nin komutanı Tümgeneral John, nüfus yapısında bu göçten dolayı meydana gelen değişikliğin, uzun vadeli istikrarsızlığa yol açabileceğini söylemişti ama bunlar hep açıklama önlem almak yok . Aynı birliğin istihbarat subayı Yarbay Jim da, Kerkük'ü "Irak'ın Kosovası" olarak nitelendirerek, kentteki gelişmeler yüzünden iç savaş çıkabileceği tehlikesine dikkat çekmişti göçün devam etmesi durumunda, seçimlerden önce 750 bin olan kent nüfusuna 400 bin kişinin daha ekleneceği belirtiliyor. Amerikan haber ajansına göre, Kürtler'in akın akın dönüşü, bağımsız bir Kürt devletinden korkan Araplar ve Türkiye gibi Kürt azınlıkları barındıran ülkeler tarafından endişeyle izleniyor."Kürt Göçü" örtüsü altında oynanan oyunun gerisinde, 1300 yıldır Kuzey Irak'ta özellikle Musul, Kerkük ve Erbil bölgesinde yaşayan yaklaşık 2.990.000 Türkmen'in 750'den beri yaşadıkları topraklarından sökülüp atılmalarını hedef alan bir Asimilasyon'a tabi olmaları yatmaktadır. Dış güçlerin, Körfez Savaşından sonra, Kuzey Irak'a gösterdikleri ilginin yalnızca "insani" olmadığı, bölgede kaydedilen bazı olaylardan "İnsanı ilgi" örtüsü altında, Türkiye'ye yaratılan "Kürt Sorunu", "PKK Sorunu" ve "Terör"ün köklerinin belirli dış mihraklarca beslendiği açık bir şekilde görülüyor .Kerkük e günlük olarak ortalama 500 Kürdün girdiği ve Ağustos ayında şehire 100 bin Kürdün yerleştiğini BM uzmanlarına göre bildirildi , Diğer bir haberde Kerkük e bağlı Topuzova köyne 900 Kürt ailesi yerleşti. Yerleşen her ailenin Talabani idaresinden 4.5 milyon Irak Dinarı ve inşaat malzemesi aldığı bildirildi. Aldığımız bilgilere göre Kürt yönetimleri Süleyman iye ve Erbil den Kerkük e 7100 Kürt öğretmen nakli yaparak bir kısmının maaşlarını Bağdat Eğitim Bakanlığı karşılarken, geri kalanlarınınkini Kürt idareleri vermektedir. Geçen seçimlerde ITC, 275 üyeli Irak Ulusal Meclisi'ne toplam 3 milletvekili seçebilmişti Ancak Meclis'teki Türkmen milletvekilleri, yalnızca ITC temsilcileriyle sınırlı değil. Sandıkta 4 milyon dolayında oy alarak ezici bir zafer kazanan Şiilerin Birleşik Irak İttifakı'nın Meclis'e soktuğu 141 milletvekilinden 5'i Şii-Türkmen kökenli. ITC'nin 3 Sünni-Türkmen milletvekilini eklediğinizde Meclis'teki Türkmen üye sayısı 8 idi şimdi bakalım ne olacak .Sadece 93 bin oy alan Irak Türkmen Cephesi ise, 3 vekil çıkarabildi. Bu tarihi süreçte büyük bir fırsatı da kaçırmış oldu. "Şii Listesi" üzerinden Meclis'e giren Şii Türkmen vekil sayısınınsa, 5 idi . Nüfusu yaklaşık 1 milyon olan Kerkük'teki 109 seçim merkezinde 550 bin seçmen kayıtlıydı. Yüksek Seçim Kurulu'ndan gelen gayri resmi sonuçlara göre bunların 318 bini sandık başına gitmişti Kerkük'ün bir kasabası olan Havice'de 94 bin kayıtlı sadece 34 bini oy kullanmıştı . Sünni Araplar Havice'ye oy pusulalarının çok geç ve yetersiz sayıda geldiğini de öne sürmüştü Pusulaların saat 15.00'te ulaştığı ve sandıkların da saat 17.00'de kapandığını iddia eden Sünni Araplara göre gelen pusulalar da seçmenin sadece yüzde 40'ına yetecek kadardı. Araplar, Kerkük genelinde Kürtlerin benzer manevralara başvurduğunu da iddia etmektedir .
Kerkük'teki yerel seçimlerde, ortak Kürt listesinin oyların % 68'ini aldığı, meclisteki 41 sandalyenin 26'sını da kazandığı öne sürüldü. Türkiye'nin bütün uyarılarına rağmen Kürtlerin kitleler halinde Kerkük'e taşınması sonucu korkulan oldu. 250 000 kayıtlı seçmenin bulunduğu yerden 350 000 den fazla oy çıkarsa çıkan sonuca şaşmamak gerekir. İncirlikten kalkan uçakların bombaladığı Türkmen şehri Telafer ne oldu ? Kürtler kuzeyden gelerek ve mükerrer oy alarak rakamlarını yükselttiler..Türkmelerin oylarını ise çalıp sildiler.Kerkük'te ikamet etmek bir yana, hayatında ilk defa Kerkük'ü gören, hatta Iraklı olmayıp komşu ülkelerden getirtilen kişilerin, seçimde oy kullanmak üzere getirildikleri ifade edilmektedir. Böylesine bir oldu-bitti ile, güvenlik ortamı sağlanmadan, Kürt peşmergelerinin elindeki silahlar alınmadan seçimlerden sağlıklı ve hakkaniyetli bir sonucun çıkması zaten beklenemezdi.Örnek vermek gerekirse, Kerkük'ün Türkmen beldesi olan Altun Köprü'nün nüfusu 10 bin; sadece burada 11 bin Kürt oyu çıktı ! Nüfustan bile fazla. Bunu nasıl yaptılar dersiniz ? Nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan Arap Sünnilerin oluşturduğu Musul'daki sonuçlara ne demeli ? 170 bin insan girmiş seçimlere, bunun 106 bini Kürt ! Şimdi buralarda sahtekarlık yapanların kendi şehirlerinde neler yaptıklarını bir düşünün. Üstelik bir milyonu geçmeyen bir nüfusa sahip Süleymaniye'de 900 bin Kürt oyu olmasına ne demeli?
