MURAT MENTEŞ
muratmentes@yahoo.com
* Yanıbaşımızdaki Irak’ı işgal eden ABD askerlerinin, Ebu Gureyb Hapishanesi ve daha birçok yerde, esir ettikleri Iraklılara işkence ettiklerini belgeleyen fotoğraflar yayımlandı. Siz “Türkleşmek ya da Amerikanlaşmak, üçüncü bir yol yok” demiştiniz. Amerika, işi işkence şovuna döktü...
Bu soruya cevap vermeden önce ben bir soru sormak istiyorum. Ben, periyodik yayınlarda yazı yayınlamaktan imtina ediyorum. Bunu bildiğiniz halde niçin böyle sorular sormak için beni seçtiniz? Bu konularda fikir beyan etmeye istekli olsam, yazıları nihayete erdirmezdim. Bunları kendi kendime soruyorum. Tamam, sorularınıza cevap vereceğim, ama yine de bunların bilinmesini istiyorum. Nitekim ben yazıyı bıraktıktan sonra doğan hava içinde iki gazeteci benden ısrarlı bir şekilde görüşme talep etti, bunu da gerçekleştirdi fakat yayınlamadı. Bunlardan birisi (henüz devlet tarafından alınmadan önceki) Star’dan idi, diğeri de Sabah’tandı yanılmıyorsam.
* O halde, dilerseniz önce Türkiye’deki yayın organlarını konuşalım?
Türkiye’deki yayın organlarında yapılan iş ne? Biraz önce o yayınlanmayan iki mülakattan söz etmemin sebebi bununla ilgili: İnsanlar bana birşeyler söyletmek istiyorlar, bunları söyletemediklerini farkettiklerinin yanısıra benim hiç hoşlarına gitmeyecek sözler söylediğimi görünce yan çiziyorlar. Bir kere bu çok önemli bir şey. Ben söyleyeceğimi zaten söylemişim. Bir bakıma benim bugüne dek söylediklerimden bu durumda meseleleri nasıl karşıladığımı çıkarmak mümkün. Ama ne olacak? Yani benim şu ya da bu yaklaşımda olmam ne farkettirecek Türkiye’de? Hiçbir şey farkettirmeyecek. Fakat hoş, cazip bir metin elde edeceğiz. Hepsi bu. Bu benim ağırıma gidiyor. Ben bütün yayın organlarını eşit derecede töhmet altında bırakma eğilimindeyim. Suçlama ve karalama eğilimindeyim. Çünkü birşeyler Türkiye’de gerekçesi ne olursa olsun sadece saptırılmıyor aynı zamanda saklanıyor da. Üstü de örtülüyor. Benim itikadi anlayışım içinde, bir şeyin üstünü örtmek, kafirlerin işi; bir şeyi saptırmak, ifsat etmek, fesatçıların işidir.
* “Bütün” yayın organlarını “eşit derecede” töhmet altında bırakma eğilimindesiniz. Bunu biraz açar mısınız?
Türkiye’de olan biten şeyler Türkiye’nin aleyhine ise bunun karşısında duracak olan, “Sen Türkiye’nin aleyhinde bir iş yapıyorsun, ben ise senin yaptığının sonuç vermesini önlemeye çalışıyorum” diyen bir kesim, bölge, anlayış var mı? Yok. Bu durumda ne söylenirse söylensin ya fantezi ya da gelgeç bir eğlence olacak. İkisi de aslında aynı kapıya çıkar.
* Siz, öteden beri “Yazdıklarımı, ben yazmazsam başkası yazmaz diye yazdım” diyorsunuz. Son röportajlarınızdan birinde de “Allah beni yeniden yazmaya mecbur etmesin” dediniz. Yani mecbur kalmadıkça yazmıyorsunuz...
Öyle olmasa ben sana telefon edip “Gel benimle mülakat yap” derdim.
