Avrupa Birliği’ne üyelik sürecimizde başlangıçtan beri büyük sıkıntılar yaşadığımız malum. Bugün yine böyle sıkıntılı bir dönemden geçiyoruz.
Aslında Birlik’le tam üyelik müzakerelerine başlayan ve 3 Ekim 2005 tarihinden itibaren artık bir katılım ülkesi statüsü elde eden Türkiye’nin AB ile bir soğukluk dönemine girmesi ve bilhassa kamuoyumuzun AB’den uzaklaşma emareleri göstermesi, AB kamuoyunda da Türkiye hakkında olumsuz tezahürlerin artması çelişkili bir durum yaratmakta. Normal olarak iki taraf arasında tam tersi bir durumun, yani karşılıklı yakınlaşma ve anlayışın artması gerekirken, bizim ilişkilerimize güvensizlik ve uzaklaşma hakim olmaya başladı.
AB üyesi olan tüm ülkeler adaylık süreçlerinde, her biri farklı nedenlerle, bu tür sıkıntılı dönemleri geçirdiler. Nüfusu kalabalık, siyasi ve ekonomik ağırlığı fazla olan ülkelerin adaylıkları ise çok daha sancılı geçti. Bu son kategoriye giren ülkelere örnek olarak İngiltere ve İspanya gösterilebilir. Her iki ülke de Soğuk Savaş döneminde müracaat ettiler. O zamanki stratejik koşulların elverişli olmasına rağmen İngiltere iki defa reddedildi. On yıldan fazla bir zamanda üye olabildi. İspanya’nın müzakereleri açıldıktan itibaren üyeliğe kavuşması 7 yıl sürdü. Polonya da öteki Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile birlikte iki Avrupa’nın birleştirilmesi stratejisi çerçevesinde, kendi komşularından çok daha çetin müzakereler sonucunda üye oldu.
Gönüllü irade unutuldu...
Bu müzakere süreçlerinde yaşanan güçlüklerin önemli bir bölümü genellikle, eski üyelerin Birlik içinde sahip oldukları avantajlı konumlarından fedakârlığa razı olmamalarından kaynaklandı. Eski üyeler, kendi lehlerine kurulan dengelerin yeni gelecek büyük ülkeler tarafından bozulmasını istemediler. Genişleme dolayısıyla kaçınılmaz şekilde maruz kalacakları kayıplarını telafi etmek için yeni gelecek olanlardan sürekli veya geçici tavizler koparmaya çalıştılar. Aday ülkelerin bu isteklere gösterdiği direnç ise müzakere süreçlerini gerginleştirdi ve uzattı. AB, hemen her büyük genişleme operasyonunda bu tür büyük güçlükler ve derin bunalımlar yaşadı. Bu bunalımlara sebep olan nedenlerin ortak bir noktası var. O da, hem üyelerin, hem de adayların, genişleme müzakereleri sırasında Birliğin kuruluş felsefesinin temelinde yatan egemenlik paylaşımı ve gönüllü irade ilkelerini çoğu zaman unutup, güçler dengesine dayalı klasik ittifaklar diplomasisi geleneklerine geri dönmeleri. Bu bunalımlardan çıkılıp genişlemelerin başarıya ulaşması ise ancak güç politikalarının terk edilip, bunların yerini yeniden Roma Antlaşmalarının ruhunda yatan gönüllü irade anlayışına bırakması ile mümkün oldu. O dönemlerde dayatma zihniyetinin terk edilip söz konusu krizlerin atlatılmasını sağlayan gönüllülük ve paylaşma anlayışının Birliğe tekrar egemen olmasında ise, o zaman görev başında bulunan Avrupalı liderlerin devlet adamlığının ve geniş ufukluluğunun büyük rol oynadığı hiç şüphesiz yadsınamaz.
Ne var ki AB, çok yakın geçmişte yaşadığı bu tecrübelere rağmen bugün de, bir kere daha güçler dengesi diplomasisine prim veren, gönüllülük ve paylaşma anlayışından uzaklaşan ve Avrupa projesinin temel hedeflerini göz ardı eden istikrarsız bir mecraya sürüklenmekte. Ulusal egoizmleri ve içine kapanma eğilimlerini su yüzüne çıkaran bu geriye kaymanın, geçen yıl aşağı yukarı bu zamanlarda Fransa ve Hollanda’da yapılan halkoylamalarında AB Anayasası’nın reddinden kaynaklandığı biliyoruz. Fransa ve Hollanda halklarını bu ret kararına götüren temel nedenler ise, Birliğin eski üyelerinin küresel rekabet ortamının siyasi, ekonomik ve sosyal koşullarına ayak uyduramamaları ve bu koşulların gerektirdiği önlemleri almamaları, bu nedenle yatırımların durması, issizliğin artması ve sosyal sorunların, kitlelerde karamsarlığa yol açan ve halen de devam eden siyasi ve sosyal krizlere dönüşmesinden doğmakta. Ama nedenleri ne olursa olsun Avrupa entegrasyon hareketinin yeniden içine girdiği buhran projenin orijinal hedefini, geçmişte zaman zaman olduğu gibi simdi de, bir kere daha gözlerden uzaklaştırıyor.