Irak Ulusal Meclisi'ne yansıyan sonuç, Türkmenlerin Irak'taki gerçek sayısal gücünü temsil ediyor mu? Bu soruya yanıt verebilmek için 1957 nüfus sayımından hareket edebiliriz. Irak'ta Türkmenlerin etnik kökeninin sorulduğu son sayım olan 1957 ölçümünde, Irak'ın nüfusu 6 milyon 300 bin olarak hesaplanmıştı. Sayımda Türkmenlerin toplam sayısı ise 567 bin çıkmıştı. Bu resmi rakamlara göre, Türkmenler 1957 yılında Irak nüfusunun yüzde 8.5'ini oluşturuyorlardı. Bir başka deyişle, ITC'nin 30 Ocak 2005 seçiminde aldığı 73 bin oy, bundan yarım asır önce Türkmenlerin nüfus ölçümündeki resmi sayıları olan 567 binin ancak sekizde biri ediyor. Örneğin Kerkük'te, Kerkük kökenli olmayan on binlerce Kürt'ün oy kullandığı bir sır değildir. Başka usulsüzlükler de yapılmıştır. Ancak, bütün bu seçim hileleri Türkmenler açısından alınan sonucu tek başına izah etmeye yetmiyor. Çünkü seçimler, Türkmenler'in varlıklarını ispatlamak için çok önemli bir fırsattı, ancak kullanamadılar. Sorunun bir boyutunda, Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı eyaletlerde katılımın çok düşük olması yatıyor. Örneğin, Musul'un bulunduğu ve Türkmenlerin de dağınık bir şekilde yaşadığı Ninova eyaletinde Kürtler 77 bin oyla birinci çıkmışlardır.Arap dokusu tartışmaya götürmeyen 2.5 milyon nüfuslu bu eyalette alınan bu sonuçta bir gariplik yok mudur? Sonuçta, Türkmenlerin Araplarla birlikte sandığa gitmeme eğiliminin, ayrıca güvenlik kaygılarının da yine bu sonuçta rol oynadığı söylenebilir. Eğer, Kerkük "otonom" yapısını yitirir ve bir Kürt şehri olarak kabul edilirse, ekonomik gücü misli ile artacak ve Kürtler giderek bizim Güneydoğumuzu da içeren bağımsız bir devlet kurmak isterlerse şaşırmamak gerekir.Doğru kaygılarla izlediğimiz politikamızı bir kez daha yanlış stratejiler üzerine oturtuyoruz. Meseleyi tek boyutlu ele alıyor ve sadece Türkmen dostlarımızın haklarının korunması olarak algıladığımızı vurguluyoruz. Gündeme gelen seçenekler Yaptırımlar konuşulurken Kürt bölgesine açılan Habur sınır kapısının kapatılması, Kerkük-Yumurtalık boru hattından petrol sevkıyatının durdurulması, İncirlik'in ABD tarafının kullanımının daha da sınırlandırılması gibi seçenekler gündeme geliyor. Türkiye'nin Irak Türklerine yönelik çok somut bir politikasının varlığından söz etmek mümkün değildir. 5 Haziran 1926'da Türkiye ile Irak arasında yapılan antlaşma dışında uzun yıllar Türk dış politikasında bu ülkede yaşayan Türklerin problemleri ve hatta varlıklarından bile söz edilmemiştir. 1959yılında Irak Türkünün yaşadığı büyük katliamdan sonra donemin Dışişleri Bakanı Zorlu ve bazı siyasi parti sözcüleri dışında konuyla hiç kimse ilgilenmemiştir. Bu ilgisizliğin sebebi olarak Irak'la, bu ülkede yasayan Türklerin siyasi ve kültürel haklarını teminat altına alacak bir anlaşmanın yapılmamış olması gösterilmektedir. Ancak neden böyle bir anlaşmanın olmadığının cevabı da verilebilmiş değildir. Maalesef bir gerçektir ki Türkiye'nin Irakla ilgili resmi politikası Türkmen değil ama daha çok "Kürt" olayına endekslenmiştir. Ve bu politika 2 bolümden ibarettir: Birincisi: Türkiye'nin içinde istikrarsızlık yaratabileceği tehlikesine karşılık, Kuzey Irakta bir Kurt devletinin kurulmasına engel olmaktır. İkincisi ise: Kuzey Irak'ta üslenen PKK gerillalarını etkisiz hale getirmektir. Bu yüzden Türk ordusunun Kuzey Irak'a girişleri Batılılar tarafından "mırıldanarak" ve "homurdanarak" es geçilmektedir. Bu yüzden, Batı ve Irak muhalefeti, Irakta demokratik bir devlet kurulursa, zaten yukarıdaki iki durumunda ortadan kalkacağını ve Türkiye'nin müdahalelerini bertaraf edeceklerine inanmaktadırlar.
Irak ve Kuzey Irak'ın kaderi ve geleceğinin konuşulduğu bir ortamda Türkiye'nin bu konuda mutlaka bir plânı olması gerekmektedir. Türkiye'nin yeni oluşumları değerlendirerek ve önceden tahmin ederek bu bölgede yasayan 2.5milyon civarındaki Türk toplumunun karşılaşabileceği tehlikelere karşı tedbir alması ve bu insanların yeni facialara maruz kalmaması için çok yönlü plan, program ve politikalar üretmesi gerekmektedir.Bilindiği üzere Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Kerkük konusunda Kürt gruplara bir uyarı yapmıştı: - Kerkük'ün Kürt grupların eline geçmesi, bağımsız Kürt devletinin kurulması yönünde ilk basamağı oluşturur. Bu durum iç savaşı da tetikleyebilir ve Kerkük Türkiye'nin güvenlik sorunu haline gelir. Kerkük'ün özel statüsünün korunması, Türkiye için hayati önemdedir.Ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kerkük'te atılacak yanlış bir adımın, Irak'ta geleceğe yönelik bir barışı olumsuz istikamette etkileyeceğini belirtti. Erdoğan, ''Burada olumsuz bir yapılanmaya BM, ABD ve diğer koalisyon güçleri asla müsaade etmemelidir. Eğer böyle bir yanlışa göz yumulacak olursa, gelecekteki olumsuz bir faturanın bedelini de onlar ödemek durumunda kalırlar'' dedi.Başbakan Recep Tayip Erdoğan, seçimlere ilişkin değerlendirmelerde hiçbir etnik unsurun diğer etnik unsurlar üzerinde egemenlik sağlamasına olumlu yaklaşılmadığını, hiçbir mezhebi unsurun diğer mezhepler üzerinde egemenlik kurmasını doğru bulmadığımızı ifade ediyordu.Irak seçimlerinin nasıl olacağı, hiç kimse için sürpriz değildi. Nitekim, Türk ve Dünya basınında, yapılan seçim hileleri, peşmergelerin taşıma seçmenleri, Kerkük'e yerleştirilen yüz binler çarşaf (çarşaf ) yer almıştır. Bu seçimleri normal kabul ederek, "Demek ki Türkmen sayısı bu kadarmış" demenin anlamı da yoktur. Bu bağlamda Başbakan Recep Tayip Erdoğan da Türkmenlerin seçimlerdeki performansından duyduğu hoşnutsuzluğu şu sözlerle ifade ediyordu: "Türkmen kardeşlerimiz seçime umduğumuz ilgiyi göstermediler. Yada (organize ) olamadılar yada baskı altında kaldılar. Liderleri halkı sandığa taşıyamadılar" diyordu.ITC'nin Başkanı Sadettin Ergeç ise, kendilerinin görevlerini yerine getirdiklerini; olumsuz sonucun büyük ölçüde seçim hilelerinden kaynaklandığını söylüyordu. 30 Ocak seçimleri her türlü hile ve melanete dönüşmüştür. Türkiye de buna seyirci kalmıştır. Ne yazık ki, bu seçimleri tanımadığımızı söylemeye bile cesaret edemedik. Artık Kerkük'ün bütün Irak'a ait olduğunu ve Sünnî Araplarla Türkmenlerin Anayasa'da daha fazla söz sahibi olması peşine düşmüştür. Hani derler ya, dostlar alışverişte görsünler. Barzani Erbil'de 1996'da Saddamla işbirliği yaparak yüzlerce Türkmeni katletmiştir. Batı Trakya, Kıbrıs, Hatay ve Nahcivan'a garantör olabilen Türkiye acaba neden Türkmen eline garantör olamamıştır? Buna cevap olarak; o zamanki İngiliz imparatorluğunun dünyanın tek süper devlet olusuna ve Musul petrollerini elinde tutmak için yeni bir savaşı bile göze aldığına bağlayabiliriz. Bu konuda Türkiye'nin elinde yeterince koz vardır. Artık 1920'lerin Büyük Britanya'sı yoktur, onun yerine Türkiye'yi , kendi menfaatleri açısından, küstürmek ve kaybetmek istemeyen Amerika Birleşik devletleri vardır.Amerikalı yetkililer, Türkiye'nin Kerkük kaygılarını "not ediyor"' ve Türkiye'nin düşündüğü ölçüde kitlesel Kürt seçmen kaydı yapılmadığı görüşünü dile getiriyor. Bu kaygıların BM'ye iletilmesinin gerekçesini değerlendiren bir kaynak, "BM bir şey yapamaz, ancak bu kaygıların asıl adresidir"' diyordu. Ne yazık ki Kerkük'te Türkmen nüfusunun yoğunlukta olduğu yerlere İran’daki ve Türkiye’den Kürt mülteciler yerleştirilerek, Türkmen nüfus seyreltilmektedir. Türkiye ise, buna müdahale edememektedir. Mesut Barzani, yaptığı açıklamayla, Türkmen bölgesini Kürdistan hudutları içerisinde göstermekte ve Türkiye'yi karışmaması için sürekli tehdit etmektedir. Türkiye'nin Türkmen politikası ise tarihimizin en büyük fiyaskolarından biri olduğu gibi, yıllardır Türkiye Cumhuriyeti'nin Irak konusunda millî bir politikası da olmamıştır. Ne yazık ki Türkiye'nin ısrarla ortaya koyduğu kırmızı çizgi bugün yoktur. Üstelik iki aşiret reisi, "Türkleri vururuz!" diye tehditler savururken; bizden çıt çıkmamaktadır! 1926'da İngiltere ile savaşmamız imkansız olduğu için Musul ve Kerkük topraklarını kaybettik. Ancak millet olarak asıl hatamız 1926'dan sonra bu toprakları bir daha hatırlamamamız oldu. Dış politikamız, şu an ABD ve İsrail ile işbirliği yapan Talabani ve Barzani'ye verdiği desteği ne yazık ki Irak'taki Müslüman Türk varlığından esirgemiştir.
