

ÖNASYA BAĞIMSIZ DEVLETLER BİRLİĞİ *
Osman Metin Öztürk * *
1990'lı yıllara doğru başlayan süreç içinde ortaya çıkan gelişmeler, uluslararası politikada dengeleri etkileyen bir dizi önemli değişimi beraberinde getirmiştir. İki Almanya'nın birleşmesi, Sovyetler Birliği'nin ve Varşova Paktı'nın dağılması, etnik/dinsel farklılıkları öne çıkarmaya dayalı bir parçalanma üzerinden işleyen yeni bir sömürgecilik anlayışının uygulamaya konulması, Çin'in bu değişim rüzgarlarını kendisi için iyi değerlendirmesi, son 10 yılda yaşananlardan ve bunların gerisindeki nedenlerden öne çıkanlardır. Hiç şüphesiz, halihazırda devam eden bu sürecin, ciddi belirsizlikler içerdiğini ve bu haliyle önemli değişimlere açık olmaya devam ettiğini de kabul etmek gerekecektir.
Uluslararası politikada gücün belirleyici olduğu tartışma konusu olmaktan uzaktır. Güç ile enerji arasındaki bağımlı ilişki de herkesin bildiği bir gerçektir. Güçlü aktörlerin, bu güçlerini büyük ölçüde enerji sorunlarını bir şekilde çözmüş olmalarından aldıkları da yine bilinen bir husustur. Bu bağlamda, ekonomi ile uluslararası politika arasındaki karşılıklı bağımlı ilişkiyi de görmek gerekir. Uluslararası politikanın şekillenmesinde ekonomik gücün de belirleyici olduğu, veya ekonomik gücün, uluslararası politikada güçlü aktör imajına yol açan en önemli faktör olduğu yalın bir gerçektir. Bu çerçevede, 1990'larda başlayan süreç içinde yeni enerji merkezleri ile hammadde kaynakları yönünden zengin yeni coğrafyaların ve sanayi ürünleri için oldukça geniş yeni Pazar alanlarının uluslararası kamuoyuna açılması, uluslararası politikanın bugünü ve görünür geleceği açısından oldukça önemlidir. Bunlar, uluslararası politikanın kalbinin giderek daha çok Kafkasya ve Orta Asya'da atmaya başlamasına neden olan gelişmelerdir. Uluslararası politikanın önde gelen aktörleri, mevcut konumlarını yeni koşullarda sürdürmek için ilgi ve kaynaklarını bu coğrafyalara kaydırmaya başlamışlardır. Uluslararası politikada öne çıkmak isteyen rekabet içindeki diğer aktörler de, aynı şeyi yapmaya yönelmişlerdir. Kafkasya ve Orta Asya, uluslararası politikada giderek bir çekim alanı ve cazibe merkezi olmaya başlamıştır.
1990 sonrasının koşulları, Türkiye için sıkıntılı bir döneme yol açmıştır. Bunda, iki kutuplu dönemde ve o dönemin koşullarının etkisinde bölgedeki gelişmeleri daha çok üyesi olduğu uluslararası örgütlerin penceresinden bakmış olmasının etkisi büyüktür. O yıllarda, üyesi olduğu uluslararası örgütler, ulusal bir politika geliştirip bunu hayata geçirmesini önlediği kadar, Türkiye de karşı karşıya kaldığı sorunu/konuyu bu örgütlere havale etmek veya bu örgütlerin gölgesine sığınmak gibi bir kolaycılığa kaçmıştır. Özellikle NATO üyeliği, Türkiye'nin uzunca bir süre, fazla bir endişeye kapılmadan ve genelde müstakil politika üretip buna göre harekete geçme ihtiyacı duymadan, rahat bir dönemi geçirmesine yol açmıştır. Bu koşular, Büyük Atatürk'ün 1933'de verdiği direktife rağmen, Sovyetler Birliği'nin dağılması ile başlayan sürece hazırlıksız/politikasız girilmesine neden olmuştur.
Türkiye'nin söz konusu gelişmelere hazırlıksız yakalanmış olması, ortaya çıkan sürecin Türkiye'nin ilgi ve kaynak tahsis etmek durumunda kaldığı çok sayıda gelişmeyi beraberinde getirmesi, asıl önemlisi o güne kadar dost ve müttefik olan bazı ülkeler ile Türkiye'nin bir yol ayrımına gelmesi, 1990 sonrasında Türkiye'yi sıkıntılı bir dönemin içine itmiştir. Türkiye, öz kaynaklarına döndüğü bir sürecin içine girmiştir. Nüfus artışı, enerji ihtiyacında artan dışa bağımlılık, bilim ve teknikteki hızlı gelişmenin neden olduğu maliyetler, ilgi ve kaynak tahsis edilmesi gereken sorunların ve konuların çoğalması, Türkiye'yi arz-talep dengesizliğinin aleyhte olduğu sorunlarla dolu bir sürecin içine sokmuştur. Türkiye, bu sorunları çözüp geride bırakamamış, 1990 sonrasında karşılaştığı çok önemli fırsatları değerlendirememiştir.
Türkiye, 1990 sonrasında, içerdiği sorunlarla bütün dünyayı meşgul eden Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu üçgeninin tam ortasında yer alan ve bu üç coğrafyayı da yakından kontrol edebilen bir konuma sahiptir. Bu coğrafyalarda yaşayan insanlarla Türkiye arasındaki ortak bağların da, bu yakından kontrol üzerinde belirleyici bir etkisi vardır. Bu değerlendirmenin bir benzeri, Orta Asya için de yapılabilir.
