Kendi elinle tuzaga dustun. Muslumanlar, hatta hristiyanlar ve diger inanirlar simdi diyecekler ki; "Iste gordun mu, butun dunya ulkelerinde bu tufan isi varmis. Demek ki, bu tufan isi dogru"...
Eger dogru olmasaydi tufan bu kadar cok ulkede bilinmezdi... degil mi?
Bu durumda asil sorun tufan sonunda Nuh'un gemisinin nerede demirledigidir...... Yoksa tufanin kopmus olup olmadigi degil. Orasi kesin...
gaak, peynir seversin ama süt içmezsin de mi : )))))
September 15 2000, 3:24 AM
Bir UluMürşid'in bir garip dervişi varmış. Gel zaman, git zaman, Mürşid bakmış ki derviş epeyce olgunlaşmış. Demiş ki: "Ey canım, sen artık yeterince eriştin, olgunlaştın, şimdi artık çık git misyonunu ifa eylemeğe başla, köy köy, şehir şehir gez de insanları uyarmağa, uyandırmağa giriş!" Derviş: "Hay Hak, pirim, Allah Eyvallah!" demiş.
Mürşid:"Bak sana bir öğüt vereyim de, kulağına küpe olsun da bunu hiç unutma!" demiş. Derviş: "Buyur pirim, söyle. Dediğinizi hiç unutmayacağıma inanın!" demiş. Mürşid: "Unutma ki, 'Cins cinsi çeker!' " Demiş.
Derviş, demir asa, demir çarık, yollara düşmüş. Bakmış ki yolun kenarında, bir çayırlıkta, bir kara karga ve bir hacı leylek birlikte geziniyorlar. Hemen mürşidinin sözü aklına gelmiş. O halde mürşidi yalan söylemiş oluyor! Gözlerini oğuşturmuş ve yine bakmış: Evet Hacı Leylek ile Kara Karga, birlikte geziniyorlar, yol kenarındaki çayırlıkta! Sonra birden irkilmiş: "Kesinlikle!" demiş, "Kesinlikle, Pirim, Mürşidim Haktır, Doğru görür, doğruyu söyler, O'ndan hiç kuşkulanmamalıyım, ben herşeyi O'ndan öğrendim, Ondan kuşkulanmağa hiç hakkım yoktur!" Bir daha dikkatlice bakmış ki, Hacı Leylek de, Kara Karga da, her ikisi de topal! Aksaya aksaya, seke seke gaziniyorlar. "Hayy& Hakk!" demiş. "Evet, Pirimin, mürşidimin dediğini şimdi anladım ki, 'Cins cinsi çeker!'den maksat, 'Huy huyu cezbedermiş!' bunların huyları birbirlerine uygun olduğundan bir arada geziniyorlar demek ki, bense dış görünüşlerine bakıp da neredeyse aziz mürşidimi, Pirimi inkara kalkışacaktım! İyi ki UluTanrım bana acıdı da şu dünyadaki olup&biteni görmeğe sezgimi&basiretimi artırarak beni utançlı duruma düşürmedi!"
Elbette kıssadan hisse alıp anlayanlar Gerçekten arif olanlardır. :_)))
bu sayfada çok kıssa olacak bakalım bakalım:Seçtik bir tane
September 15 2000, 1:24 PM
Muysca (Colombia):
Eski devirlerde daha ay mevcut değilken, Muyskas yabaniler olarak yaşamaktaydı. Botşika ,Nemketeba, Zuıhe adındaki yaşlı sakallı adam geldi ve onlara tarımı, el sanatlarını, dini ve devleti öğretti. Onun karısı kötüydü. Kocasının iyi işlerine zarar vermek için funza nehrini tüm platoya taşırmak için büyü yaptı. Sadece birkaç insan dağ tepelerinde kaçıp kurtuldular. Botişka onu cezalandırdı. Onu ay yaptı ve gökyüzüne yerleştirdi..
Surarı akıtmak için bir kanal açtı ve sular takendama şelalesinden aşağı döküldü.