* Biz de, siz söylemezseniz kimsenin söylemeyeceği sözler var düşüncesindeyiz. Sizinle konuşmamızın sebebi bu. Fakat konumuz Irak’taki işkence sahneleri olduğu halde sizin sözleriniz Türkiye’ye odaklanmış durumda...
Sözlerim Türkiye’ye odaklanmış durumda, çünkü Türkiye’den başka hiçbir şey düşünmüyorum. Biraz önce senin sorduğun soruda da vardı: “Yanıbaşımızda” diyorsun. “Yanıbaşımızda” diye bir şey yok, içimizde oluyor olanlar.
* Nasıl?
Çünkü Irak, uluslararası bir uzlaşma ile siyasi konumu netleşmiş bir toprak parçası değildir. Dolayısıyla Irak’ta olup biten her şey bir yoruma göre Türkiye’de oluyor. Herkes, bilhassa uluslararası hukuk çalışanlar bunu biliyorlar. Birçok politikacı da biliyor. Yani Lozan’da muhayyer bırakılmış, daha sonra şöyle şöyle şöyle birçok şey olmuş. Lozan 24 Temmuz 1923’te imzalandı. Halbuki Irak devletinin kuruluşu 1921. Türkiye Cumhuriyeti’nden de önce. Ama Irak’ın statüsü konusunda, uluslararası bir belirsizlik var. Türkiye Cumhuriyeti Devleti her ne kadar 1921 yılında kurulan Irak Devletine itiraz etmese de, açın bakın Cumhuriyetin ilk yıllarında devletin bastığı atlaslarda, Musul bizim bölgelerimiz arasında yer alır. Sınır bildiğimiz resmi sınırdır ama haritada görünen şey Irak’ın hemen hemen yarısıdır. Bu, işin bir kısmı.
* Diğer kısmı ne?
Diğer kısmı, Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye Amerikan çıkarlarının şampiyonluğunu yapmak. Yani “Biz Türkiye’de yaşayan insanlar olarak eğer Amerikan milli çıkarlarının koruyucusu olmazsak bizi milletlerarası ilişkilerde hap gibi yutarlar” diyerek bir tavır mı benimseyeceğiz? Anlaşıldığı kadarıyla resmi görüş budur ve o yüzden de Türkiye’de parlamenter anlamda iktidar ve muhalefet yok.
* Fakat nasıl olur?..
Çünkü bu konuda uzlaşılmış. Kesin. Yani Türkiye’de yöneticilik mevkiinde olan insanlar ve onları kendine yakın bulan herkes; Amerikan milli menfaatlerinin koruyuculuğunu üstlenmediği takdirde, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde hükümranlığını gösteren devletin büyük bir hücuma uğrayacağı ve hücumun şiddetine direnemeyeceği görüşünde.
* Irak’taki olaylar karşısında Türkiye’de bir resmi ağızdan derli toplu bir açıklama gelmedi...
Gelemez!
* Buna karşılık Irak krizi sırasında tezkere geçecek geçmeyecek derken sanki devlet bu konuda ayak sürüyordu ve hükümet...
Niye devletle hükümeti ayırdınız?
* Yani öyle bir ayrım oluştu?
Kimde? Ben ona hayret ediyorum. “Gerginlik arttı” diyorlar. [Gülüyor.] Allah Allah? Ben kahkahalarla gülmek istiyorum bu komiklik karşısında. Kim kimle gerginleşiyor? Ne oluyor? Bir ipin iki tarafını mı tutmuşlar? Nerede? Bana iki taraf gösterin ki biri diğeriyle çıkar, anlayış ya da istikbal telakkisi bakımından muarız durumda olsun. Böyle bir şey var mı Türkiye’de? Varmış gibi yapmanın anlamı ne? Burada yerli dizi mi çekiyoruz? Evet, herhalde öyle? Yani bu, Akademi Türkiye. Bunu yaşıyoruz Türkiye’de. Bunlar hayatımıza tesir eden şeyler ve bunların derdini çekiyoruz. Yoksa neresi ciddiye alınabilir, hangisinin nesi ciddiye alınabilir?
