...:::FOR YOUR SUGGESTIONS "epostaadresi@yahoo.com" MUSTAFA ÖZKAYA:::...
 

 RETURN TO MAINPAGE / ANASAYFAYA DÖN  

Şahtan Hatemi’ye İran Dış Politikası

January 27 2006 at 2:55 PM
No score for this post

By Mehmet Durmuş  (Login perspektif)
Forum Owner


Response to Nükleer Enerji Bunalımı ve İran'ın Uluslararası Sisteme Yeniden Entegrasyonu

 
Şahtan Hatemi’ye İran Dış Politikası
8 Aralık 2005 - Mehmet Durmuş [Arşivi]
 

Köklü bir bürokrasiye, devlet geleneğine ve kültür birikimine sahip olan İran tarih boyunca Ortadoğu’nun vazgeçil(e)mez bir unsuru olagelmiştir. Özellikle 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, kendisini bölgenin yeni süper gücü olarak tanımlama eğilimine girmiştir. 70 milyona1 yaklaşan dinamik nüfusu, Müslüman kimliği, sahip olduğu önemli petrol ve doğalgaz kaynakları ve jeo-politik durumu İran’ın bu iddiasını destekler niteliktedir. Değişen dengeler dâhilinde ve zorlamasında İran dış politikası da evirilmekte ve kendi dış politika parametrelerini yeniden belirlemektedir. İran İslam Devrimi’yle hız kazanan dış politikanın yeniden şekillendirilmesi süreci Hatemi döneminde çok önemli gelişmeleri de beraberinde getirmiştir. Bu çalışmada ilk olarak Şahlık dönemi, daha sonra İran İslam Devrimi ve Rafsancani dönemi, son olarak da ağırlıklı olarak Hatemi dönemi İran dış politikası incelenecektir.

I. DEVRİM ÖNCESİ İRAN DIŞ POLİTİKASI (1925–1979)

Ortadoğu coğrafyası genellikle demokratik devletlere pek alışık değildir. Bölgede yer alan devletler uzun bir zaman ya diktatörlükle ya da monarşi ile yönetilegelmişlerdir. Bundan dolayı, ülkelerin dış politikaları da diktatörlerin kişisel istekleri doğrultusunda şekillenmiştir. İran’ı da bu ülkeler grubuna dâhil etmek mümkündür. İran da iktidardaki yöneticilerin bireysel tercihleri doğrultusunda bazen Doğu’nun “mistik” sınırlarında, bazense Batı’nın “akıl” sınırlarında dolaşmıştır. Kaçkar Hanedanlığı’nın yıkılmasından sonra 1926 yılında Rıza Şah’ın yönetimde egemen hale gelmesiyle Pehlevi Hanedanlığı başlamıştır. Rıza Şah iktidarı döneminde özellikle Amerika ile iyi ilişkiler kurmaya özen göstermiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında ülkesini işgal eden Rusya ve İngiltere’ye karşı ilk önce Amerika’ya daha sonra ise Almanya’ya yakınlaşma gereği hissetmiştir. Almanya ile başlayan bu yakınlaşma ekonomik alanlardaki tercihlerde kendisini göstermiştir. Mesela, ülkenin ekonomik durumunu düzeltmek için Amerika’dan getirtilen Millspaugh ve heyeti kontratları biter bitmez ülkelerine geri gönderilmiş ve yerlerine Alman maliye uzmanı Kurt Linden Blatt getirilmiştir.2

İkinci Dünya Savaşı sırasında ise tarafsızlığını ilan eden İran, bir kez daha İngiltere ve Rusya tarafından işgal edilmiştir. Otuz yıllık bir süreçte yaşamış olduğu iki işgal deneyimi, sonraki dönemlerde İran’ın çok ihtiyatlı bir dış politika takip etmesinde önemli rol oynayacaktır. 30 Nisan 1951 tarihine kadar dış politikada ibreler Batı’yı gösterirken, Musaddık’ın başbakan olmasıyla tüm dengeler bir anda tersine dönmüştür. Petrol gelirlerinden daha çok pay almak isteyen çarşı grubunun da desteğini de arkasına alan Ulusal Cephe lideri Dr. Musaddık İran petrollerinin millileştirilmesine karar vermiştir. Bu kararla, devlet içersinde başka bir devlet gibi hareket eden “İngiliz İran Petrol Şirketi”nin (Anglo-Iranian Oil Company) etkisinin sınırlamasını ve İran’ın petrol gelirlerinden hakkı olan gerçek payı almasını sağlamayı hedeflemiştir. Bu harekât aslında İran’ın Batı’dan bağımsız ve ulusalcılığı ön plana çıkaran bir dış politika izlemek istediğinin ilk göstergesidir. Petrolün millileştirilmesi kararına en büyük tepki doğal olarak İngiltere’den gelmiştir çünkü İngiliz şirketleri petrol pastasından %40 a yakın bir pay (yani aslan payını) almaktaydılar.3 1953 yılında CIA ve İngiltere tarafından organize edilen bir darbe sonucunda Musaddık görevden uzaklaştırılmış ve yerine Batı ile ilişkileri yeniden kuracak olan Zahidi göreve getirilmiştir.4 İki üç yıllık bağımsız bir dış politika denemesi de bu şekilde kısa bir sürede başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

1953 darbesinden sonra Amerika ve İngiltere, İran’la bozulan ilişkilerini tekrar iyileştirebilmek için daha çok ekonomik seçenekleri yani askeri yardımları tercih etmişlerdir. Örneğin, ABD 1953 yılında, İran’a 45 milyon dolarlık bir ekonomik yardımda bulunmuştur. Bu yardım sayesinde Şah’ın gizli örgütü SAVAK’ın temelleri atılmıştır. İngiltere ise “Petrol Konsorsiyum Anlaşması” ile İran’la olan ekonomik bağlarını daha da sağlamlaştırmıştır.5 Aslında İran’ın bu iki devletle tekrar işbirliğine gitmesi bir nevi doğal bir savunma refleksi olarak algılanmalıdır. Soğuk Savaş döneminde, iki kutuplu düzenin hâkim olduğu bir ortamda Sovyet etkisinden kurtulmanın yegâne çaresi, denge politikası oluşturmak için ABD ve İngiltere ile işbirliği yapmaktan geçmekteydi. Bu denge politikasının gereği olarak,  İran özellikle dış politika konusunda İngiltere ve ABD ile uyum ve işbirliği içinde olmaya büyük önem vermiştir. Bununla da yetinmeyerek, 1955 yılında Türkiye ve Irak arasında imzalanan Bağdat Paktı’na aynı yıl Pakistan ve İngiltere ile birlikte İran da katılmıştır.6 (Daha sonra bu anlaşma Irak’ın çekilmesiyle 1958 yılında CENTO ismini alacaktır.) İran, Batı bloğuyla mevcut ilişkilerini geliştirirken Rusya’yı da tamamen ihmal etmek istememiştir. Bunun için Sovyetlerle de ekonomik işbirliğine giderek bu iki süper güç arasında denge politikası takip etmeyi çıkarları açısından vazgeçilmez görmüştür.7

Arap-İsrail Savaşı sonucunda patlak veren 1973 petrol krizinde, İran mevcut durumdan en iyi şekilde istifade etmesini bilmiştir. OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) üyesi ülkelerin petrol üretiminin azaltılmasına yönelik kararlarını hiçe sayarak bu dönemde petrol üretimini daha da arttırmış ve Batı ülkelerine daha fazla petrol ihraç etmiştir.* Bu hareketiyle, diğer Müslüman devletlere yardım etmek yerine, Amerikan dolarlarının İran ekonomisine akmasını tercih etmiştir. Bu dönemde tamamen pragmatik bir dış politika anlayışının egemen olduğuna şahit olmaktayız. Yine aynı dönemde İsrail Devleti ile olan ikili ilişkiler de iyi bir seyir izlemektedir. İran her ne kadar İsrail’i resmi olarak tanımasa da, bu iki devlet aslında bir nevi “de facto” müttefiklerdi. İki devlet arasındaki ilişkiler İsviçre’nin aracılığıyla sürdürülmektedir.8 Ticaret hacminde ve ikili ilişkilerde kayda değer bir hareketlilik söz konusudur. Mesela, İsrail malları İran pazarında kolayca boy gösterirken, İran petrolü de İsrail pazarlarına akmaktadır.9 İran-İsrail ilişkileri de tamamen pragmatik ve çıkar eksenli bir yörüngeye oturtulmuştur. Sonuç olarak, 1900’lerin başından Soğuk Savaş dönemine kadar genellikle Batı yanlısı bir politika takip edilmekle beraber, Soğuk Savaş döneminde dış politikada ibreler Batı Bloğu’nu göstermekle birlikte, Sovyetlerle de tamamen ihmal edilmemiştir.