1990 sonrasında bağımsızlıklarına kavuşan Türk Cumhuriyetleri, bağımsızlıklarının ilk yıllarında yaşadıkları değişimin kaotik etkisini kısa sürede geride bırakmakla beraber, Sovyet dönemi ile olan bağlarını koparmada fazla başarılı olamamışlardır. Bu ülkelerde, değişimin neden olduğu kaotik ortamı bir fırsat olarak değerlendirip oldukça zengin olan, "türedi" küçük kesimler ortaya çıkmıştır. Bu küçük kesimlerin, bazı ülkelerde medyayı da kontrolleri altına alarak, fiilen iktidar mevkiine geldikleri görülmüştür. Bu ülkeler, değişimin ilk olumsuz etkilerini geride bırakmakla beraber, dengeli ve adil bir kalkınma sürecini başlatamamışlar, bu ülkelerdeki bireysel yaşam standardı Sovyetler döneminden pek farklı olmamış, hatta değişimin ilk yıllarında halk Sovyetler dönemini eylemli olarak arar olmuştur. Bu ülkeler içinde petrol ve doğal gaz kaynakları yönünden zengin olanlar, bu zenginliklerinden ülke olarak özgürce yararlanmada ve zenginliklerini ekonomik kalkınmalarında değerlendirmede, insanlarının refah ve mutluluğunu artırmada, fazla başarılı olamamışlardır.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), ABD'nin uluslararası politikada tek belirleyici olma konumuna hızla yaklaştığı ve SSCB'nin ciddi dağılma sinyalleri verdiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. 1983'de kuruluşunu ilan eden, ancak o tarihten bu yana Türkiye dışında başka hiç bir ülke tarafından tanınmayan, fakat bir devlet olabilmenin bütün maddi koşullarını taşıyan KKTC, bugüne kadar Türkiye'nin verdiği destek sayesinde ayakta durabilmiştir. SSCB'nin dağılmasına kadar fazla dikkati çekmeyen Kıbrıs Adası, Doğu Akdeniz'in 1990 sonrasında öne çıkan stratejik değeri ile birlikte hızla öne çıkmış; Ada'nın öne çıkışı, Kıbrıs sorununu ve KKTC'ni de gündeme taşımıştır. Özellikle AB'nin enerji sorununu güven içinde çözmek ve uluslararası politikadaki konumunu güçlendirmek adına Ada'ya gösterdiği yoğun ilgi, dikkatleri Doğu Akdeniz'e çekmiştir. AB'nin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)'ni Ada'nın bütünü için muhatap kabul edip tam üyelik görüşmelerine başlaması ve bugünlerde GKRY'nin hemen AB'ne alınabilecek durumda olduğunun ifade edilmesi, Doğu Akdeniz'in kontrolüne ilişkin mücadeleyi kızıştırmıştır. Çünkü, GKRY'nin AB'ne girmesi, Doğu Akdeniz'deki mevcut dengenin AB ve bu meyanda münhasıran "Birleşik Almanya" lehine değişmesi anlamına gelecektir. Doğu Akdeniz'de AB lehine işleyen sürecin giderek ivme kazanması, mevcut statüden yararlanan, yararlandığı için de bu statüyü benimsemiş ABD, İngiltere, Türkiye gibi ülkelerin de tam tersi bir sürecin içine girmelerine ve Doğu Akdeniz'de mevzi kaybetmelerine neden olacaktır. Bu gelişmeler, Doğu Akdeniz'in ve bu bağlamda Ada'nın Orta Doğu ve Hazar Bölgesi enerji merkezleri ile bu merkezlere ilişkin enerji taşıma/ulaşım hatları üzerinde kontrol imkanı vermesi nedeniyle, bu merkezlere ve hatlara ilişkin rekabeti daha çok öne çıkarmış ve kızıştırmıştır. Mevcut statükoyu yeni koşullarda da sürdürmek isteyenler ile, yeni koşulları fırsat olarak görüp bölgede devreye girmek isteyen aktörler arasında "sıkı" bir mücadele halen sürmektedir.
Bu rekabette/mücadelede dikkati çeken önemli bir nokta da, rekabet içinde olan aktörlerin birbirleri karşısındaki niyet ve konumları ne olursa olsun, bu rekabete yeni aktörlerin katılmasını istemedikleridir. Bunlar, rekabet içinde olmalarına rağmen, kendileri dışında üçüncü bir aktörün rekabet ortamına dahil olmasını önlemede kolayca anlaşabilmekte ve bu üçüncü aktöre karşı ortak bir politika izleyebilmektedirler. ABD'nin, Türkiye'nin AB'ne üyeliğine destek vermesi, bu durumun en somut ve güncel örneğidir.
Bütün bu veriler, hem bölgesel ve küresel güç dengelerinin yeniden oluşmaya başladığı bir sürecin yaşanmakta olduğuna, hem de bu sürecin nasıl işlediğine işaret etmektedir. Uluslararası politikanın halihazırda önde olan aktörleri, ne yapıp edip bu yeni koşullarda da mevcut konumlarını sürdürmek istemektedirler. Bölgesel ve küresel dengeler üzerinde etkili olma ve öne çıkma avantajını yeni elde etmiş ülkelerin bugün yaşadıkları ve karşı karşıya bulundukları sorunları bu çerçevede görmek gerekir. Türkiye'nin yaşadığı terör sorunu ile siyasal ve ekonomik istikrarsızlıkları, devlet sayılmanın gerektirdiği bütün koşulları taşımakta olmasına rağmen KKTC'nin Türkiye dışında başka ülkelerce ısrarla tanınmaması, Türk Cumhuriyetleri'nin bağımsızlıklarını kazanmalarının üzerinden 10 yıldan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen genelde hala "emeklemekte" olmaları, özellikle petrol ve doğal gaz zengini Türk Cumhuriyetleri'nin bu zenginliklerini toplumun bütününe yansıtmakta fazla başarılı olamamaları, münhasıran bu ülkelerin yöneticilerinin ve siyaset adamlarının beceriksizlikleri ile izah edilebilecek durumlar değildir. Uluslararası politikanın önde gelen aktörlerinin, doğrudan ve/veya dolaylı olarak bu ülkeleri hedef alan, bu ülkelerin önünü kesen ve kendi etkilerine açık hale getiren maksatlı politikalarını hatırlamak gerekir. Çünkü, uluslararası ilişkilerin doğası gereği, yeni aktörlerin uluslararası politikada öne çıkması/yer kapması, önde olan mevcut aktörlerin gerilemesi/mevzi kaybetmesi anlamına gelmektedir ve önde olan aktörler mevzi kaybetmek istemezler.
O zaman bu koşullarda, önleri kesilen, ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakılan, zenginliklerini toplumlarının ortak iyiliği için kullanamayan bu ülkeler ne yapmalıdır? Bu olumsuzluklar, o ülkelerin kaderi midir? Değişmez mi?
Elbette ki değişir, değişmelidir ve değişecektir. Böyle gelmiş, ancak böyle gitmemelidir. Bunun için her şeyden önce, bu yönde azim ve kararlılığa sahip olmak gerekir. Bu durumdaki ülkelerde, ülke ve ulusun çıkarlarına her türlü mülahazanın üzerinde yer veren siyasal iktidarlara ve siyaset adamlarına sahip çıkılması ve bu doğrultuda hizmet verecek yönetimlerin iş başına getirilmesi gerekmektedir. Ancak, bunlar da yeterli değildir. "Bir elin nesi var, iki elin sesi var" Türk atasözünde olduğu gibi, bu durumdaki ülkelerin ilgi ve çıkarlarını koruyabilmeleri ve geliştirebilmeleri için bir araya gelmelerine, ortak bir paydada buluşmalarına, güçlerini birleştirmelerine ve bu güçlerini ortak bir hedefe doğru yönlendirmelerine gerek vardır. Bu ülkelerin, karşılıklı olarak işleyen, ortak çıkar ve hedef temeli üzerine oturtulmuş bir paydada bir araya gelmeleri gerekmektedir. Bu gerek, emperyalizmin yeni yüzü küreselleşmeye direnmek, küreselleşmenin neden olduğu ufalanma ve parçalanma karşısında durmak açısından oldukça anlamlıdır.
İşte, Ön Asya Bağımsız Devletler Birliği (ÖBDB), temelde bu ve benzeri mülahazalar ile, bir büyük idealin etkisinde ortaya çıkmış, ancak geliştirilmeye muhtaç bir projedir.
