Bir bilir kisinin Deyisi!...
İslâm savaş değil barış dinidir.
İslâm kelimesi, Arapçada 'barış' anlamına gelen 'Selâm' kelimesinden türetilmiştir. Bu anlamıyla selâm, bir çok yerde geçer ve bütün müslüman
dillerinde, günlük hayatın bir çok alanında kullanılır. Ayrıca ebedî olarak kalınacak
Cennete "Daru's-Selâm-Kurtuluş yurdu" denilmiştir. Haddizatında bütün semâvi dinlerin insanlar arasındaki düşmanlık ve çatışmaları sona erdirmek, emniyet ve sulhü temin etmek için geldiklerini[1] düşünecek
olursak, son ve en mükemmel din olan İslâmın barışa verdiği önemi anlayabiliriz.
Günümüz Arap dilinde barış ifadesi için 'selâm'ın hakimiyetinden bahsedebiliriz. Klasik eserlerde savaşın karşıtı olarak 'barış' anlamında
sadece 'sulh' kullanılırken, modern Arapçada bu kelime, giderek 'savaştan barışa geçiş' olarak sınırlandırılmıştır. Önceleri siyâsi anlam taşımayan
'selâm' kelimesi ise 'sulh'ün yerini alarak, başta da belirttiğimiz gibi, 'savaş halinin zıddı olan barış hali' anlamında kullanılmaya başlanmıştır.[2] Yine modern Arapçada devletlerarasındaki barışı ifade için
kullanılan ve selâmla aynı kökten gelen "Silm"
kelimesini burada zikredebiliriz.
İslâm fıkhında gerek fertler arasındaki, gerekse devletler arasındaki barış esası üzerine kurulu ilişkiler çerçevesinde kullanılan diğer önemli
kavramlar arasında musalaha[3], mürâveze, mütâreke, muâhede, muvâdaa ve mühâdeneyi[4] sayabiliriz.
İslâmın ırkı, dini, dili, ülkesi ne olursa olsun, insanlar arası münasebetlerde barış ve sulh prensibini ön plana çıkarması temelsiz bir iddiadan veya zorlama bir yorumdan ibaret olduğunu düşünmek son derece
yanlıştır. Çünkü gerek bir çok Kur'an ayetinde[5], gerekse Sünne-i Seniyyede hiç yoruma ihtiyaç bırakmayacak netlikte hükümler ve örnekler vardır.
Barış asıldır; savaş ise ârızî bir durumdur.
Fertler ve toplumlar arası münâsebetlerin temelinde barışın mı, yoksa savaşın mı bulunduğu tartışma konusu olmuştur. İlk insandan bu yana, savaşların, çatışmaların daima ön planda yer aldığını görürüz. Milatan önce üçüncü yüzyılda yaşayan Latin şairlerinden Plotüs'ün şu sözü insanların içinde gizli bütün olumsuz özellikleri aksettirir; "Homo homini lupus.."[6] Yani, insan insan için bir kurttur.
İslâm, insanın bu belirgin özelliğini inkar etmez. Ancak insan olmanın temel özelliklerini göstermeyi de ihmal etmez. Bu durum, Allah'ın "Yeryüzünde
emirlerimi yerine getirip varlıklar üzerinde tasarrufta bulunacak bir halife yaratacağım" buyurduğunda meleklerin "Yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökecek birisini mi yaratacaksın?" sualine karşılık Hz. Adem'e bütün isimlerin öğretildiğini bildirmesinde[7] açıkça görülür.
Bu durumda ister istemez akla şu zoru takılmaktadır; Gerek fertler, gerekse toplumlar arasındaki ilişkilerde insanların halifelik yönü mü, yoksa hayvanî yönü mü esas olmalıdır?