 

II. İRAN İSLAM DEVRİMİ VE RAFSANCANİ DÖNEMİ (1979–1997)

II. A. İRAN İSLAM DEVRİMİ

Aslında devrimlerin birçoğu halkına baskı uygulayan liderlerin tarihe hediyesidir diyebiliriz. İran İslam Devrimi de Şah’ın liberaller, Müslümanlar, pazarcılar, entelektüeller ve hümanistler üzerindeki baskısına ve zorba yönetimine karşı gerçekleştirilmiş-halka dayalı- bir yeniden yapılanma harekâtıdır.10 Bu harekât Fransa’da sürgünde bulunan Humeyni tarafından organize edilmiş ve başarıya ulaştırılmıştır. Rıza Pehlevi döneminde ekonomik kalkınmaya öncelik verildiği için ülkede hızlı bir endüstrileşme süreci yaşanmış, bunun sonucunda birçok köylü iş imkânlarından faydalanabilmek için kentlere göç etmiştir. Şehre, iş ve daha iyi bir yaşam umuduyla gelen bu insanlar genelde fakir ve eğitimsizlerdi. Humeyni işte bu fakir insanların ve tüccar (bazaar) grubunun desteğini alarak başarılı bir devrim gerçekleştirmiştir. Petrol rafinerilerindeki işçiler greve giderek, tüccarlar ise devrime ekonomik destek sağlayarak devrimin başarıya ulaşmasını sağlamışlardır.

Devrimin başarıya ulaşmasından sonra İran’ın bölge ülkelerine bakış açısını yansıtması açısından Humeyni’nin 1 Aralık tarihindeki konuşmasına bakmakta fayda var: 

“Bu kutsal ayda, İslamı korumak, tiranları ve parazitleri devirmek için kanlarınızı feda ediniz”.11

Bu açıklama, aslında İslam Devrimi’nin sadece İslami nitelikte olmadığını, bir takım siyasi açılımları da beraberinde getirdiğinin göstergesidir. Humeyni bölgedeki monarşilere ve krallıklara açık bir gönderme yapmaktadır.

1979 Mart’ında yapılan referandum sonucunda %99 gibi ezici bir çoğunlukla İran İslam Cumhuriyeti kabul edilmiştir. Devrim hem halk hareketi olması hem de İslam ve Cumhuriyet kelimelerini yan yana getirmesi açısından oldukça önemlidir.  Devrimden sonra İran ve Ortadoğu dengeler ve saflar değişmiştir. İran, Batı’nın “sadık kölesi” olmayı bırakıp, artık kendi “kendisinin efendisi” olmaya karar vermiştir. Uzun bir zaman Pehlevi hanedanlığı tarafından bastırılan “İslam” kimliği de baskın bir faktör haline gelerek gerek sosyal hayatta gerekse siyasi hayatta etkisini hissettirmeye başlamıştır. Devrimle beraber gelen değişim rüzgârı İran’ı genel anlamda “Batı”, özel anlamda ise “ABD” ve İsrail düşmanı haline getirmiştir. Bu algılamanın ilk yansıması da Amerikan Büyükelçiliği’nin öğrenciler tarafından işgal edilmesiyle kendisini göstermiştir. 444 gün süren rehine krizi sonrasında İran-ABD ilişkileri kopma noktasına gelmiş ve bundan sonra bir daha eski haline dönmemiştir.

Devrim sonrası Ortadoğu’da, diğer devletlerin de İran’a karşı olan bakış açıları ve İran algılamaları da tabii olarak değişmiştir. Çünkü kendi yönetimlerinin “parazit ve tiran” olduğunu ve bunların yıkılması gerektiğini iddia eden yeni bir oluşumun bölge ülkeleri tarafından elbette iyi karşılanması beklenemezdi. Devrimin kendi ülkelerine ihraç edilme tehlikesi bölgedeki diğer yönetimleri oldukça rahatsız etmiştir. Doğal bir savunma refleksi olarak bölge ülkeleri de İran’a mesafeli durmayı kendi çıkarları açısından daha faydalı bulmuşlardır. Aslında “İslam Devrimi” zaten bölgesinde yalnız olan İran’ı tam bir yalnızlık içersine itmiş ve kendisinin diğerleri tarafından “öteki” olarak algılanmasına sebep olmuştur. Zaten dini (Şii)ve etnik yönden (Farsi) ayırt edici kimliğine bir de “devrimci” faktörü etkilenince İran’a yalnızları oynamaktan başka bir seçenek kalmamış, gerek bölgesel ve gerekse küresel düzeyde bir dışlanma ile karşı karşıya kalmıştır.

Devrim rüzgârı sadece Ortadoğu bölgesini değil, Atlantik’in diğer tarafını, yani Amerika’yı da etkilemiştir. ABD ve Batı karşıtı olan bir ülkenin, diğer bölge ülkelerine de benzeri devrimleri ihraç etme olasılığı, bölgedeki Amerikan çıkarlarının zarar görmesi ve ABD’nin bölgedeki prestijini yitirmesi olarak yorumlanmıştır.12 Zaten Sovyet Rusya ve ABD arasındaki güç mücadelesinde hassas bir konumda olan Ortadoğu’ya, İslam merkezli ve Batı karşıtı bir İran faktörünün etki etmesi asla kabul olunamazdı. Bundan dolayı devrimin etkisi mümkün olduğu kadar minimum düzeye indirgenmeli ve bunu sağlamak için de gerekli tedbirler alınmalıydı.  Öncelikle, eski müttefik (yeni düşman) İran’ın yerine, bölgedeki Amerikan çıkarlarını korumak için en uygun aday olarak Mısır görülmüş ve İran’ın kaybı telafi edilmiştir fakat en önemli tehlike olan -devrimin ihracı sorunu- ise hala bertaraf edilememiştir. İslam Devrimi’nin diğer bölge ülkelerinde tekrarlanabilme riski Amerikan dış politikasında “paranoya” haline gelmiştir.13 İran’ın İslam merkezli yeni dış politikasının uzun vadede Amerikan çıkarlarını kötü yönde etkilemesini engellemek için ABD de yeni karşı politikalar üretme gereği duymuş ve İran’ı gerek bölge ülkelerin yardımıyla, gerekse alınan ekonomik tedbirlerle etkisiz hale getirmeye çalışmıştır.

Devrim sonrası İran dış politikasının itici motorunu “Batı karşıtlığı” ve “İslam kimliği” oluşturmuştur. Özellikle Amerika (Büyük Şeytan) ve Sovyetler Birliği (Küçük Şeytan) ve İsrail (Siyonist Rejim) üzerine özel bir vurgu yapılmıştır. Bu nitelemeler ve oluşumlar aslında Dini Lider Humeyni’nin fikirlerini yansıtmaktadır. İran İslam Cumhuriyeti’nin yeni anayasasına göre Humeyni hem iç politikada hem de dış politikada en önemli karar verici haline gelmiştir ve kendisini Veliyi Fakih14 olarak nitelemiştir. Yani tüm güç Humeyni’nin ellerinde toplanmıştır. Humeyni başat güç olmanın avantajını da kullanarak yeni İran dış politikasını kolayca şekillendirmiştir.

