|
|
 |
|
|
| Bir 28 Şubat hikayesi |
Hukukdışılığın ve vicdansızlığın hükümferma olduğu ‘28 Şubat Süreci’nde şahsen benim yaşadığım tecrübe de anlatılmaya değer. Bu tecrübe, hem Türkiye’de ‘üniversite’ kavramının ne anlama geldiği hakkında anlamlı ipuçları barındırmaktadır, hem de Cumhuriyeti ‘tahkir ve tezyif’ adıyla maruf ‘Demokles kılıcı’nın keyfîliğini gösteren ibretamiz bir örnek teşkil ediyor.
Hatırladığım kadarıyla, o dönemde hakkımda dört ceza davası ile iki de disiplin soruşturması açılmıştı. Ceza davalarının hepsinde ‘Cumhuriyeti ve Devletin askerî muhafaza kuvvetlerini’ tahkir ve tezyif ettiğim iddia edilmişti. Hakkımdaki ilk ceza davası Ekim 1998’de Konya’da yaptığım ‘Cumhursuz Cumhuriyet’ başlıklı konuşma üzerine, özel olarak da bu konuşmada yer alan ‘Demokratik bir cumhuriyette üniversiteler kışlalaştırılamaz’ cumlesine atıf yapılarak 1999 yılında açılmıştı.
Bu davanın ilginç bir yanı, ilgililerin ‘uyanması’nı sağlayanın, Konya’daki toplantının Radikal gazetesi tarafından ‘Cumhuriyet Düşmanlığı’ başlığı altında haber yapılmış olmasıydı. Daha da ilginci, davanın, YÖK’ün talimatıyla harekete geçen kendi üniversitemin rektörünün ‘suç duyurusu’ üzerine ve zamanın hukuk profesörü Adalet Bakanı’nın izniyle açılmış olmasıydı. Daha sonra, bazı dostlar süreci başlatan asıl kişinin zamanın Cumhurbaşkanı Demirel olduğunu söylediler. Üniversitem de bu vesileyle beni meslekten çıkarmaya öylesine istekliydi ki, zaman zaman mahkemeye yazı göndererek sonucun ne olduğunu öğrenmek istiyordu.
Aynı yıl açılan diğer ceza davasında ise, Şubat 1999’da yayımladığım ‘Seçimlere Sıkıyönetim’ başlıklı yazıda Başbakanlık Koordinasyon ve Takip Kurulu’nu ‘memurlar topluluğu’ olarak nitelediğim ve bir Başbakanlık genelgesiyle seçimlere müdahale edilmesinin seçimlerin tarafsızlık ve dürüstlüğünü gölgeye düşürebileceğini ve bunun seçimlere uluslararası gözlemci çağrılması ihtimalini gündeme getirebileceğini yazdığım için yine ‘Cumhuriyeti tahkir ve tezyif’ ettiğim iddia ediliyordu. Konya’da Kasım 1999’da yaptığım ‘Anayasal Demokrasi ve Türkiye’ konulu konuşmadan dolayı da, garnizon komutanının ‘suç duyurusu’ üzerine 2000 yılı başlarında yine aynı isnatla hakkımda başka bir dava daha açıldı.
Oysa, dava konusu olan bütün o konuşma ve yazılarda dile getirdiklerimde üslup bakımından kesinlikle bir sorun yoktu; tamamen siyaset ve hukuk teorisinin teknik diliyle ifade edilmişlerdi. Dahası, o görüşler benim akademik uzmanlığım ve üniversite hocalığım açısından o kadar tabiî idi ki, resmî görevim çerçevesinde bile onları dile getirmeden normal bir anayasa hukuku dersi anlatılamazdı.
Sonunda o davaların birinden beraat ettim, ama diğerlerinden (ve bir disiplin cezası ile devam etmekte olan bir soruşturmadan) malum ‘erteleme yasaları’ sayesinde şans eseri kurtuldum. Ama bu davalardan başlıca iki şeyi öğrendim: Birincisi, Cumhuriyeti ve kurumlarını ‘tahkir ve tezyif’ -veya şimdiki deyimle, ‘aşağılama’- suçu savcılara ve mahkemelere verilmiş tam bir keyfilik beratıdır. İkincisi, hukuk bizim mahkemelerimizi pek etkilemiyor. Siz kendinizi ne kadar iyi savunursanız savunun, mahkemeler bildiklerini okuyorlar.
Bu vesileyle, bütün bu süre boyunca, avukatım olarak savcılıklarda ve adliyelerdeki koşuşturmalarımda bana sürekli refakat etmekle yetinmeyip, beni defaatle Konya’ya götürüp getiren, şimdiki Ankara Barosu Başkanı aziz dostum Av. Ahsen Coşar’ı saygı ve takdirle hatırlıyorum.
|
01.03.2007 |
http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=113268