ÖBDB, başlangıçta KKTC, Türkiye ve Azerbaycan ile sınırlı bir uluslararası yapı olarak düşünülmüştür. Üye ülkelerin, egemenliklerini ve bağımsızlılarını koruyacakları, hemen hemen her konuda işbirliği yapmalarını öngören bir "uluslararası" yapı düşünülmüştür. Bölgesel her konuyu birlikte değerlendirip o konuda ortak bir politika geliştirmeyi ve güçlerini birleştirerek bu politikanın arkasında birlikte durmayı içerir. Bu yapıda, üç ülkeden birine yapılacak bir saldırının bütün üyelere yapılmış bir saldırı sayılması ve bu tür saldırıları savuşturmak için müşterek bir savunma mekanizmasının oluşturulması da öngörülmüştür.
ÖBDB'nin bir Sekreteryaya sahip olması; üç ülkenin, birbirlerine danışmak suretiyle, belli sürelerle ve sırayla Genel Sekreter'i atamaları; üç ülkenin ilgili bakanlarından/müsteşarlarından oluşacak geçici komitelerin kurulması, örneğin üç ülkeyi ilgilendiren savunma ve güvenlik konularının üç ülkenin savunma bakanlarının bir araya gelmesi ile oluşacak "Birlik Savunma Komitesi"nde ele alınması; bu tür komitelerin hazırlık çalışmalarının Genel Sekreterlik bünyesindeki ilgili birimlerce yerine getirilmesi ve benzeri yapısal hususlar düşünülmüştür.
Birliğin, üye ülkelerin yapacağı mali katkılardan ve müştereken geliştirecekleri projelerden elde edilecek gelirlerden oluşacak etkin bir bütçeye sahip olması; ortak hedeflerin belirlenmesi ve üye ülkeler arasında ortaya çıkacak her türlü sorun konusunda görüş vermesi gibi işlere bakacak, ancak görevleri bunlarla sınırlı olmayacak bir "Danışma Meclisi"ni ihtiva etmesi; karşılıklı mutabakatla belirlenecek gündemindeki her konuda nihai ve üye ülkeleri bağlayıcı karar alma yetkisine sahip olacak ve üye ülkelerin devlet veya hükümet başkanlarından oluşacak bir "Başkanlar Komitesi"ni içermesi gibi hususlar da yine bu çerçevede düşünülmüştür. Burada altı özellikle çizilerek bir kere daha belirtilmesi gereken husus, Birliğin, "uluslararası" bir örgüt olarak düşünülmüş olduğudur. Üye ülkelerin egemenliklerini ve bağımsızlılarını korumaları; Birliğin, üye ülkeler için, bir ortak platform olma işlevini yerine getirmesi öngörülmüştür. ÖBDB'nin hayata geçmesi ile birlikte üye ülkelerin varlıklarına son verilmesi söz konusu değildir. Birlik, zayıf bir konfederal yapıda olsa bile, birleşik bir devlet olarak düşünülmemiştir.
Bu noktada, niye böyle bir birlik, niye üç ülke ile sınırlı gibi sorular da sorulabilir. Bu sorulara cevap niteliğinde olabilecek bazı hususlara yukarıda kısmen değinilmişti. Güç birliğinin, üye ülkelerin mevcut sorunlarını kolayca aşmalarını mümkün kılacağını ve gerçekleşmesi ihtimal dahiline gireceği için daha ileri hedeflere sahip olmalarına yol açacağını, hemen burada hatırlatmakta yarar vardır. Ancak, genelde her güç birliğinin arkasında yer alan bu temel mülahazalardan ayrı olarak, burada ÖBDB'ni adeta doğal bir süreç olarak ortaya çıkaracak başka bazı etmenler de söz konusudur. Haritaya bakılacak olursa, KKTC, Türkiye ve Azerbaycan'ın politik, ekonomik ve güvenlik açılarından anlamlı coğrafi bir bütünlük arz ettikleri görülür. Bu bütünlük, üç ülkenin insanları arasındaki ortak değerler açısından da görülebilir. Üç ülkenin oluşturduğu coğrafyada dil, din, etnik köken, tarih, kültür gibi bir çok alanda aynı değerleri paylaşan, aralarında bu alanlarda güçlü bağlar bulunan, bir nüfus yapısı mevcuttur. Coğrafi ve demografik bütünlük, Birliğin ortaya çıkmasını, hem kolaylaştıracak, hem de bunu doğal bir süreç olarak yansıtacaktır.
Azerbaycan, enerji kaynakları yönünden zengin bir ülke olmasına rağmen, bu zenginliğini ülke ekonomisine ve ülke insanının günlük yaşamına yansıtmakta fazla başarılı olamamıştır. Bu zenginliğini koruyup gelecek kuşaklara bırakmak yerine, şimdi mesafe almak için paylaşmaya yönelmiştir. Bu tercihi yüzünden Azerbaycan, Orta Doğu'nun enerji kaynakları yönünden zengin ülkeleri ile aynı kaderi paylaşacak gibi gözükmektedir. Çünkü, bugün Azerbaycan'ın tercih ettiği bu yöntemin Orta Doğu'ya refah ve mutluluk getirmediği ortadadır. Azerbaycan, enerji kaynakları üzerinden sahip olduğu zenginliğini ulusal gücüne daha çok yansıtmak ve bunu da gelecek kuşakları için yapmak zorundadır. Bunun için de, öncelikli olarak, ulusal enerji kaynakları üzerindeki egemen haklarını fiili olarak kısıtlayan koşullardan kurtulmalıdır. Azerbaycan'ın, mevcut koşullarda, bunu tek başına gerçekleştirmesi imkansız gözükmektedir.
ÖBDB, Azerbaycan'ın enerji kaynakları üzerinden sahip olduğu zenginliğini gelecek kuşaklara aktarmasına katkıda bulunabilecektir. Azerbaycan, Birlik sayesinde, enerji kaynaklarını özgürce ve güven içinde çıkarıp, KKTC'nin kontrol ettiği Türkiye'nin İskenderun Körfezi'nden yine güven içinde uluslararası piyasalara taşıyabilir. Birlik, Azerbaycan'ın enerji üretimi ve pazarlaması konularında daha özgür hareket etmesine, bu zenginliğini ulusal gücüne daha çok yansıtmasına imkan verecektir. Azerbaycan, bu sayede, ulusal gücünü korumada ve geliştirmede daha elverişli bir ortama kavuşacaktır.
Birlik üyesi KKTC ve Türkiye, İskenderun Körfezi'ni Azerbaycan'ın sıcak denizlere güven içinde açılan kapısı durumuna getirecek ve bu algılama giderek pekişecektir. Ancak bu durumu, sadece enerji kaynaklarının ihracı açısından değil, Azerbaycan'ın bir bütün olarak dış ticareti açısından da görmek gerekir.