İran-Irak Savaşı (1980–88)

1979 Devrimi sonrasında İran’ın, hem ABD hem de Körfez ülkeleri ile olan ilişkileri bozulmuştur. 1978 yılında İsrail’le Camp David anlaşmasını imzalayan Mısır da Arap devletleri tarafından dışlanmış ve yalnız bırakılmıştır. Irak ise güç kaybına uğrayan bu iki rakip devletin yerini alarak bölgenin yükselen yeni gücü olmak istemiştir. Saddam Hüseyin İran saldırmakla dört şeyi hedeflemiştir:

i) İran’daki Şii kökenli İslam Devrimi’nin etkisini sınırlamak

ii)1975 Cezayir anlaşması ile İran’a bıraktığı toprakları geri almak

iii)Şattül Arap nehri üzerindeki denetimini artırmak

iv)Kuzistan bölgesindeki Arapların bağımsız olmasını sağlayarak İran’ın bu bölgedeki önemli petrol yataklarından mahrum kalmasını sağlamak.15

Fakat İran başlarda Irak saldırısı karşısında biraz gerilese de kısa sürede toparlanıp Irak’ın üç misli nüfusa sahip oluşuyla insan faktörünü de devreye sokarak Saddam’ın bir yıldırım savaşıyla kolay bir zafer kazanma umutlarını suya düşürmüştür.16 Bu savaş esnasında İran’ın en büyük müttefiki Suriye olmuştur. Irak ve Suriye’deki Baas partileri arasındaki çekişmeden dolayı Suriye bu savaşta İran’ı desteklemiştir. Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan başlangıçta Irak’ı desteklemelerine rağmen, bu ülkenin ilerde kendileri için de bir tehlike olacağından endişe etmişlerdir.

İran kendisi için maddi ve manevi büyük bir kayba sebep olan sekiz yıllık bu savaş sonucunda, silah sanayi bakımından dışa bağımlı olmanın faturasını ağır ödemiştir. Bir diğer önemli nokta ise, bu sekiz yıllık savaş esnasında İran’ın Amerikan menşeli silahlarına yedek parça sağlayamamıştır. İran yerli silah sanayinin olmamasının ve bu konuda Batılı devletlere bağımlı olmasının ne büyük bir eksiklik olduğunun farkına varmıştır.17 Bundan başka, Körfez bölgesindeki silahlanmanın sonuçlarına katlanmak ve ağır bir bedel ödemek zorunda kalan İran’ın dış politika oluşumunda etkili olana karar vericiler, Körfez Bölgesi’nin silahsızlandırılmasına ve yabancı güçlerin etkisine kapatılmasına büyük önem vermişlerdir.18

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve demirperdenin ortadan kalkmasıyla uluslar arası güç dengeleri tamamen değişmiştir. İki kutuplu dünya düzeni yerini, hegemonik bir gücün egemen olduğu tek kutuplu düzene bırakmıştır. Bu değişim sonrasında İran da dış politikasını yeniden revize etmek zorunda kalmıştır. Örneğin,  kuzey sınırında Azerbaycan, Ermenistan ve Türkmenistan gibi yeni bağımsız aktörler ortaya çıkmıştır. Aslında İran bölgedeki statükonun değişmesinden pek de memnun değildi ama şartların getirdiği zorunlu değişime de kayıtsız kalamazdı. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra, bölgede oluşan güç boşluğu, istikrarsızlık gibi gözükse de İran için yeni bir açılım fırsatı meydana getirmiştir. Bölgede yalnızları oynayan İran, Basra Körfezi, Kafkaslar ve Orta Asya’da nüfuz alanı oluşturabilmek için iyi bir fırsat yakalamıştır. Bu yeni ülkelerle kurulacak mevcut ilişkiler gereke ekonomik gerekse siyasi manada İran’ın manevra kabiliyetini artıracaktır. 1991 yılında bölgenin bir diğer önemli gücü ve İran’ın bölgesel rakibi olan Irak’ın pasifize edilmesi ise İran için bir diğer önemli pozitif gelişmedir. 1993–94 yıllarında ise Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki “Dağlık Karabağ” sorununda ve Tacik İç Savaşı’nda arabuluculuk görevi üstlenen İran yavaş yavaş bölge de aktif ve yapıcı bir dış politikanın sinyallerini vermeye başlamıştır.19

İran bölgedeki nüfuzunu arttırmak için Şii kartını çok iyi kullanmıştır. Bölge ülkelerindeki yoğun Şii nüfusu İran’ın Şiiler üzerine politika üretmesini teşvik etmiştir. Bölge ülkelerinden Irak %60, Kuveyt %24, Bahreyn  %18, Katar %16 ve Suudi Arabistan %8’lik bir Şii nüfusa sahip olması bunu doğrular niteliktedir.20 Bölge monarklarının ve krallarının tehdit algılamasına göre iktidarları için en büyük tehlike “İran”dan gelmektedir. Eğer Humeyni’nin Aralık konuşmasını hatırlayacak olursak, bölgedeki diğer tüm rejimler illegaldi ve bu tiranlıkların bir an önce yıkılması gerekiyordu. Bu amaca ulaşmak için İran’ın bu Şii unsurlarla işbirliğine gitme olasılığı ve Şii unsurlar üzerinden bu amaca ulaşma ihtimali bölge ülkelerini korkutmuştur.*

Diğer devletlerdeki Şiilerle dini bağlamda bir işbirliğine gittiğini iddia eden İran’ın bu söylemi pek inandırıcı gelmemektedir. İran’ın asıl amacının dine hizmet etmekten ziyade maddi çıkarları için böyle bir politika takip ettiğine hiç şüphe yoktur. Taflıoğlu’nun da dediği gibi “Aslında İran dine değil, tersine din İran’a hizmet etmektedir21. Dünyada zulüm altında olan tüm Müslümanların kurtarılmasını salık veren İran’ın takip ettiği politika ile söylemleri birbirini tutmamaktadır. Mesela İran, Keşmir meselesine rağmen Hindistan, Dağlık-Karabağ’ın işgaline rağmen Ermenistan ve Afganistan’ın işgaline rağmen Sovyetler Birliği ile kurmuş olduğu sosyal ve ekonomik ilişkiler, İran dış politikasının dini karakterden ziyade çıkar merkezli bir eksende olduğunun kanıtıdır.1988 yılında Humeyni’nin yapmış olduğu konuşma durumu oldukça iyi anlatmaktadır.

Hükümetimiz, oruç, hac ve tüm İslami ibadetlerden daha önde gelmektedir.”22

Genel itibariyle Humeyni dönemi dış politikasını özetlemek gerekirse, bu dönem dış politikada “siyah” ve “beyaz” alanların hâkim olduğu bir dönemdir. Humeyni’nin 1989 yılında ölmesiyle, muhafazakâr ve imamlar cephesinde önemli bir kan kaybı yaşanmıştır.

 

II. B. RAFSANCANİ DÖNEMİ

Humeyni’nin ölümünden sonra cumhurbaşkanı seçilen Haşimi Rafsancani’yle birlikte İran dış politikasında kısmi değişimler görülmeye başlanmıştır. Sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı’ndan sonra, ülkenin yeniden imarına ve ekonomik kalkınmasına yönelik çalışmalar hem iç politikada hem de dış politikada öncelikli unsur haline gelmiştir. 1991 yılında Kuveyt’in Irak tarafından işgal edilmesinden sonra İran tüm enerjisini dış politika üzerine yoğunlaşmıştır. Saddam Hüseyin’in tüm ekonomik ve diğer yaptırımlara rağmen işgali sona erdirmemesi sonucunda, ABD öncülüğündeki batılı kuvvetlerin, çok kısa bir sürede kesin bir zafer kazanması sonucunda, Saddam Hüseyin Kuveyt’ten çıkarılmış ve etkisiz hale getirilmiştir. Aslında bu olay İran açısından iki önemli sonuç doğurmuştur:

i)Saddam Hüseyin’in pasifize edilmesi ve İran’ın en önemli bölgesel rakibinden kurtulması

ii)ABD askeri etkisinin Basra Körfezi’nde belirginleşmesi,

Bir diğer gelişme ise Sovyetler Birliği’nin tarih sahnesinden çekilmesi ve İran’ın kuzey sınırında yeni bağımsız devletlerin siyaset sahnesine çıkmasıdır. Genel manada statükonun devamından yana olan İran, Rafsancani döneminde Rusya ile paralel politikalar takip etmiş ve durumun kendi aleyhine gelişmesini önlemeye çalışmıştır. Bunu yaparken de bölge de patlak veren krizlerde tüm devletlere eşit mesafede davranarak yapıcı bir rol oynadığı izlenimini verirken, hem Rusya’yı kızdırmak istememiş23 hem de bağımsızlığını yeni kazanan bu devletlerin ABD etkisine girmesini önlemeye çalışmıştır.

