Milletvekili Cibran Tüveyni suikastıyla birlikte Lübnan meselesi, 1 yıl 4 ayı aşkın süredir gergin sürecini devam ettiriyor.
Suikast eyleminin ayrıntılı yönlerine ve Tuveyni’nin Suriye karşıtı tutumlarına girmek, Lübnan’da olan biteni anlamaya destek olmayacaktır kesinlikle. Zira Lübnan, Ortadoğu’daki ileri gelen Batılı uzmanların dahi anlamasına direnen özelliklerin ve çıkmazların ülkesidir. Lübnan ancak genel tarihi süreci çerçevesinde, dış güçler (İsrail ve Batı) ile Arap bölgesi güçleri arasında tartışmalı ve karışık konumuyla anlaşılabilir. Bu bağlamda aşağıdaki noktaları hatırlatmakta fayda var:
Lübnan’daki kanlı ve gergin süreç, Eylül 2004 başında Güvenlik Konseyi’nin 1559 sayılı kararıyla başladı. Bu önemli karar şu taleplerde bulundu: a) Suriye güçlerinin Lübnan’dan çekilmesi, b) Lübnan mülteci kamplarındaki Filistinlilerin silahlarının alınması, c) Hizbullah’ın silahının alınması.
Suikast serisi bu uluslararası karar sonrası baş gösterdi. En belirgin durağı ise 14 Şubat 2005’teki Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri suikastıydı. Bunu, sonuncusu milletvekili Cibran Tüveyni olmak üzere birçok isme yönelik suikastlar izledi.
Geçen bahardan itibaren Detlev Mehlis başkanlığında Hariri suikastı uluslararası soruşturma komisyonu belirdi ve komisyon, Lübnan-Suriye siyasi ve güvenlik sahnesinde temel etken haline geldi.
Hiç şüphesiz Lübnan’ın bir küsur yıldır içinden geçtiği şartlar, olağandışı ve tehlikeli. Tarihî olarak Lübnan’ın kimliği, Lübnan’ın Arap bölgesinin mi; yoksa Batılı politikaların mı parçası olduğu konulu çekişmeyle bağlantılı. Şu an ise Irak’taki Amerikan işgali ve George Bush yönetiminin tahrik ettiği mezhepçi fitnelerle ilişkili. Ayrıca Arapları zayıflatmayı sürdüren İsrail eğilimiyle de ilintili. Özellikle de Lübnan, Hizbullah’ın gücü kanalıyla İsrail’i 2000 Mayıs’ında yenilgiye uğratmışken.
Üçlü kıskacın perde arkası...
Lübnan Devlet Başkanı Emil Lahud’un 2004 Ağustos’u sonunda görev süresi uzatılmadan önce Başkan Bush, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın kendisiyle 2004 Haziran’ında -yani Lahud’un görev süresinin uzatılmasından iki ay önce- Suriye ve Hizbullah’a karşı Güvenlik Konseyi’nde karar çıkarılması ve işbirliği konusunu ele aldığını itiraf etti. Chirac’ın eğilimi Washington ve İsrail çıkarlarıyla buluşmuştu. Burada Fransa, Irak’taki Amerikan işgaline sessiz kalması karşılığı Lübnan’da kaybolan nüfuzunu tekrar kazanmak istiyor ve o vakit uluslararası karar, Hizbullah’ın silahından kurtulma yönündeki müzmin İsrail talebini hayata geçiriyordu. Kesişen bu çıkarlar, Suriye’ye yönelik baskılar noktasında buluştu ve Türkiye, Beşar Esad ve Recep Tayyip Erdoğan döneminde Ankara-Şam ilişkilerindeki tarih’i iyileşmeye rağmen Suriye’yi ablukaya alma amaçlı Amerikan baskılarından kurtaramadı kendisini.