* Bu sözleriniz, YÖK Yasa Tasarısı ve İmam-Hatip Liseleri tartışmaları ile ilgili olarak aynen geçerli, değil mi?
Tabii. Elbette. Yani adamın biri çıkıyor hiç utanmadan, hiç utanmadan, hiç utanmadan “Onlar da bizim çocuklarımız” diyor İmam-Hatip öğrencileri için! Bir kimsenin bu kadar arsız, bu kadar pervasız, bu kadar pişkin, utanma duygusundan bu kadar mahrum olmasını benim havsalam almıyor. Böyle bir sözün Türkiye’de telaffuz edilmiş olması... “Onlar da bizim çocuklarımız” çok korkunç bir cümle. Çünkü, bir adım öncesinde “Biz çocuklarımızın geleceğini düşünüyoruz” diyorlardı. Yani geleceğini düşündükleri çocukların içinde İmam-Hatipliler yoktu!
* İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin ayırıcı özelliği ne sizce?
Çok bariz bir şekilde İmam-Hatip mekteplerinde okuyan çocuklar, Türkiye’deki yerleşik eğitim düzeni içinde, diğer mekteplere nispeten başarılı olmaya mahkum çocuklardı. Oldular da nitekim. Ben mevcut eğitim sisteminin iyi olduğunu hiçbir şekilde kabul etmiyorum. İmam-Hatipler’de iyi bir eğitim verildiğini asla düşünmüyorum, fakat Türkiye’de bir eğitim düzeni var ve bu eğitim düzeninde başarılı olmak diye bir şey var, işte o başarıyı geçtiğimiz 10 yıl içinde İmam-Hatip öğrencileri temsil ettiler.
* İmam-Hatipliler niye başarmaya mecbur, mahkum?
Genellikle ya da çoğunlukla şöyle: Babası kumarbaz değil, annesi konkene gitmiyor. Yani aslında ideal bir düzen değil ama en azında o çocukların çıktıkları aileler, “Ne olur bunun sonu?” denilecek bir maceraya dalmış aileler değil. Bu, çocukların ne okuyorlarsa, ona konsantre olmalarını kolaylaştırıyor. Çünkü bir de ortalıkta ciddi bir “Ne olacak annemle babam?” meselesi yok. Mesela ‘düz lise’ diye adlandırılan okullarda çocukların çoğu, babalarının iş durumuyla, annelerinin silikonuyla falan filan ilgilenmek gibi bir handikap içinde olabiliyorlar. Dolayısıyla bu İmam-Hatipli çocuklar tahsil edebilecek çocuklar. Bu bir.
* İkincisi?
İkincisi, bu eğitim sisteminin üniversiteye giriş imtihanında, karşına çıkan soruları test usulüyle cevaplandırıyorsun. Test tekniğini öğrenmen gerekiyor. İmam Hatiplilerin, diğer liselilerden farklı olarak (Yalnız düz liselilerden değil, kolejlilerden de, diğer meslek liselilerden de farklı bir özellik bu) şöyle bir özelliği var: İmam-Hatipler’de ‘meslek dersleri’ adı verilen bazı dersler görülüyor. Bunlar Kur’an-ı Kerim, Siyer, Arapça, Fıkıh, Hadis... Bu dersler zor. Bu derslerin hocası kötü olsa bile, bu derslerden az bir ödevle geçilebilse bile gene zor. Mesela, Kur’an-ı Kerim’den bir cüz değil de iki sure ezberleyip sınıf geçmek de az bir şey değil. Arapça’da bir kere yazıyı sökmek gerekiyor en azından. Yani çocuklar 5 alıp kurtulmak için bile öğrenme kapasitelerini geliştirmek zorundalar. Normal lisede çocuk beyninin şu kadarını kullanıyorsa, İmam-Hatip Lisesi’nde okuyan çocuk, beynini onun iki misli kullanıyor mutlaka. Dolayısıyla bu çocuklar dershaneden kurs görme dönemine geldikleri zaman, o düz lise tabir edilen yerden gelen çocukların yanında test tekniğini hemen kavrayan tip haline geliyorlar. Sonuçta, işte görüyoruz, üniversiteye giriş imtihanında birinci çıkarıyorlar, ilk yüze girenlerin yüzde sekseni İmam-Hatipli oluyor.