1992 yılına gelindiğinde ise İran Kürdistanı Demokrat Partisi Genel Sekreteri Sadık Şerefkendi, iki arkadaşı ve bir tercümanın, Berlin’de “Mikonos adlı Yunan restoranında silahlı saldırıda öldürülmesiyle ve 1997 yılında bu davayı (Mikanos Davası) sonuçlandıran Alman mahkemesinin, öldürme emrinin Dini Lider ve zamanın cumhurbaşkanı Rafsancani’n de aralarında bulunduğu üst düzey yetkililerden alındığını iddia etmesi, AB ve İran arasındaki ilişkilerin kopmasına ve elçilerini karşılıklı olarak çekmelerine neden olmuştur.24 Bu dönemde gerek Mikanos Davası gerekse daha önceden Selman Rüşdi hakkında Humeyni tarafından verilen “ölüm fetvası” gibi olaylar yüzünden İran’’ın AB ile olan ilişkileri kötüleşmiştir. Fakat 1993 yılına gelindiğinde bu politikanın değişmeye başladığını görmekteyiz. Meclis başkanı Natık Nuri, İran’ın Salman Rüşdi’yi öldürmek için kimseyi görevlendirmediğini ifade etmiştir. Bu açıklama, İran’ın artık “Rüşdi Olayı”ndan sıkıldığının ve bu yüzden AB ile bozulan ikili ilişkilerini normalleştirmek istediğinin göstergesidir. Diğer önemli bir nokta ise bu açıklamanın ilk defa üst düzey bir yetkili tarafından dile getirilmiş olmasıdır.25

Bu dönemde İran’ın bölgedeki çatışmalarda da aktif ve yapıcı rol oynamada gayet istekli olduğunu görüyoruz. İran, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Dağlık-Karabağ sorununda arabuluculuk görevi üstlenerek ve her iki tarafı da sorunu barışçıl yollardan çözmeye davet etmiş ve ateşkes sağlanmasında önemli çaba göstermiştir. Bundan başka, Tacik İç Savaşı’nda İslami muhalif güçleri desteklememiş ve ülkedeki düzensizliğe son vermek için Rusya ile ortak hareket etmiştir.26 Bu dönemde İran-Erivan-Rusya üçgeninde işbirliği ve dayanışma hâkim olmuştur. İran, bağımsızlığını yeni kazanan Orta Asya ve Kafkas ülkeleriyle ilişkilerini geliştirirken Rusya’yı da yeni dönem müttefikleri arasında görmüştür. Özellikle askeri ve nükleer enerji konularında Rusya ile işbirliğini geliştirmiştir. Örneğin, 2 Şubat 1995’de İran Cumhurbaşkanı yardımcısı Gholam Reza Aghazadeh ile Rusya’nın Federal Atom Enerjisi Ajansı başkanı Alexander Rumyantsev arasında imzalanan anlaşma ile Rusya’nın İran’a nükleer yakıt vermesi ve İran’ın da kullanılmış yakıtı Rusya’ya geri iade etmesi konusunda anlaşma sağlanmıştır.27 Bu anlaşma ise Amerika tarafından İran’ın nükleer silah elde etmesi yolunda elde ettiği önemli bir kazanım olarak algılanmıştır. Clinton döneminde uygulanan ikili çevreleme politikası sayesinde Hem Irak’ın hem de İran’ın çevrelenmesine ve bu iki devletin geçmişte Sovyet Rusya örneğinde olduğu gibi uluslar arası arenadan dışlanarak zayıflatılmalarına çalışılmıştır.28 Clinton döneminde Nisan 1995’de çıkarılan ILSA (Iran Libya Sanction Act) yaptırım yasası, ABD şirketlerin İran’da enerji sektöründe 40 milyon dolardan fazla yatırım yapması halinde, ABD’nin ekonomik yaptırımlarına maruz kalacaklarını belirtir.29 Bu yasa ile İran’ın enerji alanında önemli yatırımlar yapması engellenmeye çalışılmıştır. ABD firmaları her ne kadar bu yaptırıma uysa da, bu yasak özellikle Avrupa firmaları tarafından delinmiş ve beklenen etkiyi tam olarak gösterememiştir.

Sonuç olarak Rafsancani enerjisini, Körfez Krizi, Sovyetlerin çökmesi ile oluşan yeni oluşum ve ABD’nin çevreleme politikası gibi konulara yoğunlaştırmak zorunda kalmıştır. Rafsancani dönemi Humeyni ve Hatemi arasında bir geçiş dönemi özelliği göstermektedir. Yani bu dönemde dış politikada gri alanlarında oluşmaya başladığını görmekteyiz.

III. HATEMİ DÖNEMİ (1997–2005)

III. A. BİREY OLARAK HATEMİ

Hatemi dönemi İran dış politikasının daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle Hatemi ile ilgili genel bir bilgilendirmenin yararlı olacağı kanaatindeyim. Çünkü önceden de bahsettiğimiz gibi bölge ülkelerinin dış politikalarının şekillenmesinde en önemli faktör “yöneticiler”dir.

Hatemi, 1997 seçimlerinde oyların yaklaşık yüzde 69’unu alarak muhafazakâr rakibi Natık Nuri’yi, ezici bir çoğunlukla devre dışı bıraktıktan sonra İran İslam Cumhuriyeti’nin beşinci cumhurbaşkanı olmuştur. İranlıların gözünde Hatemi İran’daki değişimin, reformun ve açılımın sembolü idi.30 Aslında Hatemi’nin kazanmış olduğu cumhurbaşkanlığı yarışı, muhafazakârlar ile sayısı 85 bini bulan din adamları ve muhafazakârlar arasındaki rekabetten dolayı oldukça önemliydi.31 Çünkü bu zafer değişim ve özgürlük isteyen liberallerin,  statükonun devamından yana olan mollalara karşı kazanılmış bir zafer anlamına geliyordu. Kısacası, Hatemi İran’daki sessiz çoğunluğun yükselen yeni sesi olmuştu. Acaba Hatemi ne yapmıştı da halkın büyük çoğunluğunun desteğini kazanmaya mahzar olmuştu?

Birincisi, Hatemi’nin sahip olduğu dinsel arka planı. Babası Ruhullah Hatemi de kendisi gibi çok saygın ve ünlü bir din adamıydı. Ayrıca, Hatemi Hz Muhammed’in damadı olan Hz. Ali’nin soyundan gelmekteydi, yani o bir Seyyid’di.32 Bundan dolayı eğitimli ve dindar olan genç nüfusun desteğini kolaylıkla arkasına almıştır. Bunun yanında, Hatemi’nin bireysel davranışları da onu ön plana çıkarmaktaydı. İnsanlarla konuşurken, yüzünden tebessümü eksik etmemesi, insanların sempatisini kolayca kazanmasını sağlamıştır. Çünkü İran halkı genelde liderlerin asık suratlı olanlarına aşinadır.

İkincisi, Hatemi’nin çok iyi bir eğitim almış olması. Kum’daki Teoloji okulunda iyi bir eğitim aldıktan sonra, İsfahan Üniversitesi’nden mezun oldu. Master eğitimini de aynı üniversitede tamamladı. Aslında Hatemi modern ve samimi Müslüman’ı anlatan mükemmel bir portre idi. İngilizce’ye ve Fransızca’ya iyi derecede hakim olmasının yanı sıra özellikle Batı filozoflarını ve onların fikirlerini çok iyi bilmekteydi.33 Bu haliyle İran halkı için örnek alınması gereken “vizyon sahibi” bir lider portresi çiziyordu. Bundan dolayı birçok genç ve özellikle de kadınlar, modern dünyanın diğer sakinleriyle benzer haklara sahip olabilmek için seçimlerde tercihlerini Hatemi’den yana kullandılar. Özet olarak, cumhurbaşkanı Hatemi İran halkına vizyon, yenilik ve farklı görebilme yeteneğini kazandırdı.

