...:::FOR YOUR SUGGESTIONS "epostaadresi@yahoo.com" MUSTAFA ÖZKAYA:::...
 

 RETURN TO MAINPAGE / ANASAYFAYA DÖN  

Ortadoğu’nun Cazibesi, ABD ve Türkiye: -Türk Ordusu Kürkük’e girmeli midir?-

February 24 2007 at 1:19 AM
No score for this post

By Dr. Özkan AÇIKGÖZ  (Login perspektif)
Forum Owner


Response to IRAK’TA SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR TÜRKMEN İNİSİYATİFİNİN ŞİFRESİ

 

Ortadoğu’nun Cazibesi, ABD ve Türkiye

-Türk Ordusu Kürkük’e girmeli midir?-

                                                           Dr. Özkan AÇIKGÖZ*

 

1.Ortadoğu’nun Vazgeçilmez Cazibesi:

Ortadoğu tarih boyunca dünya siyasetinin mihveri olmuştur. Bu bölge, dünya coğrafyasının merkezidir. Buranın merkezi ise, Irak ve çevresidir. Ortadoğu ve özellikle Irak, dünya tarihinin en istikrarsız bölgesidir. Geniş ve dar çemberiyle bu bölge, en eski geçmişten günümüze kadar sürekli dış müdahalelerle yüzleşmek durumunda kalmıştır. Sümer’lerden itibaren bu durum böyledir. Söz konusu kavim dahi bölgeye muhtemelen dışarıdan gelen daha savaşçı ve organizatör bir toplumdur. Daha sonraki topluluklar da farklı değildir. Akadlar da, Asurlar da, Elamlar da, diğerleri de aynıdır. Bununla beraber en çok bilinenleri, sırasıyla İskender ve müdavimlerinin şekillendirdiği Helenist dönem, bunları takiben Roma ve son olarak Bizans’tır.

Bu bölge dünya üzerinde ilk tarımın yapıldığı dört su boyu ovasından ikisini bünyesinde barındırır. Denize dökülmeden önce birleşen Fırat ve Dicle burada, İndus, Sarı Irmak ve Nil bu bölge dışındadır. Söz konusu nehirlerin boyunca uzayan verimli topraklarda binlerce yıl bereketli tarım faaliyetleri yapılmıştır. İnsanlık bu faaliyetin mahsullerinden binyıllarca istifade etmiştir. Bu nehirlerin boyunca uzayan şeritler üzerinde tarımdan artan ürünle büyük bir zenginlik oluşmuştur. Bu ise, tarihte ilk defa beraberinde tarımsal üretimin dışında üretim yapan toplumsal örgütlenmelere imkân vermiştir. Söz konusu örgütlenme, ‘şehir’ olarak kararlı bir yapıya ulaşmıştır. Şehirler, medeniyet ve zenginlik merkezleri olarak, sürekli bölge haricindeki güçlü askeri yapıların iştahını kabartmıştır. Bu hükümden yola çıkarak, tarihte söz konusu nehir boylarında yükselen büyük şehir ve medeniyet merkezlerinin sürekli olarak harici güçler tarafından taciz edildiği düşünülecektir. Bu düşünce bir dereceye kadar doğrudur. Ne var ki, Ortadoğu’nun ve özellikle Irak çevresinin maruz kaldığı sürekli harici baskı sadece bu faktör ile açıklanabilecek bir durum değildir. Zira ne İndus ve Sarı Irmak ve ne de Nil boyları tarihte Dicle ve Fırat’ın maruz kaldığı harici baskıya maruz kalmıştır. İlk üç nehir boyunda oluşan zenginlik ve medeniyet merkezi şehirler, belirgin bir şekilde son ikisi boyunca oluşan medeniyet havzasından daha istikrarlı siyasi süreçler yaşamışlardır. Dolayısıyla, bu medeniyet havzalarından Ortadoğu için harici askeri güçlerin baskısı altında kalma durumu, sadece zenginlik ve medeniyet merkezi olma sonucu değildir. En az onun kadar etkili olan diğer faktör, bu bölgenin dünyanın merkezi olmasıdır. Her ikisi birleşince ortaya, tarih boyunca entrikaların döndüğü, istikrarsız bir bölge çıkmıştır.