Gaster, Theodor H. Myth, Legend, and Custom in the Old Testament
(Eski Ahitt’deki Mitler, Rivayetler, ve gelenekler), Harper & Row, New York, 1969, s 131
sühensaz-ı gülüstan-ı nezahet
gonca-i bağ-ı zerafet
söyledikçe verir bezme letafet
dinle şimdi
bu abd-u acizden bir hoşca hikayet
isim isme
cisim cisme
benzer
vakti zamanında
kale kapısının meşhur zahire esnaflarından Mustafa diye bir adamcağızın
Nizam diye bir erkek evladı varmış. Mekteb i mahallede ne okutulup öğretilirse daha mektep yaşına gelmeden, aşık sallayıp, kuka yuvarlarken arkadaşlarından elifbayı öğrenivermiş. -
Aman Mustafa bu çocuk pek bir yaman, mektebe ver de bu pür akıl heba olmasın demiş eş dost.
Küçük nizam ı mektebe vermişler daha yaşı 5 var yok, nizam pek bir kaabiliyetli. Bir gün hoca çağırmış Mustafa efendiyi:
-Efendi bu çocuk cevherdir, ne yap yap bunu şahsi gayretlerin ile ilm ü fenn ile tanıştır, geleli 3 ay oldu ammma benden öğreneceği birşey kalmadı demiş.
Neyse efendim uzatmayalım, Mustafa efendi gah eş dost ahibba gah akca karşılığı başlamış Nizama dersler aldırmaya. Nizam 13 üne gelince ilm ü fenni bitirmiş, arapça farsça flemekce latince, sırpça hem okur hem yazar olmuş...
Mustafa efendi oğluyla ne kadar iftahar etse az, az amma çocuk her gördüğünü hala sorar, zahire hammalarına yanaşır, taşraya ait bir küçük menakıbı dahi dinlermiş..
Birgün bir dost Mustafa efendiye:
-Mustafacığım, sen bu çocuğa elinden geleni yaptın, allahın lutfu olsa gerek, bunda bir işaret var, gel oğlanı bir yola yolcu edelim, dinini de derin bir ilim içinde öğrensin demiş..
Nizamı iki günlük yolda bir dervişin dergahına teslim etmişler.
Başlamış nizam bir yolun eri olma kazanında kaynamaya.
Efendim
kıssa bu ya,
biz duyduk aktarıyoruz.....
Nizam bir yıl geçmiş geçmemiş
emsallerinden
hem
hizmette
hem hörmette
hem de
ilimde
pek bi fazla yol almış yolunda.
Piri onu yanından ayırmaz olmuş.
Her gün birlikte ormanda yürüyüşe çıkarlar, binbir meseleden söz açarlar, Nizam hiçbir meselede pirinden aşağı kalmazmış.
Bir gün Nizam
kalkmış
huzura durmuş
piri hayırdır demiş
Nizam:-Bırak gideyim
Piri:-Daha olmaz
Nizam:-Bırak gideyim, burada alacağım ne ola ki, bırak gidip dışarda ilmimi cemiyet edeyim
Piri:-Daha olmaz.
Nizam huzurdan çekilmiş
çekilmiş amma her pirini gördüğünde içinde aynı talep...
Piri bir gün nizamı çağırmış
-Nizam elin işe gider, sözün meclise yakışır ama gönlün bizde değil artık, ya gönlünü tekrar bize ver, ya benim gönlümü almadan çek git.
-Aman pirim, senin gönlün olmadan gidemem..
-Ben gönlümü sana demişim, ama sen bu sevdadan da vazgeçemezsin. Var git, ama burada bir alacağın olduğunu unutma demiş..
Nizam bir yandan pirinin icazetini almadığına üzülür, bir yandan da sevinçten uçar. Geceyi dar etmiş sabah seherde pirinin elini öpüp dostlarla helallaşıp yollara düzülmüş.
Nizam, ay gibi parlak temiz yüzlü, daha onsekizine yeni varmış bir oğlan. O diyar senin bu diyar benim başlamış gezmeye. Şam ın alimleri ona hayran, iskenderiye alimleri ona meftun...
Ve vaki olmuş ki
bir diyardan diğerine
giderken
bir küçük köyde
soluklanayım demiş.
Çeşmede elini yüzünü yunarken bakmış cemaat
cuma için mescidde.
hayır ola demiş
oturmuş cemaatin arasına...
