Süâl: Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve
Velîler “aleyhimürrıdvân”, hep derd ve belâ içinde
yaşadı. Hattâ (Belâlar, mihnetler, en çok
Peygamberlere, sonra Evliyâya, sonra bunlara
benziyenlere gelir) buyuruldu. Hâlbuki, Şûrâ sûresi,
otuzuncu [30] âyetinde meâlen, (Size gelen belâlar,
kabâhatlerinizin cezâsıdır) buyuruldu. Bu âyet-i
kerîmeye göre, derdlerin çokluğu, günâhın çokluğunu
gösterir. Peygamber ve Velî olmayanların, çok sıkıntı
çekmesi îcâb eder. Dostlarına, neden derd, belâ
veriyor? Düşmânları râhat ve ni’metler içinde,
dostları mihnetler, belâlar içinde nasıl olur?
Cevâb: Dünyâ, zevk için, lezzet için yaratılmadı.
Âhıret, bunun için yaratılmışdır. Dünyâ ile âhıret,
birbirinin zıddı, tersidir. Birini sevindirmek,
ötekinin gücenmesine sebeb olur. Ya’nî, birinde zevk
aramak, ötekinde elem çekmeğe sebeb olur. O hâlde,
dünyâda ni’metleri, lezzetleri çok olanlar, [bunlara
lâzım olan şükrü yapmazlarsa] âhıretde çok korkacak,
çok acı çekecekdir. Bunun gibi, dünyâda [tehlükelerden
sakındığı, çalışdığı hâlde] çok acı çeken mü’min,
âhıretde çok lezzete kavuşacakdır. Dünyânın ömrü,
âhıretin uzunluğu yanında, deniz yanında bir damla
kadar bile değildir. Dahâ doğrusu, sonu olan, sonsuz
ile ölçülebilir mi? Bunun için dostlarına merhamet
ederek, sonsuz ni’metlere kavuşmaları için, dünyâda
birkaç gün sıkıntı çekdiriyor. Düşmânlarına, hîle,
istidrâc yaparak, biraz lezzet verip, çok elemlere
sürüklüyor.
Süâl: Fakîr olan kâfir, dünyâda da, âhıretde de
sıkıntı çekiyor. Bunun dünyâda çekdiği sıkıntılar
âhıretde lezzete kavuşmasına niçin sebeb olmıyacak?
Cevâb: Kâfir, Allahü teâlânın düşmanıdır. Sonsuz azâb
görmesi lâzımdır. Dünyâda, ona azâb yapmamak, kendi
hâline bırakmak, ona iyilik, lezzet demekdir. Hattâ,
bunun için hadîs-i şerîfde, (Dünyâ kâfirlerin
Cennetidir) buyuruldu. Kâfirlerden bir kısmına,
dünyâda azâb yapmamakla iyilik etdikleri gibi, ayrıca
ni’metler, lezzetler de verirler. Bir kısmına ise,
yalnız azâb yapmamak ile iyilik edip, ayrıca lezzetler
vermezler. Bunların hep, hikmetleri, fâideli sebebleri
vardır.
Süâl: Allahü teâlâ, herşeye kâdirdir. Dostlarına, hem
dünyâda, hem de âhıretde ni’metler, lezzetler verseydi
ve dünyâda verdiği lezzetler, âhıretde, bunların elem
çekmesine sebeb olmasaydı, dahâ iyi olmaz mı idi?
Cevâb: Bunun çeşidli cevâbları vardır:
1. ci cevâb: — Dünyâda, birkaç gün derd, belâ
çekmeselerdi, Cennetin lezzetlerinin kıymetini
anlamazlardı ve ebedî ni’metlerin kıymetini
bilmezlerdi. Açlık çekmiyen, yemeğin lezzetini
anlamaz. Acı çekmiyen, râhatlığın kıymetini bilmez.
Dünyâda bunlara elem vermek, sanki dâimî lezzetleri
artdırmak içindir. Bu elemler, bir ni’met olup, câhil
halkı denemek için, büyüklere verilen ni’metler, elem
olarak gösterilmekdedir. Yabancılara elem şeklinde
gösterilen, dostlar için ni’metdir.
