Cengiz ÇANDAR
cengizcandar@referansgazetesi.com
MİT değerlendirmesi, Irak petrol yasası, 'Benelüks Modeli'
Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) eski yöneticilerinden birinin, MİT Müsteşarı Emre Taner’den söz ederken “istihbaratçı niteliğinden ziyade tahlilci yanının ağır bastığını” söylediğini hatırlıyorum.
MİT Müsteşarı, hakkındaki bu değerlendirmeyi doğrularcasına, geçen hafta kuruluşunun 80'inci yıldönümü vesilesiyle üzerinde önemle durulması gereken bir açıklama yaptı.
Açıklamasına tepki gösterenler, açıklamanın içeriğinden rahatsız olmuşlardı. Doğrudan içeriğe değinmeden, Emre Taner’in bu görüşlerini, niçin Başbakan’a bildirmek ya da MGK’da açıklamak yerine kamuoyu ile paylaştığını öne sürerek itirazlarını “bürokratik teamül”e gönderme yaparak dile getirdiler.
Bu gibi kişilerin, Genelkurmay Başkanı ya da kuvvet komutanlarının “kamuoyu ile paylaştıkları” açıklamalara, aynı gerekçeyle hiç itiraz etmediklerine bakılırsa “sorun”un “bürokratik teamül”den ziyade Emre Taner’in açıklamalarından kaynaklandığı anlaşılır.
MİT Müsteşarı, aslında, birçoğumuzun yıllardır yazıp çizdiğini ve söylediklerini dile getirdi ve iyi yaptı. MİT web sitesinde yayımlanan açıklamasının en can alıcı üç bölümünü kaydedelim:
1. “Dünyadaki tüm değerlerin, ilişkilerin, sistemlerin ve düzenlerin, ister sosyal-ekonomik-siyasi ister ahlaki-dini olsun yeniden şekillendiği ve hatta tanımlandığı bir süreç içinde bulunmaktayız. Yaşadığımız bu süreç, aynı zamanda, parçası olduğumuz uluslararası sistemin de kuralları, başrol oyuncuları ve figüranlarıyla mevcut olandan çok farklı bir boyutta yeniden belirlenmeye ve hatta doğmaya çalıştığı bir döneme
kaynaklık etmektedir...
2. “İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın ilk çeyreği, uluslararası ilişkiler ve güvenlik alanında yüzyıl boyunca önemli değişimlere yol açacak parametrelerin gelişmekte olduğu bir evreyi de işaret etmektedir. Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus-devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler sadece gelişememekle ve dünya yönetiminde söz sahibi olanlar arasına dahil olamamakla kalmayacak; aynı zamanda birçoğu günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir."
3. “... Yeni sorun ve tehditler doğrultusunda 21. yüzyılda doğuya doğru genişleyen dinamik bir alan söz konusu olmakta ve bu durum Türkiye'nin gittikçe genişleyen bir alanda merkezi pozisyon kazandığını/kazanacağını göstermektedir. Bu süreç içinde Türkiye, gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da 'bekle-gör-tavır al' taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir...”
Bütün bunlar yerinde ve objektif saptamalar. Bunları, Türkiye açısından önümüzdeki dönem izlenmesi gereken strateji ve politikalar için “tercüme” edersek, şu sonuçlara varmamız kaçınılmazdır:
1- Türkiye’nin, özellikle ve öncelikle Irak politikası değişmek zorundadır. Irak’ın, önümüzdeki dönemde dünyada ve Ortadoğu’da değişim dinamiklerini en ziyadesiyle harekete geçirecek coğrafya olacağı besbellidir. Türkiye’nin Irak politikasının esasları ise Soğuk Savaş döneminde ne ise sonrasında, hatta Irak Savaşı’nın (2003) ardından beri bile temel bir değişikliğe uğramamıştır. “Irak’ın toprak bütünlüğünden yanayız” demek, bir “siyasi pozisyon”dur ama “değişime ayarlı” bir politika değildir.
2- MİT Müsteşarı’nın, “Türkiye, gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da 'bekle-gör-tavır al' taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir. Yalnız savunma pozisyonunda olmak Türkiye’ye haiz şartlar nedeniyle kabul edilemez bir davranış olacaktır” açıklamasıyla Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Irak’ın, Türkiye için, AB sürecinden bile öncelikli hale geldiğini” bildirmesi ve Beyrut yolunda bize söylediği “Irak’taki süreci hassasiyetle takip etmeliyiz. Tribündeki seyirci gibi kalamayız” şeklindeki sözleri eşanlamlıdır.