Bu sorunun cevabını zaten yukarıdaki âyet mealinde vermiş olduk. İnsan İslâma göre bir takım şartları taşıması halinde gerçek anlamda insan olabilir. Her fırsatta kan dökmek, didişmek insanlığın belirgin vasfı değildir. Bütün insanlığın sulh ve sükûn içinde bulunması gerekir. Bunun için en güvenilir ve kısa yol barıştan geçmektedir. Huzur ve barış şaşmaz
bir kaide; savaş ise, fesad çıkarmak, düzensizlik meydana getirmek, zulüm yapmak suretiyle bir bedeni andıran insanlık alemindeki birliği ve bütünlüğü
sarsmaya yönelik bir istisnâdır.
İslâma göre barış, tıpkı fertler arası ilişkilerde olduğu gibi devletler arası ilişkilerde de asıl, genel prensip ve kaide, harp ise arizi ve geçici
bir durum, ancak lüzumu halinde başvurulan bir yoldur.
İslâmın savaşa bakışı ve cihad kavramı
İnsanlığın birlik ve kardeşlik içerisinde ve mutlu bir şekilde yaşamasını hedefleyen İslâm dini, sulh ve salâhı esaslı bir prensip olarak kabul eder.
Savaş, İslâmın hedefleri arasında yeralmaz. Hatta buna şer nazarıyla baktığını da söylemek mümkündür ve bu özellikle müslümanlar arasında olursa
en büyük şer, en büyük tehlike olarak değerlendirilir. Ancak zarûret varsa bu yola başvurulabilir. Bu yüzdendir ki İslâm Hukukçuları cihad hakkında
"cihâd lizatihi hasen bir vecîbe değildir, belki ligayrihî hasendir" tespitinde bulunmuşlardır.[8]
Hatta cihâdın, kuru bir ifâdeyle sadece "savaş" olarak değerlendirilmesi yanlış görülmüştür. Cihâd, öncelikle barışçıl yol ve vasıtalarla İslâmın tebliğ edilmesi ve bu konuda gayret göstermeyi ifâde eder. Ne zaman ki
İslâmın tebliği güçleşir, din ve inanç hürriyetini teminat altına almak ve İslâm devletini savunmak gerekirse bilinen manada savaşa başvurulur.[9]
İslâmdaki cihad anlayışını barış çerçevesi içinde şöyle değerlendirmek mümkündür:
a) Kur'an ve sünnette yeralan ve müslümanları cihâda davet eden nasslar ve hükümler, İslâmın kabul ettiği barış ilkesine ters düşmez.
İnsanlığı bir tek topluluk olarak değerlendiren İslâm, müslümanlara karşı düşmanca tavır takınmayan gayr-i müslim topluluklarla iyi ilişkiler
kurulmasını menetmez. Bilakis böyle durumlarda, onlara karşı iyilikte bulunmaları ve adâletli davranmaları emredilmektedir.[10]
Kur'an'da savaşa izin veren ilk âyetlerden itibaren, bu konuda son olarak indiği bildirilen ve milletlerarası ilişkilerin savaş esasına dayandığını
iddia edenlerce daha önceki barışa davet eden âyetleri neshettiği, yani hükmünü ortadan kaldırdığı iddia edilen kılıç âyetine[11] kadar bir çok âyette cihadın hangi şartlarda gerçekleştirileceğine dair bazı şartlar sunulmuştur:
Kur'an ayetlerinde zikredilen "zulme uğramış olmak, kendilerine savaş açılmak, topyekün saldırıya maruz kalmak, yeryüzünde fitnenin varoluşu "[12]
vb. sebepler savaşa bir gerekçe olarak sunulurken, bu şartların gerçekleşmemesi halinde barış halinin sürekli olacağı rahatlıkla söylenebilir.
Diğer yandan, müslümanları savaşa doğrudan teşvik eden âyetlerde durum bundan pek farklı değildir. Örneğin; "Ey iman edenler! Kafirlerden size
yakın olanlarla savaşın.."[13] âyetini hiç bir meşrû sebep olmaksızın, ele geçen ilk fırsatta onlara saldırıp, onlarla savaşmak şeklinde yorumlayamayız.