Yaptığımız tek şey, "Olayları kınamak" veya "Kaygıyla seyretmek". Türkiye'nin Kuzey Irak'ta istenmeyişinin altında ABD'nin Barzani'ye vermiş olduğu sözler yatmaktadır ve bölgede bir Kürt Devleti kurulmak istenmektedir. 26 Haziran 2000'de Washington'da Irak muhalif gurupları ile Amerikan hükümeti arasında yapılan görüşmede başkan yardımcısı Al Gore yaptığı konuşmada, ABD'nin Irak Milli Kurultayı (IMK)'yi Irak muhalefetinin tek temsilcisi olarak gördüğünü ve bütün desteğini onun arkasına koyduğunu söylüyordu.
Ne var ki, Arap ve Kurt temsilcilerinin bulunduğu toplantıya Irak'ın 3.cü büyük milliyetini oluşturan Türkmenler alınmadı ve bu konuda, sorularıyla belki de tarafları zor durumda bırakabilecek olan Anadolu Ajansı muhabiri Deniz Aslan kapı dışarı edilmiştir. Bu çok vahim bir olaydı, Türkiye'ye ve Türkmenlere karşı bir meydan okumaydı. Ama her nedense bu hakarete ve Türkiye'nin yüzüne vurulan yumruğa "bazı" konularda çok duyarlı olan Türk basını ve devleti sessiz kalıyordu.işte o tarihte Kürtlere devletleştirme sözü verdi ABD,
Felakete yol açacak bir patlamadan önce tarafların, özellikle de ABD'nin bu belirsizliği ortadan kaldıracak bir formül üretmesi gerekiyor. Tabii şayet Kerkük'ün Saraybosna ve Kudüs gibi kanla ve etnik nefretle değil, etnik uyum ve barışla anılmasını istiyorsak.Türk'ün kendisini kaybetmemiş olan evladına ise üvey evlat muamelesi uygulamaktadırlar. Artık Irak Türkmenleri, Türkiye yerine başka devletlerden yardım arayışına başlamışlardır.Telefar'daki son Türk katliamı sonucu devletin bazı kuruluşları ABD'nin ileri gelenlerini uyardılar. Ancak uyarılar ABD'yi kendine getirecek türden olmalıdır. Irak Türklerine artık sahip çıkılmalıdır. ABD ile bir an önce masaya oturulmalı, bir tek Türk'ün bile burnunun kanamaması için gerekenler neyse yapılmalıdır. Olmadığı takdirde "Müttefiklik" durumu yeniden gözden geçirilmelidir. ABD artık Türkiye'nin yanında mı, yoksa karşısında mı olduğunu bir an önce açıklamalıdır.Yanındaysa bunu ispat etmeli, değilse Türkiye başka çareler aramalıdır. Kuzey Irak'ta federe devlet hazırlıkları yapan, Türkmenlerin yaşadığı Kerkük'ü Kürt ili ilan edip bir de Kürdistan haritası yayınlayan Mesut Barzani tansiyonu iyice tırmandırırken, Barzani'nin partisi IKDP, "Türkiye saldırırsa, K.Irak Türk askerine mezar olur'' diye tehditler savuruyordu, Oysa Türkiye, Kuzey Irak'ta, PKK ile mücadeleye destek olmaları için Barzani'ye önemli ölçüde maddi destekte bulundu. Barzani'nin silahlı güçlerini eğitti. Biz onlara inanılmaz ölçüde silah ve mühimmat desteği verdik. En zor dönemlerinde, "imdat" dedikçe Türkiye desteğini artırdı. Kuzey Irak'tan getirilen mazot onlara can damarı oldu. Türkiye, Irak'tan mazot girişini kısa süre önce durdurdu. Çünkü onun parasının önemli bir bölümü de PKK'ya gidiyordu.dünde yayınlandı Referandum da görev yapacak olan güvenlik memurları PKK mensupları Barzani bunları yayın organında yayınladı düşünebiliyor musunuz El-Kide ‘ye üye olan bir group elini kolunu salya salya Washington’daki seçim kampanyalarında ve sandıkların başında gözlemci olarak çalışabileceklerini!!!
Düne kadar yetkililerin "aşiret reisi" diye küçümsediği Mesut Barzani ve Celal Talabani'yi Türkiye büyütmedi mi? Türkiye büyüttü, besledi ve bugün onlar Türkiye'ye "rest" çekecek kadar ileriye gittiler. Celal Talabani ve Mesut Barzani, Türkiye Cumhuriyeti'nin verdiği pasaportla yabancı ülkelere gitmediler mi? Türkiye'nin Güneyi'nde, Irak'ın Kuzeyi'nde kurulacak Kürdistan devletinin yalnız bizim için değil, Suriye ve İran için de önemli bir tehlike oluşturacağı muhakkaktır. Irak Kürdistan Demokratik Partisi (IKDP), Türkiye'de, Kuzey Irak, Musul, Kerkük ile ilgili olarak gündeme gelen tartışmalara günlük yayın organı Brayati'de yayınlanan bir bildiriyle cevap verdi. Bildiride, Türk basınının yanı sıra bazı yetkililerin kışkırtıcı yayın ve demeçleri olduğu savunularak, Türkiye'nin bir ABD operasyonu sayesinde bölgedeki hedeflerine ulaşmak istediği ileri sürüldü. Bildiride, ayrıca şu ifadelere yer verildi: "Türkiye, Kuzey Irak'taki Osmanlı ordusunun kaderini hatırlamalı, eğer söylediklerinde ısrarlıysalar, bırakalım şanslarını denesinler. Ulus olarak kendimizi feda etmeye hazır olduğumuzu ve saldırganlar için bu toprakları mezarlığa çevireceğimizi görecekler. Peşmerge liderleri Barzani ve Talabani'nin, "Kerkük bizimdir, Türkiye bize karışmasın" şeklindeki çizmeyi aşan açıklamalarına Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül'den sert ve kararlı tepkiler gelince, ABD'li yetkililer son bir ay içinde dördüncü kez Ankara'ya gelmek zorunda kaldılar. ABD, Irak seçimleri ve Kerkük'e yönelik büyük kaygılar taşıyan ve bu kaygılarını her mecrada dile getirmekten çekinmeyen Ankara'yı rahatlatmak ve tansiyonu düşürmek amacıyla, Savunma Bakan Yardımcısı Ankara'ya göndermişti .ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'den önce Ankara'ya gelerek temaslarda bulunan Feith, Kerkük ve PKK konusunu kastederek, "hassasiyetlerinizi anlıyoruz. Her iki konu da hükümetimizin gündeminde. Irak'ta yeni hükümet işbaşı yapsın, Irak'ta bütünlük bizim için de hayati önem taşıyor. Bu sebeple bize biraz süre tanıyın ve sabredin" dedi. Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül ile bir saate yakın görüşen Feith çıkışta, ABD'nin Irak'ın toprak bütünlüğünden yana olduğunu söyleyerek, üstü kapalı olarak, Barzani'nin "bağımsız Kürdistan devleti kurulacaktır" şeklindeki açıklamalarını değerlendirmişti .Talabani, CNN televizyonunda katıldığı bir programda, Irak seçimlerini değerlendirdi ve "'Bugün tarihi bir gün. Çok memnunuz. Cesur Amerikan askerlerine teşekkürler" dedi. Talabani, "'yeni Irak hükümetinde devlet başkanı veya başkan yardımcılarından biri olup olmayacağı" sorusu üzerine, "'Iraklı Kürtler yeni hükümette iki pozisyonu istiyor. Ya devlet başkanlığı ya da başbakanlık. Ancak buna ulusal meclis karar verecek" diye konuştu. Irak'ta devrilen Saddam Hüseyin yönetimi için "'En kötü diktatörlük" diyen Talabani, bundan sonraki adımın, ülkede terörizmi ortadan kaldırmak için kapsamlı bir plan olması gerektiğini kaydetti. Talabani,