* Sonra?
Girdikleri okulda gösterdikleri performans bakımından da değişmiyor olay. Tıp fakültesine girdikleri zaman, mühendislik okumaya başladıkları zaman da. Son olarak da bir telafi mekanizması çalışıyor. Bu çocuklar İmam-Hatip mektebinde okudukları için, üniversiteye girdiklerinde veyahut üniversite kazanma aşamasına geldiklerinde biliyorlar ki toplumda hor görülmekten kendilerini kurtarmaları lazım. Ona göre de kendi kendilerine uyguladıkları bir psikolojik doping altındalar.
n Peki bunca ‘gerginliğin’ hengamenin sebebi ne sizce?
Çünkü sonunda öyle bir yere gelindi ki, ‘birilerinin’ kendi çocukları, İmam-Hatiplilerin müsaade ettiği, boş bıraktığı bölümlerde yer alabiliyordu ancak. Düşün ki, buna herhalde katlanamazlardı. Bu işler yasaklanmadan önce, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin yüzde 30’u İmam-Hatipliydi. Düşün, olacak şey mi bu?
* İHL’lilerin düşük katsayı ile üniversitelerden uzaklaştırılmaları Türkiye’yi aşağıya çekmek anlamına mı geliyor?
Şimdi bunu hem çok özelleştirmek mümkün, hem de ihmal etmek mümkün. Çünkü Türkiye’nin başındaki dert öyle ki, İmam-Hatiplerin varlığıyla yokluğu marjinal bir şey, yani.
* Bu söylediklerinize rağmen mi?
E tabii. İmam-Hatipler Türkiye’nin dönen çarkında etkili olmuş olsalardı, zaten o yasaklama, puan düşürme olayı gerçekleşmezdi. Yani benim söylediğim şeyler tamamen hem dünya görüşünden soyutlanmış şeyler, hem de inanç, Müslümanlık ya da kültürel, sınıfsal konum meselesinden bağımsız şeyler. O, işin başka bir tarafı, o tarafta zaten İmam-Hatipliler çok kötü bir puan almış durumdalar benim gözümde.
* Bunu izah eder misiniz?
Bu yalnız Türkiye’de değil, dünyada da olan bir şey, yani Müslümanlar dinlerinden gafil insanlar. Bunda anlamayacak bir şey yok ki. Müslümanlar dini pratiklerini özünden boşaltılmış bir şekilde yerine getiriyorlar. Türkiye’de ve dünyanın her yerinde Müslümanlar olmaları gereken itikadi seviyede değiller. Bu böyle. Ama bizim dinimiz öyle bir din ki, bu kadarının bile insana çok büyük bir yarar temin ettiğini hem biliyoruz, hem kabul ediyoruz. Yani bu hem bize öğretilmiştir, hadislerle sabittir; hem de durumu görüyoruz.
* Henry Sen Neden Buradasın’ın ikinci kitabı henüz yayınlanmadı. Üstelik, asıl söyleyeceklerinizi ikinci kitaba bıraktığınızı ifade ediyorsunuz.
Tabii, tabii.
* Oysa ilk kitapta, Soğuk Savaş’ın bir skandal olduğunu; 1571 İnebahtı Felaketi’nin kapitalizmin serpilmesi için bir dönüm noktası olduğunu belirtiyorsunuz. İkinci kitapta neler söyleyeceksiniz ki, kapsamlı ve dönüştürücü tezlerin yer aldığı birinci kitabı geride bırakacak?
