Stratejik yorum No:212
Gülçin KOÇBİL*
Son aylarda Kıbrıs’ta mülkiyet hakkı ile ilgili yaşanan gelişmeler Kıbrıs’ta iki devletli yapının tanınmasına yol açacağı yorumlarını da beraberinde getirmiştir. Geçtiğimiz günlerde Kıbrıs Rum Kesimi’ne başvuran bir Kıbrıs Türkü’ne mülkiyet haklarının geri verilmesi bu iddiaları güçlendirmektedir. Her ne kadar KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat bunun, Rum Kesimi’nde Mayıs ayında gerçekleşecek seçimler öncesi bir oyun olduğunu ileri sürse de, mülkiyet konusundaki gelişmeler 2005 yılının son günlerinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin İksenidis-Aristis davasındaki kararını tamamlar niteliktedir. Bu sorunun tam anlamıyla çözümü için ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne düşen görev çok önemlidir.
Bilindiği üzere 22 Aralık’ta AİHM tarafından verilen kararla KKTC’nin sınırları içerisinde kalan mülkiyet haklarıyla ilgili davaların hukuki çözümleri KKTC’ye bırakılacak denmişti. Böylelikle 10 yıl önceki Loizidu davasında verilen Türkiye aleyhine tazminat ve taşınmazı iade kararının aksine, benzer şekilde hak ihlalleri bulunduğuna karar verilen İksenidis-Aristis davasında Türkiye ve KKTC için bir dönüm noktası olmuştur. Bu davada Türkiye suçlu bulunmuş olsa da, AİHM’deki Türkiye’ye karşı açılan mülkiyet davalarının çözümünde iç hukuk yollarına başvurulması gerektiğine karar verilmiştir. Bunun için ise KKTC’de kurulan Tazmin Komisyonu’nın, tanınan üç aylık sürede kurulup çalışabilmesi için gerekli düzenlemelerin yapılması ve komisyonun etkin kılınması şart koşulmuştur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uyumlu bir yapının öngörülmesi de bu şartlardan biridir. Bu üç aylık sürenin tamamlanmasına ise sadece bir ay kaldı. Bu da Kuzey Kıbrıs’taki çalışmaların hızlanması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Peki bu komisyon ne gibi özelliklere sahiptir?
Bir mahkeme gibi görev yapan Tazmin Komisyonu’nun kararları bağlayıcı niteliktedir ve temyize açıktır. Sadece tazminat karar yetkisine sahip olamayan Komisyon, gerektiğinde iade veya takas kararlarını da verebilecek. Komisyon, İksenidis-Aristis dışındaki KKTC’ye yönelik benzer davaları da ele almakla yükümlü olacaktır, tabi bunun için öncelikle bu üç aylık süre sonunda AİHM’nin Tazmin Komisyonu’nu hukuki bir çözüm yeri olarak görmesi gereklidir. Komisyonun AİHM nezdindeki olumsuz niteliği ise yetki alanlarının askeri bölgeleri kapsamaması. Gerek kamu mallarında gerekse askeri bölgelerde mülkiyet hakkının iadesi mümkün değildir. Bir diğer dezavantajı ise başvurularda karşılaşılacak sorunlar. Rumların hukuki meselelerin çözümü için Komisyona başvurup başvurmayacağı hala belirsizliğini korumaktadır. Her ne kadar AİHM’nin kararında KKTC’den bahsedilmese de Türkiye’ye bağımlı yerel yönetim ifadesi, KKTC’ye başvurulması anlamına gelmesinden ötürü Rumları rahatsız etmektedir. Peki bu durum, iki devletliliğe nasıl yol açacak?
Bilindiği üzere 10 yıl önceki Loizidu davasıyla Türkiye tazminata mahkûm edilmiş, aralarında İksenidis-Aristis’in de bulunduğu pek çok kişi bundan cesaret alarak AİHM’ye başvurmuştu. Bu dava aslında Rumların ilerleyen dönemlerdeki politikalarını yönlendiren bir unsur olmuştur. Papadopulos’un özellikle 24 Nisan referandum sonrası yaptığı açıklamalarda, mülkiyet hakkı davalarından vazgeçemeyeceklerini vurgulaması önemlidir. Kıbrıs Rum Kesiminin uzlaşmazcı davranışları bu dönem itibariyle BM yetkilileri ve AB tarafından eleştiriye uğramaktadır. Nitekim bu davayla birlikte Rumların uzlaşmacı bir yaklaşım sergilemezlerse ve Türklerle masaya oturmazlarsa kaybeden tarafın kendileri olacağına işaret edilmektedir. Loizidu davasının ardından bir anlamda uzlaşmazcı tavırlarına gözdağı verilen Türklerle benzer şekilde, bu sefer de Rumlara gözdağı verildiğini söylemek de mümkündür. Komisyonun vereceği iade kararlarının ardından vereceği KKTC tapuları bu anlamda Rum taşınmazlarının işletilme haklarının ve dolayısıyla yabancıların bu bölgedeki alımlarını yasallaştırarak KKTC hukuk idaresinin tanınmasına yol açacaktır. Diğer yandan AİHM’nin vereceği bu karar, bu komisyona yasallık sağlayacak ve KKTC yasama organı uluslararasında tanınacak norm yaratmış olacak, böylece KKTC tanınarak, adanın taksimi meşrulaşmış olacaktır. Bu da sorunları masada değil, mahkemede çözme politikasına sahip Rumları zor durumda bırakacaktır. Eğer Rumlar AİHM kararını görmezden gelirler ve halkın Komisyona başvurmasını engellemeye çalışırsa Avrupa Konseyi ile ters düşeceklerdir. Bu açıdan bir anlamda bu davayla Türkiye, Kıbrıs konusunda BM ve AB’de gösteremediği başarıyı Avrupa Konseyi nezdinde başarmıştır.
Bütün bunların yanında son dönemde Talat’ın ABD Dışişleri Bakanınca davet edilmesi, İngiliz Dışişleri Bakanı Jack Straw’un KKTC ziyareti ve Türk Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün Kıbrıs’ta çözüme yönelik açıklamaları Kıbrıs’ta düğümün yavaş yavaş çözülmeye başladığının ilk sinyallerini vermektedir. Son günlerde çıkan haberlerde ABD’nin KKTC’yi tanıma hazırlığında olduğuna dair iddialar da Kıbrıs’ta barış havasına olumlu katkıda bulunmaktadır. Şimdi gözler 22 Mart’ta AİHM’nin Tanzim Komisyonu ile ilgili kararlarına çevrili, Kıbrıs’ı gelecekte neyin beklediğini merak edilmektedir. Bu önemli karar Tanzim Komisyonu’nun etkin kılınmasına bağlı olduğundan, önümüzdeki bir aylık süreçte esas görev KKTC’ye düşmektedir.
*TASAM Avrupa Birliği Çalışma Grubu Uzman Yardımcısı