"'Kürt bölgesel hükümeti veya bölgesel Kürdistan çok ilerlemiş durumda. Irak'ın başka bölümleri için örnek teşkil edebiliriz" diye konuşmuştu . ABD'nin ne zaman Irak'tan çekilmesi gerektiği yönündeki soruya karşılık Talabani, bunu ancak Kürt devletinin kurulmasından sonra olarak söylemişti ! Talabani, "Amerikan askerlerinin Irak'tan çok yakın zamanda ayrılmasını istemiyorum" derken, Barzani de "bağımsız bir Kürt devleti kurulacaktır" diyordu.2 Nisan 2003 tarihinde Ankara'yı ziyaret eden Powell, "Kuzey Irak'ta Kürt silâhlı güçleri tarafından bağımsız bir devlet kurulmayacak" diye vurguladı, Powell'in, Kürt devleti kurdurulmayacağını söylemesi, Kuzey Irak'taki petrol havzalarının ABD ve İngiltere tarafından yönetileceği anlamına geliyordu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti Irak ve Kuzey Irak konusunda tarihin en inanılmaz tuzaklarından birinin içine göz göre göre çekilmektedir. ABD'den güç alan Talabani ve Barzani, bugüne kadar olmadık bir şekilde Türkiye'ye kafa tutmaktadır. Kerkük'ün başkent ilan edilmesi, oradaki Türkmen bölgesi de dikkate alındığında, Türkiye'nin stratejik varlığına karşı neredeyse bir "hakaret" niteliğindedir. Amaç, 'tahriktir. Nitekim, Türkiye'nin çevresini kuşatmaya başlayan bu senaryo artık gün ışığına çıkmaktadır. Bir tarafta Türkiye'ye, Müslüman özelliği nedeniyle Afganistan ve Bosna'da jandarma görevi yaptırılmakta, diğer tarafta Kıbrıs ve Kuzey Irak gibi ya da Ermeni işgalindeki Karabağ gibi bölgelerde Ankara inisiyatifsiz bırakılmaktadır.ABD'nin bütün bu operasyonları, başta petrol olmak üzere, enerji ekseninde yaptığı açıktır, Evet, bütün bu olaylar gösteriyor ki, Türkiye Cumhuriyeti devleti, tarihinin en kapsamlı ve çetrefilli "tehdidiyle" karşı karşıyadır, Bu yüzden, hükümetin ilk işi, bu "tehdit"e karşı milli stratejiyi geliştirmek olmalıdır, Kuzey Irak'ta dalgalanan KDP kaynaklı ve ABD destekli Kürt devleti bayrağı, adeta bölgede yasayan milyonlarca Türkmen'in hazin sonunu belgeler gibidir. Doğu Türkistan'da yaşayan Türkler gibi, Kuzey Irak'ta yasayan Türkmenler de mi Amerika'nın ve bölgede yasayan Kürt gruplarının inisiyatifine ve insafına terk edilecektir? Barzani'nin kendisini Kürdistan cumhurbaşkanı olarak takdim ettiği, bölgede üniter bir Kürt devleti oluşturmak amacıyla her şeyin yapıldığı bir dönemde Türkiye, sadece Türkiye içinde yasayan Türkleri düşünmekle mi yetinecektir? Unutulmamalıdır ki, Kuzey Irak'ta yasayan Türkmenler, Misâk-i Milli sınırları içinde yaşayan Türklerdendir. Türkiye bu meselede zarar görecek tek taraf da değildir. Türkiye zannedildiği kadar da çaresiz bir ülke de değildir. Türkiye bölgede ağırlığı olan bölgesel bir güçtür. A.B.D. orta ve uzun vadede Türkiye'yi tamamen saf dışı bırakacak imkanı da yoktur. Bu bağlamda Ankara, derhal Türkmenlerin Türkiye'de oluşturmuş oldukları siyasi ve kültürel birlikleri bir çatı altında toplayarak onlara devletin her kademesinin tanıyacağı bir resmi statü kazandırmalıdır.Türkiye, kendi geleceği için de hayati önem arz eden bu konuda Kuzey Irak'ta kurulmakta olan yapıda Türkmenlerin de hak ettikleri yeri almaları gerektiğini sonuna kadar savunmalı, bunun için de mümkün olan her yola baş vurabileceğini yüksek sesle dile getirmelidir.Geçmişte Saddam'ın tankları altında başta aydınları, subayları ve devlet adamları olmak üzere binlerce evladını kaybeden, yüzlerce yıllık öz vatanlarını terk ederek vatandaş kimliği alamadıkları Türkiye'den Avrupa'ya geçmek isterken Ege sularında boğulan Türkmenleri, şimdi Barzani'nin insafına terk edip iki ateş arasında bırakmak, Türk devlet anlayışına ve töresine asla yakışmaz. İnancımız, Türk ulusunun devlet geleneğine ve töresine yakışır bir şekilde davranılacağı ve sadece adı geçen bölgede değil, Türk'ün yaşadığı ya da onu ilgilendiren bütün bölgelerde Türk'ün yararına akılcı politikaların yürütülmeye başlanacağıdır. Türkiye, uluslar arası platformda yaşadığı ikili ilişkilerde kendi şartlarını ileri sürebilecek bir devlettir ve öyle de davranmalıdır. Ankara Irak'ta ki yeni yapılanmada Türkmenlerin haklarının korunması için gerekli uluslararası girişimleri sürdürmelidir. Kürtlerin haklarının korunması için öne sürülen gerekçeler Türkmenlerin talepleri öne sürülürken de kullanılmalıdır. Siyasilerimiz Irak ve Türkmen eli sorunlarıyla ilgili tüm konferans, toplantı ve görüşmeleri asla kaçırmamalıdırlar. Aynı şekilde de aydınlarımız, dünyanın her yerinde, yaşadıkları ülkelerin milletlerine Türkmen eli’nin Türkmen olduğunu yazı ve görüşmeleri sırasında tanıtmalıdırlar. İngilizce, Arapça, Fransızca ve İspanyolca gibi önemli dillerde gazete ve dergi yayıncılığına ve Internet sitelerini açmaya da çok önem vermemiz gerekiyor.Türkiye her şeyden evvel, Türkmenlerin yasal haklarını gasp eden Irak hükümetiyle, masaya oturup bu konu hakkında tavrını ortaya koymalıdır. Ayrıca Türkiye, Türkmen eli konusunda, Türk Devleti'nin yardımlarıyla, ayakta durmayı beceren Kürt parti liderleri Celal Talabani ve Mesut Barzani'yi, şiddetli bir biçimde uyarmalıdır.Bugünkü kargaşanın da asıl sebebi, Iraklıların, "Ben Şii'yim, ben Arap'ım, ben Sünni'yim" vb. demeleri ve "Ne mutluyum ki, ben Iraklıyım" diyememeleridir! Her şeyden önce Atatürk milliyetçiliğini hor gören, azınlıkları tanımayı insan haklarının gereği sayan- sözde aydınlar için ve "Türklük" yerine, "Türkiyelilik" kavramını yerleştirmeye çalışan, PKK ile mücadele hususunda ve hatta her hususta olduğu gibi, bu konuda da Amerika'ya güvenmek doğru mudur ? Başbuğ Paşa'nın dediği gibi güvenliğimizi ve çıkarlarımızı korumak sadece Türkiye'nin işi olmak gerekir. Biz, Paşa'nın