Ben sana söyleyeyim bunu. Çok kolay. İkinci kitapta benim şahsen kendi ömrüm içinde (sosyalist görüşlere bağlı olarak yaşadığım zamanla Müslüman görüşlere bağlı olarak yaşadığım zaman içinde), Türkiye’nin olabileceği halde olmadığı şeyi konuşacağız. Yani şu anda Türkiye alınmamış tedbirlerin cezasını çekmeye başladı zaten, ama insanlar daha bunu farketmiyorlar, belki de hiçbir zaman farketmeyecekler. Çünkü bunun ceza olduğunu düşünmeyecekler. Ben sana şunu söyleyeyim: Bugün çık Türkiye’de bir genel oylama yap. Bu oylamada, “Hayat seviyesi ve kalitesi (ikisi beraber) bir tarafta, şeref diğer tarafta olmak üzere, hangisini hangisine feda edersiniz?” diye sor. Şerefi feda edeceklerini söyleyeceklerdir. Anlatabiliyor muyum? Dolayısıyla mesela dünya haritasından Türkiye silindiği zaman bu insanlar, tıpkı bugün birtakım AKP’lilerin MSP döneminde savundukları şeylere kısmen gülünç, kısmen kerih bakmaları gibi, “Yahu, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan ne çekmişiz meğer” diyecekler. Bunu demeye başladılar zaten.
* Henry Sen Neden Buradasın’da andığınız bir slogan var: “Gerçekçi ol imkansızı iste.” Kitapta, gerçekçi olduğunuzu ve hâla imkansızı istediğinizi söylüyorsunuz...
Derler ki, “Bir kitap yayınladığın zaman orijinal fikirler yüzde 30’u aşmasın”
* Neden?
Çünkü bütün inandırıcılığını kaybeder kitap. [Gülüşler] Sadece yüzde 30’u orijinal olacak kitabın. Geri kalanı, yani yüzde 70’i okuyucunun sırtını sıvazlayacak şeyler olacak.
* Bağışlayın fakat siz böyle bir yöntem mi uyguluyorsunuz?
Tam tersine. Ben, yüzde 100’ü orijinal olan bir kitap yayınlıyorum. Yüzde 30’u değil. Dolayısıyla, herkes “A-a? Olur mu hiç? Bu imkansız!?” diyor. Oysa ben gerçekçi olmaktan taviz veriyorum. Çünkü ne diyor İsmet Özel yıllardan beri? “Doğrunun yarısı yanlışın tamamıdır.”
* Henry Sen Neden Buradasın biraz Nietzsche’nin Ecce Homo’sunu andırıyor sanki?
Nietzsche ile aramızda ciddi farklar var. [Gülüyor.] Fakat Nietzsche ile ortak bir tarafımız da var: Biliyorsun ki Nietzsche konuşacak insan bulamadığı için delirdi. [Sessizlik.]
* O kitaba, “Kendime açtığım krediyle yaşıyorum” diye başlıyor...
Evet, Nietzsche ile aramızdaki ortak nokta bu fakat Nietzsche Müslüman değil. Mesele burada. Bize, Kur’an-ı Kerim’de, “Müslümanlardan ilkiyim de” diye bir beyan var. Yani Nietzsche zavallı aramak zorunda kendisini doğrulayacak birisi. Ama benim böyle bir derdim yok. Dost olarak Allah yeter.
* Nietzsche bunu mektuplarında söylüyor: “Tanrı’ya inanan birinin yalnız kalması mümkün değil.”