Ancak bu yaklaşımı, bildik “anti-Kürt” vurguyla sürdürmek ve “PKK gerekçesi” ya da “Kerkük’teki muhtemel gelişmeler”e bağlı olarak Kuzey Irak’a “askeri müdahale” öngören bir “pro-aktif” tavra çevirmek hem gerekmez hem gerçekçi değildir hem de “değişime uyarlı bir strateji” benimsemek değildir.
3- Tam tersine, Türkiye’nin Irak Kürtleri ile İran’ın Irak Şiileri ile kurduğu veya Arap dünyasının Irak Sünnileri ile sahip olduğuna benzer bir ilişki oluşturması şarttır. Yani, Türkiye ile Irak Kürt yönetimi arasında bir “symbiosis” gerekiyor. Şu an, Türkiye’nin görünen Irak politikası bunun tam ters yönünde hareket ediyor.
Irak’ta pek yakında parlamentodan geçip yasalaşması beklenen petrol yasa taslağı, ilk bakışta 1972’de millileştirilen Irak petrolünün yeniden yabancı petrol şirketlerine açılması gibi “radikal” bir dönüşü ifade ediyor. Yani, ideolojik bakış açısıyla Irak petrolünün “emperyalist iştahı doyuracak” bir düzenlemeye sokulması gibi algılanmaya uygun. Ne var ki, dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerinin sahibi Irak’ta petrol endüstrisi acınacak hale geldi. 21'inci yüzyılın teknolojik devrimi ve küresel ekonominin rekabet şartlarına uyabilmesi için mevcut şartlarda bu petrol yasasından başka çaresi kalmamışa benziyor.
Üstelik, Irak Anayasası’nın, petrol ve gaz konusunu düzenleyen 111 ve 112'nci maddeleri, böyle bir yasaya “hukuki çerçeve” de sağlıyor. 112'nci maddenin ikinci bendi şöyle: “Federal hükümet, üretici bölge ve vilayet hükümetleri ile ortaklaşa olarak, piyasa ilkelerinin en ileri tekniklerini kullanarak ve yatırımı teşvik ederek, Irak halkının en yüksek yararına olacak şekilde, gerekli stratejik politikaları formüle ederler.”
Irak’ta şu anda “anayasal” konumda tek bölge hükümeti, "Kuzeyde Kürdistan Bölge Hükümeti". Adı böyle. Anayasanın 141'inci maddesi, petrol yasası görüşmelerine katılmış olan bu hükümete şu sağlam güvenceyi getiriyor:
“Kürdistan bölgesinde 1992’den beri çıkarılmış olan yasalar ve Kürdistan Bölgesi Hükümeti tarafından, mahkeme kararları ve sözleşmeler dahil olmak üzere alınmış kararlar, Kürdistan bölgesi yasaları gereğince, bölgedeki geçerli oluşum tarafından iptal edilmedikleri ve değiştirilmedikleri takdirde ve anayasa ile çelişmedikçe yürürlükte kalacaklardır.”
Tüm maddeleri birlikte ve Irak Anayasası’nın “federalist” ruhu ışığında düşündüğümüzde;
1- Türkiye’nin Kuzey Irak’taki otorite ile “yakın ilişkiler” kurmakta siyasi ve ekonomik çıkarları ortaya çıkıyor. Zira, Türkiye ile Irak Kürtleri arasında makas ne zaman ve ne kadar geniş biçimde açık kaldıysa PKK’nın manevra alanı genişlemiş ve Irak Kürtleri, PKK’yı Türkiye’ye karşı “koz” olarak kullanma lüksü elde etmişlerdir. Yakınlaşma ve “symbiosis” ne ölçüde sağlanmışsa, PKK, makasa gelmiştir.
2- Çıkması muhtemel yeni petrol yasası, Türkiye’ye Irak Kürtleri ile sadece “symbiotic” bir ilişkiyi şart koşmuyor; Türkiye’nin Batı ile bölge arasında bir “enerji transit yolu” olarak stratejik önemini ve değerini de pekiştirecek bir imkân sağlıyor...
Mehmet Ağar’ın, Irakla -“Kürt meselesi”nin çözümünü de kapsayan- “Benelüks Modeli ilişki”den murat ettiği böyle bir şey olmalı... |