2. ci cevâb: — Belâlar, sıkıntılar, câhil için sıkıntı
ise de, bu büyüklere, sevdiklerinden gelen herşey,
tatlı olmakdadır. Ni’metlerden lezzet aldıkları gibi,
belâlardan da lezzet duyarlar. Hattâ, belâ sâdece
sevgilinin arzûsu olup, kendi istekleri karışmadığı
için, dahâ tatlı gelir. Ni’metlerde bu lezzet
bulunamaz. Çünki, ni’metlerde, nefslerinin istekleri
de vardır. Belâ gelince, nefsleri ağlamakda,
inlemekdedir. Bu büyükler, belâyı ni’metden dahâ çok
sever. Belâ, bunlara, ni’metden dahâ tatlı gelir.
Bunların dünyâdan aldıkları lezzet, belâlardan,
musîbetlerden gelmekdedir. Dünyâda derd ve belâ
olmasaydı, bunların gözünde, dünyânın hiç değeri
olmazdı. Dünyânın acı hâdiseleri olmasaydı, onu boş,
abes görürlerdi. Fârisî nazm tercemesi:
Seni sevmekden maksadım,
derdi ve gammı tadmakdır.
Böyle olmasaydı arzûm,
dünyâda başka tat çokdur.
O hâlde, Allahü teâlânın dostları, dünyâda da,
âhıretde de lezzetli ve sevinclidir. Derdlerden
aldıkları lezzetler, âhıret lezzetlerinin azalmasına
sebeb olmaz. Âhıret lezzetlerini gideren, câhillerin
aradıkları lezzetlerdir. Yâ Rabbî! Dostlarına nasıl
ihsân yapıyorsun ki, başkalarına verdiğin ni’metler,
bunlara da rahmetdir. Onlara derd, elem olanlar da,
bunlara ni’metdir. Başkaları ni’met gelince sevinir.
Derd gelince üzülür. Bu büyükler, ni’metde de
sevincli, derdde de sevinclidir. Çünki bunlar, işlerin
güzelliğine, çirkinliğine bakmıyor. İşleri yapanın
güzelliğine bakmakdadırlar. O, güzellerin güzelidir.
İşleri yapan sevgili olduğu gibi, işleri de sevgili
olmakda ve tatlı gelmekdedir. Bu dünyâda, herşey,
güzel olan yapıcının işi olduğundan, derd ve zarar
verse de, bunlara, istedikleri ve sevdikleri şey
olmakdadır. Kendilerine tatlı gelmekdedir. Yâ Rabbî!
Bu nasıl lutf ve ihsândır ki, bu gizli ve kıymetli
ni’metleri, yabancılara sezdirmeden, dostlarına
gönderiyorsun! Bunları, her ân, kendi arzûna râzı
bulundurup, zevk ve lezzet içinde tutuyorsun!
Başkalarına derd, ayb, aşağılık olarak gönderdiklerin,
bunlar için, cemâl ve kemâl oluyor. Bunların
arzûlarını, arzû edilmiyen şeyler içine yerleşdirdin.
Dünyâ lezzet ve zevklerini, başkalarının tersine
olarak, âhıret derecelerinin, lezzetlerinin artmasına
sebeb eyledin. Bu, Allahü teâlânın büyük ni’metidir.
Dilediğine ihsân eder. Allahü teâlâ, büyük ihsân
sâhibidir.
3. cü cevâb: — Bu dünyâ, imtihân yeridir. Burada hak,
bâtıl ile; haklı, haksız ile karışıkdır. Burada,
dostlarına sıkıntılar, belâlar vermeseydi, yalnız
düşmanlarına verseydi, dost, düşmandan ayrılır, belli
olurdu. İmtihânın fâidesi kalmazdı. Hâlbuki, gayba
îmân etmek lâzımdır. Dünyânın ve âhıretin bütün
se’âdetleri, görmeden inanmağa bağlıdır. Hadîd sûresi,
yirmibeşinci [25] âyetinin meâl-i şerîfi, (Allahü
teâlâ, Peygamberlerine, gaybdan, görmeden, yardım
edenleri bilmek için...) olup, bu hâl
bildirilmekdedir. Dostlarını mihnet ve belâ içinde
göstererek, düşmanlarının gözünden sakladı. Dünyâ,
imtihân yeri oldu. Dostları, görünüşde belâda,
hakîkatde ise, zevk ve lezzetdedir. Düşmânlar, böylece
zarâr, ziyân etmekdedir.
