31 vakası olarak adlandırılan gerici ayaklanma, Şevket Süreyya Aydemir’in “makedonya’dan ortaasya’ya ENVER PAŞA” isimli 3 ciltlik eserinin 2. ciltinde geniş olarak işlenmektedir. Sizin anlatımınızdan o eseri bir miktar kaynak olarak kullandığınızı anlıyorum. Yalnız, 31 vakasının perde arkasında Ittihatcıları aramanızın mantığını pek anlayamadım.
Prens Sabahattin’in ise böyle bir organizasyonu yönetecek ne gücü vardır, ne de silik kişiliği buna müsaitdir.
Diğer saydıklarınız ise aşağı yukarı ayni guruptan sayılabilir. Örneğin, medreselere yuvalanmış yobaz takımı, alaylı subaylar ve Derviş Vahdeti (Kıbrıslı Mehmet Derviş).
Derviş Vahdeti o günlerde ittihatcı yenilikciligin karşısında yer alan gerici akımın fikir adamıdır. Halkı “şeriat isteriz” diye sürekli kışkırtan Volkan gazetesinin başyazarıdır. Ayrıca 31 Mart ayaklanmasının düzenliyicisi olan ve o günlerin en güclü gerici örgütü İttihad-ı Muhammediye Cemiyeti’nin kurucusudur. Hastalıklı ruh haline sahip bir insandır.
31 Mart gerici ayaklanmasının bir fikir adamı daha vardır; Bediüzzaman Said-i Kürdi. Yani bugünkü bilinen adıyla Bediüzaman Said-i Nursi.
Bugün Turkiye’nin en büyük tarikatı sayılan, 4 milyon oy potansiyeline sahip olduğu iddia edilen Fethullah Gülen (Fethullahcılar) tartikatı’nın kaynağında da Bediuzzaman Said-i Kürdi vardır.
Burada ilginc bir ayrıntıyı atlamak istemiyorum. “Bedi-ü-zzaman Said-i Kürdi” isminin anlamını Şevket Süreyya Aydemir yukarıda adını verdiğim eserinde şöyle acıklıyor: Devrin zamanın harikası, en üstün güzelliği, üstün insanı, Kürdistanlı Sait. Bediüzzaman lakabını kendisine yine Said-i Kürdi’nin kendisi vermiştir. Said-i Kürdi’nin ismi nasıl ve neden Said-i Nursi’ye cevrilmiştir, bilmiyorum.
Bugün ulkemizde ki Islamcı basın o günlerin Volkan gazetesinin ve Derviş Vahdeti’nin devamı olduğu gibi, zihniyet olarak AKP’de o gunlerin Hürriyet ve İtilaf Partisini, icinde ki aşırı uclar ise İttihad-ı Muhammediye Cemiyetini temsil etmektedirler.
Cengiz Candar gibi kendine ABD’nin Türkiye’de ki gayrı-resmi temsilcisi misyonunu yüklemiş yazarlarda o günlerin işbirlikcisi Ali Kemal’lerin birer kopyaları gibidirler.
Sadece oyuncular değişiyor ancak oyunun adı sizin yazınızda da belirtildigi gibi aynı: “Şark Meselesi” veya diğer adıyla “Dogu Sorunu”.
Değişik tanımları olsa da sorun dediğiniz gibi Anadolu Cografyasının paylaşımıdır. Burası kesindir ama niye paylaşılacaktır. Büyük devletlerin, örneğin, Rusya Carlığının daha fazla toprağa mı ihtiyacı vardır? Boğazlar dışında corak ve bakımsız Anadolu toprağını ne yapacaklardır?
Hüner Tuncer “Doğu Sorunu ve Büyük Gucler (1853-1878)” isimli kitabında Doğu Sorunu’nun Osmanlı devletinde yaşayan hiristiyanların müslüman egemenliğinden kurtarılması projesi olduğunu söyler.
Simdi ülkede müslüman egemenliğinden kurtarılacak hiristiyan kalmadığına gore, bizden istenen nedir?
Daha önce birkac yazımda belirtmiştim; Anadolu cografyasına hükmetmek isteyen bir devlet en az bir Roma, Bizans yada 16. yuzyılda ki Osmanlı imparatorluğu kadar güclü olmak zorundadır.
Bence, bugün Turkiye’de yaşanan sıkıntıların ardında böylesine devasa bir gücten yoksunluk yatmaktadır.