KKTC, başlangıçta da ifade edildiği üzere, devlet sayılmanın bütün maddi unsurlarını taşımasına rağmen, Türkiye dışında, uluslararası kamuoyu tarafından maksatlı olarak ve ısrarla tanınmamaktadır. Oysa, Doğu Akdeniz'in bölgesel ve küresel dengeleri etkileyici işlevi, her zamankinden daha çok öne çıkmıştır. Hazar Bölgesi ve Orta Doğu enerji merkezleri ile enerji hatlarını/taşıma yollarını kontrol etme isteği, Doğu Akdeniz'e ve bu meyanda Kıbrıs Adası'na olan ilgiyi artırmıştır. AB ile GKRY arasındaki ilişkileri bu bağlamda görmek gerekir. KKTC, Doğu Akdeniz'de barış ve istikrarın sağlanması, enerji ihracının güven içinde yürütülmesi açısından önemli bir ülkedir; ancak, sahip olduğu önem sadece bunlarla sınırlı değildir. GAP'taki gelişmelere bağlı olarak, giderek daha çok yaşanacak çift yönlü ticaret ile, Hazar'ın bütün batı kıyısının ithalat-ihracat faaliyetlerini de, İskenderun Körfezi ile birlikte, bu meyanda hatırlamak gerekir. Yine, KKTC'nin önemi, sadece söz konusu bölge ülkeleri ile sınırlı olarak görülmemeli, dış ticaret faaliyetlerinde karşı tarafta yer alan bölge dışı aktörler de hatırlanmalıdır. Başka bir ifade ile, KKTC ve Türkiye'nin, söz konusu dış ticaretin güven içinde yürütülmesi konusundaki işlevi, sadece bölge ülkeleri açısından değil, bu ülkelerle iş yapan bölge dışı ülkeler açısından da görülmelidir.
KKTC, Anadolu'dan başlayıp Orta Asya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan ülkeler için önemli bir ithalat ve ihracat kapısı olan Türkiye'nin İskenderun Körfezi'nin güvenliğini sağlayan önemli bir konuma sahiptir. Yine Ada'nın sabit bir uçak gemisi olduğu ve füze teknolojisi konusundaki gelişmeler dikkate alındığında, KKTC'nin, sadece bu coğrafyadaki ülkelerin ithalat ve ihracatlarının güven içerisinde yürütülmesini sağlamakla kalmadığı, aynı zamanda bu ülkelerin siyasal bağımsızlıkları ve toprak bütünlükleri bakımından önemli olduğu görülür. Ada'nın istenmeyen aktörlerin kontrolüne girmesi durumunda, bahse konu avantajların bu aktörlerin kullanımına açık hale geleceğini söylemeye gerek yoktur.
Türkiye, aynı zamanda bir büyük İmparatorluğun ardılı bir ülke olarak, İmparatorluk döneminden gelen birikimleri ve Cumhuriyet rejiminin yaklaşık 80 yıllık kazanımları ile, Birlik üyesi ülkeler içinde en çok deneyime sahip olanıdır. Genç, dinamik ve büyük nüfusu, bölgede parıldayan askeri gücü, büyük coğrafyası, önemli ulaşım ve iletişim yolları üzerinde bir kapı ve kilit olma özelliği taşıyan coğrafi konumu, hatırı sayılır bir GSMH'sı ve bilimsel/teknolojik alt yapısı, NATO dahil pek çok batılı uluslararası örgütün üyesi olması ve benzeri özellikler, başlangıç aşamasında, doğal olarak Türkiye'yi Birliğe güç veren üye ülke konumuna itmektedir. Bu noktada çok genel olarak, KKTC'nin coğrafi konumu ile, Türkiye'nin her bakımdan büyüklüğü ile, Azerbaycan'ın da enerji kaynakları ile Birliğe güç katacakları, bu katkının niteliğinin ve oranın zaman içinde değişime uğrayacağı ifade edilebilir.
Bu belirtilenlerden yola çıkarak, söz konusu üç ülkenin, Birlik üzerinden politik, ekonomik ve güvenlik açılarından birbirlerini tamamlayacaklarını söylemek mümkündür. Birlik, bu üç ülkenin bölgede politik, ekonomik ve güvenlik açılarından hatırı sayılır, ciddi bir güç olarak ortaya çıkmasına yol açacaktır. Bu kazanımın da, üç ülkenin her birine ve bir bütün olarak Birliğe, bölgede avantaj sağlayacağı şüphesizdir.
Üç ülkenin güçlerini birleştirmesi, bir sinerji etkisini beraberinde getirmek suretiyle, bölgesel dengelerde lehlerine bir değişime neden olacaktır. Bu, kaçınılmazdır. Fakat, aynı şekilde, bu değişimin bir direnç ile karşılaşması da kaçınılmazdır. Mevcut bölgesel dengelerin Birlik lehine değişmesi, halihazırda mevcut statükodan yararlanan aktörler ile, bölgede yeni öne çıkmaya çalışan diğer aktörler tarafından tepki ile karşılanacaktır. Bu, uluslararası ilişkilerin doğasından gelen bir husustur.
Başlangıçta üç ülkenin katılımı ile ortaya çıkacak Birlik, ciddi bir büyüme ve gelişme potansiyeline sahip olacaktır. Kuruluşu müteakip göstereceği performansın da etkisine, Birlik, bölgede bir cazibe merkezi olacak, bir çok ülke ve topluluk yüzünü Birliğe çevirecektir. Özellikle Türk Dünyasının yeni bir heyecan ile dalgalanması kaçınılmaz gözükmektedir. Bütün bunların, Birliği bölgesel politikanın belirleyici aktörü konumuna getireceği söylenebilir. Bölgenin, giderek uluslararası politikanın kalbinin attığı bir coğrafya özelliğini kazanmaya başladığı dikkate alındığında, bölgesel politikalarda belirleyici olma, Birliğin giderek küresel ölçekteki politikanın belirlenmesinde de öne çıkmasına hizmet edecektir.
Birliğin, gerek hazırlık ve kuruluş aşamasında, gerekse daha sonra, bazı sorunlarla karşılaşması kaçınılmaz gözükmektedir. Uluslararası politikadaki mevcut konumlarını yeni koşullarda da sürdürmek isteyen aktörler ile, yeni koşulları bölgede öne çıkmada bir fırsat olarak gören aktörlerin, muhtemel tepkilerine karşı Birlik hazırlıklı olmak durumundadır. Öncelikle Birliğin kuruluş çalışmalarının zamanlaması iyi tayin edilmelidir. Bölgesel ve küresel koşullar takip edilmek ve bunlarla oynanmaya çalışılmak suretiyle, Birlik, muhtemel tepkilerin kontrol edilebildiği ve aşağıya çekildiği bir ortamda gündeme getirilmelidir. Zamanlama konusunda, AB'nin, Ada'nın kuzeyini dışarıda bırakmak suretiyle GKRY'ni üyeliğe kabul ettiği bir durum, bir fırsat olarak düşünülebilir. AB üyesi bir ülkenin toprağının işgal altında olduğu söylemi ile AB'nin hem Türkiye'yi hem de KKTC'ni hedef aldığı ve Türkiye-AB ilişkilerinin dondurulduğu; Karabağ sorununda tansiyonun tekrar yükseldiği veya Azerbaycan'da kısır iç siyasal çekişmelerin ülkeye ciddi zarar verdiğinin herkesçe kabul edildiği veyahut soykırım iddiaları Batılı başkentlerde kabul görmek suretiyle Ermenistan'a destek verildiği, bir durum, Birliğin gündeme gelmesine elverişli bir ortam olarak görülebilir. Birlik, K. Irak'ta ortaya çıkacak muhtemel bir Kürt Devletine verilmiş bir tepkinin ifadesi olarak ta gösterilebilir.