Ben de bunu Waldo’da söyledim. [Gülüyor.] Ayrıca, zaten zavallı bir Hıristiyan’ın Tanrı’ya inanması ne kadar mümkün olabilir? Çünkü İsa’nın ruhaniyetini kabul etmeyen biri Hıristiyan olamaz ki? “Tanrılığını” da demiyorum bakın, yumuşatıyorum. Halbuki biz İslam itikadında kendi peygamberimiz de dahil olmak üzere hiçbir peygamberi Allah’ın bir tezahürü olarak hiçbir zaman görmedik, görmüyoruz, haram bu. Dolayısıyla böyle benzetmeleri din bağlamında ele alın, diyorum. Benim söylediklerimle Spinoza’nın, Nietzsche’nin söyledikleri arasında paralellikler bulunabilir. Çünkü biz dünyadan öğreniyoruz. Ben doğuştan fikirler getirildiği tezini benimsemiş biri değilim.
* İki kitap arasında ses benzerliği de var sanki?
Ama o şartlarla alakalı bir şey. Yani ne yapsın Nietzsche?
Türkiye,
Osmanlı’nın karikatürü oldu
* Türkiye’nin AB üyeliğine neden iyi gözle bakmıyorsunuz?
Ben, yirmibeş senedir şu görüşü savunuyorum: Eğer Türkiye millî bir başarı gösteremeyecekse, Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyonu tabii ki gerekli bir şeydir. Yani Türkiye zaten hiçbir şey yapamayacaksa, Avrupa’yla entegre olması, olağanüstü bir şey. Keşke olsa. Ama mesele şimdi nereye geldi? “Avrupa acaba bizi kabul eder mi?” ye geldi. Yani biz bir siyasi tercihte bulunmuyoruz.
* AB, Türkiye’yi üye kabul edecek mi?
Edecek.
* Ne zaman?
Türkiye diye bir şey kalmadığı zaman.
* Nasıl?
Türkiye’de Avrupa Birliği’ne girilsin isteyenler, olur ya körün taşı denk gelir diye, yani Türkiye şu anki hukuki, siyasi konumunu muhafaza eder ve aynı zamanda Avrupa’nın bir parçası olur diye düşünüyorlar. Bir yeni organizasyonla mesela Yunanistan’la bugünkü Türkiye topraklarının bir kısmının konfedere olarak birleştirilmesi; diğer taraftan, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan ve gene bugünkü Türkiye topraklarının bir kısmının konfedere olarak birleştirilmesi gibi projelerin hayata geçirilmesi halinde tabii, 19. yüzyıl haritalarında ‘Greece’ diye gösterilen yerler, Avrupa’nın parçası olacak. Eh, yani Avrupa Birliği’ne girecek Türkiye. İstanbul, Ortodoks dünyasının başşehri olacak. Nitekim bunu camilerimiz kabul etmiş durumda.
* Camilerimiz mi?
Evet. Üsküdar’daki iki büyük camiden birinin mahyasında aylar boyunca “Dünya başkenti İstanbul” yazısı yer aldı. Bu, “İstanbul Türkiye’nin bir şehri değildir” demek. Halbuki bizim tezimizin ve sloganımızın şu olması lazım: “Türkistanbul”. İstanbul’un Fethi’nin 500. yıldönümünde, 1953 yılında Cumhuriyet gazetesi, büyük, gazete boyunda bir ilave vermişti ve üzerinde “Türkistanbul” yazılıydı. Ben ilkokul ikiye ya da üçe gidiyordum.
* Bazı Kemalistler ve ülkücülerin biraraya geldikleri bir ‘ulusalcı cephe’ var. Siz onlarla aynı görüşü mü taşıyorsunuz?
Gerek ülkücüler, gerek Kemalistler Türkiye’yi savunmuyorlar. Onlar, doğrudan doğruya sınıfsal çıkarlarını savunuyorlar. Çünkü o korktukları şey gerçekleştiği takdirde hak ve imtiyazlarını tamamen kaybedecekler. Zaten işler Türkiye’de biraz böyle yürüyor.
* Tam olarak nasıl yürüyor?