AB’de tartışmaların merkezinde Türkiye var
Oysa Avrupa Birliği bir siyasi proje. Vizyonunu tarihi ve coğrafyayı tehdit olmaktan çıkaran bir bakışta çiziyor. Buna imkan veren güç ise, yukarıda da belirttiğimiz gibi gönüllü paylaşımcılık iradesi. Projenin yaşayabilmesi ve karşılaştığı güçlükleri yenebilmesi ancak bu gönüllü iradenin sürekli tazelenmesine bağlı. Avrupa’nın var oluş nedeni ve bütünleşme sürecinin meşruiyeti, Avrupa Birliği’ni kuvvetler dengesine dayalı bir ittifak haline getirmekte değil, gönüllü iradenin sürekli tazelenmesini sağlayacak etik sorgulamayı gerçekleştirmekte bulunabiliyor. Birliğin, gelinen bu noktada kendine yeni bir tartışma ve düşünme zamanı verdiğini görüyoruz. Muhtemelen Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçim sonucunun alınmasına kadar devam edecek olan bu tartışmaların odağında yer alacak temel konulardan biri de Türkiye olacak. Ülkemiz halen zaten Avrupa tartışmalarının merkezinde. Bu nedenle bizim de bu tartışma ve sorgulama zeminine katkı getirmemiz bir zaruret halinde karşımıza çıkmakta.
AB kendi temel ilkelerini çiğniyor
Ne var ki AB kendi kendini sorgulama dönemini başarıyla bitirip, sıkıntılarını üzerinden atamadıkça, kendi kuruluş felsefesine avdet edemedikçe, bizimle de sağlıklı bir diyalog kurması mümkün olamıyor. Örneğin Papadopulos gibi, Kıbrıs’ta birleşmeye karşı, BM çözüm planına karşı, BM arabuluculuğuna karşı olduğunu açıkça beyan eden ve Ada’da çözüm için Roma Antlaşmalarının temelinde yatan egemenlik paylaşımı, yerinden yönetim ve ortak mukadderatı paylaşma gibi AB ilkelerini reddeden bir liderin Birliğin Kıbrıs politikasını oluşturması, sırf Türkiye-AB ilişkilerini ve Türkiye’nin katılım sürecini etkilemekle kalmıyor; AB, kendi ilkelerinin Papadopulos tarafından çiğnenmesine göz yumarak aynı zamanda Kıbrıs sorununun çözümünü de geciktiriyor ve Birliğin bir etnik ihtilafın içine çekilmesine yol açacak şekilde, zaten pek güvenli bir yer olmayan Doğu Akdeniz’de istikrarsızlık ve belirsizliklerin artmasına da sebep oluyor.
AB, ne yazık ki 1821’den beri Helenizm’in temel stratejisi doğrultusunda, yani Türklere karşı Yunanlıları korumak için Avrupa’yı birleştirme hayalinin gerçekleştirilmesine böylece alet edilmiş olmakta. ‘Haydut Devletler’ adı verilen ülkelerdeki halklara bile reva görülmeyen iktisadi, siyasi ve kültürel izolasyonun, BM Planı çerçevesinde çözüm, birleşme ve barış istediğini bizzat AB’nin düzenlediği halkoylaması ile ispat etmiş olan Kıbrıslı Türklere, Birlikçe hâlâ dayatılmasının başka izahı olabilir mi? Kıbrıslı Türkler, aynen Kosovalı Müslümanlar gibi etnik temizliğe maruz kaldılar. Kosovalılar şimdi bağımsızlık talep ediyor. AB onların bu talebini reddetmiyor. Türkler bağımsızlık değil birleşme istiyorlar. Aldıkları karşılık, izolasyonların devamı! İzolasyonların kaldırılması ve Kıbrıs sorununun çözümü Birlik çapında siyasi irade oluşturulması için hiçbir çaba harcanmadan, sırf Konsey ve Komisyon hukukçuları arasında prosedürsel pinpon maçları ile çözülebilir mi?
Etnik lobiler ve riyakârlık
Avrupa ülkelerinde Türkiye karşıtı etnik lobiler şimdiye kadar görülmemiş şekilde Türkiye aleyhtarı faaliyetlerine hız kazandırdılar. PKK terör örgütü, aynen 22 yıl önce 1984 yılında, yani Türkiye askerî rejimden çok partili siyasi rejime geçtiği zamanda olduğu gibi, bu kez de ülkede köklü reformların gerçekleştirildiği ve AB ile tam üyelik müzakerelerine başlandığı bir anda silahlı saldırıya geçti. Adeta IRA taktikleri ile Türkiye’yi ve Türk hükümetini Avrupa basınına, liberal çevrelerine ve siyasi güçlerine hasım ilan etmeye, yurtiçinde öfke ve nefret yaymaya çalışıyor. Doksanlı yıllarda öğretmenleri öldürüyordu. (147 öğretmenimiz şehit olmuştur.) Şimdi çocukların arkasına saklanıyor. Bu vahşet karşısında Türk halkının Avrupalı partnerlerinden gerçek bir dayanışma görememiş olmasının, Türkiye’de son yapılan kamuoyu yoklamalarında AB’ye verilen desteğin azalmasında rol oynamamasına imkan var mı?