Bu bağlamda, Gürcistan hariç, Türkiye'nin bütün komşularının Birliğe karşı bir vaziyet almaları kuvvetle muhtemel görülmektedir.
Yunanistan'ın GKRY'nin AB'ne alınmasından sonra Ada'nın Rum kesimi üzerindeki etkinliğini giderek kaybettiği ve GKRY'nin Yunanistan'dan uzaklaştığı, benzer bir gelişmenin kıvılcımlarının Girit'te çakıldığı, Batı Trakya Türk Toplumu'nda olağanüstü bir hareketliliğin yaşandığı, bir ortam, bu ülkenin Birliğe gösterebileceği tepkinin derecesini aşağıya çekecektir. Böyle bir ortamda, Yunanistan'ın AB üzerinden Türkiye'yi hedef almasından çok, bazı Arap ve İslam ülkeleri ile birlikte hareket ederek Türkiye üzerinde baskı kurmaya çalışabileceği beklenebilir. AB'nin enerji yönünden dışa bağımlı olması ve ABD ile AB arasındaki rekabet dikkate alındığında, AB'nin Yunanistan'ın etkisinde Türkiye'ye çok kesin ve katı bir vaziyet alması güç gözükmektedir. Ayrıca, aynı bağlamda, Birliğin Türkiye'nin dikkatini doğuya yoğunlaştırmasına neden olmasının, Yunanistan'ın Ege'de rahat hareket etmesine hizmet edeceği de söylenebilir. Çünkü Ege'deki sorunlar, genelde Yunanistan'ın Lozan'da kurulan dengeyi kendisi lehine bozmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye, Lozan'da kurulan dengenin sürdürülmesinden yanadır, yeni talepleri yoktur. Dolayısıyla, bu koşullarda gündeme gelebilecek, Birliğin Ege'de Türkiye'nin genişlemesini teşvik edeceği gibi bir tez, gerçekçi bulunmayacak ve destek görmeyecektir. Bununla beraber, Birliğin ortaya ve öne çıkmasından rahatsız olanların Yunanistan'a destek verebilecekleri de beklenmelidir.
Suriye ve Irak'ın, Arap Birliği'ni ve bazı İslam ülkelerini etkileyerek ÖBDB'ne karşı vaziyet almaları kuvvetle muhtemel görülmektedir. Çünkü Birlik, Türkiye'ye avantaj sağlayacak, bu da komşular arasındaki dengeyi Türkiye lehine değiştirecektir. Özellikle Suriye, KKTC ile de batıdan kuşatılmış olacağını düşünecektir. Fakat, bu iki ülkenin karşı çıkışlarının fazla güçlü olmayacağı düşünülmektedir. Son dönemde Suriye ile Türkiye arasında gözlemlenen belirgin yakınlaşma ve Irak'ın fiilen bir kaç parçaya bölünmüş olması, bunu önleyecektir. Türkiye ile Suriye ve Irak arasındaki temel sorunların genelde, Türkiye'nin bu iki ülkeden talepleri şeklinde değil de, iki ülkenin Türkiye'den talepte bulunmaları şeklinde olmasının ve Türkiye'nin mevcut statükodan şikayetçi olamamasının da, bu değerlendirmede payı olduğu kabul edilmelidir. Ayrıca, Irak ve Suriye'nin Arap Birliği içerisinde liderlik mücadelesi veren iki ülke olmalarını, bu iki ülkenin Türkiye karşısında bir araya gelmelerinin önünde bir güçlük olarak görmek gerekir. Türkiye'nin, Suriye ve Irak Türkleri ile oynama gibi bir avantaja sahip olduğu da görülmelidir. Dış Türkler konusunu bugüne kadar fazla öne çıkarmamış ve bunu bir dış politika aracı olarak kullanmamış Türkiye, Birliğin, Dış Türklerde neden olacağı heyecandan yararlanabilir, bu avantajını Şam'a ve Bağdat'a karşı kullanabilir. Yine, bu iki ülkenin Körfez Savaşı sırasında birbirlerine karşı savaşmış oldukları da uygun şekilde, bu ülkelere karşı kullanılabilir.
İran'ın, ÖBDB'nden en çok rahatsızlık duyacak komşu ülke olacağı söylenebilir. Bunun temel bazı nedenleri vardır. Bunlardan bir tanesi, İran'da yaşayan Türkler'dir. İran'ın kuzey bölgesinde, Güney Azerbaycan olarak da bilinen coğrafyada yaşayan Türkler'in, Birliğin neden olacağı heyecanın etkisinde Tahran'dan ayrılıp müstakil bir devlet olma çabası içine girmeleri hiç de zayıf bir ihtimal değildir. Tek/Birleşik Azerbaycan ideali ile, bu idealin kuzeydeki müstakil parçasında cereyan eden olumlu gelişmelerin doğurduğu cazibenin, bu ihtimale güç katan en önemli etken olduğu söylenebilir. Esasen, İran'ın kuzeyinde müstakil bir Güney Azerbaycan Cumhuriyeti'nin ortaya çıkması ve bu Cumhuriyet'in dördüncü üye olarak ÖBDB'ne katılması, hem coğrafya olarak, hem de politik, ekonomik ve güvenlik açılarından Birliği tamamlayacaktır. Böyle bir gelişme, İran'ın küçülmesine ve güç kaybetmesine yol açarken, Türkiye'nin Birlik üzerinden tam aksi yönde mesafe almasına hizmet edecektir.
İkincisi, Birliğin, Hazar'ın statüsü ve dolayısıyla içerdiği kaynaklardan yararlanılması konularında İran'ın elini zayıflatacağıdır. Birlik üyesi Azerbaycan, Hazar'ın statüsü de dahil, Hazar ile ilgili her konuda avantajlı ve güçlü bir konuma ulaşacaktır. Hazar'daki dengeler, Azerbaycan lehine değişecektir. Birlik toprakları üzerinden uluslararası pazarlara kısa yoldan ve güven içinde ulaşılması, Azerbaycan'ı, Hazar'a kıyıdaş diğer Türk Cumhuriyetleri nezdinde de avantajlı ve güçlü kılacak; Hazar'a ilişkin her konuda inisiyatifin Azerbaycan'a geçmesine yol açacaktır. Bunun anlamı, İran'ın Hazar'dan silinmesidir. Üçüncü olarak, Birlik toprakları üzerinden uluslararası pazarlara kısa yoldan, ekonomik olarak ve güven içinde ulaşılması, Türk Devlet ve Toplulukları arasında, karşılıklı çıkar zemini üzerinde işleyecek yeni bir heyecana ve yakınlaşmaya vesile olabilir. Bu, bölgede Birlik merkezli etkin bir güce yol açacak ve bölgedeki mevcut statünün Birlik lehine değişmesine neden olacaktır. Bölgedeki dengelerin Birlik lehine değişmesi ise, mevcut denge yararlarına olan İran gibi ülkelerin aleyhine olacak; Birlik ilerlerken, İran bölgesel politikalarda gerileyecektir.