Birtakım insanlar öbürlerine diyorlar ki “Biz, yabancı çıkarlarını savunmaktan perva etmiyoruz, çünkü siz burada derebeyisiniz.” Öbürleri de millî menfaati savunuyormuş gibi görünüyor ama mesela karşı tarafı da laiklik düşmanı gibi göstererek kendini savunmaya çalışıyor. Dolayısıyla gene Türkiye’nin aslî değerlerinin dışında kalması suretiyle bir millî varlık taşıyabileceği tezini savunuyor. Yani eski egemenle müstakbel egemen arasında bir problem var.
* Nasıl bir problem bu?
Bu, 16. yüzyıldan beri kapitalizmin hakimiyeti altına aldığı ülkelerde uyguladığı sistemdir. Kapitalist metropol, hakimiyeti altına aldığı ülkeden kendi adına hareket edebilecek bir vekilharç seçer. Onu yerinden etmek isteyenler, kapitalist metropole daha büyük çıkarlar vaadederler. Böylece, kapitalist metropol de eski anlaştığını değil de, yeni anlaştığını öne çıkarmaya çalışır. Bu, Türkiye’de aynen uygulanıyor şu anda. Yani pazarlığı daha önce yapmış olanlar kendi içlerinde kötü bir his taşıyorlar. Yeni pazarlık için devreye girenler de “Oh oh” diye neşeleniyorlar.
* 11 Eylül 2001’den sonra bu sistem hâlâ yürüyor mu?
11 Eylül 2001 Salı günü ikindi vaktinde ben bir saatçi dükkanındaydım. Ve radyolardan, televizyonlardan zangır zangır sesler yükselmeye başladı. İlk söylediğim şey şu oldu: “Amerika bundan sonra bize bir Merve Kavakçı gönderemeyecek.”
* Merve Kavakçı şu günlerde bir dava ile gündemde...
Evet. Colin Powell da Abdullah Gül’ü teselli ediyor. “Üzülme evladım” diyor, “biz bunları hallederiz.”
* Kimilerinin iddiasına göre “AB’ye girmemizle birlikte oradaki Müslüman nüfusu artacak, böylelikle Avrupa dar’ül İslam haline gelecek.” Buna ne dersiniz?
Ben her zaman ahlaksızlıkla geri zekalılığın aynı bünyede bulunduğunu düşünürüm, söylerim. “AB’ye girersek orası darü’l İslam’a dönüşür” tezini ileri süren insanlar cahil ve ahlaken yetersizdirler. Biz bu toprakları darü’l İslam haline getirmeden önce de burada Müslümanlar yaşıyordu. Kürtler mesela. Fakat burayı darü’l İslam haline Türkler getirdi. Yani bir ülkede Müslümanların yaşıyor olması, tek başına, İslam adına bir artı puan değildir. Diyelim ki İspanya’da Hıristiyanlar, Endülüs devlet olarak yok olduğu halde Yahudi ve Müslümanlara “Siz eski dininizde devam edin” dedi. Ne değişecekti? Hiçbir şey! Bugün İspanya’da “Bizim eski dinimiz İslam’mış” deyip İslam’a dönen bir miktar insan var. Yarısı olsun. Ne olacak? Avrupa’nın yüzde 80’i Müslüman olsun, ama Avrupa’da İslam yürürlükte değilse orası nedir? Hiçbir şeydir. Ama insanlar düşünmüyor. Birçok insan Ramazan’ı geçirmek üzere Avrupa’ya gidiyor!
* Henry Sen Neden Buradasın’da, İnebahtı Felaketi’yle birlikte kapitalizmin gelişme imkanına kavuştuğunu ifade ediyorsunuz. Demek ki Osmanlı Devleti...
Osmanlı Devleti, vatansız, milletsiz, ihanet kültürü üzerinde yükselmiş bir örgütlenmenin ürünüydü.
* Nasıl yani?!
Osmanlı, devlet olarak kendini, hakimiyeti altına aldığı topraklardan ve insanlardan soyutlamıştı. Bu devlet iki ayak üzerinde duruyordu: Din ve despotizm.