Tarihi bilgiler göstermiştir ki, bu bölge söz konusu nehirler sayesinde ilk tarımın yapıldığı, zenginlik ve refahın arttığı, medeniyet merkezi büyük şehirlerin kurulduğu bir bölge olmamış bile olsaydı, harici baskılardan yine de kurtulamayacaktı. Zira uzun zamanlara hitabeden beşeri tecrübeler göstermiştir ki, bu bölge dünyanın ve dünya siyasetinin merkezidir. Bu bölgeye hâkim olamayan dünya güçleri, bölgesel olmaktan kurtulamamaktadır. Bu nedenle tarihte ne kadar dünya gücü doğmuşsa, hepsi de Ortadoğu coğrafyasına inme ihtiyacı hissetmiştir. Geçmişteki bütün büyük devletler için bu hedef adeta bir nihai hedef, bir ‘Kızıl Elma’ olmuştur. Bölge dışından buraya inen büyük güçlerden ne İskender ve müdavimleri, ne Roma ve devamı mahiyetindeki Bizans ve ne de Moğollar Ortadoğu’ya gelmeseler, dünya tarihinde bu kadar önemli yer işgal edebilirlerdi. Bunlardan hiç biri Çin Medeniyeti kadar köklü ve devamlı olmadığı halde, dünya tarihi için ondan daha kritik bir yer işgal etmişlerdir denebilir. Bu anlamda Çin’i sönük kalmaya mahkûm eden ise, tam da Ortadoğu’ya inmemesi gerçeğidir. Bu durum, bütün ihtişamına ve gücüne rağmen Çin Medeniyetini, lokal bir medeniyet olmaya mahkum etmiştir denebilir. Zira Ortadoğu, üç büyük eski dünya karası arasında en önemli geçiş yeridir. Kavimlerin, kabilelerin, kültürlerin, dinlerin ve nihayet medeniyetlerin geçiş yeri de, duraklama yeri de burası olmuştur.

Tüm bu nedenlerden dolayı yine bu bölge dünyanın ve dünya siyasetinin merkezi olma konumunu hiç kaybetmemiştir. Deniz ve hava ulaşımının geldiği son nokta bile bu coğrafyayı, söz konusu merkez konumundan uzaklaştıramamıştır. Günümüzde de bu konumunu sürdürmektedir. Petrolün bu bölgede yoğun bir şekilde bulunması ise, durumu pekiştiren bir faktör olmuştur. Asla tek başına bütün gelişmeleri bu şiddette doğuracak bir faktör değildir. Bununla beraber, son derece önemli bir pikiştirici olduğu kabul edilmelidir.

Zikredilen önbilgilerden çıkarılabilecek birçok sonuç vardır. Fakat günümüz gelişmeleri ile ilgili olarak en önemlileri şunlardır:

1- Ortadoğu’ya inmeyen bir Amerika Birleşik Devletleri (ABD), bütün gücüne, göz kamaştırıcılığına, refah ve zenginliğine rağmen, ne bugün ve ne de gelecekte, dünya tarihini belirleyen Cihan Gücü (Küresel Güç) olma konumunu elde etmiş olamayacaktır.

2- Bugün ABD’nin Ortadoğu’ya iniş sebebi petrolden önce, dünya siyasetini bu merkezden tam manasıyla kontrol altına alma gayesidir. Petrol başta olmak üzere, enerji kaynakları faktörü, söz konusu ‘Cihan Siyaseti’nin unsurlarından sadece birisidir. Topraklarının derinliklerinde hiç petrol bulunmasa bile, söz konusu hedefin son merhalesi yine bu bölgedir. Zira yapılan son hesaplara göre, ABD, Irak’ın bütün petrolüne son damlasına kadar el koysa bile, savaş için harcadığı miktarı geri alamayacağı ortaya çıkmıştır.[1]

3- Irak hamlesi başarılı olursa, ABD Cihan Gücü olma hedefine ulaşmış olacaktır. Aksi durumda, dünya siyasetini belirleme anlamında eski konumunu dahi koruyamayacaktır. Zira son taşı oynamama ile oynayıp kaybetme arasında konumu koruma anlamında büyük farklar vardır. Bugün ABD, hedefini elde etmenin değil, konumunu bile kaybetmenin eşiğindedir.

 

2. Türkiye Ortadoğu’daki Olaylara Nasıl Yaklaşmalıdır?

Irak adeta bir bataklık haline gelmiştir. Her geçen gün bu niteliğini pekiştirmekte ama düzelme görülmemektedir. Bölge çevresini adeta içine çekmekte, buna karşın giren çıkamamaktadır. Oysa Türkiye bölge ile tarihi, siyasi, kültürel, ekonomik, dini ve etnik bağları bulunan bir ülkedir. Ne dışarıdan izlemesi mümkündür ve ne de sürece dâhil olması kolaydır. Her ikisinin de büyük maliyeti vardır. Bununla beraber, hareket kabiliyeti keskin iki durumdan ibaret değildir.