Dördüncü bir neden olarak, Birliğin, İran'ın uluslararası enerji piyasasındaki konumunda da bir gerilemeye yol açacağıdır. İran'ın kuzeyinde müstakil bir devletin (Güney Azerbaycan Cumhuriyeti'nin) ortaya çıkması, Irak'ın güneyinde ilgi ve kaynak tahsisini gerektiren İran'a müzahir bir oluşumun ve ayrılıkçı hareketin baş göstermesi, yukarıda değinilen ve İran'ın konumunda gerilemeye yol açan gelişmeler ile birlikte, bu ülkeyi oldukça sıkıntılı bir dönemin içine sokacaktır. İran'ın, bu ortamda, Ermenistan ve Rusya Federasyonu (RF) ile ilişkilerini geliştirmesi ve Birliği hedef alacak terörizmi öne çıkarması, kaçınılmaz görülmektedir. Bu koşullarda, Sudan, güneydoğu Asya'daki radikal İslami yönetimlere sahip bazı ülkeler ve Suudi Arabistan ile ortak hareket etmeyi öngören, İran merkezli Birlik karşıtı muhalif bir eksenin ortaya çıkması muhtemeldir.
Muhtemelen Ermenistan da, en az İran kadar ÖBDB'ne karşı tavır alacaktır. Bu karşı tavrı da, sadece Ermenistan ile sınırlı olarak görmemek gerekir. Ermeni diasporasının politik ve ekonomik açıdan önemli bir güç teşkil ettiği diğer ülkeler de, bu tavrın içinde yer alacaktır. Diasporaların genelde daha radikal eğilimler yansıttığı ve Ermeni diasporasının etkin olduğu ülkelerin uluslararası politikada öne çıkmış ülkeler olduğu dikkate alınırsa, bölge dışından Birliğe yönelecek Ermenistan merkezli muhalefetin güçlü olmasına hazırlıklı olmak gerekir. Fakat, Ermeni diasporasının etkin olduğu ülkelerde, Kıbrıs'tan, Türkiye'den ve Azerbaycan'dan gitmiş, bu ülkelerle ortak bağları bulunan güçlü bir Türk diasporasının da bulunduğu ve Ermeni diasporasının muhalif hareketinin Türk diasporası ile dengelenebileceği söylenebilir. Ayrıca, İskenderun Körfezi'nden uluslararası pazarlara ulaşacak Hazar Bölgesi enerji kaynaklarının bir kısmının Ermenistan üzerinden geçmesi ve asıl önemlisi, Karabağ sorununda Azerbaycan'ın içine sinebilecek bir anlaşmanın imzalanması, herhalde Ermenistan'ın Birliğe karşı olumsuz bir tavır takınmasını ciddi olarak engelleyecektir. Ancak, "Büyük Ermenistan" ideali nedeniyle, Ermeniler'in Birliğe tamamıyla ilgisiz/tepkisiz kalacakları da beklenmemelidir.
Bu noktada, "Büyük İsrail" idealini, Nil'den Fırat'a kadar olan toprakların Yahudiler'in kutsal yayılma alanı olarak görüldüğünü hatırlamak ve Birliğe yönelik ciddi tepkilerden birinin dolaylı bir şekilde İsrail'den ve Yahudi diasporasından geleceğini söylemek mümkündür. Türk diasporasının Yahudi diasporasını dengelemesi/göğüslemesi güç gözükmekle birlikte, Yahudi lobisinin önde gelen isimleri ile enerji ve savunma sanayi alanlarında geliştirilecek özel ticari ilişkilerin ve İsrail ile Yahudiler'i hedef alan devlet ve örgütler ile geliştirilecek özel ilişkilerin, İsrail'in Birliğe yönelik politikasını dengelemede işe yarayabileceği düşünülebilir. İsrail'i bu bağlamda ele alırken, Yahudi lobisinin elindeki araç ve imkanları iyi görmek gerekir.
RF da, ÖBDB'ne karşı vaziyet alacak ülkeler arasında görülmelidir. RF'nu bu pozisyona itecek çeşitli etkenlerden bahsetmek mümkündür. Bunlardan hemen akla geleni, Birliğin Türk Dünyasında neden olacağı heyecanın, RF'nun siyasal birliğini tehdit edecek olmasıdır. Bazı özerk cumhuriyetler ile toplulukların RF'dan ayrılma talepleri çok ciddi olarak gündeme gelebilecek, Ruslar 1990'ların başındaki dağılmanın ardından ikinci bir ciddi dağılma tehlikesi ile tekrar karşı karşıya kalabilecektir. Bu ikinci dağılma ihtimalinin, batıya ve kuzeye doğru yayılma/taşma eğilimi içinde olan Çin ile, Sibirya'nın uluslararası pazarlara açılmasını isteyecek diğer aktörlerce, hatta kendileri için RF'nu ciddi bir tehdit olmaktan temelli çıkaracağı için AB tarafından desteklenmesi beklenebilir. İkinci olarak, enerji kaynakları ve bu kaynakların uluslararası pazarlara ulaştırılması üzerinden çok ciddi ekonomik ve politik kazanımlar elde eden RF, ÖBDB ile birlikte, bu kazanımlarının bir kısmından vazgeçmek durumunda kalacaktır. Hazar Bölgesi enerji kaynaklarının daha güvenilir, kısa ve ekonomik bir yoldan uluslararası pazarlara ulaştırılması, RF'na olan bağımlılıkta bir gerilemeye yol açacaktır.
Üçüncü olarak, Hazar'ın statüsü de dahil, bu bölge ile ilgili hemen her konuda inisiyatif, Moskova'dan Birlik üyesi Baku'ya kayacaktır. Birliğin Türk Dünyasında neden olacağı heyecan da, Moskova'nın Hazar'da inisiyatifi kaybetmesine neden olacaktır. Bu ve benzeri olumsuz yansımalar nedeniyle, RF, Birliğe karşı tavır alacaktır. Fakat, RF'nun bu tavrının dengelenmesi mümkün görülmektedir. RF'ndaki ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi, ilk akla gelen argümandır. Çin ile işbirliğine gidilmesi de bu meyanda düşünülebilir. Putin'in kişisel olarak itibar kaybedeceği her girişim, RF'nu hızla ikinci bir dağılmanın eşiğine getirecektir. Moskova'daki Azeri diasporasını da bu bağlamda unutmamak gerekir. RF'nun muhalif politikasını karşılamada Birliğin oldukça fazla imkana sahip olacağı düşünülmektedir.
Daha önce değinildiği gibi, Gürcistan'ın, içinde bulunduğu koşullarda ve görünür gelecekte, Birliğe müzahir olması beklenmelidir.