bu sözleriyle ABD ile "başka ilişkilerimiz" olduğu sözleri arasında da bir çelişki görmüyorum. Açıkçası ABD ile ortak, karşılıklı çıkarlarımız var diye kendi güvenliğimizi kendimiz sağlamak hususunda Washington'dan çekinmemiz söz konusu olmamalıdır. ABD, Irak'ta Türkmenleri yok varsaymaktadır. Türkiye ve Türkmenler karşısında, yerel Kürt grupları ile birlikte hareket etmektedir.bunu engellemek gerekir , ABD'nin de destek verdiği Türkiye'nin AB üyeliği bağlamında, geçtiğimiz ay yayınlanan İlerleme Raporu ile, Alevilerin gayri Müslim azınlık oldukları, Türk kavramının münhasıran etnik bir kavram olduğu tartışmaları ortaya çıkmıştır. Bunun pratikteki anlamı, Türkiye'nin yurt dışındaki bir kısım Türk varlığını kaybetmesidir. Kuzey Irak'ta kurulacak merkezi Kerkük'teki bir Kürdistan devleti, sadece bir "hassasiyet" konusu değil, Türkiye'nin milli bütünlüğüne karşı "açık ve yakın" bir tehdittir!Tüm bu gelişmeler karşısında bölgedeki Türkmenler de sahipsiz bir topluluk görüntüsü içinde bulunmakta ve haliyle Irak'ın yapılanmasında Türkmenlerin aktif bir rol üstlenmeleri mümkün görülmemektedir Kürt ve ABD engellemeleri sürdüğü sürece . Irak Meclisi'ndeki Türkmenleri temsilen bulunan 3 Türkmen'in bile Hükümetten dışlanması açıkça bir meydan okumadır. Hükümetimizin ve Dışişlerimizin; Irak'ta Türkmenleri dışlayıcı ve güvenliğimizi olumsuz etkileyecek her türlü siyasetin engellenmesi noktasında kararlı bir tavır sergilemesi, Türk milletinin beklentisidir. Türkmenlerin de bu haklı beklentileri karşılanmadığı takdirde, silaha sarılmaktan başka hiçbir çareleri kalmayacaktır. Bölgede adeta Peşmerge aşiretlerinin oyuncağı durumuna düşen ABD, gerçekleri görmeli ve Türkmenler'e yönelik insan hakları ihlalinden vazgeçmelidir. Aksi takdirde Türkmenler'e yönelik her katliama, her cinayete BM ve ABD de ortak olmuş olacaktır. Vatan topraklarının savunması noktasında Türkmenler; gerekirse başka komşu ülke ve halkların da desteğini alarak kanlarının son damlasına kadar haklarını savunma ve varlıklarını koruma mücadelesi vermek durumunda kalmaları, ne Kürtler için ne de ABD güçleri için iyi sonuçlar vermeyeceği bilinmelidir. Gelecek on sene içinde Ortadoğu bölgesel bir iç savaş süreci içine çekilebilir. Bundan dolayı, Kerkük'ün Irak'ın parçası olarak kalması Türkiye'nin yaşamsal çıkarıdır. Ankara, Kerkük'te işletilen süreci durdurmak zorundadır. Irak'ta ABD'nin benimsediği ve artık Ankara'da resmi çevrelerin "Türkiye düşmanı" olarak algılamaya başladığı politikalara Türkiye'nin nasıl bir cevap vereceği tartışılıyor. Tartışmalarda en fazla üzerinde durulan husus, Türkiye'nin Kerkük'e askeri bir müdahale düzenlemesi durumunda ABD ile çatışmaya girip girmeyeceğidir.Kanaatimizce okullarımızda, Lozan'dan daha çok, Sevr Anlaşmasını okutmamız gerekir. O zaman gençlerimiz bugünü daha iyi anlayabilecek ve değerlendirecektir.Türkiye'nin elinde bulunan en önemli kozlardan biri de Musul eyaleti üzerinde taşıdığı tarihî haklarıdır. Bilindiği gibi Musul eyaleti, 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması'na göre Irak'a bırakılmıştır. Bunun bir diğer anlamı da şudur: Irak parçalandığı takdirde Ankara Anlaşması'nın hükmü sona erecek ve Kuzey Irak bölgesinin eski adı olan Musul eyaleti tekrar eski sahibine iade edilecektir. Bu yüzden Türkiye, bu bölge üzerinde tasarruf hakkına sahiptir.yanı Kürtlr Kerkük’ te bunu oyuna getirmek isterlerse bu hakkı elimizde kaldı ki İngiltere ve Türkiye arasındaki ilişki ABD ve Türkiye arasındaki ilişkiden daha sağlam ve daha derin görülmektedir. Daha açık bir ifade ile Türkiye'nin bilgisi ve rızası olmadan, Irak'ın kuzeyinde yeni yapılanmaya gidilmesine izin verilmemesi gerekir. Bu hususta Türk siyaset bilimcilerinin, Ankara Anlaşması'nı yeniden yorumlayarak, Türk dış politikasının bilgisine ve gündemine sunmalarında yarar vardır. Türkmenler, Irak'a gerilim ve istikrarsızlık değil, aksine barış, huzur, kardeşlik getirmek için çalışmaktadırlar. Türkmenlerin amacı; Irak'ın parçalanması, etnik temelde bölünmesi değil, aksine Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması, farklı etnik ve dini gruplar arasında adalet ve hoşgörü temelinde bir işbirliği kurulmasıdır. Onlar Türkiye'den bu haklı mücadelelerinde destek beklemektedirler. Türkmenlerin vizyonu, kendileri tarafından şöyle ifade edilmektedir: Türkmenler, varlıkları ve hakları anayasa ile teminat altına alınmış, toprak bütünlüğü korunan, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına saygılı, demokratik bir cumhuriyetten yana dırlar. Arap ve Kürtlerin Türkmenleri asimile eylemlerine bir daha imkan vermeyecek yeni düzenlemeler yapılmasını istemektedirler. Nihayet bütün bu düzenlemelerin Türkiye'nin de teminatçı (garantör) devlet olarak imzalayacağı bir anlaşma ile Birleşmiş Milletlerin kontrol ve takibine emanet edilmesi esastır.
Türkiye'nin bu mücadeleye destek vermesi ise, kendisiyle aynı soydan gelen, aynı inancı paylaşan ve aynı dili konuşan mazlum bir halkın hakkını koruması tarihi bir borç ve yükümlülüktür.sonuç olarak ta, Türkiye Cumhuriyeti'ni yöneten siyasi irade, oportünist beyanatlarla bir yere varılamayacağını artık görmelidir, Irak'ın toprak bütünlüğünden yana bir politikanın savunucusu olan Türkiye, bunun bedelinde Irak'ı Türkmenler üzerindeki şiddetli ve dayanılmaz baskıdan caydırabilmelidir,Türkiye üniter yapıdan yana olacaksa, bölgenin yeni egemen gücü olmaya çalışan Amerika'ya karşı pazarlık masasında elini güçlendirmelidir. Bu tercihin başarıya ulaşması için Irak'taki Arap toplumunu yanına çekmelidir. Talabani ve Barzani'nin sindirme ve zorla göç ettirme operasyonuna karşı diren ilmeli ve Türk beldelerine Kürdi göçleri olabildiğince engellenmelidir,Türkiye'nin desteğiyle yazılı-sesli ve görüntülü kitle iletişim araçları, Türkmenlerin yaşadığı her yerde takip edilebilir hale getirilmelidir.