Peygamberlerin, muhârebelerde düşmânlarla döğüşmesi de
böyle olurdu. Bedr gazâsında müslimânlar, Uhud
gazâsında kâfirler gâlib gelmişdi. Allahü teâlâ bu
hâli, Âl-i İmrân sûresi, yüzkırkıncı [140] âyetinde
bildirmekdedir.
4. cü cevâb: — Evet, Allahü teâlâ herşeye kâdirdir.
Dostlarına hem dünyâda, hem de âhıretde râhatlık
verebilir. Fekat, âdeti böyle değildir. Kudretini,
hikmeti ve âdeti altına gizlemeği sever. İşlerini,
yaratmasını, sebebler altında gizlemişdir. O hâlde,
dünyâ âhıretin aksi olduğundan, dostların, âhıret
ni’metlerine kavuşmak için, dünyâda sıkıntı çekmeleri
lâzımdır. [Allahü teâlânın dostları, derdlere,
belâlara, tehlükelere karşı tedbîr alır. Bunlardan
kurtulmağa çalışır. Dayanılamıyacak şeylerden
kaçınmak, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü
vetteslîmât” sünnetidir. Tedbîrlere, çalışmalara
rağmen başa gelen belâlardan zevk alırlar. Derdlerden
zevk almak, yüksek derecedir. Çok az seçilmişlerin
yapacağı işdir.]
Asl cevâb: — Dertlerin, belâların gelmesine sebeb,
günâh işlemekdir. Fekat, belâlar, sıkıntılar,
günâhların afv edilmesine sebeb olur. O hâlde,
dostlara, belâları, sıkıntıları çok vermek lâzımdır
ki, günâhları kalmasın. [Allahü teâlâ, sevdiklerinin
günâhlarını afv etmek için, onlara derd, belâ
gönderiyor. Tevbe, istigfâr edince de, günâhlar afv
olur. Derd ve belâ gelmesine lüzûm kalmaz ve gelmiş
derdler de gider. O hâlde, derd ve belâdan kurtulmak
için, çok (istigfâr) okumalıdır.] Dostların günâhını,
düşmanların günâhları gibi sanmamalıdır. (İyilerin,
iyilik etmek olarak bildikleri şeyleri, dostlar, günâh
işlemek bilirler) buyuruldu. Bunlardan günâh ve kusûr
sâdır olsa da, başkalarının günâhları gibi değildir.
Yanılmak ve unutmak gibidir. Niyyet ederek, karâr
vererek yapılmış değildir. Tâhâ sûresi, yüzonbeşinci
[115] âyetinde meâlen, (Âdeme önce söyledik. Fekat
unutdu. Azm ile, karâr ile yapmadı) buyuruldu. Bu
âyet-i kerîme Âdem “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm”
içindir. O hâlde, dostlara gelen derdlerin, belâların,
musîbetlerin çok olması, günâhların çok afv edildiğini
gösterir. Günâhların çok olduğunu göstermez.
Dostlarına çok belâ vererek, günâhlarını afv eder,
temizler. Böylece bunları, âhıret sıkıntılarından
korur. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ölüm
hâlinde, şiddet ve sıkıntıda iken, Fâtıma “radıyallahü
anhâ”, babasını çok sevdiği ve çok acıdığı için ve
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Fâtıma,
benden bir parçadır) buyurmuş olduğu için, o da
sıkılıyor, kıvranıyordu. Kızının bu hâlini görünce,
onu tesellî etmek için, (Babanın çekeceği sıkıntı,
ancak bu kadardır. Başka hiçbir sıkıntı görmez!)
buyurdu.
Cehennemdeki çok şiddetli azâbların, birkaç günlük
sıkıntı ile giderilmesi ve günâhların temizlenmesi
için dünyâda sebebler gönderilmesi ne büyük ni’metdir.
Dostlara bu mu’âmele yapılırken, başkalarının
günâhlarının hesâbını âhırete bırakıyorlar. O hâlde
dostlara, dünyâda çok derd ve belâ vermesi lâzımdır.