NATO'nun Birliğe karşı tavır almaması; bilakis, destek vermesi beklenmektedir. Çünkü, ÖBDB, batılı ülkelerin oluşturduğu sistemin, uluslararası politikanın kalbinin atmaya başladığı bir coğrafyada mesafe alması anlamına gelmektedir. Birlik üyesi Türkiye'nin aynı zamanda NATO üyesi olması, Birliğin kazanımları olarak ifade edilebilecek bütün hususları, bir şekilde ve kısmen bile olsa NATO'nun kazanımlarına dönüştürecektir. NATO'nun genişlemeler ve özel katılımlar ile giderek sulandığının, işlevini yitirdiğinin ve bir yol ayrımına yaklaştığının ifade edildiği bir konjonktürde, Türkiye'nin ve Türkiye üzerinden Birliğin NATO içinde bir çekim alanı oluşturması ve ilgiyi üzerlerinde toplaması beklenmelidir. Bunun anlamı, NATO'dan Birliğe yönelik ciddi bir muhalefetin gelmesinin beklenmediğidir.
ABD, Birliğe muhalefet edecektir. Hatta, bu muhalefetin başlangıçta çok şiddetli olmasını da beklemek gerekir. Ancak, bu başlangıç tavrının fazla uzun ömürlü olmayacağı ifade edilebilir. 1990'lı yılların ilk yarısından itibaren uluslararası politikada bir gerileme süreci içine giren, giderek yüzüne içe çeviren ve 11 Eylül'deki terörist saldırı sonrasında bu durumu daha da belirginleşen bir ABD'nin, Birliğe olan muhalefetini başlangıçtaki dozda uzun süre devam ettirmesi oldukça güç gözükmektedir. Terör fobisinin etkisinde Amerikan kamuoyunda oluşan endişe, Yönetim'in dış politika tasarruflarının ve denizaşırı askeri faaliyetlerinin giderek daha çok sorgulanmasına neden olacaktır. Kamuoyu desteğindeki azalma, ABD'nin giderek içe dönmesine neden olacaktır. 11 Eylül'den sonra yoğunlaşan ABD karşıtlığı ve ABD'nin bir oldu-bitti ile Afganistan'a yerleşmesi, bu bölgelerde ABD'ye yönelik tehdit ve riskleri beslemiştir. ABD'nin bu bölgelerde varlığını sürdürmesinin maliyeti ile, bu bölgelerdeki ABD'ye yönelik hoşnutsuzluğun her gün biraz daha artacağı ve ABD'nin uzun süre buna katlanamayacağı düşünülmektedir. 11 Eylül sonrasında oluşan kamuoyundaki terör fobisinin, bir anlamda ABD'nin "yumuşak karnı"na dönüştüğü ifade edilebilir. Ayrıca, küreselleşmenin bumerang etkisinin, kaçınılmaz olarak Amerikan toplumunun "zenginliğini" ve "mozaik kültürünü", bir takım taleplerle birlikte öne çıkaracağını da gözden uzak tutmamak gerekir. Amerikan ekonomisinin son bir kaç yıldır yaşadığı sarsıntılar sonrasında kendisini toparlayamadığı dikkate alınırsa, denizaşırı askeri faaliyetlerin yüksek maliyetinin, giderek büyüyecek bir soruna dönüşmesi de beklenmelidir. Bütün bunlar, ABD'nin Birliğe karşı izleyeceği politikayı dengeleme bakımından anlamlı olan hususlardır. ABD'nin önde gelen firmaları ile, özellikle enerji alanında yapılacak bazı özel ticari sözleşmelerin de ABD'ye yönelik politikada bir araç olarak kullanılması mümkündür. ABD için, benzeri daha bir çok argümandan söz edilebilir.
ABD'ye ilişkin olarak belirilen bu hususların, ABD'nin başlangıçta şiddetle ÖBDB'ne karşı çıkmakla beraber, bu tavrının giderek güç kaybedeceğine ve zayıflayacağına işaret ettiği düşünülmektedir. Hatta, bu başlangıç dönemi geçtikten sonra, ABD'nin Birliğe bir şekilde destek vereceği bile tahmin edilmektedir.
AB'nin Birliğe ilişkin tavrının ise, başlangıçta ABD kadar şiddetli ve sert olmayacağı; fakat, süreklilik arz edecek bir olumsuzluğu içereceği düşünülmektedir. Avrupa ülkelerinin genelde Orta Doğu'nun enerji kaynaklarına bağımlı olması, AB'nin Birliğe çok katı bir şekilde muhalefet etmesini önleyecektir. ÖBDB karşısında RF'nun içine düşeceği durumun AB'ni politik, ekonomik ve güvenlik açılarından rahatlatacak olmasının da bunda etkili olacağı söylenebilir. Aynı şekilde İngiltere'nin Birliğe yakın duracağına ilişki beklentinin de bu değerlendirmede etkisi olduğu ifade edilebilir. AB'nin Birliğe ilişkin yaklaşımı üzerinde, AB'nin siyasal entegrasyon konusunda yaşayacağı gelişmeler etkili olacaktır. Genişlemenin pürüzsüz sürmesi, AB ile Birliği karşı karşıya getirecektir. Siyasal entegrasyon konusunda ciddi sorunlarla karşılaşılması ve/veya bu sürecin durması ise, Birliğin AB karşısında rahat olmasına hizmet edecektir. Ancak, AB üyesi "Birleşik Almanya"nın, her durumda Birliği karşısına almasını beklemek gerekir. Bununla beraber, Birlik karşısında RF'nun içine düşeceği olumsuz durumun, "Birleşik Almanya"nın işine geleceğini unutmamak gerekir.
Çin'in ise, belli bir noktaya kadar ÖBDB'ne destek vermesi, en azından başlangıçta Birliğe tepkisiz kalması beklenebilir. Birliğin Türk Dünyasında neden olacağı heyecanın Doğu Türkistan'a da yansıyacağı ve Çin'in de bundan rahatsızlık duyarak Birliğe karşı tavır alabileceği ileri sürülebilir. Fakat, bu tavrın fazla öne çıkmayacağı ve Çin'in bir noktaya kadar Birliğe olumlu bakmaya devam edeceği düşünülmektedir. Uzun dönemde ise, Birlik, Çin'in gerçek rakibi olacak gibi gözükmektedir.
ABD'nin anakarasına çekilme süreci içine girdiğinin, AB'nin genişleme sürecinin önünde ciddi engellerin bulunduğunun ve RF'nun dışarıdan ayakta tutulduğunun neden olduğu belirsizliklerle dolu bir ortamda, Çin'in, başlangıçta Birliğe destek vermek suretiyle bu belirsizlikten kısmen bile olsa kurtulmak isteyebileceği değerlendirilmektedir. Çünkü, Birliğin, Çin'in mevcut rakipleri karşısında mesafe alması, bu rakiplerin Çin karşısında da mevzi kaybetmelerine yol açacaktır. Çin'in yükselişini sürdürebilmesi ve "Pazar sosyalizmi"ni ülkesinde yerleştirebilmesi için, yakın çevresi ve komşuları ile bir süre daha iyi geçinmeye ihtiyacı vardır. Bu nedenle, halihazırda önünü kesmeye çalışanları bu çabalarından alıkoyacak her durum, Çin'in işine gelecektir. ABD'nin ve RF'nun Birlik ile ilgilenmek durumunda kalması, Çin'i hedef alan ABD ve RF politikalarının güç kaybetmesi anlamına gelecektir. Çin'in başlangıçta Birliğe destek vermesi, ABD ve RF'nun daha çok kaynağı Birlik için harcamasına yol açacaktır. Türk Dünyasında yaratacağı olumlu havaya ve heyecana rağmen, Birliğin kısa sürede Çin ile tek başına rekabet edecek bir konuma ulaşmasının oldukça güç olması da, Çin'in başlangıçta Birliğe destek vermesinde etkili olabilecektir.