Türk çocuklarının eğitim gördüğü okullardaki tek eğitim dili Türkçe olmalıdır. Gerekirse evler ve camiler Türk Okulu olarak yapılandırılmalıdır,BM tarafından Kürdilerin yaptığı insan hakları ihlalleri tespit edilmeli ve sorumluların cezalandırılması sağlanmalıdır.ABD tarafından dikkate alınmayan Türkmen partilerin siyasi konularda daha geniş yetkiler kullanması için harekete geçmelidir.Aslında Kürtlerin bütün ticareti Türkiye üzerindendir. Türkiye, Türkmen bölgesine uzanan koridora, yani Habur'a alternatif bir kapı açabilir; bazı ticari faaliyetleri kısıtlayabilir. Barzani ve Talabani'nin yan gelir kaynaklarından olan Uluslar arası Uyuşturucu Kaçakçılığı işine de mutlaka darbe vurulmalıdır.Ankara Irak'taki yeni yapılanmada bölgedeki tüm Türkmenlerin haklarının korunması için gerekli uluslararası girişimleri ısrarla sürdürmelidir.Türkiye adeta etrafı tsunami dalgalarıyla çevrilmiş bir Türkmen adası durumunda kalan karındaşlarına sahip çıkmak zorundadır. Bu tarihi misyonunu harekete geçirmeli, başını dik tutmalı ve kararını vermelidir. Bunun için de sahip olduğu güç, damarlarındaki asil ve temiz kanda mevcuttur. 20. yüzyılın ilk yarısında merkezi zengin ülkeler, dünya ekonomisinden daha fazla pay alabilmek amacıyla birbirlerinin boğazlarına sarılmışlardı. Bu deneyimlerin ağır faturası nedeniyle, merkezi ülkeler paylaşım savaşlarında yeni yöntemler geliştirmeye yönelmişlerdir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, boyun eğdirilmesi istenilen çevre ülkelerde etnik ve dinsel hareketlerin kullanılması yoluna gidilmiştir. Bu yolla çevre ülkelere dayatılmak istenilen talepler, bu ülkelerdeki yönetimlerin özellikle etnik ve dinsel grupların talepleri karşısında zorlandıkları durumlarda gündeme getirilmiştir. Emperyalizmin 19. yüzyılın son çeyreğindeki görünümünde sürekli bir değişim yaşanmış ve yöntemlerinde farklılaşmalar gözlenmiştir. 20. yüzyıl boyunca merkezi ülkeler zaman zaman uluslararası etkinlik sağlama konusunda anlaşmazlığa düşmüş olsalar da, uluslararası sistemin yapısı temelde değişmemiştir. Değişim, kullanılan yöntemlerdeki yaklaşımlarda gözlemlenmektedir. Bu farklı yaklaşımlar, varolan sisteme yönelik muhalefeti başka alanlara yönlendirmeyi amaçlamıştır. 20. yüzyılın son çeyreğine damgasını vuran en önemli yöntemlerden birisi olan etnik-dinsel kart kullanılarak çevrede etkinlik sürdürmenin maliyeti ise, emperyal dayatmaların hedefinde yer alan Türkiye gibi çevre ülkeler açısından yüksek olmuştur. Washington yönetiminin jeopolitik sorunlarını çözümleme sürecinde kontrollü istikrarsızlığa başvurduğu, bunu hegemonyasını sürdürme çabası önündeki engelleri kaldırmakta kullandığı ve bu amaçla askeri eylemler gerekli olduğunda istikrarsızlığı müdahale için meşruiyet sağlama bahanesi olarak kullandığı bilinmektedir. Hegemonyayı sürdürebilmenin bir maliyeti vardır. Bunun için merkezi ülkeler enerji kaynaklarının kontrolü üzerinde bir yarış içerisine girmişlerdir. Suudi Arabistan'da 261, Kuveyt'te 96, Irak'ta 112 (ayrıca tahmini 220), İran'da 93, Hazar havzasında 160-200 milyar varil (tahmini) petrol rezervinin (ayrıca yaklaşık 360 trilyon metre küp doğal gazın) varlığı, bu bölgede merkezi ülkelerin rekabetinin nedenini göstermektedir. [6] Kuzey Irak konusu, bu çerçevede anlaşılabilir. Washington'un istediği, ABD'nin Körfez'deki ve Hazar havzasındaki enerji kaynaklarını kontrol etmesine yardımcı olabilecek ve kendi kontrolünde tutabileceği bir yapı oluşturmaktır. Komşularıyla kavgalı ve bu nedenle ABD'ye bağımlı politikalar izlemek zorunda olacak bir sorunlu bölge (Müslüman fakat Arap, Türk ve Fars olmayan:Arap yazarların deyim ile ‘Müslüman İsrail ( Kürdistan) yaratılma olasılığı mevcuttur. Böyle bir yapılanma, ABD'nin Ortadoğu politikasının temelini oluşturan İsrail'in güvenliğinin sağlanması ve petrol üretiminin ABD kontrolünde aksama olmadan dış pazarlara taşınabilmesinin sağlanması hesabına hizmet edecektir Çünkü Barzani Kerkük Kürdistana bağlandıktan sonra Kerkük yumurtalık Ceyhan petrol boru hattını Hayıfa limanına göndereceğiz dedi Necrifan Barzani’de İsrail ile petrol arama ve geliştirme işlevlerini Küdüstan parlamentosu karar alırsa Türkiye veya İrak’a komşu hiçbir ülke iç işlerimize müdahale edemez dedi . Irak'a müdahale ile, bölgenin ABD kontrolünde stratejik yeniden düzenlenmesinin önünün açılması hesaplanmıştır. Irak'ta seçimler sonrası Talabani'yi cumhurbaşkanlığına seçtirmekle Washington Yönetimi, Irak'ın toprak bütünlüğü konusunda, hem uluslararası topluma, hem de Ankara'ya olumlu bir mesaj vermeyi amaçladığı görülmektedir. Ancak Talabani'nin askeri açıdan güçlü olamayan bir örgütü olduğu ve bu nedenle dış destek olmadan bölgede tek başına bir şey yapamayacağı bilindiği için Washington'un talimatı dışına çıkamayacağı bilinmektedir. Barzani'ye, kuzeyde oluşan otonom yapılanmanın sorumluluğu verilerek tatmin edilmeye çalışılmıştır. Hem kuzeyde, hem de Bağdat'ta etkili görevler üstlenen iki etkin Kürt grubunun, böylelikle ayrılıkçı taleplerini askıya alacakları hesap edilmiştir. Dışlanan Sünni Arapların direnişini kıramayan ABD, kuzeyde Barzani ve Talabani taraftarı Kürtler ve güneyde İngiliz işgalcilerle bir tür anlaşmaya varan Sistani taraftarı Şiilerin desteğiyle bir hükümet kurulabilmiştir. Bu coğrafyada demokrasinin ve insan haklarının yaygınlaştırılması çabasının, pazarın istikrarı için gerekli görülen siyasi boyutlu; serbest ticaret için gerekli olan koşulların önünün açılması çabasının, ekonomik boyutlu; NATO'nun müdahale alanının genişletilmesi çabasının ise, askeri boyutlu olduğu görülmektedir. Jeopolitik sorunların kendi lehine çözülmesi için bu bölgelerde istikrarsızlık yaratmak ve bu yolla askeri müdahaleleri meşrulaştırmak çabası, Irak'ta açıkça kendisini gösterdi. Irak'ın Kasım 2000'de petrol ihracatında dolar yerine euro kullanacağını açıklaması ve bunun OPEC-AB ticaretine de yansımasının dolardan kaçışı da kaçınılmaz olarak beraberinde getireceği ; Rusya Federasyonu'nda ise, dolar rezervlerinin euro ile değiştirildiği, merkez bankasının dolar yerine euroya yöneldiği yönünde haberler yalanlanmamaktaydı.