Başkaları, bu ihsâna lâyık değildir. Çünki, büyük
günâh işlerler, yalvarmaz, boyun bükmez, ağlamaz ve
Ona sığınmazlar. Günâhları sıkılmadan işlerler ve kasd
ile, plânlıyarak işlerler. Hattâ inâd edercesine
işlerler. Hattâ, Allahü teâlânın âyetleri ile alay
edecek, inanmıyacak kadar ileri giderler. Cezâ, suçun
büyüklüğüne göre değişir. Günâh küçük olur ve suçlu
boynunu büküp yalvarırsa, bu suç, dünyâ derdleri ile
afv olunabilir. Fekat, günâh büyük, ağır olur ve suçlu
inâdcı, saygısız olursa, bunun cezâsı âhıretde sonsuz
ve çok acı olmak lâzım gelir. Nahl sûresi, otuzüçüncü
[33] âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, onlara zulm
etmez. Onlar, kendi kendilerine zulm edip, ağır
cezâları hak etdiler) buyuruldu.
[(Günâh), Allahü teâlânın emrlerini yapmamak, yasak
etdiklerinden sakınmamakdır. Emr ve yasaklar,
müslimânlaradır, îmânı olanlaradır. Îmânı olmayanları,
kâfirleri, emr vermekle, ibâdet etdirmekle
şereflendirmedi. Onlar, hayvanlar gibi, her
istediklerini yapar, günâh olmaz. Bunlar, ibâdet
yapmadıkları için, günâh işledikleri için, dünyâda
azâb çekmezler. Her dürlü ni’mete kavuşurlar.
İstediklerini, çalışdıklarını elde ederler. Yalnız,
zâlim olanları, mahlûklara eziyyet verenleri, dünyâda
cezâlarını çeker. Kâfirlere, yalnız bir emr verilmiş,
onlardan yalnız birşey istenilmişdir. Bu bir emr, îmân
etmeleri, müslimân olmalarıdır. Kâfirler, bu emri
dinlemedikleri için, biricik suç işlemiş oluyorlar.
Fekat bu suç, en büyük suçdur. Bu suçun cezâsı, pek
büyük, çok acı ve sonsuzdur. Dünyâda böyle cezâ
olamaz. Bu sonsuz cezâ, bunlara, âhıretde, Cehennemde
verilecekdir].
Diyorsunuz ki, câhiller, ahmaklar, [nemâz kılanlarla,
oruc tutanlarla, islâmiyyete uyanlarla] alay ediyor.
[Bunlara gerici diyor.] Allah, dostlarına niçin
derdler, belâlar gönderiyor? İyilikler, ni’metler
vermiyor? [Biz Onun emrlerini yapmıyoruz. Bize cezâ
verse yâ? Oh! Biz râhat, istediğimiz gibi zevk, safâ
ediyor, keyf sürüyor, hîle ile, yalan ile, dünyânın
tadını çıkarıyoruz. Sizler, nemâzla, orucla vakt
geçiriyor, dünyâ zevklerinden kaçıyor, sıkıntı içinde
yaşıyorsunuz! Bu sıkıntılar yetişmiyormuş gibi,
Rabbiniz, derdleri, belâları da size veriyor.
Müslimânlık se’âdet yolu olsaydı, siz bizden dahâ
râhat, dahâ tatlı, dahâ mes’ûd yaşardınız diyorlar].
Böyle bayağı sözlerle, bu sevgili kullara
inanmıyorlar.
Kâfirler, insanların en iyisine de böyle söylerdi.
Furkan sûresi, yedinci [7] âyetinde meâlen, (Kâfirler:
Bu nasıl Peygamberdir? “sallallahü aleyhi ve sellem”.
Bizim gibi yiyip içiyor, sokaklarda geziyor. Peygamber
olsaydı, kendisine melek gelirdi. Yardımcıları olur,
bize onlar da haber verir, Cehennem ile korkuturlardı.
Yâhud, Rabbi, para hazîneleri gönderir, yâhud, meyve
bağçeleri, çiftlikleri olur, istediğini yirdi
dediler...) buyuruldu. Bu gibi sözler, âhırete,
Cennete, Cehenneme inanmıyanların, ilerisini
göremiyenlerin sözleridir. Cennet ni’metlerinin,
Cehennem azâblarının sonsuz olduğunu bilen kimse,
dünyânın birkaç günlük belâlarına, sıkıntılarına hiç
ehemmiyyet verir mi? Bu derdlerin, sonsuz se’âdete
sebeb olacağını düşünerek, bunları ni’met olarak
karşılar. Câhillerin sözlerine aldırış etmez. Derdler,
belâlar, sıkıntılar, muhabbetin, sevginin, şaşmıyan
şâhidleridir. Ahmakların bunu anlamamasının ne
ehemmiyyeti olur. En iyisi, böyle câhillerle
konuşmamalı, [radyolarını dinlememeli, filmlerini,
gazetelerini ve kitâblarını görmemelidir].