Ayrıca, Çin'in giderek enerji yönünden dışa bağımlı hale geldiği dikkate alındığında, Birliğe vereceği destek üzerinden, enerji ihtiyacını doğudan, daha kısa ve ucuz yoldan karşılaması da mümkün olacaktır. Güneydoğu Asya'daki sorunlu coğrafyalar ve bu coğrafyalardaki enerji kaynakları, Çin için yüksek maliyet ve risk anlamına gelmektedir. Oysa, Birliğe destek vermek suretiyle, Çin'in enerji ihtiyacını daha az risk ve daha az maliyetle karşılaması mümkündür.
Çin konusunda, bütün bunlardan ayrı olarak ve farklı bir değerlendirme ile, Çin'in ekonomik, politik ve askeri güç olarak yükseliş içinde olması, bir kara ülkesi sayılmasından hızla sıyrılarak denizden ve ileriden savuma üzerine kurulu, politik ve ekonomik yansımaları da içeren, yeni bir politika ve anlayış içinde olması, bu ülkenin bugünden başlayarak dengelenmesi gereğini ortaya çıkardığı; bu gereğin de, Birliğe karşı olan aktörlerin, uzun dönemde Çin'i dengeleyebilecek bir potansiyele sahip olduğu için, aynı zamanda ve bir şekilde Birliğe destek vermelerine yol açabileceği ileri sürülebilir.
Bu noktada, Birliğin Çin ve RF üzerindeki muhtemel etkilerinin, Japonya'nın dikkatini çekmesini ve bu ülkenin Birliğe destek vermesini de beklemek gerekir. Uzun dönemde, Birliğin Çin ile rekabet edebilecek güçlü bir aktör görülmesi ve Japonya'nın enerji kaynakları yönünden çok büyük oranda dışa bağımlı bulunması, bu ülkenin Birliğe müzahir olması sonucunu doğurabilecektir. 1990 sonrasında gerçek gücünü uluslararası politikaya tam olarak yansıtamamanın sıkıntıları içinde olduğu düşünülen Japonya ile Birliğin, ortak bir platform oluşturarak, bu platform üzerinden paralel politikalar izlemesi mümkün görülmektedir. Birlik mesafe aldıkça, Birlik-Çin ilişkileri gerileyecek ve Çin ile Birlik giderek daha çok karşı karşıya gelecek ise, bu durumun Japonya ile Birliği birbirine yaklaştırıcı etkisi görmezlikten gelinemez. Birliğin, Japonya'nın dünya ekonomisi üzerindeki ağırlığını da gözeterek, daha kuruluş aşamasında iken bu ilke ile yakın ilişki içinde olmasında yarar olduğu düşünülmektedir.
Ada'daki varlığını korumasını ve sürdürmesini desteklediği, Doğu Akdeniz'in ve Ada'nın artan stratejik değerinden yararlanmaya devam edeceği, İskenderun Körfezi'ni kontrol üzerinden elde edeceği dolaylı avantajları sürekli artacağı, asıl önemlisi sürekli birlikte hareket ettiği ABD genel bir iniş süreci içinde olduğu ve Avrupa'da çoğu kez yalnızları oynadığı için, İngiltere'nin de Birliğe karşı kesin ve net bir tavır almayacağı beklenmektedir. Hatta, tıpkı Japonya gibi, İngiltere'nin de kuruluş aşamasından itibaren Birliğin yakın ilişki içinde olması gereken ülkelerden biri olduğu söylenebilir. Belki, burada, yeniden şekillenmekte olan uluslararası politikada, Birliğin Japonya ve İngiltere ile birlikte oluşturabilecekleri yeni bir eksenden/kutuptan söz etmek de mümkün olabilir.
Ön Asya Bağımsız Devletler Birliği için, daha bir çok şey söylenebilir ve değerlendirmelerde bulunulabilir. Ancak bu çalışmaya konu Ön Asya Bağımsız Devletler Birliği, bir ideali, bir ülküyü çıkış noktası alır, bunu gerçekleştirmeye yönelik değerlendirme ve görüşleri içerir. Büyük Atatürk'ün Türk Birliği'nin bir gün hakikat olacağına olan inancı ve ideali üzerine kuruludur. Ve yine Büyük Atatürk'ün bu inancının nesilden nesile aktarılarak yaşatılmasını amaçlar.
Son 10-15 yıldır ulusal ve uluslararası politikada "21. Yüzyıl Türkler'in asrı olacaktır", " 21. Yüzyıla Türkler damgasını vuracaktır" türünden söylemler ile karşılaşıldığı hatırlanacak olursa, bu çalışma ve çalışmada geçen ÖBDB, bu söylemleri eyleme dönüştürme ve temelde bu yöndeki fikri birikimi harekete geçirme düşüncesinin ürünüdür.
Bu çalışma, aynı zamanda, insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve benzeri değerleri öne çıkaran, bu yolla ülkelerin iç işlerine karışarak o ülkelerin ufalanmasına/parçalanmasına neden olan ve küreselleşme adı altında uygulamaya konulan yeni emperyalizme ve sömürgecilik anlayışına, hem karşı duruşu ve direnmeyi ifade eder, hem de geleceğe ışık tutmak ve ümit aşılamak suretiyle ulusal birliği pekiştirmeyi amaçlar. Büyük Atatürk'ün ve genç Türk Cumhuriyetinin mazlum doğu uluslarını bir güneş gibi aydınlatmasında olduğu gibi, Ön Asya Bağımsız Devletler Birliği de, günümüz de küreselleşme karşısında ulusal direnişleri ve güç birliğini teşvik edip besleyecek, sömürülerek yoksulluk çukuruna atılmak istenen ulusları ve toplumları bir güneş gibi aydınlatacaktır.
Son bir husus, belirsizliğin, mutsuzluğun ve kaosun hakim olduğu, hayatın günlük yaşamı idame etme telaşı içinde geçtiği bir ortamda kimliklerini unutan, hızla ilgisiz ve duyarsız bir topluma dönüşen Türk toplumu için, bu ve benzeri çalışmaların yaşam ve gelecek olduğu unutulmamalıdır. Bu tür bir çalışmaya vesile olduğu için, Sayın Muzaffer Özdağ'ı bir kere daha rahmetle anıyorum. Ruhu şad olsun. 28 Eylül 2002/Ümitköy-Ankara
* Bu çalışma, Ü.Özdağ, Y.Kalafat ve M.S. Erol tarafından derlenen çalışmaların yer aldığı, "21. Yüzyılda Türk Dünyası Jeopolitiği-Muzaffer Özdağ'a Armağan", Cilt I, Ankara, ASAM Yayınları, 2003, s. 67-80 arasında yayınlanmıştır.
* * Prof. Dr., Gazi Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve POLSAR Başkanı.
http://www.jeopolsar.com/22.htm