Üçüncüsü, Hatemi’nin barış yanlısı olması ve bireysel özgürlükleri desteklemesi. Hatemi’ye göre, problemlerin çözümünde güç kullanımı yerine diplomasiye ve barışçıl seçeneklere öncelik verilmeliydi. Hatemi’nin amacı hem bölgede hem de İran’da demokrasi, hukukun üstünlüğü ve uzlaşmaya dayalı uzun dönemli bir barış ortamı tesis etmekti. En çok tekrar ettiği kelimelerin “hoşgörü” ve “diyalog” olduğunu hatırlayacak olursak, bu konuda ne kadar samimi olduğunu görebiliriz. Hatemi, “Civilization Dergisi” için kaleme aldığı makalede şöyle demiştir:

“İran, bireyin hissin doğusunun ve aklın batısının buluşma noktası olması gibi, doğulu ve batılı kültürlerin buluşma noktasıdır.”34

Son olarak ise Hatemi’nin çok iyi bir gözlemci olması. Özellikle  “Keyhan” gazetesinin başında iken, Kültür Bakanı ve Rafsanci’nin kültür danışmanı olduğu sıralarda şahit olduğu olaylardan gerekli dersleri almış ve önceki yöneticilerin yaptığı hataları tekrarlamamıştır. 1979 rehine krizi, 1980–88 İran-Irak Savaşı, 1995’te İran’a uygulanan ekonomik ambargo, Hatemi’nin gelecekte takip edeceği dış politikanın şekillenmesinde önemli rol oynamıştır.

 

III. B. HATEMİ’NİN DIŞ POLİTİKA ANLAYIŞI

Hatemi, İran dış politikasına yeni bir soluk getirmiştir. Örneğin, her zaman “Büyük Şeytan” olarak nitelenen Amerikan halkı için “Büyük Halk” tabirini kullanmıştır.35 Fakat bu yenilik anlayışının gerek Ortadoğu gerekse İran’da çok çabuk bir etki yapacağını beklemek çok da gerçekçi olmaz. Çünkü değişimin önünde gerek yerel gerekse bölgesel manada önemli engeller var. Özellikle İran’ın siyasi yapısı buna müsait değildir. Her ne kadar cumhurbaşkanı liberal ve modern olsa da, içerdeki muhafazakar duvarı aşmak pek mümkün gözükmüyor. Veliyi Fakih ve Anayasayı Koruyucular Konseyi Demokles’in kılıcı gibi her daim reformistlerin üzerinde hazır beklemektedir. Mesela bu ikili 700’den fazla yasayı “veto” edip meclise geri göndermiştir.36 Hatemi’nin dış politika anlayışı:

Birincisi, İran’ın toprak bütünlüğü ve bağımsızlık üzerine kurulu olan dış politika anlayışı Hatemi döneminde de yaşamsal olarak kabul edilmiştir. Özellikle Ortadoğu’daki her türlü yabancı askeri varlığa ve oluşuma karşı çıkmış, gerek Batı gerekse Doğu’dan bağımsız bir dış politika hedeflemiştir. Geçmişte yaşamış olduğu iki işgal deneyimi, dış politikada “işgal sendromu”nun oluşmasına neden olmuştur. Bunun yanında Basra Körfezi’nde barış ve güvenliğin devam ettirilebilmesi için bölgenin dış güçlere özellikle de Amerikan askeri etkisine kapatılmasını istemektedir.

İkincisi, onur, karşılıklı saygı ve güven çerçevesinde devletlerarası ilişkilerin geliştirilmesi. İslam Konferansı Örgütü, KİK, D-8 ve OPEC bağlamında iyi ilişkilerin inşa edilmesine çaba göstermiştir. Özellikle de İKO ve BM gibi uluslar arası nitelik taşıyan örgütlenmelerde daha aktif rol oynanmasına öncelik vermiştir. Bunun yanında, Rusya, Çin, Hindistan, Japonya ve Avrupa ülkeleriyle olan işbirliğini de alternatiflerin çoğalması açısından gereklidir. Bu şekilde” tek yönlü politikaların sebep olacağı “muhtemel açmazlar ve sorunlar da “ çok yönlü dış politika” formülüyle kolaylıkla çözümlenecektir.

Üçüncüsü, dünyanın her neresinde olursa olsun, tüm Müslümanların haklarına sahip çıkılması. Filistin ve Lübnan’daki Müslümanların haklarına özel bir vurgu yapmaktadır. Özellikle, Hatemi’nin konuşmalarına bakacak olursak Filistin halkının haklarını her platformda savunmuş ve Müslümanlar arasındaki işbirliği ve etkileşimin artmasının gerekliliğini dile getirmiştir. Şimdilik pek mümkün gibi gözükmese de İslam âleminin daha uygar ve daha barışçıl bir dünyanın inşası için işbirliğini gerekli görmektedir.

Dördüncüsü, bir diğer önemli nokta ise Siyonist rejime karşı yürütülen savaş. Bu konu, aslında liderlerin inisiyatifine kalmış bir dış politika seçeneği olarak görülmemelidir. Çünkü mevcut şartlarda hangi lider yönetime gelirse gelsin, hiçbir lider İsrail’e karşı takip edilen mevcut politikayı değiştirecek ya da alternatif politikalar üretecek güce sahip değildir. Hatemi de bunun farkında olduğundan, devamlı surette uluslar arası sistemi kullanarak Filistin halkının hakkını savunmaya çalışmakta ve mevcut anti-Siyonist politikayı devam ettirirken uluslar arası sistemi ve barışçıl yolları kullanmaktadır. Hatemi’den bağımsız olarak hareket eden bazı muhafazakâr zenginler tarafından oluşturulan fonlar sayesinde, Hizbullah, HAMAS gibi gruplar el altından İsrail’e karşı yürütülen silahlı direnişi desteklemektedir. Fakat Hatemi, kalıcı ve kabul edilebilir bir çözümün bu şekilde geleceğine inanmamaktadır.

Beşincisi, İran’ı yeniden uluslar arası sistemin bir parçası haline getirilmesi. Bugün özellikle ABD’nin gerek coğrafi gerekse ekonomik kuşatması İran’ı sahip olduğu potansiyelleri gerçekleştirmesinden alıkoymaktadır. ABD’ye alternatif olarak, Asya, Avrupa ve Afrika alternatifiyle yeni kapılar açarak bu izolasyonu sonlandırmak istemektedir. Mesela “Dünya Ticaret Örgütü” için adaylık başvurusunda bulunan İran, devamlı surette ABD’nin veto engeline takılmaktadır.37 Aslında İran’ın, uluslar arası sisteme tam olarak entegrasyonun sağlanabilmesi için ABD ile olan ilişkilerinin normalleştirilmesini gerçekleştirmek istemektedir fakat bunu yaparken de kendi çizgisinden ve onurlu duruşundan taviz vermek istememektedir. Hatemi, seçimleri kazandıktan sonra CNN’e verdiği demeç, ABD ile varolan gergin ortamın yumuşatılmasına ve ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik bir isteğin göstergesidir.38 Konuşmasında Amerikan halkına sıcak mesajlar vermiş ve her iki tarafı da düşmanlıkların sebebi olan davranışları tekrarlamamaya çağırmıştır.

IV. İRAN DIŞ POLİTİKASIN MEŞGUL EDEN GÜNCEL KONULAR

IV. A. Basra Körfezi’nin Güvenliği

Basra Körfezi’nde artan yabancı askeri oluşum “milli çıkarlar” için bir tehdit olarak algılanmaktadır. Körfeze kıyısı olan S. Arabistan, Amman, BAE, Irak, Kuveyt ve biraz dış eksendeki Pakistan’ın Amerika ile yakın işbirliği içinde olması, İran’ın “işgal paranoyası”nı her zaman canlı tutmaktadır. Amerika, Soğuk Savaş döneminde Sovyet Rusya için düşündüğü “caydırma” ve “çevreleme” politikasını bugün de İran için düşünmektedir ve bunu da büyük ölçüde başarmıştır. Özellikle kuzeyde Irak, Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan, doğuda Afganistan ve Pakistan batıda ise Suudi Arabistan ve küçük Körfez devletleri tarafından çevrelenen İran bu açığını telafi etmek için deniz gücünü iyileştirmeye çalışmaktadır. Fakat İranlı hükümet yetkililerin yaptığı açıklamalara göre, İran’ın Basra Körfezi’nde asker bulundurmasının yegâne sebebi savunma amaçlıdır,  kesinlikle herhangi bir saldırı amacına yönelik değildir.39

İran bölgede jeo-stratejik ve jeo-ekonomik açıdan önemli bir geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı40 yakınındaki Ebu Musa adasında bulunan Arap yerleşimcileri bölgeden tahliye ederek onların yerine 16 bin asker yerleştirmiştir.41 Bu ise İran’ın Hürmüz Boğazı’na vermiş olduğu önemi göstermektedir. Veliyi Fakih: “Silahlı kuvvetlerimiz hiçbir ülke için tehdit oluşturmamaktadır ama ülkemizi işgal etmeye yönelik bölgesel ve uluslar arası güçlere ise gereken cevabı vereceğiz”, demiştir.42