Geçmişte olduğu gibi, düşmanlık duyguları fiilî bir tecâvüz şekline dönüşmedikçe, müslümanların sıcak savaşa girişmemeleri en doğru yoldur. Bunun yerine, tıpkı muasır İslâm düşünürü Bediüzzaman'ın şu tespitlerinde olduğu gibi, milletlerarası diyalog metodlarının kullanılması, görüşme yollarının açık tutulması gerekir;
"Cihâd-ı haricîyi, Şeriat-ı Garrâ'nın berâhin-i kâtıasının elmas kılıçlarına havale edeceğiz. Zira, medenilere galebe çalmak ikna iledir. Söz anlamayan
vahşiler gibi icbar ile değildir."[14]
b) İslâm, her fırsatta insanları sulha, barışa ve hoşgörüye davet eder.
İslâmiyet, başlangıçtan itibaren yeryüzünde insâni bağları kuvvetlendirmek, toplumları insâni gayelerle birbirlerine yaklaştırmak, karşılıklı ilişkileri hayırlı işlerde yardımlaşma, işbirliği ve barış esaslarına dayandırmak prensiplerini koymuş ve uygulamıştır. Ayrıca, toplumlar arasında normal ve daimi durumun sulh olduğunu, bu sulh halini bozan ve
düşmanlığı körükleyen asıl sebebin, başkalarının haklarına tecavüzde bulunma olduğunu kabul eder. Bilfiil savaş yapma zorunluluğu ortaya çıktığında ise, yine müslümanlara barış yollarını arama, bunun için gayret sarfetmeyi öngörür.
Diğer yandan müslümanlar arası barışı sağlama yönünden de aynı hassasiyetin varlığını görmekteyiz. "Muhabbete muhabbet, husûmete husûmet"[15] yani, insanlardaki muhabbet duygusuna muhabbet besleyip, geliştirmek, husûmet duygusuna düşman olup, onu yok etme düsturuyla müslümanlar arası barış çok kolaylıkla ikâme
edilecektir.
c) İslâm tarihi boyunca Müslüman olmayanlara yönelik uygulanan cizye, emân verme vb. yollar yine barışın temel prensip olarak kabul edildiğini gösterir.
Gerek Hz. Peygamber (s.a.v.), gerek Hulefâ-i Râşidîn ve gerekse takip eden dönemlere bakıldığında, İslâm ordusu gayr-i müslim bir grup veya orduyla
karşılaştığında onlarla doğrudan savaşabaşlamadıkları, bir takım seçenekler sundukları görülecektir.
d) İslâma davet ve tebliğ prensibi olarak niteleyebileceğimiz "el-Emru bi'l-Ma'rûf ve'n-Nehyü ani'l-Münker prensibi"nin temelinde yine kalıcı ve
daimi barış anlayışı yatmaktadır.
İslâmiyet diğer dinlerle karşılaştırılacak olursa, çok daha hızlı, fakat çok daha barışçı bir yolla yayılmıştır. Her ne kadar müslümanların yaptıkları
fetihleri toplu Müslüman olmalar izlemişse de, bu kılıç zoruyla değil gayretli, ihlâslı müslümanların örnek davranışlarıyla gerçekleşmiştir.[16]
e) İslâm fıtrî bir dindir. Her alanda olduğu gibi insan fıtratına, yapısına ve yaratılış özelliklerine en uygun olan yolu emreder; aksini de yasaklar.
İslâm geniş anlamda dünya barışının sağlanması için yine en fıtrî olan yolu takip eder. Barışı önce insan vicdanına yerleştirmekle işe başlar. Çünkü devletlerarası barış, barış zincirinin son halkasını, son merhalesini teşkil etmektedir.
Dr. Veli Sırım
NOT: Bu yazı Moral Dünyası Dergisi'nin Sonbahar sayısında yayınlanmıştır.
Selam Sevgi ve Dua Ile...