Nizam bakmış ki
adam kara cahil
halka korku salıyor
başlamış içi içini kemirmeğe..
Nihayet Şeytan bahsinde gözleri öfke dolu vaiz vaazı bitirince
sormuş, Ey ehl i müslim
var mı anlamayan...
Nizam onca ilm öğrendi
onca taban eskitti
kaldırmış elini, -Buyur! demiş vaız
Nizam başlamış konuşmaya:
-Ey cemaati müslimin, ben şu şu ilimleri tahsil ettim, şu şu dilleri bilirim, şu şu diyarları gezdim..
Fakat sizin hocanız kadar cahil, sizin hocanız kadar gafil, sizin hocanız kadar dinden bi haber görmedim...
deyince
Vaız dönmüş cemaate:
-Ey cemmat i müslimin, işte şeytan zuhur etmiştir, kim ki kılından bir tel koparır cennete gider, deyince
Tüm cemaat nizamın üstüne çullanmış...Çocukcağız apar topar köyün dışına tabanları yalamış amma köylü de sevab peşine koşma heveslisi..
Neyse efendim gençliğin de verdiği atiklikle sonunda ormanda kendini kaybettirmiş çocukcağız...
Eh Nizam ı almış bir düşünce
boşa koymuş dolmamış
doluya koymuş almamış
tutmuş dergahının ,pirinin yolunu........
Efendim bir kişi derde düşünce
ana der baba der
amma
bir yolun eri olursan
derdini
anca bir yolcuya anlatırsın
Neyse Piri Nizamı görünce gözleri dolmuş, kucaklaşmışlar. Piri:
-Hayrola demiş...
Nizam:
-Kalmaya geldim...
Başka söze hacet kalmamış ki, ne piri:
- nedir sebebi? diye sormuş, ne nizam olanı biteni anlatmış...
Yıllar geçer
Nizamın yüzünün yarısı kararır
Göz kenarları
kırışır
Bir gün
Piri nizamı çağırır:
-Nizam yolun açık olsun der
-Aman pirim az daha kalayım
-Nizam yolun açık olsun
-Etme pirim belki eksik birşeyim kalmıştır
-Nizam yolun açık olsun
Nizam tekrar düşer yollara............
Eh kıssa bu ya
diyar diyar gezerken bir gün
yolu düşmüş yine aynı köye
yine kıssa bu ya
günlerden Cuma
vakitlerden Cuma
yıllar öncesinin Nizam ı
şimdi kelli felli
Nizam bakmış ki
imam ın vaazı aynı vaaz
Beklemiş vaazın sonunu
Nihayet Şeytan bahsinde gözleri öfke dolu vaiz
vaazı bitirince
sormuş:
-Ey ehl i müslim
var mı anlamayan...
Nizam
kaldırmış elini,
-Buyur! demiş vaız
Nizam başlamış konuşmaya:
-Ey cemaati müslimin, ben şu, şu ilimleri tahsil ettim, şu, şu dilleri bilirim, şu şu diyarları gezdim..
Fakat sizin hocanız kadar alim, sizin hocanız kadar derin, sizin hocanız kadar ermiş birini görmedim...
Ey cemmat i müslimin, işte bu evliyanın kıymetini bilin, kim ki kılından bir tel koparır cennete gider, deyince
Tüm cemaat imama çullanmış...
efendim biz bir mecmua kenarında okuduk naklettik
bir kıssadır anlatılan
kıssadan hisse ala arif olan
sakiye sohbet kalmazmış baki
gözümle görmeden inanmam hiçbir şeye... İspatlasınlar topal kargayla, topal leyleğin bir arada gezdiğini... :)
Hikayedeki saçmalığa bak ki, uçan iki yaratık yürümekteki özürlerinden dolayı birarada. Kaldı ki, topal bacak leyleğe hiç komaz, hacı laklaklar nadiren iki ayak üstünde durur...
Din hep böyle safsata üzerine kurulu maalesef. İslam da olsa, Budizm de...
Benim peygamberim Ezop artık; fablları hem daha "hikmet"li, hem daha kısa.