IV. B. Irak’taki Belirsizlik ve Mevcut Yeni Oluşum

II. Körfez harekatından sonra, Saddam Hüseyin sonrası Irak’ta tam bir kaos ortamı hakim olmuştur. Etnik ve dini bir mozaiğe sahip olan Irak’ta tüm gruplar kurulacak yeni düzeni kendi istekleri doğrultusunda şekillendirmeye çalışmaktadır. Kürtler, Türkmenler ve Araplar arasındaki “etnik” farklılık Şii ve Sünni “dinsel” ayrımıyla biraz daha karmaşık hale gelmektedir. Ülkede ABD güçlerine karşı gerçekleştirilen saldırılar ve eylemler hala devam etmektedir ve bu saldırıların ise kimler tarafından yapıldığı konusunda tam bir netlik söz konusu değildir. Kesin olan bir şey varsa o da seçimlere rağmen halen ülkede istikrarın tam olarak sağlanamadığıdır. Özellikle İran ve Türkiye, bölgedeki istikrarsızlıktan en çok etkilenen iki ülkedir. Çünkü Kürt sorunu iki ülkeyi de yakından ilgilendirmektedir. İran sınırında yaklaşık 2 milyon Kürt unsurun yaşadığı tahmin edilmektedir. Eğer Irak’ta yeni dönemde tek bir devlet yerine, federal bir yapı ya da bağımsız bir Kürt devletinin kurulması halinde, İran Kürtlerinin de bu devlete katılma ihtimali İran’ı huzursuz etmektedir.

İran’ın bölgesel çıkarları açısından en önemli önceliği, Irak’ta biran önce düzenin yeniden tesis edilmesi ve silahlı grupların kontrol altına alınmasıdır. Aksi takdirde ülkede “kontrol mekanizması” olmadığı için Irak,  terörist gruplar ve yasadışı faaliyetler için bir cazibe merkezi haline gelecektir. Bunun yanında ABD’nin de Irak’tan tamamen çekilmesi de bu ülkede düzen ve istikrarın sağlanmasına bağlıdır. Irak’ta yapılan geçici seçimde Şiilerin ağırlıkta olduğu “Birleşik Irak İttifakı’nın seçimlerden büyük bir başarı ile çıkması gelecekte, İran ve Irak hükümetleri arasındaki işbirliği şansını artırmaktadır.

IV.C.Nükleer Enerji ve Bölgenin Silahsızlandırılması

Silahlanma yarışının en yoğun olduğu bölge Ortadoğu’dur desek pek de mübalağa etmiş sayılmayız. Bölge ülkeleri bütçelerinin önemli bir bölümünü silahlanma yarışına ayırmaktadır. Ülkeler arasındaki genel güvensizlik silahlanma yarışını tırmandıran en büyük etkendir. İran-Irak savaşı, Kuveyt’in işgali ve uzun yıllardan beri süregelen Arap-İsrail sürtüşmesi, Ortadoğu bölgesini önemli bir silah pazarı ve deposu haline getirmektedir. İran’ın güvenlik algılamasına göre, Nükleer silahlara sahip İsrail en önemli tehlike unsurudur. İran eski Savunma Bakanı Muhammed Faruzandeh’in 1997 deki açıklamasına göre: “İran’ın yeni yıl için hazırlamış olduğu bütçe göz önüne alındığında askeri harcama oranı diğer bölge ülkelerine -yüzölçümü ve nüfus baz alındığında- göre en küçük orana sahiptir”.43 İran aşırı silahlanmaya karşı olduğunu, mevcut silahlanma çabalarının ise savunma amaçlı olduğunu her fırsatta dile getirmiştir.

Günümüzde İran nükleer enerji teknolojisine sahiptir. Özellikle Rusya’nın da yardım etmesiyle bu süreç hızlanmıştır. İranlı yetkililer, her fırsatta nükleer enerjinin sivil ve barışçıl amaçlar için kullanılacağını ve nükleer silahların hedeflenmediğini tekrar tekrar yinelemişlerdir. İran’ın nükleer çalışmaları ise IAEA tarafından düzenli olarak kontrol edilmektedir. Zaten İran, NPT’nin ek protokolünü de imzalamıştır. Bu protokol, IAEA yetkililerine daha sıkı bir denetim imkânı sağlamaktadır. İran ve Rusya arasındaki nükleer alandaki işbirliği başta ABD ve İsrail olmak üzere batılı devletleri endişelenmektedir. 70 milyonluk nüfusu ve muazzam petrol gelirlerine sahip Müslüman bir ülkenin nükleer güce sahip olması bölgedeki ABD ve İsrail çıkarlarının sonu demektir.

İsrail’in nükleer gücü ile ilgili Güvenlik Konseyi kararlarını veto eden ABD, İran’ın barışçıl amaçlar için nükleer enerji istemesini ise Güvenlik Konseyi’nin gündemine getirmeye çalışmaktadır. İran ise ABD’ye herhangi bir müdahale şansı vermemek için, uranyum zenginleştirme programlarını askıya aldığını duyurmuş ve AB ülkeleriyle bu konuda işbirliğine gitme yolunu tercih etmiştir. Ayrıca yakın zamanda imzalanan bir anlaşma ile Rusya İran’a nükleer yakıt vermeyi kabul etmiştir.44 İnişli çıkışlı bir seyir izleyen nükleer enerji bunalımı görüşmeleri halen devam etmektedir. Bu noktada Avrupa Birliği ile olan ilişkiler sorunun gidişatında asıl etken olacağı kanaatindeyim.

IV. D.Afganistan Politikası

Aslında ABD’nin Afganistan harekâtı kısa vadede İran çıkarları için zararlı gibi gözükse de uzun dönemde İran için daha faydalı olacaktır. Amerika sayesinde Taliban tehlikesi tamamen ortadan kalkmıştır. Askeri harekât sonrasında ülkede genel seçimler yapıldıktan sonra Amerikan yanlısı Karzai yönetimi işbaşına gelmiştir. İran için şimdilik kimin başta olduğu değil, ülkenin kaotik ortamdan kurtarılması ve bir an önce işleyen bir devlet düzeninin yeniden inşası önemlidir. Afganistan’la uzun bir kara sınırına sahip olan İran ister istemez bu ülkeden en çok etkilenen ülke konumundadır.

Son zamanlarda bölgedeki uyuşturucu ticareti iyice artmış ve bölge tamamen eroin üretim merkezi haline gelmiştir. İran’da genç nüfus arasında eroin kullanımı ve bağımlılık giderek artmaktadır.45 Afganistan’daki Şii Hazaralar’ın varlığı da İran’ı yakından ilgilenmektedir. Özellikle Şii olan ve Farsça konuşan nüfusa yönelik baskının hafifletilmesine çalışmaktadır. Bundan başka İran sınırına yığılan Afganistanlı mülteciler de İran ekonomisi için ağır bir yük oluşturmaktadır. Son duruma göre, Afganistan’daki yönetim ABD yanlısı da olsa, bölgeye göreceli bir istikrarın gelmesi İran ve bölgenin istikrara kavuşması açısından oldukça önemlidir.46

IV. E.Ekonomik Açılımlar

Özellikle 1979 devrimi sonrası gerek ekonomik gerekse politik olarak yalnızlığa itilen İran bu kısır döngüyü artık aşmak istemektedir. Bunun için bölgedeki her türlü ekonomik oluşumu ve işbirliğini desteklemektedir. Son yıllarda Ermenistan ve Hindistan ile kayda değer bir ticaret hacmine ulaşılmıştır. Bunun yanında Rusya, Orta Asya ülkeleri, Çin Japonya ve özellikle AB ülkeleri ile olan ticari ilişkilerine büyük önem vermektedir. Buna ek olarak Afrika kıtası da izolasyonu kırmak için dışa açılan alternatif bir kapı olarak görülmektedir. Cumhurbaşkanı Hatemi son aylarda 7 Afrika ülkesine gezide bulunmuş ve yeni ticari bağlantılar kurmuştur.47

Özellikle D-8’de aktif durumda olan İran Endonezya, Pakistan, Türkiye, Malezya, Bangladeş, Nijerya ve Mısır ile olan ticari ilişkilerine büyük önem vermektedir. Bu ülkelerin geniş bir ticaret hacmine ve önemli nüfus potansiyeline sahip olması, İran ihraç malları için büyük bir pazar şansı demektir. Bu ülkeler arasındaki sıkı işbirliği ve ekonomik hareketlilik bölgedeki istikrarı ve refahı arttıracaktır. Bu nedenle İran, D–8 ülkeleri de İran’ın ekonomik yalnızlıktan kurtulması için önemli bir çıkış noktası olarak görülmektedir.