İlk olarak, Türkiye zaten gelişmeleri dışardan takip etmenin maliyetini büyük oranda üstlenmek durumunda kalmıştır. PKK’nın hala faaliyette olması, Türkmenlerin düştüğü durum ve Kuzey Irak’ta İsrail-Amerika güdümlü bir Barzani-Talabani Peşmerge siyasi yapılanması söz konusu maliyetlerden en önemlileridir. İkinci olarak, Türkiye’nin izleyici konumunu bırakıp, aktif olarak Irak’a girmesi, yani asker sokması, kaybettiklerini geri getirmeyeceği gibi; birçok kayıp daha verdirebilecektir. Bu tarz bir müdahil olma, kalın gücün harekete geçirilmesi demektir ki; kesin sonuç alınmadıkça, yıkıcı maliyetinden kurtulmak imkânsızdır. Böyle bir durumda, 60 bini Barzani’ye, 40 bini Talabani’ye ait olan 100 bin kişilik Peşmerge kuvvetinin, PKK’nın da aktif desteğiyle, çok iyi bildikleri bir arazide, Türk ordusuna karşı gerilla savaşı yapmak ve Türkiye’yi yıpratmak üzere, ABD ve Avrupa tarafından destekleneceğini hatırdan çıkarmamak gerekir. Bir hafta içerisinde binlerce Peşmergenin ve yüzlerce Mehmetçiğin ölmesi söz konusu küresel güçler için hiç bir kıymet ifade etmeyecektir. Ama gerektiğinde Türkiye’yi böyle bir hareketinden dolayı ‘cezalandırmak’ onlar için son derece ‘stratejik’ bir tutum olacaktır. Bu gelişme, bölgede PKK’yı güçlendirecek, Kuzey Irak’taki siyasi yapılanmayı fiili bir konuma taşıyacak[2] ve belki en önemlisi, Türkmenler büyük bir katliama maruz kalacaklardır.[3] Türkiye böyle bir ihtimali hayal bile etmemelidir. Bunun için sebep yoktur. İç siyaset ve popülizm gereği tarihi hatalar yapılmamalıdır. Güncel politikalar geçici ama tarih kalıcıdır. Bugünkü olumsuz duruma rağmen, bölge toplumları aralarında tarihi, kültürel bağlar bulunan akraba topluluklardır. Dolayısıyla Türkiye’nin sürece bu tarz bir katılımı her bakımdan yanlış olacaktır. Zira yapılabilecekler askeri müdahaleden ibaret değildir. Üçüncü bir hareket tarzı mevcuttur.

 

3. İnce Güçler Harekete Geçirilmelidir!

Uzak bir idealde Irak’a askeri müdahale ihtimali bulunsa bile, her askeri harekette yapıldığı gibi, bunun da alt yapısının hazırlanması gerekir. Türkiye’nin bugün ince güçlerini harekete geçirerek yapacağı faaliyetler, gecikmiş de olsa, bugünkü huzursuzluları pansuman edecek ve gelecekteki böyle bir müdahaleye zemin hazırlayacaktır. Kaldı ki, gaye bu müdahale değil, bölgede huzur ve istikrar olmalıdır. Böyle bir huzur ve istikrar ortamına hizmet etmeyecekse, en başarılı müdahale bile başarısızdır. Dolayısıyla, 1991 Körfez Savaşında bölgeye askeri bir güçle girmek mümkün iken; Türkiye olayları dışarıdan takip etme ve ABD’nin operasyonlarına koltuk değneği olmayı kabullenmiş bir ülke olarak, bu politikanın 15 yılda oluşan maliyetini bugün fazlasıyla çekmektedir. Kalın gücün harekete geçirilmesi olarak yorumlanabilecek olan askeri bir müdahale ise, söz konusu maliyeti telafi etmeyecektir. Kalın gücün müdahalesi durumunda, sonuç almak maliyetli ve getirisi kısa vadelidir. İnce gücün müdahalesinde ise, sonuç almak görece uzun zaman isteyen ama daha az maliyetli ve getirisi daha uzun süreli bir nitelik arzeder. Manzara bütünlüklü olarak göz önüne alındığında Türkiye için en makul yol, gecikmişliğin kayıplarını bir anda ve kalın güçle telafi etmeye çalışmak değil, ince güçleri harekete geçirip, sabırla bu büyük badireyi en az kayıpla beraber atlatmaktır. Bu anlamda neler yapılabilir:

1- Irak’ta gerek Türkmenler, gerek Sünni ve Şii Araplar ve gerek Kürtler aynı dinden akraba toplumlar olarak görülüp, hepsiyle diplomatik temaslar ve sivil toplum ilişkileri kurulmalı ve bu ilişkiler geliştirilmelidir. Bu bağlamda her kesimden parti, aşiret ve sivil toplum liderleri ile yakın ve sıcak ilişkiler kurulmalıdır. Bunlar Irak’ta bizzat ziyaret edilmeli ve ardından Türkiye’ye davet edilmelidirler. Bu faaliyet dört koldan sürdürülmelidir. Bürokratik temasların yanı sıra, cemaat, cemiyet ve dernekler gibi bütün sivil toplum unsurları bu faaliyette rol almalıdır. Türk toplumunun Avrupa Birliği ile ilgili eğilimlerini araştıran ve detaylı fikirlerini alan sivil toplum teşkilatlarımız, biraz da bölge ile Türkmenler ile ilgili eğilimleri ölçmeli, sorunların çözümüne dair fikirlerini almalıdır. Birçok alandan sivil toplum teşkilatımızın bu anlamda yapabilecekleri mevcuttur. Tasavvuf ehli dahi bu anlamda kapsam dışında bırakılmamalıdır. Her kesim için Türkiye’den muhataplar ayarlanıp, programlar yapılmak üzere bunlar finanse edilmelidir. Tarihi, kültürel ve dini bağlar bu ilişkileri kurmak ve güçlendirmek için harekete geçirilmelidir.

2- Bu faaliyette Irak bir bütün olarak ele alınmalıdır. Bununla beraber tabii olarak en büyük öncelik Kuzey Irak’a verilecektir. Burada Türkmenler kardeş ve Kürtler akraba topluluklardır. Diğer taraftan hepsi Müslüman’dır. Türkiye için hepsinin kıymetli olduğu hissettirilmelidir. Kürt gruplardan Talabani ve Barzani grupları da gözden çıkarılmamak üzere, diğer küçük Kürt gruplarla güçlü temaslar kurulmalıdır. Gerek değişik aşiret liderleri ve gerek farklı parti önderleri önce Irak’ta ziyaret edilmeli, birlik bütünlük mesajları verilmeli ve ardından bunlar Türkiye’ye davet edilerek çeşitli siyasi, sosyal programlara dâhil edilmelidirler. Sivil yardım kuruluşları gerekirse Kızılay ve devlet desteğiyle bölgeye insani yardım götürmeli ve bunu Türk askerinin gözetiminde dağıtmalıdırlar. Sorani ve Gorani Kürtçesini konuşabilen ve bölgeyi iyi bilen yetişmiş insanların, bölgede gerek partilerde ve gerek derneklerde danışman olarak görev almaları sağlanmalıdır. Sivil toplum faaliyetleri için temsilcilikler açılmalı, eğitim faaliyetlerine özel önem verilmelidir. Bölgede nüfuzu bulunan Türkiye menşeli tarikatlar ve dini âlimler desteklenmeli, resmi makamların gözetiminde bu temaslar Kuzey Irak halkına açılacak ve onları kazanacak şekilde güçlendirilmelidir. Irak’tan Kürt çocuklar getirilip Türkiye’de yatılı olarak okutulmalıdır. Gelecek için en önemli yatırım budur.[4] Son olarak tedavi yardımı yapılmalı ve gerekirse bölgede halkın takdirini kazanacak boyutta tedavi merkezleri kurulmalıdır. Bu faaliyetler çok daha çeşitlendirilebilir. Hepsi bölge insanının aynı tarih, kültür ve din paydasına sahip toplumlar oldukları anlayışından hareketle yapılabilecektir. Nihayet, bölge insanının kaderi aynıdır. Bu kader gereği beraber hareket etmek zorunda oldukları anlatılacak ve zamanla bu daha iyi anlaşılabilecektir. Bugün Kuzey Irak Kürtlerinin büyük bölümünün Barzani ve Talabani’nin önderliğinde Türkiye’ye karşı kışkırtılmış durumda oldukları doğrudur. Bununla beraber, bu faaliyetler sayesinde hepsi bu şer ekseninden koparılamasa da, sempatisi kazanılanlarla Türkiye bölgeye nüfuz edebilecektir. Türkiye’nin bölgeyi ve bölge insanını bütünüyle elde etmesi mümkün olmayabilir. Fakat en azından bütün bütün de terk etmemiş olacaktır. Hatta bu faaliyetler, ilerde Barzani ve Talabani’nin bölge halkı üzerindeki tekelini bile kırabilecek faaliyetler olacaktır. Barzani ve Talabani’nin bölgeye, bölgenin tarihine ve kültürüne ihanetinin cezasını bütün bölge halkına çektirmemek gerektiği hatırdan çıkarılmamalıdır. Barzani ve Talabani geçici, toplumlar süreklidir. Kısa vadeli değil, uzun vadeli düşünmek gerekir. Milletlerin hayatı ve bununla ilgili stratejiler, parti programlarına sığmayacak kadar uzun ve geniştir. Bu dönemlerde partizanların aksine, büyük düşünen diplomatlara her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Türkiye ve hükümeti de bu bilinç üzere hareket etmelidir.