6. cı cevâb: — Belâ, kemend-i mahbûbdur [sevgilinin,
âşıkını kendine çekmek için gönderdiği kemenddir].
Âşıkları, sevgiliden başka şeylere bakmakdan koruyan
bir kamçı gibidir. Âşıkları, sevgiliye döndürür. O
hâlde, derdlerin, belâların dostlara gönderilmesi
lâzımdır. Belâlar, dostları, sevgiliden başka şeylere
düşkün olmak günâhından korur. Başkaları, bu ni’mete
lâyık değildir. Dostları, zorla sevgiliye çekerler.
İstediklerini derd ve belâ ile çekerler ve onu
mahbûbluk derecesine yükseltirler. İstemediklerini
başıboş bırakırlar. Bunların içinden, se’âdet-i
ebediyyeye lâyık olan, kendisi doğru yola gelip,
çalışarak, uğraşarak, lutf, ihsâna kavuşur. Böyle
yapmıyan, başına gelecekleri düşünsün!
Görülüyor ki, seçilenlere, belâ çok gelir.
Çalışanlara, uğraşanlara o kadar çok gelmez. Bunun
içindir ki, seçilmişlerin reîsi, beğenilmişlerin,
sevilmişlerin baş tâcı olan Peygamberimiz “aleyhi ve
alâ âlihissalâtü vesselâm”, (Benim çekdiğim acı gibi,
hiçbir Peygamber acı çekmedi!) buyurdu. O hâlde, derd
ve belâlar, öyle usta bir kılavuzdur ki, dostu dosta,
şaşmadan kavuşdurur. Sevgiliden başkasına bakmakla onu
lekelemekden korur. Ne kadar şaşılır ki, âşıklar,
hazînelere, milyonlara mâlik olsa, hepsini verip, derd
ve belâ satın alır. Aşk-ı ilâhîden haberi olmıyan,
derd ve belâdan kurtulmak için, milyon harc eder.
Süâl: Ba’zan, dostlar, derd ve belâ gelince, üzülüyor.
İstemediği anlaşılıyor. Bunun sebebi nedir?
Cevâb: O üzüntü ve isteksizlik, görünüşdedir.
Tabî’atden, maddesindendir. Bu isteksizliğin fâideleri
vardır. Çünki, bu isteksizlik olmasa, nefs ile cihâd,
düşmanlık edilemez. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi
ve sellem” vefât edeceği zemân, görülen sıkıntısı,
nefs ile cihâdın son parçaları idi. Böylece, son
nefesi de düşman ile mücâdelede geçmiş oldu. Ölüm
ânında en şiddetli mücâdeleyi yapdı. İnsanlık
sıfatları, tabî’at istekleri kalmadı. Mubârek nefsini
tâm itâ’ate, hakîkî itmînâna getirdi.
O hâlde, belâ, aşk ve muhabbet pazarının dellâlıdır.
Muhabbeti olmıyanın dellâl ile ne işi olur. Dellâlın
buna ne fâidesi olur ve bunun gözünde dellâlın ne
kıymeti vardır?
7. ci cevâb: — Belâ gelmesinin bir sebebi de, doğru
âşıkları, dost görünen yalancılardan ayırmakdır. Doğru
olan âşık, belâdan lezzet alır, sevinir. Yalancı ise,
acı duyar, sızlanır. Muhabbetin tadını tatmış ise,
hakîkî acı duymaz. Acı duyması görünüşdedir. Âşıklar,
bu iki acıyı birbirinden ayırır. Bunun içindir ki,
(Velî “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz”, Velîyi
tanır) buyurmuşlardır.
Süâl: Ayrıca, soruyorsunuz ki, adem, her bakımdan yok
demekdir. Vücûd ile ilişiği olmaz. O hâlde adem,
zihnde, ilmde nasıl bulunuyor? Zihnde bulunan birşey
hayâlden dışarı nasıl çıkabilir?