"Manevi Hikaye"ler, "manevi Gerçek"ler: İşte "Din Sırları"nın asıl yer
September 15 2000, 6:50 PM
Canım Dost,
Bunlar "manevi hikaye"lerdir, safsata değil.
Ama,
"manevi hikaye"leri
"gerçek hikaye"ler, gerçek gerçekler gibi ele alıp eleştirirseniz ve eleştirenleri bunlar gerçekten gerçektir diyerek savunup yanıtlarsanız
yandı gülüm keten helva
ve
karıştı çarşı
dükkanlar karşı karşı
çağır gelsin artık Bektaşiyi,
neresini neresinden düzeltebilecekse
olabilemez bu iş düzelmez der
çünki biln ki o da bu işe şaştı.
Peki,
Niçin manevi hikaye!
çünki,
ortada bir "manevi gerçek" var,
ama gizlenmelidir,
ilaç gibi,
çoluk çocuk,
bilmeyenler
alır, içer, neler gelir başına artık neler.
Veya ilaç,
kinin gibi acı!
ne yapmalı,
ne etmeli,
sarıp sarmalamalı,
üstünü çikolatayla, şekerle kaplamalı,
erişilemeyecek yüksekliğe koymalı,
saklamalı,
özetle,
tedbir almalı,
bir türlü önlem bulmalı!
İşte bunun için "manevi gerçekler"
"emanetleri ehline veriniz" ilkesi uyarınca
"Manevi Hikaye"ler içinde korunurlar.
kimseler üzerine alınmasın:)
bu durum önemsenmediğinizden, önemsenmediğimizden değildir,
bu durum önemsendiğinizden, önemsediğimizdendir
hem sizin, bizim
hem de "manevi gerçek"lerin
korunması bakımındandır.
çünki, korunması gerekenler korunamazsa
tahrib olur
oysa ki,
insanlığa daha çok yararlı olaxcaklardır.
Şimdi bir durum daha var ki,
"Gerçek Erenleri" bu koruma ve gözetme kaygıları içinde yararlı olmak için uzun süreç içinde ince ince anlatıp duyumsatmağa çalışırken,
yobaz tayfası kıt akılları, topal mantıklarıyla, ve kokan nefesleri, sararmış dişleri görünen ağızlarıyla,
"manevi hikaye"ler üzerinden icra-i zenaat eylemeğe başlayınca
aah YaRabb'i
işte yine yandı gülüm keten helva,
ne şiş yansın nede kebab
müşteri çok,
hep doysunlar
ve kimsede zehirlenme belirtisi olmasın,
kimse istismar edilmesin,
çıngar çıkmasın,
bıçaklar çekilmesin,
gönüller darılmasın,
Yina bulalım bir Bektaşi Babası,
"Hakk Erenler" başlasın mı aracılığa,
ama olmaz ki,
Gerçekleri tanımayanlar
"Gerçek Erenleri" de yadsır,
Erenler de kargaşa ortamlarından sakınır
Artık sonun ne olacağını UluTanrı Bilir.
Görelim Mevlam n'eyler, n'eylerse de mutlaka güzel eyler:)
Kadını yaratarak insanları felakete ve ıstıraba sürüklenmesi Zeus'un öfkesini yatıştırmamıştı, üstelik Pandora'nın kutuyu açmasıyla tüm kötülükler yeryüzüne yayılmış, insanlar birbirleri ile kavga etmeye, savaşmaya, birbirlerini öldürmeye başlamışlardı bunun üzerine Zeus onlara çok daha büyük bir ceza vermeye karar verdi.Onları tamamiyle yok etmemek müthiş bir tufanın dalgaları arasında onları boğmak istedi.
Fakat Prometheus bu defa da insanların yardımına koştu ve Oğlu Deukalion'a Zeus'un planlarından bahsetti. Deukalion ve Epimetheus ile Pandora'nın kızı olan karısı Pyrrha Thessalia'da yaşıyorlardı. Deukalion Thessalia'nın kralıydı. Olacakları duyunca Babasının tavsiyesi ile üzeri kapalı bir kayık yaptı ve karısı ile onun içine girdi. Yağmurlar yağdı, sular kabardı, ortalık baştan başa deniz kesildi. Onlar dokuz gün dokuz gece boyunca dalagalar üzerinde çalkalanıp durdular. Onuncu gün sular alçalmaya başladı ancak ikisinden başka bütün insanlar boğulmuştu. Bu tufan felaketinden kurtula karı koca Othrys dağına yanaştılar ve karaya ayak bastılar.
