KIRGIN BİR RANDEVU...
Seyyid N. Erkal /Zaman/25 Nisan 1999 İsmet Özel, şair, düşünür ve yazar. Şimdilerde 55 yaşında. Son kitabının ismi "Tavşanın Randevusu". "O" nu bir kalıba sokup, değerlendirmek oldukça zor. Zira zihnimizin en dokunulmaz alanlarına sorular bırakıp kaçan bir tarzı var. Cevaplar ise sorularda saklı, bazen sorular cevabın ta kendisi. Bu kez biz bir ayna olduk; kendi sorularını yine O'na sorduk...
----"Hayat düşünenler için bir komedidir, hissedenler için trajedi" diyor Horrace Walpole, bir önermesinde. Sizin yazılarınızda da tam bir traji-komik hal hakim, 'Tavşanın Randevusu' da bunun son örneği. Trajik halimizi komik kılan çözümsüzlüğün vahamet derecesi mi; yoksa her hal ve karda bir ümit ışığı taşıma mecburiyetinden mi?
İsmet Özel---Şöyle bakalım isterseniz, zaten hayatta olmak, daha doğrusu dünyada olmak insan için acı veren bir şey. Yani dünyada oluş...
---Hücuma uğramaktır...
İsmet Özel---Tabi ki hücuma uğramaktır. Dünyada oluş duyulan bir şey. Haz da duyulabilir bir şey diyeceksiniz; ama dikkat edin hissedilen haz da olsa, o da acıdır. Yani; acıdır derken ızdırap derecesinde değilse bile her hissedişte, içe doğru derinleşmede insana dokunan bir şey vardır, bir acı duyulur. Bunun karşısında bazı şeyleri komik buluşumuz biraz da başka insanların değerlendirmelerindeki zaafları keşfedişimizle alakalı. Yani başka insanlar hayatı değerlendirirken hataya düşüyorlar. Ve bu hata her ruhi olguyla birlikte bizde komiklik izlenimi uyandırıyor. Böyle bir kombinezon, bir alaşım var. Yani ister istemez hayatı, varlığı yüzünden trajediye açık, başkalarının hayatı değerlendirişi yüzünden de komediye açık görmek, (bilmiyorum zorunlu değildir belki ama) galiba asıl olandır.
----Fakat siz daha çok trajediye yakın duruyorsunuz.
İsmet Özel----Ama dedim zaten yaşamak büyük ölçüde acı bir şey. Ben trajedi kelimesinden kaçıyorum. Çünkü Yunan trajedisi aklıma geliyor. Yunan trajedisindeki esas tema biliyorsunuz kadere karşı insanın etkinliği ve sonunda kaderin galip gelişi zemininde cereyan eder, o yüzden trajik demekten çok "acı verici" demeyi tercih ediyorum; çünkü benim kendi payıma kaderle bir hesaplaşma düşüncem yok. Tam tersine "kaderime girmek" gibi bir esası kendim için isabetli buluyorum. Ve en azından aklımın erdiği yaşımdan bu yana kaderimi bulmak gibi bir derdim olmuştur.
---- Görünen o ki yazmak da acı veriyor size, en azından bu ortamda. "Söylenmesi gereken sözler var ve bunlar söylenirse hiçbir faydalı sonuç doğurmayacaklar." diyorsunuz. Sizi bu pesimist, bedbin tavra sevkeden her halde okurun duyarsızlığıdır.
İsmet Özel---- Okuyucuda uyuşukluktan ziyade, Beaudlaire'nin dediği gibi ikiyüzlülük var. Yani okuyucu ikili oynuyor. Yazıda yüz yüze geldiği şeylerin hakikiliğine, sahiliğine katılmak istiyor, ama bunu yaptığı takdirde bedel ödemek gerektiğini fark ettiği için orada yan çiziyor. Okuyucunun böyle bir ikiyüzlülüğü var.Tabi bu da yazarı utandırıyor. Düşüncelerin dünyayı değiştirmediği fikrini benimsiyorum. Fakat insanların okudukları yüzünde kişiliklerini geliştirebilecekleri tezini de benimsiyorum. Bu ikisi ilk bakışta çelişir gibi görünüyor. Yani insanların kişilikleri okudukları yüzünden gelişiyorsa sonuçta bu bir şeyin değişmesi anlamına gelir, ama dünyanın değişmesi ile kişiliğin gelişmesi arasında mutlaka birebir bir yakınlık da olmayabilir. O anlamda ben bir eylem programı öneren yazılar yazmadığım kanaatindeyim. Buna karşılık yazılarımla ilişki uran insanların kendi oluşumlarını- eğer böyle bir niyetleri varsa- fark edilir şekilde hızlandırabileceklerini düşünüyorum.
---- O zaman mutlaka söylenmesi gereken şeyler, pek de boşuna söylenmiş sayılmazlar.