Cevâb: Evet adem, yok demekdir. Fekat, bütün bu
mahlûklar, ondan yapılmışdır. Herşeyin vücûde gelmesi,
onun ayna olması sâyesindedir. Allahü teâlânın
ismlerinin, ilm-i ilâhîdeki görünüşleri, adem
aynasında aks ederek, onu ademlere ayırmışlar. İlmde
var olmasına sebeb olmuşlardır. Böylece, adem, her
bakımdan yok olmakdan kurtulmuş, mahlûklara başlangıç
[menşe’] olmuşdur. Bu mahlûklar, ilmden dışarıda da
vardır. His ve vehm mertebesindedirler. Fekat, his ve
vehmin yok olması ile, yok olmazlar. Hattâ hâricde
mevcûddurlar denilebilir. Ademin böyle terakkî
etdiğine, niçin şaşıyorsunuz? Bu kâinâtın bütün
olayları, hep adem üstüne kurulmuşdur. Allahü teâlânın
kudretinin büyüklüğünü anlamalı ki, bu kâinâtı adem
üzerine kurmuşdur. Vücûdün [varlığın] kemâllerini,
onun kusûrları vâsıtası ile meydâna çıkarmışdır.
Ademin terakkî sebebi meydândadır. Çünki, Allahü
teâlânın ismlerinin, sıfatlarının, ilm-i ilâhîdeki
sûretleri [görünüşleri] onun odasında oturmakdadır.
Onunla bir yatakda, onun koynundadırlar. Sûretleri,
zılleri, asla, hakîkate kavuşduran bir yol bulmuşdur.
Kör olan kalbler, bunu görmez. (Bizim vazîfemiz,
Rabbine yol bulmak istiyenlere, yol göstermekdir).
Vehm ve hayâl kelimeleri sizi şübheye düşürmüş. Ademin
terakkî etmesine şaşmayınız! Çünki, bu âlemdeki her
vak’a, her iş, ilmin, hayâlin dışında değildir. Fekat,
hayâlden hayâle fark vardır. Hayâl mertebesinde var
olmak başkadır. Vehmde, hayâlde meydâna gelmek
başkadır. Hayâl mertebesindeki varlık, hakîkî
varlıkdır. Hattâ, dışarda olan bir varlıkdır
denilebilir. Hâlbuki, hayâlde meydâna gelen varlık,
böyle değildir. Böyle devâmlı olmaz. Ademin ba’zı
hünerlerini yazmışdım. Bir sûretini emîr Muhibbullah
götürmüşdü. Merâk ediyorsanız, oradan okuyunuz!
Süâl: Fenâ ve Bekâyı soruyorsunuz.
Cevâb: Bunları, çeşidli mektûblarımda ve risâlelerimde
yazmışdım. Anlaşılmıyan yerleri kaldı ise, bunları iyi
anlamak için, görüşmek, berâber bulunmak lâzımdır.
Bunların hakîkati, yazıya sığmaz. Sığsa da, yazmak
doğru olmaz. Çünki, kim kavrar, kim anlar? Fenâ ve
Bekâ, şühûdîdir. Vücûdî değildir. [Ya’nî Fenâ, kendini
yok görmekdir. Yok olmak değildir. Bekâ da böyledir.]
Birşey olmıyan kul, Rab olmaz. Hak teâlâ ile
birleşmez. Kul, hep kuldur. Rab, hep Rabdır. Fenâ ve
Bekâyı, vücûdî sanarak, kulların te’ayyün-i
vücûdlerini ortadan kaldırıp, te’ayyünlerden ve
benzemekden münezzeh olan asl ile birleşmeği ve
kendisi yok olup, Rabbi ile sonsuz var olacağını
söyliyen, zındıkdır. Bir damla su, yerinden yok olup,
denize damlaması gibi, kaydlardan, bağlardan kurtulup,
kaydsızla birleşmeği söylemek zındıklıkdır. Böyle kötü
i’tikâddan, inanışdan Allahü teâlâya sığınırız. (Fenâ)
demek, Allahü teâlâdan başka herşeyi unutmak,
başkasına bağlanmamak ve bütün isteklerinden kalbini
temizlemek demekdir. Kulluk da, bundan ibâretdir.
(Bekâ) da, kulun, Rabbinin irâdesine uyması, Allahü
teâlânın isteklerini, kendi isteği yapmasıdır.
Saadet-i Ebediyye
|