Özellikle Rus ve Fransız şirketlerinin Irak'ta petrol aramada aslan payını kapmaları, Amerikan ve İngiliz şirketlerinin buradan dışlanması, zaten İran'dan dışlanmış olan Washington'da ve Londra'da bölgenin kontrolünü kaybetme korkusunu artırmıştı. Irak'ın işgali, ABD'ye OPEC'te Washington destekli Irak yönetimi üzerinden petrol konusundaki gelişmeleri kontrol etme imkanı sağlayacaktır ve hele hele Kerkük petrollerini Kürtlere vererek aslan payını alan ABD Kürt devletini tesis etmek için İran’dan bile 450 Bin Kürtün ve BM gözetimi altında getirilmesi ve demografik yapının değiştirilmesi ne ABD anayasasında nede BM ve İnsan hakları raporlarında yazılmamaktadır .ABD'nin artan petrol ihtiyacının önemli bir kısmını Orta Doğu'dan karşılamasının yanında, alternatif güç merkezlerinden Almanya, Fransa, Japonya gibi ülkelerin enerjide önemli oranda bu bölge üretimine bağımlı olmaları, Washington'un elini güçlendirecektir.Washington'un uluslararası sistemi kontrol çabalarında zorlandığı da dile getirilmektedir. Clinton Yönetiminin Ulusal Güvenlik Konseyinde üye olarak görev yapmış olan ve Georgetown Üniversitesinde çalışan Charles A. Kupchan, birleşik Avrupa gibi merkezlerin ortaya çıkmasıyla, ABD'nin tek kutuplu sisteminin on yıl daha sürmesinin bile zor olduğunu ifade etmektedir.Buna karşın, kontrolün sürdürülmesi için yönetimlerin artan oranda müdahaleci bir politika izlenmesi de önerilmektedir. Carnegie Vakfı'ndan Robert Kagan, Bush'un stratejisinin de Amerikan hegemonyasının korunması ve bunun için ise, krizler oluşmadan müdahaleye daha fazla öncelik verilmesi önerisinde bulunurken, bunun global bir süper güç olmanın gereği olduğunu da ifade ediyordu. 2002 tarihli Bush Doktrini'nde, ABD'nin her kıtada özgür ve açık toplumların cesaretlendirilmesi çabasını sürdüreceği ve NATO'nun “çıkarlarının tehdit edildiği her yerde harekete geçmesi”nin zorunluluğu vurgulanırken, ABD'nin çıkarlarına bir tehdit olduğu durumlarda dünyanın herhangi bir ülkesinde ve her zaman askeri güç kullanma hakkı olduğu ifade edilmekteydi. Merkezi Avrupa, bugün, enerji ihtiyacını önemli oranda başka alanlardan sağlamak zorundadır. Japonya merkezli Batı Asya da, Amerika Birleşik Devletleri'ne ekonomik alanda alternatif güç olabilecek bir merkez olarak, enerjide dışarıya bağımlıdır. 1992 tarihli Pentagon raporunda da bir risk olarak gösterildiği gibi, ABD'ye ekonomik alanda alternatif olabilecek ülkelerin enerji kaynaklarının yoğun olarak bulunduğu bölgelerde etkinlik sağlama çabaları, enerjide bağımlılıklarını azaltma sonucunu doğurabilecektir. Bu da Almanya, Fransa, Japonya gibi alternatif güç merkezlerinin kendi ayakları üzerinde durmalarının ve dünya politikasında bağımsız bir aktör gibi hareket etmelerinin yolunu açabilecektir. Enerji ihtiyacını önemli oranda Ortadoğu'dan ya da Kuzey Afrika'dan karşılayan ve kendi ordusunu kurmuş bir Avrupa, ABD'nin kontrolünden çıkarsa, Amerika'nın II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurduğu uluslararası düzen bozulabilir ve 1947'de ABD'nin refahını önemli oranda Avrupa'nın ekonomik olarak ayakları üzerinde durmasına bağlayan Washington yönetiminin beklentileri boşa çıkabilirdi. Doğu Avrupa'yı Almanya'nın, Kuzey Afrika'yı Fransa'nın kontrol ettiği bir Avrupa'nın, ABD'yi bölgeden dışlayacağı ve H. Kissinger'ın belirttiği gibi Avrasya'nın kenarında bir ada haline getirebileceği riski mevcuttu. Buradan yola çıkarak, ABD'nin Batı Avrupa ve Doğu Avrupa pazarıyla birlikte Kuzey Afrika ve Ortadoğu pazarını ve kaynaklarını da kontrol etmek çabası anlaşılabilmektedir. Gelişmiş sanayi ülkelerinin, bugünkü konumlarını sürdürmek için enerji konusunda eğer paylaşımda anlaşamazlarsa ve alternatif kaynaklar ikame edilemezse, sürekli bir sürtüşme içinde olacaklarının görülmesi, bu yüzyılın ilk çeyreğinde artan oranda global bir jeopolitik rekabetin süreceğine işaret etmektedir.Bölgede Kuzey Irak merkezli bir kontrol mekanizması kurmak ABD açısından stratejik önemdedir İşte Kerkük ve Kürtler bu sorulara yanıt olacaktır ,Washington bölgede başarılı olamazsa, dünyaya verdiği mesajların dikkate alınmasının zora gireceği açıktır. Başarılı olması durumunda ise, diğer bölgelerde de benzer kontrol merkezleriyle bağlantılarını tamamlama çabasını yoğunlaştıracaktır. ABD, yeni uluslararası sistemin kontrolü için, yeni bir hat ve genişletilmiş yeni askeri üsler oluşturuyor. Bunlarla, tespit edilen hedefleri vurma imkanı olduğunu gösterirken, hegemonyasının tanınması gerektiğinin mesajını da vermeyi amaçlamaktadır.daha birkaç gün önce ABD Kürt bölgesinde askeri üsler tesis edeceğini söylemedi mi Kerkük petrolünü alacak ve Erbilden uçaklar kalkacak Tahran ve Şam’a BOP operasyonları yapacak anlaşılan Kürtler BOP planı için Kerkük Perelerine ihtiyaçları var demokrasi eşittir petrol e böylece bölgedeki istikrar ve barış sağlanacaktır .ayrıca ABD PKK’yı Irandaki Kürtleri ayaklandırmak ve kışkırtmak için kullanmaktadır ve PKK’lar referandumun yapılacağı Kürt bölgesinde ABD silahları alarak ve seçim merkezlerinde gözetmen olarak çalışmaları bu eskiden basından gizlenirdi ama bu görüntüleri Türkmen eli Tv’de yayınlandı bütün bu gelişmeler ABD’nin Kürt devleti tesis edeceğini göstermektedir. Bu sürecin uluslararası ortamı gerginleştirdiği açıktır. Irak'ta, ABD'nin desteklediği sürecin Iraklı kimliğini yok etmiş olması, gelinen noktanın başta Birleşmiş Milletler sözleşmesi olmak üzere uluslararası sözleşmelerle ne kadar ters düştüğünün görülmesi, çıkmaza giren merkezi emperyal güçlerin makyavelist politikalara başvurmaktan çekinmeyeceklerini göstermesi açısından önemlidir.H. Kissinger “en iyi ve gerçekte en akla uygun seçim, tüm dünya için, Amerikan sitili ekonomik ve siyasal önceliklerin uyarlanmasıdır” diyordu. Emperyalizmin dayatmalarının önünü açma gerekçesi yaratmak için meşruiyet arama çabaları, artık bu kadar açık söylenebiliyor. Irak'taki Mevcut Ekonomik Durum ABD’nin kontrolüne girebilmesi için Kürtlere Kerkük petrolünü vermeye zorlamaktadır, Bilindiği üzere, A.B.D. (Amerika Birleşik Devletleri)'nin Irak'a 2003 yılında müdahalesi ile Devlet Başkanı Saddam Hüseyin devrilmiş ve ülke başta A.B.D. olmak üzere çokuluslu güç tarafından yönetilmeye başlanmıştır. Bugün itibariyle, Irak'ta ülkedeki halk tarafından gerçekleştirilen direniş eylemlerinin yanı sıra, terörist eylemler de düzenlenmeye devam etmektedir. Bu duruma, ülke ekonomisinin bozulması sonucu ortaya çıkan yoksulluk da eklenince, ülkede tam olarak kaos ortamı oluşmuştur. Dünyada Suudi Arabistan'dan sonra en fazla petrol rezervlerine sahip ikinci Kaynak Kerkük 1991 yılındaki Birinci Körfez Krizi'nden sonra uygulanan, gıda karşılığı petrol programı sonucu ekonomik açıdan olumsuz yönde etkilenerek borçlanmıştır. Ülkenin bu borçları da Irak halkının üzerinde büyük bir yük halini almıştır. 