Diğer bir proje ise, Orta Asya ve Hazar petrol ve doğal gazının İran üzerinden Batı pazarlarına ulaştırılması projesidir. Özellikle Türkmenistan, Kazakistan ve İran arasında bu yönde sıkı bir işbirliği mevcuttur. Bu alanda en büyük rakibi olan Türkiye’yle de ortak çıkarlar paydasında birleşme eğilimindedir. İran dünya petrol rezervlerinin % 8,6’sına, doğalgaz rezervlerinin ise % 14,8’ine sahiptir.48 İran sahip olduğu bu ekonomik zenginliğini, Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına taşımak istemektedir, son dönemde İran doğalgazının Yunanistan üzerinden Avrupa’ya aktarılması üzerine projeler üretilmektedir. Özet olarak İran, ABD’nin ekonomik çevreleme politikasına “çok yönlü” ticari ilişkiler kurma refleksiyle yeni alternatifler üretme çabası içersindedir.

IV. F. 11 Eylül Sonrası Amerika-İran İlişkileri

Rehineler krizinden sonra bozulan İran-Amerikan ilişkileri uzun bir zaman düşmanca bir çizgide seyretmiştir. Ancak 1997’de liberal ve ılımlı lider Hatemi’nin Cumhurbaşkanı olmasıyla ikili ilişkilerde kısa süreli bir yumuşama dönemine girilmiştir. Hatemi’nin gerek CNN konuşmasında gerekse Time dergisi için kaleme aldığı makalede, hem Amerikan halkı hem de Batı kültürü hakkında sarf ettiği pozitif sözler memnuniyetle karşılanmıştır. İki ülke arasındaki ilişkiler resmi seviyede gelişmese de, kültür, eğitim ve spor alanlarında ilk adımlar atılmıştır. Mesela 1998 yılında İran’da düzenlenen güreş müsabakalarına Amerika’nın katılması gibi.49

 

Fakat talihsiz 11 Eylül saldırıları, genel anlamda dünya politikasını özel anlamda ise İran-AB ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiştir. Bu saldırılardan sonra “terörle mücadele” ve “Büyük Ortadoğu Projesi” ABD’nin öncelikli dış politika unsurları olmuştur. Bu bağlamda ABD, gerek terörizme destek veren ülkeleri yola getirmek ve bu ülkelerin halklarını (güya) özgürleştirmek için önce Afganistan’ı ardından da kitle imha silahları bahanesiyle Irak’ı işgal etmiştir. George Bush’un 2000 yılındaki “Birliğin Durumu” konuşmasında Irak ve Kuzey Kore ile birlikte İran’ı da “Şer Ekseni” ilan ettiği ülkeler arasında zikretmiştir.50 Bunun yanında, İran’ın nükleer silah geliştirme çabası içinde olduğunu, terörist grupları destekleyerek Filistin-İsrail barış sürecine zarar verdiğini ve Irak’ın iç işlerine müdahale ettiğini iddia etmektedir.

Fakat tüm olumsuz gelişmeler rağmen, Cumhurbaşkanı Hatemi ve Kemal Harrazi sayesinde dengeli bir politika izlenerek Amerika’nın muhtemel bir İran müdahalesi önlenmiştir. Mesela İran ellerindeki El-Kaide üyelerini Amerika’ya teslim ederek terörizme karşı olduğunu göstermiştir.51

Nükleer silahlanma suçlamasına gelince, İranlı yetkililer nükleer enerjiyi barışçıl amaçlar için kullanacaklarını defalarca yinelemişlerdir. Nükleer enerji konusundaki kriz, AB ülkelerinin arabuluculuk çabalarıyla aşılmaya çalışılmıştır. Cumhurbaşkanı Hatemi, nükleer gücü sadece barışçıl amaçlar için kullanacaklarını defalarca söylemesine ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) dair ek protokolü imzalamasına rağmen hala Amerika’yı ikna edememiştir. Bu protokol, IAEA yetkililerine, İran topraklarındaki nükleer santrallerde çok geniş inceleme ve denetim yapma imkanı vermektedir. Yani İran, bu hareketiyle ben şeffaf bir devletim, buna inanmayan varsa gelsin, denetlesin demektedir.52

Nükleer enerjide gelinen son durum ise şöyledir. ABD ve Avrupa, İran’ın nükleer enerji konusunda yola getirilmesinde ortak hareket etme kararı almışlardır. İran’ın uranyum zenginleştirme programını tamamen durdurmasına, aksi takdirde konunun BM’nin Güvenlik Konseyi gündemine taşınacağını ifade etmişlerdir. Amerika ise bu konuda havuç-sopa taktiğini uygulamaktadır. Amerika İran’a, “ya uranyum zenginleştirme çabandan vazgeçip DTÖ adaylığını kaparsın ve bazı konularda ekonomik yaptırımları hafifletiriz ya da bundan sonra BM’nin kararlarına boyun eğmek zorunda kalırsın, demektedir.53

Cumhurbaşkanı Hatemi şu ana kadar İran dış politikasını başarılı bir şekilde yürütmüştür. Fakat asıl sorun ise ABD ile olan ilişkilerin normalleştirilmesidir. Çünkü böyle bir yumuşama hem bölge ülkeleri hem de İran açısından olumlu sonuçlar doğuracaktır. İran’ın Amerika’ya rağmen uluslar arası ekonomik ve siyasi hayata tam olarak entegrasyonu mümkün gözükmemektedir. Hatemi de bunun bilincindedir.

SONUÇ

Özetlemek gerekirse, 20.yy da iki defa işgale uğrayan İran dış politikasının en önemli ilkeleri “toprak bütünlüğü” ve “ulusal bağımsızlık” olmuştur. Şahlık döneminde özellikle Batı ile iyi ilişkiler kurulurken, Soğuk Savaş döneminde denge politikasının gereği olarak Rusya ile olan ilişkiler de tamamen ihmal edilmemiştir. İran dış politikasının asıl dönüm noktası ise 1979 İran İslam Devrimi olmuştur. Devrimden sonra İslami esaslara dayalı bir İslam Cumhuriyeti kurulmuştur. Yeni oluşum, dış politika da “ne Doğu”, “ne Batı” demiş ve kendi dinamikleri ve çıkarları doğrultusunda yeni bir dış politika geliştirmeye çalışmıştır. 1980–88 yılları arasındaki İran-Irak savaşı İran açısından çok yıpratıcı olmuştur.  Bu dönemde tüm İran halkı savaş psikolojisi etrafında kenetlenmiş ve güçlü bir halk görünümü vermiştir. 1989 yılında Humeyni’nin ölümü ve yerine Rafsancani’nin başa geçmesi, İran’ın dış politikasında değişimlerin ve yeniliklerin habercisi olmuştur.

İran dış politikasının en önemli olayı ise 1997 yılında Hatemi’nin göreve gelmesidir. Hatemi ile birlikte, İran gerek bölgesel gerekse uluslar arası arenada kötü imajını iyileştirmiş ve diğer devletlerle olan ilişkilerine yeni bir soluk getirmiştir. Hatemi’nin bir problem çözücü gibi hareket etmesi ve devletlerarası ilişkiler de güç kullanımı yerine diplomasiye önem vermesi, İran’ın ikili ilişkilerdeki elini güçlendirmiştir. Göreve geldikten sonra büyük şeytan olarak kabul edilen Amerika’ya zeytin dalı uzatıp, ‘medeniyetler arası diyalog’u dile getirerek bir takım tabuları yıkmıştır. İran’ın gerçek manada büyük bir devlet olabilmesi için öncelikle gerek bölgesel gerekse global ölçekteki mevcut izolasyonun kaldırılmasının gerekliliğini çok iyi anlamıştır. Bunun için ABD ve İsrail etkisine karşı AB, Çin, Hindistan,  Rusya, Türkiye ve Afrika denklemiyle cevap vermiştir. Hatemi’nin en büyük amacı İran’ı gerek bölge de gerekse tüm dünyada güçlü, demokratik ve saygıdeğer bir devlet haline getirmekti.