Amerikan-Fransız-İsrail üçgeni, Suriye’yi ve Lübnan’daki müttefiklerini zora sokmak için uluslararası soruşturma komisyonunu kullandılar. Cibran Tüveyni ve öncesindeki George Havi, Semir Kasir ve Refik Hariri suikastları Lübnan’ın kimliğini değiştirme çalışmasındaki duraklardan ibaret. Onları kimlerin öldürdüğü önemli değil ve henüz bu suikastları kimlerin gerçekleştirdiği kesin değil. Fakat olayların akışı, Suriye’nin velayetinin ABD-Fransa ve arkalarında İsrail’in velayetiyle değiştirme amaçlı çabalara işaret ediyor. Batı’nın, Lübnan yaşamının ayrıntılarındaki siyasi ve güvenlik müdahalesi skandal dereceye ulaştı. Suriye ile sınırın çizilmesi ve Filistinlilerin silahının alınması gibi yirmi yıllık hassas konular kaşındı. Hedef ise iç fitneyi patlatmaktan başka bir şey değil. Lübnan küçük bir ülke ve Suriye güçlerinin çekilmesinden bu yana güvenlik sahasında savunmasız hale geldi. Bütün ülkelerin istihbaratları tam bir özgürlükle cirit atıyor. Bu yüzden Lübnan şu an kapsamlı güvenlik kaosu içinde yer alıyor. Bu ise Washington’un Ortadoğu bölgesinde genelleşmesi için çalıştığı ‘kurulu kaosu’ hatırlatıyor. Sıranın şimdi Lübnan’a geldiği açık.
Silahsız iç savaş!
Lübnan’da şu an yaşanan, silahsız ‘sivil iç savaş’. Lübnan’da herkes silahlanıyor. Meydana gelen her suikast, böyle bir savaşın patlak vermesini hızlandırıyor. Patlak vermesi durumunda ‘Lübnan iç savaşından kim istifade eder?’ sorusuna verilecek cevap, Lübnan’ın tahrip edilmesini ve yıkımını isteyen güçlerin belirlenmesinde bize yardımcı olacaktır. Soruya verilecek cevap imkansız değil. İslam dünyasının (tıpkı Irak’ta olduğu gibi Sünni-Şii, Kürt-Arap) mezhep ve etnik kütlelere ayrılması çerçevesinde Cibran Tüveyni ve öncesindeki suikastlardan en fazla kârlı çıkanın İsrail ve ABD olduğu tereddütsüz ifade edilebilir. Lübnan siyasi, güvenlik, ekonomi, hukuki ve kültürel bütün alanlarda Batı velayeti altına girme yönünde ilerliyor. Dahası Lübnan hükümeti hükümet içindeki çoğunluk ve azınlık mantığıyla kararlar alıyor. Bu durum, tamamı azınlık gruplardan oluşan ve hayati kararlarını uzlaşı ilkesiyle hükme bağlayan Lübnan toplumunun özelliğiyle çelişmekte. Çoğunluk ve azınlık mantığıyla hareket etmek, Lübnan’ı ABD, Fransa ve İsrail’e teslim eder. Bu ise Lübnan’ın bağımsızlığı ve istikrarı için en büyük tehlikedir. Lübnan bu yüzden büyük bir patlamaya doğru gidiyor ve bu sürecin durdurulması için bir mucizeye muhtaç. Lübnan ve bölgedeki istikrarın tek yolu, Batı’nın Müslümanlara, kültürlerine ve kimliklerine yönelik saldırılarını tamamlamasının önüne geçilmesi. Bu ise Arapların, İranlıların, Türklerin ve bütün İslam dünyasının sorumluluğudur. Yoksa sıra ülke ülke herkesi bekliyor.
(*) Bu yazıyı Zaman için kaleme alan Prof. Nureddin, Lübnan Stratejik Araştırmalar Merkezi Direktörü’dür
14.12.2005
http://www.zaman.com.tr/?bl=yorumlar&trh=20051215&hn=237667