2003 yılında ABD.'nin Irak'a müdahalesi ile ekonominin daha da kötü bir duruma sürüklendiği açık bir gerçektir. Savaş alanı haline gelen ülkenin sanayisinin ve tarımının kalkınması ve hatta tam kapasite ile çalışması beklenemez. Irak'ın borçlarının ödenmesi petrol satışından elde edilen gelir ile karşılanması halinde ise, gelirin büyük bir kısmının Irak'ın borç ödemesi için kullanılacağı ve mağdur durumdaki Irak halkının bir fayda elde edemeyeceği belirtilmektedir.Ayrıca, Irak'taki yüksek enflasyon ve işsizlik, halkı olumsuz yönde etkilemektedir. İş bulamayan ve dolayısıyla kötü yaşam koşullarında yaşamak zorunda kalan halkın morali bozulmakta ve geleceğe ilişkin umutları da azalmaktadır. Irak'taki olumsuz ekonomik koşulların giderilmesi için ABD. bir takım politikalar uygulamakta, ABD. tarafından sağlanan finansal yardımlarla Irak ekonomisi ayakta durmakta ve böylece petrol rezervleri de dahil olmak üzere ülke ekonomisi ABD. kontrolü altında bulunmaktadır. Yani, esasen Irak devleti tarafından planlanması ve uygulanması gereken ekonomik politikalar, ABD. tarafından yapılmaktadır. Bu da, yukarıda belirtilen otorite anlayışı çerçevesinde, Irak'taki yönetimin halkın güvenini ve desteğini yitirmesine neden olmaktadır. Irak halkının çoğunluğu tarafından işgalci güçler olarak nitelendirilen Koalisyon Güçlerinin temin ettikleri ekonomik yardımların Irak halkının ABD. ve ortaklarına sempati ile bakmalarını sağlayamadığı gibi, Irak yönetime olan güvensizliği de artırmaktadır. ABD.'nin Irak'a müdahalesinden sonra, bu ülkenin Irak'taki varlığının devamı, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından alınan bir kararla da desteklenmiştir. BM Güvenlik Konseyi'nin 1511 sayılı kararı ile çokuluslu güç, Irak'ta güvenlik ve istikrarın korunmasına katkıda bulunmak için gerekli tüm önlemleri almaya yetkili kılınmıştır. Irak'ta güvenlik hala ABD. ve çokuluslu güç tarafından sağlamaktadır. Kasım 2004'de, Irak Yönetim Konseyi ile yapılan güvenlik anlaşması ile de, ABD.'nin ülkedeki askeri mevcudiyetinin devamı hukuken temin edilmiştir. Bunun yanı sıra Koalisyon Yönetimi'nin 17 sayılı kararı ile, koalisyon güçleri Irak'ın hukuki prosedüründen muaf tutulmuştur. Aynı kararla, ülkenin istihbarat ve milli güvenlik biriminin başına beş yıllık görev süresiyle gerçekleştirilen atama yapılmıştır. Bu karar, aynı zamanda, Irak'ta iş anlaşması ile faaliyette bulunan Amerikalı ve diğer yabancı yatımcılara Irak yasaları karşısında muafiyet kazandırmıştır. Ülkedeki, başta ABD. olmak üzere Koalisyon Güçleri'ne halk tarafından yürütülen direniş hareketinin yanı sıra, iç ve dış aktörler tarafından örgütlenen ve desteklenen terörizm faaliyetleri ve saldırıları halen sürmektedir. Ayrıca, ülkedeki suç işleme oranı da çok yüksek durumdadır. Ülkenin kuzeyinin Kürt, güneyinin Şii ve orta kesiminin de Sünni nüfus tarafından parsellenmesi ve farklı etnik ve dini kimliklere sahip grupların çatışmaları ülkede ciddi bir iç güvenlik sorunu yaratmasının yanı sıra, Irak'ın bütünlüğünü de tehlikeye sokmaktadır. Bu tehlikelere karşı, ülkede en etkili düzen kurucu ve koruyucu güç olarak başta ABD. olmak üzere Koalisyon Güçleri bulunmaktadır.ABD., Irak'ın güvenliği üzerindeki yetkisini BM Güvenlik Konseyi'nin 1511 sayılı kararına dayandırmakta ve Irak devletinin halkın güvenliğini sağlayabilecek güce sahip oluncaya kadar kalacaklarını da ortaya koymaktadır. Ülkede ekonominin çalışır duruma gelebilmesi, yüksek işsizlik ve enflasyon oranlarının aşağılara çekilmesi ve halkın huzur içinde ve geleceğe umutla bakabilmesi için devletin ülkede güvenliği sağlaması ön şarttır. Bu da ancak, yöneten ile yönetilen arasındaki boşluğun ve güvensizliğin giderildiği, meşru bir yönetime sahip, egemenliğini tekrardan tesis edebilmiş bir Irak devletinin otoritesini kullanarak, önce siyasal ve toplumsal düzeni kurarak halkın ve ülke sınırlarının güvenliğini sağlaması ve ardından ekonomiyi kontrol altına alması ile gerçekleşebilecektir.burada söylemek istediğim şu ABD bütün fabrikalar ve yatırımların Irak’ın tüm şehrlei yerine Kürt bölgelerinde yapılmasını sağlamaktadır ki güçleri çekildikten sonra Arapların ve Türkmenlerin Kürtlere ile işbirliğine zorlasın Kürtlerin ekonomik olarak esirleri olmalarını sağlamaktadır ,Iraktaki Geçici Yönetim ve müteakiben Aralık veya ocak ayında seçimle iktidara gelecek yönetim , egemen devlet anlayışı içinde olmaktan uzakta olması beklenmektedir . Irak'ta ülke içindeki siyasal ve toplumsal düzen, güvenlik, sınırların korunması ve ekonominin yeniden yapılandırılması, başta ABD. olmak üzere Koalisyon Yönetimi tarafından sağlanmaktadır. ABD. askeri kuvvetleri Irak'taki varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Bu oluşumların hala sürüyor olması, Irak'taki yönetimin ülke içinde devlet otoritesine sahip olamadığını göstermektedir. Homojen bir toplumsal yapıya sahip olmayan, farklı etnik ve dini grupların mücadelelerinin olduğu Irak'ta, devlet otoritesi halk tarafından tanınmamaktadır. Bunun esaslı nedeni de, toplumsal yapıyı temsil etmeyen ve/veya toplumsal yapıyı temsil ettiği kabul edilen ancak, sosyal ve ekonomik alanda halka istediğini veremeyen, güvenlik ve huzuru sağlayamayan yönetim(ler)in otoritesinin toplum tarafından reddedilmesidir.Çünkü Güvenlik birimleri Peşmergelerden teşekkül edilmektedir ,Milli savunma bakanı Kürt Dışişleri bakanı Kürt Milli İstihbarat başkanı Kürt Genelkurmay başkanı Kürt BOP demokrasisi olsa gerek bu galiba yanı Savunma ve Dışişleri ve güvenlik tümü Kürtlerde ,bunun anlamı Kürtlere tüm etnik grupları esi.Toplumsal dokunun eskisi kadar güvenilir görünmediği bir süreçten gecen Irak'ta, daha şiddetli savrulmaların yaşanmaması için, yöneten ile yönetilen arasındaki otorite ilişkisinin acilen tesisi şarttır buda Peşmerge ve Kürtlerin yönetimdeki önemli görevlerden uzaklaştırılmasıyla mümkündür . Devlet otoritesinin ve de egemenliğinin olmadığı bir ortamda, şiddet ve terörizmin tohumları da sürekli olarak yeşermeğe müsait bir iklim bulacaktır.
http://www.bizturkmeniz.com/tr/showArticle.asp?id=6872