Evet tüm bu soruların yanıtları bugün AB ile yaşadığımız gerginlikleri bir ölçüde izah etse de, var olan sorunların tam olarak anlaşılmasına yetmiyor. Çünkü bizden kaynaklanan sorunlar da var. Bu sorunların başında ise, Türkiye’de geçmişte olduğu gibi bugün de, siyasi partilerin, karar vericilerimizin, hatta aydınlarımızın Avrupa projesinin özüne gerçek bir ilgi göstermemeleri ve projeyi düşünmeden üyeliği düşünmeleri gelmekte. Öteden beri var olan bu durum bugün, Avrupa’da yaşanan sosyal sorunlar ve karamsarlıklar ile Türkiye karşıtı etnik lobilerin etkin faaliyeti dolayısıyla ciddi bir tehlike arz ediyor. Çünkü Avrupa projesinin bugün vardığı aşamada, Avrupa’nın geleceği tartışması ile Türkiye’nin üyeliği konusu iç içe geçmiş durumda.
Bizden kaynaklanan sorunlar
Biz tarihimizde Avrupa’da meydana gelen gelişmelere zaman zaman gözümüzü kapadık. Fransız ihtilalinden sonra İstanbul’da Fransa Sefareti’nin önünde yakalarına mavi beyaz kırmızı kokart takıp XVI’ncı Louis aleyhine gösteri yapan Fransızları kralın büyükelçisinin Bab-ı Âli’ye şikayeti üzerine zamanın sadrazamının elçiye “Yakalarına mavi beyaz kırmızı kokart değil, kafalarına üzüm küfesi geçirseler bizi alakadar etmez.” diye verdiği yanıt o tarihlerde Fransa ihtilalini nasıl değerlendirdiğimizi çok iyi anlatır.
Avrupa projesi yalnızca kurumsal ve teknik bir proje değil. Geleceğini Kıta’nın konjonktürel dalgalanmaları tayin etmiyor. Siyasi, iktisadi ve sosyal iniş çıkışların ötesine geçen uzun erimli tarihsel, stratejik ve jeopolitik içerikli bir proje. Bu kavramlar yalnız şimdi değil 1957’lerden beri kilit önemde. Avrupa Birliği, Avrupa’nın yeniden kurulması girişimi anlamını taşıyor. Bu girişimin henüz başındayız. Bir Kıta’nın yeniden kurulması kırk-elli yılda gerçekleşmez. Projenin tamamlanması daha birçok on yıllar alacak. Süreç daha birçok krizlerden geçecek.
Eskiden AB sadece tarım, ticaret, ekonomi ve Gümrük Birliği’nden ibaretti. Bugün toplum yaşamının hemen her yönünü kapsayan bir yoğunluk kazandı. İç güvenlik, dış güvenlik, göç, adalet, çevre, tüketicinin korunması, bilim ve teknoloji, eğitim, rekabet, para gibi gündelik hayatımızı oluşturan her konuda ortak kurallar, ortak politikalar var. Otuz beş başlık dediğimiz konular aslında 25 ülke arasındaki otuz beş konudaki entegrasyon alanları. Bu alanlar, yeni üyelerin katılması ve küresel gelişmelerin zorlamasıyla giderek genişliyor, muhtevaları zenginleşiyor. Eskiden Topluluk içinde yer almayan kavramlar Birliğin temel ilkeleri haline geliyor. Çünkü Avrupa projesi statik bir oluşum değil. Dış dinamikler var. Kendi dinamikleri var. Aynen yaşayan ve gelişen bir bitki gibi sürekli değişim içinde.
Örneğin bizim için de önem taşıyan Birliğin “ulusal kimliklere” saygı göstermesi kavramı, AB’nin temel antlaşma metinlerinde yoktu. Çünkü ihtiyaç da yoktu. Avrupa dinamiği, Birliği henüz dengeleme noktasında değildi. Bu kavram antlaşmalara 1992 Maastricht’le girdi (madde F1). Daha sonra Amsterdam (97) ve onay sürecine sunulan Avrupa Anayasası (04) da bugünkü şeklini aldı. Bu örnekte değişim, Avrupa’nın duyarlılıklarının da süreçte dikkate alındığını gösteriyor.
EMEKLİ BÜYÜKELÇİ
13.04.2006
http://www.zaman.com.tr/?bl=yorumlar&trh=20060416&hn=275430