Deukalion ve karısı daha sonra adalet tanrıçasının yanına gidip insan soyunun tekrar yaratılması için yardım istediler. Adalet tanrıçası onlara ,Yüce Ana'nın yani Gaia'nın kemiklerini omuzlarının üzerinden atmalarını söyledi. Deukalion ve karısı önce buna çok şaşırdılar. Ardından Deukalion Yüce ana'nın toprak olduğunu hatırladı, buna göre kemikleride kayalar, taşlar olmalıydı. Taşları omzunun üzerinden fırlattığında bu taşlar erkek haline dönüştü, Pyrrha da fırlattı taşları, onun fırlattıkları da kadına dönüştüler. Böylelikle insan soyu yeniden başlatılmış oldu.
Gök ve yer büyük birer dev di.
Ve gök yer üstüne kapanmıştı. Çocukları karanlıkta çoğaldılar.
Oğullardan biri GÖĞÜ birgün parçaladı ve kardeşlerini karanlıktan kurtardı. Kafatasından GÖKKUBBEYİ yaptı...
Ama öyle çok kanı aktı ki devin
bu selde herkes boğulup gitti. Sadece bir kadın ve erkek hyatta kaldılar, çünki bir cinin yaptığı gemiye saklanmışlardı. Sular çukur yerlere dolup okyanusları oluşturdu.
Kimi dostlar
"madem dünyanın heryerinde sözediliyor
bu nuh tufanının gerçekliği yolunda kanıt oluşturmaz mı?é demişlerdi.
Biz de belki de olmuştur demiştik...
Bilimin verileri olmadan tarihi kavramak olanaksız dır.
Ve söylencelerin gerçeklikle bağıntısı
bu söylencelerin en ilkel kaynağına gittikçe artar..
Tufan mitosu
toplumsal bilinçaltından gelen bir doğal afet kutsamasımıdır yoksa gerçekten olmuşmudur bilemeyiz.
Ama konuya insanlık tarihi açısından bakmadan bu tartışmayı yapmak
onu savunan ve karşı olanların garip birer bilimdışılığı olmaz mı?
Gordon Childe bize şunları aktarıyor:
"İnsan ın yeryüzünde belirmesinin ve ilk aletin yapılmasının, zamanımızdan 500 bin yıl kadar önce gerçekleştirildiği söylenebilir"
Childe bu belirlemeyi elbet bilimin verileriyle yapar, ve içinde yaşadığımız halosen çağdan bir önceki
Plaistosen çağ ın başlangıcının tarihi olarak bu 500 bin yılı koyar.
Plaistosen çağ
iklimdeki büyük değişiklerin yaşandığı ve yeryüzünün kırılmalar ve birleşmelerle değiştiğ dönemdir. Childe şöyle yazar:
"Yüksek enlem bölgelerinde üç yada dört buz çağı birbirini izledi ve bu çağlara, zamanımızın kurak astropikal bölgeleri olan yerlerde sel gibi yağmurların boşandığı dönemler eşlik etti"
Biliyoruz ki bu buzul çağlarından en azından birine bugünkü anlamda tümüyle İNSAN dediğimiz yani homo saphiensler tanıklık etmişlerdir.
Şimdi size
tufan mitosunun
çok daha ilkel bir inanıştaki
versiyonunu sunacağım
versiyon güney Amerikadan
Yamana yerlilerinin söylencesi:
"Leksuvakipa, insanlardan zarar gördü, ve o(kadın) öylesine çok kar yağdırdı ki, tüm dünyayı buzlarla kapladı. Onlar erimeye başlayınca hızla akmaya başladılar. Beş dağ zirvesi dışında heryerde akıp durdular. O tepelere kaçan Sadece birkaç insan kurtulabildi. Hala o tepelerden, sellerin akıntı yolları görünür."
