RESMİ İDEOLOJİNİN KRİZİ VE “DERİN” KÜRT SORUNU Tarih : 17.10.2005 21:18:20
Abdullah YILDIZ
Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Ağustos Diyarbakır gezisinde “Kürt sorunu”nun adını koymasıyla, sorun, siyasal gündemin ana tartışma konusu haline geldi.
Elbette, Sayın Erdoğan, durup dururken, sıradan bir gezi olsun diye gitmemişti Diyarbakır’a; derinlerde bir şeyler oluyordu ve Başbakan olarak inisiyatif alıp sorunu kökten çözmek arzusundaydı. Zira, uzun süredir Güneydoğu’da ciddi bir terör olayı yaşanmazken, son birkaç ayda PKK terörünün manidar bir biçimde yeniden parlayıvermesi yeni gelişmelerin habercisi gibi görünüyordu.
Acaba PKK terörünü son aylarda yeniden alevlendiren güçler kimlerdi ya da faktörler nelerdi? Kürtlerin de Türklerin de çıkarına olmayan bu ani tırmanış, hangi harici ve dahili güç odaklarının ekmeğine yağ sürmekteydi?
PKK-ABD-Derin Devlet İlişkisi
Kamuoyu bu soruların cevabını aramaktayken, “İmralı Sakini”nden ilginç bir açıklama geldi: “Son olayların arkasında ABD var; terörü ABD destekliyor!” (Yeniçağ gazetesi, 19.07.2005) ABD’nin Türkiye’yi Kuzey Irak’tan sıkıştırdığı malumdu; ancak yıllardır dillendirilen “ABD’nin PKK’yı desteklediği” iddialarının Apo tarafından onaylanması anlamlıydı. Aslında ondan da anlamlı bir yorum, Kara Kuvvetleri eski komutanı emekli org. Aytaç Yalman’dan geldi: “ABD Öcalan’ı yakalayarak Barzani ve Talabani’ye alternatif olma ihtimalini ortadan kaldırdı. Böylece ikisini de Amerika’ya bağımlı hale getirdi.” (Milliyet, 17.08.2005) Sahi, Apo’yu CIA’dan teslim alan o zamanın Başbakanı Ecevit, aylar önce Nokta dergisine “ABD bize Apo’yu niye teslim etti, hâlâ anlayabilmiş değilim” dememiş miydi? (Nokta, Şubat 2005) Fakat iş burada bitmiyordu; ipin ucu ABD’den de öte, daha derinlere uzanıyordu.
PKK’nın “derin” ilişkileri hakkında ardarda gelen açıklamalar, sorunun üzerindeki sis perdesini bir miktar da olsa aralıyordu: Abdülmelik Fırat’ın Vakit gazetesine (22.07.2005) yaptığı “Devlet isterse PKK terörünü bir günde bitirir; tıpkı Hizbullah terörünü bitirdiği gibi..” açıklaması, sanki Şerafettin Elçi’nin Akşam’daki(23.08.2005) ifadeleri ile daha bir netlik kazanıyordu: “Apo devletin denetiminde; devlet güçleri istemese o, örgütü bu kadar rahat yönetebilir mi? Derin devletin PKK çatışmalarından çıkarları var...” Benzer bir soruyu Yaşar Okuyan soruyordu: “İmralı’da mahkum bir adam, 64 sayfa mektubu hangi yollarla (Nisan ayındaki) PKK kongresine gönderiyor?” (Vakit, 21.08.2005) Bunlara, birkaç yıldır dillerde dolaşan “Çevik Bir’in İmralı’da Apo ile görüştüğü” söylentilerinin teyiden tekrarlanmasını da eklemek gerekiyor. (Ümit Fırat’ın Derya Sazak’a cevabı -Milliyet 22.08. 2005) Aynı görüşmeyi dillendiren Bingöl eski Belediye Başkanı Selahattin Kaya’nın beyanı ise sisleri daha bir aralıyor(Neşe Düzel’le röportaj, Radikal 22.08.2005): “Kızılelmacılarla Öcalan’ın çıkarları çakışıyor. Derin devlet PKK’yı kullanıp AB sürecini aksatmak istiyor.”
Evet, sorun “derin” bir sorundu ve tartışıldıkça da bazı gerçekler ortaya çıkıyordu. Kimbilir, deşeledikçe daha neler, neler dökülecekti ortaya?
Çözüm İçin
Temel Referans: İslam
İşte sayın Başbakan böylesine netameli bir meseleye neşter vurmak arzusundaydı. İş, sorunun adını koymakla bitmiyordu. Laikçi ve etnik-ulusçu resmi ideolojinin, kendi halkıyla, tarihiyle, değerleriyle kavgalı bir yönetim anlayışının kangren haline getirdiği diğer sorunlar gibi Kürt sorunu da elbette, resmi ideolojinin dar kalıpları içinde çözülemezdi. Bu bağlamda, sorunun çözümünü, resmi ideolojinin borazanlığını yapan -yer yer eleştirseler de- Türk “aydınlar”la tartışmanın bir yarar getirmesi mümkün görünmediği gibi, PKK güdümünde siyaset yapan laikçi Kürt “aydınlar”la paslaşmanın da hiçbir yararı sözkonusu değildi. Sorunun çözümüne ilişkin tek farklı, yerli ve köklü öneri İslâmi kesimden geldi ve Vakit gazetesince gündemleştirildi. “Bu ülkenin halklarını bir arada tutan 1000 yıllık harç İslâm’dır ve sorun ancak İslâm’la çözülür.” (Vakit, 14.08.2005) “Aydınlar”ı fazlaca önemseyen cihet-i siyasiye, cihet-i kalemiye ve cihet-i askeriye bu sese kulak vermelidir. Bütün kışkırtmalara, oyun ve entrikalara rağmen bu “millet”i bir iç çatışmadan uzak tutan bin yıllık harçtaki İslâm çimentosunu azaltmaya veya yok etmeye çalışanlar, sadece bindikleri dalı keserler ve bu topraklara, bu millete ihanet ederler.
Evet, problemin bizatihi sebebi ve kaynağı olan “resmi ideoloji” bir kenara bırakılmalıdır artık ve çözüm için kesinlikle yeni referanslar aranmalıdır. Bu referanslar için de uzağa gitmeye gerek yoktur: Referans Kurtuluş Savaşı’dır, Çanakkale Zaferi’dir, Osmanlı’nın “millet-i İslam” anlayışıdır; hepsinin ortak paydası da İslâm’dır. Kurtuluş Savaşı’nın amacı olan Mîsâk-ı Millî, aynen; “Mondros Mütarekesi imzalandığında işgal altında bulunmayan ve Anâsır-ı İslâm’ın çoğunlukta olduğu topraklar bölünmez bir bütündür” der; sadece ‘Türklerin’ değil... Lozan’daki kurucu irade de sadece Türkler değil, Anasır-ı İslam’dır yani Müslüman çoğunluktur. Çanakkale Savaşı ise, Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Arnavut... bütün bir ümmetin zaferidir. Osmanlı’da Etrâk(Türkler), Ekrât(Kürtler), Çerâkise(Çerkesler)... tüm Müslüman halkların ve dahi gayrimüslim tebaanın, yüzyıllar boyu İslâm sayesinde kardeşçe, kendi kimlikleri, lisanları, örfleri ile mutlu olarak yaşadıkları da herkesin imrendiği bir vakıadır. Artık, sorunları daha da derinleştiren, kangrenleştiren ithal çözümleri bir kenara bırakıp kendi kadîm tecrübelerimize ve referanslarımıza dönmenin tam zamanıdır, vesselam. |