Türkiye, bölgeye nefret ettirecek şekilde kalın gücüyle değil, sevdirecek şekilde ince gücüyle girmeli ve topluma derinden nüfuz etmelidir. Bu yol uzun vadede hem Türkiye için, hem bölgenin huzuru için ve hem de Türkmenlerin selameti için en emin yoldur.

 

5. Değrelendirme:

Petrol ne Türkiye için ne de Türkmenler için temel mesele değildir. Kerkük petrollerinin tamamının veya bir kısmının Barzani ve Talabani denetimine verilmesi bile uzun vadede önemini yitirmektedir. Bölgede Türkiye ile uzlaşamayan hiçbir tasarruf sahibi, bu kaynaklardan gereken faydayı elde edemeyecektir. Bunu bütün kesimler zamanla daha iyi göreceklerdir. Bu nedenle, özellikle petrol için Türkmenlerin her hangi bir çatışma ortamına sürüklenmeleri doğru olmayacaktır. Kaldı ki, böyle bir çatışma ortamı sadece bir provakasyonun sonucu olabilir. Zira böyle bir çatışma Türkmenlere bir damla bile petrol sağlamayacak ama sel gibi Türkmen kanı akıtabilecektir. Akıl ve vicdan sahibi hiçbir Türk ve Müslüman, Türkmenleri bu maceraya göz göre göre itmemelidir. Düşünmesi bile tüyleri ürpertici nitelikte olmakla beraber, Türkmenlerin tek bir silahtan ve her hangi bir korunma sisteminden mahrum oldukları akıldan çıkarılmamalı, buna göre politika geliştirilmelidir. Eğer izlenen politika değiştirilecekse, önce bu durumun bir şekilde değiştirilmesi gerektiğini hiç kimse akıldan çıkarmamalıdır. Dolayısıyla bugün için, eğer mecbur kalınırsa, temel siyasi ve sosyal haklar karşılığında petrolün Irak veya Peşmerge yönetimine bırakılması uzun vadede Türkiye’nin ve Türkmenlerin lehine olacaktır.[5] Türkiye için esas olan, bölgenin huzuru ve özelde, Türkmenlerin temel siyasi ve sosyal güvenliklerinin karşılıklı anlaşmalar gereği belirsizlikten kurtarılmasıdır. Türkiye Ortadoğu’nun enerji kaynaklarına değil, huzuruna talip olmalıdır. Bu, onun tarihsel yükümlülüğüdür. Bu politika sabırla sürdürülebilirse, bölgede Türkiye’nin nüfuzu her geçen gün daha da güçlenecektir. Bir müddet sonra Amerika çekilecek ve gerek Araplar ve gerek Kürtler, Türkiye’yi bizzat bölgeye davet edeceklerdir. Bunun için biraz daha sabretmek ve öfkeleri bastırmak gerekmektedir. Bu tür bir pasif direniş, bölgede bütün etnik gruplardan toplumların taktirini kazanacaktır. Bir devlet için, ulusal veya uluslar arası alanda, toplum nezdindeki saygınlıktan daha büyük bir güç düşünülemez. Amerika, ekonomik verilerinde ciddi bir gerileme olmadığı halde, dünya üzerindeki bu saygınlığını yitirmeye başladığı için konumu tartışılmaktadır. Oysa Türkiye, tam tersi bir şekilde, ekonomik verileri çokta iyileşmediği halde, bölgede ve dünyada bu saygınlığını artırdığı için dikkatleri üzerine çekmektedir.