* İhanet kültürüyle ne kastediyorsunuz?
En bariz örneklerinden biri devşirme usulü tabii. Yani kendi insanlarından kopmuş kimseler devletin hassa gücüydü. Ama onun dışında, Hıristiyan ruhban zümresi de devletle anlaşma adına, cemaatin menfaatlerini satmış durumdaydı. İslam alimleri de, ilmi koruma mazeretiyle, uygulamanın gayri İslami yansımalarını problem etmiyorlardı. Dolayısıyla, her taraftan ihanet vardı bu toplumda. Biz beklerdik ki Cumhuriyet idaresi bizi Osmanlı’dan kurtarsın. Ama ne oldu?
* Ne oldu?
Cumhuriyet idaresi Osmanlı’nın karikatürü oldu.
* Tamam da, Avrupa, bu ihanet kültürü üzerine yükselmiş örgütlenmeden mi korkuyordu İnebahtı’ya kadar?
“Türkler mağlup edilemez.” Avrupa böyle düşünüyordu. Osmanlılar Mohaç’ta Macarlar’ı yendikleri zaman Avrupalılar büsbütün paniğe kapıldılar. Çünkü, Macarlar’ı Hıristiyanlığın kalkanı sayıyorlardı. “O da gitti, tamam artık, Türkler geldiler gelecekler” diye düşünüyorlardı. Dolayısıyla hiçbir temel atmadılar. Zenginleşiyorlardı, bilgi sahibi oluyorlardı, fakat bunu ufku olmayan bir şekilde, hasat beklemeksizin yapıyorlardı. Ama 1571’de Türk, denizde yenildiği zaman, Avrupalılar “Türk yenilebilir”i gördü. Ondan sonra başladı her şey. Yani kapitalizm, kendine güvenini, Türk’ün hesap dışı tutulabilmesi sayesinde eline geçirdi.
* Osmanlı’ya atfettiğiniz ihanet kültürü, Osmanlı tarihinin bütününü kapsıyor mu?
Hayır.
* Ne zamandan itibaren başladı bu ihanet kültürü?
Bir tarih, gün, saat verilemez. Bu, içiçe olan bir şey. Ben, mesela Haçova Meydan Muharebesi’nden sonra Türklüğümüzün başladığını söylüyorum. Onlar da devşirme değil miydi?
* Evet devşirmeydi?!
Demek ki öyle mücerret kategoriler filan yok. Osmanlı Devleti’nin mayasında gazâ var. Ama Osmanlı Devleti bir müesses nizam olarak, sözünü ettiğim ihanet kültürü üzerinde yükselmiştir.
* İstanbul’un alınışında sonra mı?
İstanbul’un alınması bir mihenk taşıdır. Şu bakımdan: Artık devletin ‘sakin’ bir devlet olacağı yolunda bir belirleyici noktadır. İstanbul alınmakla birlikte, bir merkez sahibi oldular. Halbuki Söğüt kasabası, Bursa, Edirne, bir sonraki aşama belki de Belgrad’dı. Ama öyle olmadı. Belgrad, Viyana... böyle gidecekti bu iş. Osmanlı Devleti gerçekten ilâyı kelimetullah’ı ciddiye alanların sürüklediği bir devletti. İlâyı kelimetullah davasını kendi hayatının temel değeri haline getirmiş olan insanlar, Osmanlı Devleti’ni sürüklemez oldukları zaman, Osmanlı Devleti ihanet kültürünün kazancını yemeye başladı.
* Osmanlı ve öteden beri Türklük hakkında söylediklerinizle, tarihe ve günümüze bakışı kökten değiştirecek tezler öne sürüyorsunuz...
Ama değişik bir şey söylüyor muyum? Bu çok önemli. Evet, doğru, bakışınızı değiştirecek sözler söylüyorum ama olandan farklı, değişik bir şey söylemiyorum.