1 (http://www.cia.gov/cia/publications/factbook/geos/ir.html), (Güncelleme, 10 Şubat 2005), (Son Erişim, 24 Mart 2005)

2 Ayşegül Dora Güney, İran’da Devrim, İstanbul, Haziran Yayınları, 1979, s.35

3 Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Orta Doğu ;Siyaset, Savaş ve Diplomasi, İstanbul, Alfa Yayınları, 2004, ss.256-263.

4 Güney, a.g.e., s.52.

5 Güney, a.g.e., s.54

6 Serkan Taflioğlu, “İran, Silahlı İslami Hareketler ve Barış Süreci”, Avrasya Dosyası; İsrail Özel, Sayı:5 No:1,Sonbahar 1999, s.47.

7 Taflioğlu, a.g.e., s.47

* Ulusal Cephe lideri Dr. Musaddık’ın 1953’teki İran petrolünün millileştirilmesi sırasında da diğer Arap ülkeleri üretimlerini arttırarak benzer şekilde durumdan faydalanması bilmişlerdi.

8 Taflioğlu, a.g.e., s.47.

9 Mesut Hakkı Caşın, İran’ın İki Deniz Jeopolitiğine Dayalı Stratejik Değişim Arayışları, Avrasya Dosyası; İran Özel, Sonbahar 1999, Cilt:5 Sayı:3 s.292.

10 Oral sander, Siyasi Tarih, Ankara, İmge Yayınları-10. Baskı, 2002, ss.552,553.

11 Sander, a.g.e., s.554.

12 Arı, Geçmişten Günümüze Orta Doğu ;Siyaset, Savaş ve Diplomasi, a.g.e., ss. 545-550.

13Bülent Aras, “İran’ın Değişen Güvenlik Dengesi Çerçevesinde Orta Asya ve Kafkasya Cumhuriyetleri İlişkileri”, Avrasya Dosyası 3, No:3, 1996, s.168.

14 Şii inancına göre, İslam’ın bazı gerçekleri normal inananlar tarafından anlaşılamaz, gerçek yolu bulmaları da Hz. Ali’nin soyundan gelen birisinin kendilerine klavuzluk etmesine bağlıdır, işte bu lidere Veliy-i Fakih (Dini Lider, Supreme Leader) denir. Detay için bkz. Sami Oğuz, Ruşen Çakır, Hatemi’nin İran’ı, İstanbul, İletişim Yayınları 2000 (I. Baskı), ss.36-38.)

15 Arı, Geçmişten Günümüze Orta Doğu ;Siyaset, Savaş ve Diplomasi, a.g.e., s.559.

16 Arı, a.g.e., 560.

17 Bkz. Deniz Altınbaş, “İran’ın Silahlanma Çabaları”, Avrasya Dosyası;İran Özel”, Sonbahar 1999, Cilt:5, Sayı:3, ss.250-269

18 Saideh Lotfian, “Iran’s Middle East Policies under President Khatami”, The Iranian Journal of International Affairs, Vol. 10, No:4 Winter 98-99. p.423.bkz. Uluslararası Güvenlik Sorunları ve Türkiye, editörler:Refet Yinanç-Hakan Taşdemir, Gökhan Çetinsaya, “İran ve Güvenlik Algılamaları”, Ankara, Seçkin Yayınları, 2002, ss.149-150.

19 Simbal A Khan, “Iran’s Relations with Central Asia-A Strategic Analysis” Perceptions, March-May 2004, ss.49-50

20 Taflioğlu, a.g.e., ss.49-50.

* Şiilik sadece modern İran zamanında değil Safevi Hanedanlığı zamanında da siyasi bir araç olarak kullanılmıştır. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu içersinde yer alan Şii unsurları zaman zaman kışkırtarak bir takım isyanlara ve iç karışıklıklara sebep olmuştur. Günümüzde ise İran aynı misyonu “bölge devletleri” içersinde yer alan “Şii” nüfusu kendi himayesine alarak yapmaktadır ya da en azından bu seçeneği bir koz olarak kullanabileceğini hatırlatmaktadır.

21 Taflioğlu, a.g.e., ss.49.

22 Taflioglu, a.g.e., ss.49, Yazarın referansı: E. Mesoud, “Misreading Iran, Current History. A Journal of World Affairs, New York, USA Ocak 1998, s.38.

23 Atay Akdevelioğlu, “İran’ın Orta Asya, Afganistan ve Azerbaycan Politikası” Stradigma, Kasım 2003, Sayı:10, s.2

24 Sami Oğuz, Ruşen Çakır, Hatemi’nin İran’ı, İstanbul, İletişim Yayınları, 2000 (I. Baskı), s.296.

25 Oğuz&Çakır,a.g.e., s.297.

26 Akdevelioğlu, a.g.e., s.17.

27

 

28 Tayyar Arı, Irak, İran ve ABD: Önleyici Savaş, Petrol ve Hegemonya, İstanbul, Alfa Yayınları, 2004, s.262.

29 Oğuz&Çakır, a.g.e., s.300,

30M.Turgut Demirtepe, “Tahran’da Değişim Sürecinde İktidar Mücadelesi” Avrasya Dosyası: İran Özel, Sonbahar 1999, Cilt:5 Sayı:3 ss.8-34

31 Gökhan Bacık, Master Thesis at Fatih University, The Problem of Transformation in Iranian Politics From the Revolution to Khatami, p.65.  Yazarın referansı: “Communal Identity and Foreign Policy in the Middle East”, Conference Held at University of Maryland, College Park, 11 June, s.23

32 Seyyid (Arapça’da “efendi”), çoğul SADAT, SEYİD, SEYİT olarak da yazılır. Kuzey Afrika’da ise SİDİ. Hz. Muhammed’in soyundan gelenlere verilen unvan. Detay için bkz. Anabritannica Genel Kültür Ansiklopedisi,İstanbul, Ana Yayınvılık A.Ş,  Cilt:27 s.370.

33 Bacık, a.g.e., s.68.

34 Seyyid Muhammed Hatemi, Hissin Doğusu ve Aklın Batısının Buluşmasına Bir Davet, Avrasya Dosyası: İran Özel, Sonbahar 1999, Cilt:3 Sayı:3 s.359.

35 Demirtepe, a.g.e., s.15

36 Oğuz&Çakır, a.g.e., s.40

37 Payvand, 18 Temmuz 2004, (http://www.payvand.com/news/04/jul/1127.html) (Son Erişim) 24 Mart 2005)

38 CNN, 7 Ocak 1998

39 Lotfian, a.g.e., s.430.

40 Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik,İstanbul, Küre Yayınları-16. Baskı, 2004, s.326.

41 Taflioğlu.a.g.e., s.51.

42 Lotfian, a.g.e., s.430.

43 Lotfian, a.g.e., s.438.

44 Radikal, 28 Şubat 2005

45 Ufuk Şanlı, “Asya’da Yine Afyon Savaşı”, Aksiyon, Sayı:533, (http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=19750&yorum_id=3160), (Son Erişim, 20 Mart 2005)

46 Akdevelioğlu, a.g.e., ss.17-18.

47 İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Resmi Sitesi (http://www.president.ir/eng/khatami/trips/index2.htm), (Son Erişim, 24 Mart 2005)

48 BP Statistical Review of Energy, June 2003, www.bp.com

49 Demirtepe, a.g.e., ss.15-19.

50 Zaman, 2 Mart 2005.

51 Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, 14.08.2002

52 Yenişafak, 7 Mart 2005.

53 Radikal, 12 Mart 2005.

http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?yazi=653&kat=19  

 
Scoring_Disabled_MsgRespond to this message   
Response TitleAuthor and Date
Avrupa Birliği’nin Nükleer Enerji ve Güvenlik PolitikasıBy Mehmet Durmuş on Jan 27
Find more forums on MediaCreate your own forum at Network54
 Copyright © 1999-2009 Network54. All rights reserved.   Terms of Use   Privacy Statement  
...:::::::::::::::[ P E R S P E C T I V E P O L I T I C S F O R U M ]:::::::::::::::... Locations of visitors to this page