İsmet Özel---- Evet bunlar kişiliğin oluşumuyla ilgili şeylerse eğer ve mutlaka söylenmesi gereken şeylerse, almak isteyen varsa, imtina edilmemesi gereken şeylerdir. Yani eğer yazıdan bir şey almak isteyen insan ortaya çıkmışsa onun bu isteğini karşılıksız bırakmak bir yazarın yapabileceği en büyük kötülüktür. Onun için bir şey yapıyor adam. Ama biliyor ki bu yaptığı, diğer "iş" te, yani dünyaya yeniden biçim verme işinde, pek de faydalı değil, yada fonksiyonel değil.
---- Kitabınıza isim olan bir yazınızda, "Surat asmak hakkımız" demiştiniz, o zaman okuyucuya karşı siz de şimdi bu hakkınızı mı kullanıyorsunuz?
İsmet Özel----Evet, fakat daha doğrusunu isterseniz, surat asmayı daha çok politik bir tavır olarak görüyorum. Yani surat asmak, otorite ya da kendini otorite yerine koyan unsur karşısında yapılabilecek bir şey ve bilhassa yapışması gereken bir şey. Okuyucuya ise surat astığımı düşünmüyorum. Bu kadar. Okuyucuya sanki şunu söylemek istiyorum gibi denebilir: "Anlaşmamız bu değildi". Belki bunu söyler gibiyim.
---- Şöyle bir cümleniz var zaten. "Ömrümün ilk 40 yılını bana söylenen her sözü ciddiye alarak, mukabilinde ettiğim sözün ciddiye alındığını umarak yaşadım. Kırkımdan sonra tepkisini hesaplayarak değil, zaruretine inanarak söz söyleme hünerine sahip oldum" diyorsunuz.
İsmet Özel----Doğru bu; yalnız yazılarım için değil öbür etkinliklerim için de söz konusu. Yani yapmadığım takdirde vebal altında kalmayacağım şeyi yapmıyorum. "Bunu neden yapmadın?" diye bana sorduklarında verecek cevabım olmaması lazım ki o işi yapayım. Ya da "Niye yaptın?" diye sorduklarında da verecek cevabım olması lazım. Bu manada yazılarımın da böyle bir noktaya geldiği düşünülebilir. Aslında burada biraz da benim sahtekarlık değilse bile bir amiyane tabirle "uyanıklığım" var. Çünkü kabul edilmiş bir yazar olmadan bu tavrı gösteremezdim. Yani kabul edilmiş bir yazar olduktan sonra ancak biraz daha seçmelerim konusunda ehil davranabildim. Yoksa bir yazar olarak kendini kabul ettirme aşamasında insan ister istemez birilerinin yakasından çekip "bak ben bunu söylüyorum" demek mecburiyetinde oluyor. Böyle bir zamanın mutlaka geçmiştir. Birinin yakasından çekebilmek içinde ona yaklaşmak lazımdır. Yani o yüzden böyle şeyler yaptığımı itiraf ediyorum.
----Yakadan çekmeye hala biraz devam ediyor gibisiniz. Okuyucuya "Sizde nerede o damar?" derken en azından bizim boynumuz acıyor. Toplumun tepkisizliğine karşı bir tepkiniz var. Değil en iyi veya en güzele, en çirkin, en kötüye karşı bile gerekli tepkimiz yok. bu tepkisizlik; ama Türk milletinin geçmişten gelen bir hastalığı gibi.
İsmet Özel----Şunu hiç gözden kaçırmamak gerekir ki biz çok zeki bir toplumuz. Türkiye'de zeka düzeyi sanırım dünya seviyesinin üstündedir. Bu yüzden de insanlarda bir iyi çalışma aracılığıyla kovalamak, bir binayı iyi yapmak, bir örgüyü hakkını vererek örmek gibi değerler üstünde bir yere sahip değil; çünkü insanlar zekaları sayesinde bir şekilde hayatın zorluklarını aşmayı başarabiliyorlar. Bu çok yaygın bir eğilim olduğu için dişiyle tırnağıyla bir iş başarmış insanların kıymetini bilmeye de ihtiyaç duyuyorlar. Anlatabiliyor muyum? Yani böyle bir zaafı var Türk toplumunun. Ama çoğu zaman dediğim gibi bu toplum içindeyiz ve bunu kabul etmek zorundayız. Bizim bir millet ithal etme şansımız yoktur. O yüzden bu böyle. Genellikle Türkiye'de iş başarmanın imtiyazlı bir yeri yok. Şaşaaya daha çok prim veriyoruz.
---- Siz zaten belirttiniz, bir eylem planı ortaya koymuyorsunuz. Bizde ise edebiyat tekkeleri ve manastırları var. Siz neden böyle bir düşünce yapımı ve yolunu tercih etmediniz.