Türkiye, kitle psikolojisinin ürettiği seçmen eğilimlerini tatmin edecek popülist hükümet politikalarına değil, bölgeyi uzun vadeli huzura taşıyacak soğuk kanlı ve basiretli devlet siyasetine itibar etmelidir. Hükümet-muhalefet, devlet-sivil toplum bu anlamda el ele vermelidir. Türkiye kendi içinde bu birliği yakalayabilmelidir ki, bölgede de benzer birlikteliğe örnek olsun, bunu tesis için kendinde enerji bulsun. Türkiye, tarihiyle ve kimliğiyle yüzleşme kaygısından dolayı, ince gücünü bölge üzerinde etkili bir şekilde kullanmazsa, genç Türkiye’nin yüzü Batı’ya dönük yeni imajı, bölgede en ağır silahlarla donatılmış kalın gücüne rağmen etkili olmaktan uzak kalacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendine, bölgeye ve dünyaya iyilik etme durumunda olan bir büyük devlet olarak, tarihi, kültürü ve kimliği ile barışık bir şekilde, ince gücünü bölgede harekete geçirmek zorundadır. Türkiye’nin, bölgenin ve hatta dünyanın mutlu geleceği, onun söz konusu büyük siyasetine bağlıdır. Bu ise, en nihayetinde ve büyük oranda, ülke içindeki birlik, beraberlik ve istikrara bağlıdır.

“Tefrika girmeden bir millete düşman giremez,

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”



* İİBF.KTÜ.

[1] Nevada Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yunus Çengel’in 10 Ocak 2007 Çarşamba günü Zaman Gazetesinde yayımlanan “Irak Petrolü ABD’yi İhya Eder mi?” başlıklı yazısı bu gerçeği en detaylı bir şekilde rakamlarla gözler önüne sermiş durumdadır.

[2] Büyük yıkıma rağmen, kesin sonuç almaktan uzak olan İsrail müdahalesinin Hizbullah’ı Lübnan içerisinde ve dünya kamuoyu önünde nasıl daha güçlü bir konuma getirdiği hatırdan çıkarılmamalıdır. Kuzey Irak’taki yapılanma bu anlamda Hizbullah’ınkinden çok daha güçlü uluslararası destek ve yerel ekipmana sahiptir.

[3] Türkmenler hala silahsız ve savunmasız bir toplumdur. Ne kendi kendini savunacak silahlı milis gücü vardır ve ne de Irak devleti dün olduğu gibi bugün de Türkmenleri korumayı kendine bir görev bilmektedir. Türkmenler Irak’ta adeta kendi kaderine terkedilmiş üvey evlat muamelesi görmektedir. Söz konusu bir karışıklık durumunda, Türkiye her şeyi göze alıp müdahale etse bile, buna kadar olan olacak, belki binlerce Türkmen tek bir gecede katledilebilecektir.

[4] ABD’nin Halepçe olaylarını müteakiben, Türkiye’ye sığınan Kürtlerden yüzlerce çocuğu (basında ilave 5 bin yetişkin rakamı da geçmiştir) alıp Guam Adasına götürdüğü ve bugünler için kendi emelleri doğrultusunda yetiştirdiği iyi hatırlanmalıdır. O gün 8-10 yaşında olan çocuklar bugün yaklaşık 28-30 yaşında ve her biri yetişmiş birer ABD elemanıdır. Amerika bile, bölgeye damdan düşer gibi, direkt silahıyla girme gibi cahilane bir cesaret göstermemiştir.

[5] Bu mevzuda daha detaylı bilgi için “Irak’ta Sürdürülebilir Bir Türkmen İnisiyatifinin Şifresi” başlıklı makalemize bakılabilir. http://www.tasam.org/index.php?altid=1428&syf=1 , http://www.kerkukvakfi.com/arastirmalar.asp

 

KAYNAK: PESPEKTİF ONLINE

 



    
This message has been edited by perspektif on Feb 24, 2007 1:20 AM


 
Scoring_Disabled_MsgRespond to this message   
Find more forums on MediaCreate your own forum at Network54
 Copyright © 1999-2009 Network54. All rights reserved.   Terms of Use   Privacy Statement  
Zargan İngilizce Sözlük
...:::::::::::::::[ P E R S P E C T I V E P O L I T I C S F O R U M ]:::::::::::::::... Locations of visitors to this page