İsmet Özel---- Doğru, benim aslında 40 yaşından sonra ulaştığım bir görüşü sizin söylediklerinize ilave etmek gerekir. Türkiye'nin yeniden millet olma derdi olduğuna inanıyorum. Bu da millete dahil olacak herkesin buna katılmasıyla mümkün olacak bir şey. Biraz önce söylediğiz yolları benimsediğiniz takdirde, bu birliğe bir engel daha çıkarmış olacağız. Ben ise bu birliğin mahiyetini kavrayabileceğimiz bir zihin ortamına emek vermeyi yahut böyle bir ortamın oluşmasına emek vermeyi tercih ettim, bilinçli olarak. Yani mesela: İsmet Özel gibi bir marka oluşmasına ısrarla engel olmaya çalıştım.
---- Bu da vebal altında kalmamak istemenizle alakalı mı?
İsmet Özel---- Tabi burada söylediklerimizi öyle de yorumlayabilirsiniz. Yani öyle bir sistem peşinde olsa idim bunun biraz önce söylediğim gibi millet birliğine zorluk çıkaracağını, dolayısıyla bana bir vebal düşeceğini hesaplamış olmalıyım. Ben ömrümde yaptığım her şeyi bile isteye yapmayı seçtim; ama buna da insanın gücünün yetip yetmediğini bilmiyorum. Sonunda bilmeden ve istemeden de bazı şeyler oluyor.
----Düşünce geleneğimizle ilgili olarak Nurettin Topçu konferansındaki çarpıcı söylemleriniz olmuştu. "Zaruretlerin beslediği fikir yapımları düşünce olarak adlandırılamaz." demiştiniz. Pek de tepki toplamadı, her halde anlaşılmadığından.
İsmet Özel---- Muhtemelen.
---- Peki o zaman düşünce kentlerimizi bayındır gösteren koca yalanlar mı var?
İsmet Özel---- Şimdi şöyle demek daha doğru olur. Biz toplum organizasyonumuzu düşünceyi rehber sayan bir esastan hareketle kurmadık. Yani toplum organizasyonumuz bir bakıma pratik zaruretlerin dayatmasıyla oluşmuş bir şey. Ve bunu da her çağda becermiş Türkler. Dolayısıyla düşünce geleneği dediğimiz şeyin vazgeçilmez tarafı bizim insanımızı ilgilendirmiyor. Eğer bir gün ilgilendirirse, eğer bir gün düşüncenin rehber olduğu bir toplum organizasyonunun bizi selamete çıkaracağını düşünecek noktaya gelirsek, o zaman düşünce geleneklerimizin yalanlar ve seraplar olup olmadığını anlayabiliriz. Çünkü Türkiye'de bir de şunu hesaba katmak lazım. Yüzyıllardan beri düşünce alanında emek sarfeden insanlar bunu kendisine sağlayacağı pratik yararı gözetmeden yapmıştır. Geriye dönüp bakıldığında anlaşılır. Bir düşünce adamı sayar mıyız ayrı, ama mesela Ömer Seyfettin'in cesedi,bilinmeyen bir ceset olduğu için tıp fakültesinde teşrih için kullanılmış. Evet, yani Türkiye böyle bir ülke.
---- O zaman Türkiye'de "kelebek olamayan bir çok koza var".
İsmet Özel---- Şimdi bir bakıma Türkiye2de düşünceyi koruma altına alan bir kurumlaşma olmadığı için bu sorunun cevabını veremiyoruz. Çünki Türkiye'de düşünce hayatı, düşünen insanların ferdi ve daha çok kendini ilgilendiren çabası halinde devam etti şimdiye kadar ve hala öyle. Yani devlet - ki bu kelimeyi zikretmek zorundayız- düşünce karşısındaki tavrını, düşünce ile ilişkisini bir açıklığa kavuşturmadıkça düşünce adamının seçmeleri bir rol oynayamaz. Yani çok enteresan bir şey, mesela Prusya devleti, yayınlanan her kitap hakkında rapor hazırlatıyor. Benim şiirlerimden birinde adı geçen Max stirner'in yayınlandığı zaman verilen rapor, "yasaklanamayacak kadar saçma". Bu aslında olumsuz gibi görünüyor. Ama devlet adına olumlu bir şey. Yani devlet demek ki neyin hesaba katılmaya değer olup neyin üzerinde durulmaya değer olmadığı ve düşünceyle bağlantısının nerede kurulması konusunda bir karar sahibi ki bir kitaba "anarşist bir kitaptır" diyebiliyor. Ama Türkiye'de böyle bir şey olmaz. Çünki devletin baktığı şey, kendi beka projesini üretip üretmediği... yani kendi projesinin o esası üretip üretmediği noktasında kalıyor. Devletin düşünceye bakış tarzı bu.
http://www.ismetozel.org/site/modules.php?name=News&file=article&sid=118