TUfan yada tufanlar,
mö 3000 de sümerde gördüğümüz
ilk tufan öyküsü,
insan yazıyı daha önce keşfetmiş olsa
belki günümüzden 100 bin yıl geride yine bulunacak..
Bir zamanlar masallara ilişkin
kimi yargılar sunmuştu dostlar
:)
bilim
buzul çağlarını tesbit etmezden
3000 yıl önce anlatılan
tuıfan mitosu
insanlık tarihinden bir bilgi mi sayılmalı
yoksa
uyduruk bir hurafe mi?
Nuh yaşadı mı yaşamadı mı?
gemi yaptı mı yapmadı mı?
:)
bence
en az bir tane nuh yaşamışa benziyor,
Ben şu an yaşadığıma göre!
eh böylesini de
peygamber saymaktan başka ne yapsın insan
Upasinadlar`dan bahsedilmis. Brahmanlari da ben ekliyeyim o zaman...
Bir sabah Manu`ya yikanmasi icin su getirdiler. Simdi de elimizi yikayalim diye su getirmiyorlar mi? Sudan kücük bir balik sicradi avucuna. Ve insanlarin ilkine "beni koru, dedi, bir gün ben de seni kurtaririm. -Neden kurtaracaksin beni? -Tufandan... Bütün varliklari bir tufan silip süpürecek. –Seni nasil koruyabilirim?”
Balik: “Biz kücükler, dedi, binbir tehlike icindeyiz. Malum ya: büyük balik kücük baligi yutar. Önce beni bir kavanoza koy. Kavanoza sigmayacak kadar büyüdügüm zaman bir havuz yaptir. Daha da büyüyünce denize birak. O zaman tehlike kalmaz benim icin”
Gün gectikce balik büyümüs, bir chasa olmus, chasa, yani en büyük balik. Seslenmis Manu`ya: “Falan yil tufan kopacak, büyük bir gemi yaptir ve beni bekle”
Baligin söyledikleri bir bir cikmis. Bardaktan bosanircasina yagmurlar yagmis, dünya sular altinda kalmis. Yalniz baligin yedegine aldigi gemi kurtulmus. Kuzey daginda karaya cikmis Manu. Koca dünyada ondan baska canli kalmamis.
Ilahiler söylemis Manu. Dövünmüs. Zürriyet istemis Tanri`dan. Ates yakmis, tereyagi serpmis atese, süt, yogurt, kaymak serpmis. Aradan bir yil gecince bir kadin cikmis atesten. Ilkin Mitra ile Varuna görmüs onu, “sen kimsin?” demisler. “Ben Manu`nun kiziyim” demis. Ve onlarin iltifatlarina aldiris etmeden Manu`ya kosmus.
Ilahiler söylemisler birlikte, cileye girmisler ve biz insanlar dünyaya gelmisiz.
Kolay söylenmemeli bir kadinin adi, anlasilir olmali, tatli olmali, uzun hecelerle bitmeli bu ad ve bir duaya benzemeli.
Cocuk dogurmak, cocuk yetistirmek, ev islerine bakmak.. iste kadinin vazifeleri.
Kendi basina buyruk olmamali kadin: kücükken babasinin sözünden cikmamali, evlenince kocasinin. Dul kalinca ogluna itaat etmeli.
Hep güler yüzlü olmali kadin. Evini akillica idare etmeli. Hem cok az para harcamali, hem kocasini rahat ettirebilmeli.
Erkek bu, ayagi sürcebilir, baskalarina kaptirabilir gönlünü. Kadin anlayisli olmali. Kocasinin hicbir meziyeti olmasa bile. Tanrilar gibi saymali onu...
Manu
Bu manu cok zeki bir adam..pardon tanri.. O da degil ilk insan..
Âdem'le Havva'nın cennetten kovulma tarihi
Liberal Parti iktidarının ezici zaferiyle sonuçlanan Kanada genel seçimleri, din bezirgânlığı deneyimine yabancı olan seçmenleri şaşkınlığa uğrattı. Batı Kanada'da, tutucu çiftlerin, Ontariolu işadamlarının, varsıl petrol tüccarlarının ve bü yük toprak sahiplerinin gözdesi olan İttifak Partisi lideri Stockwell Day, seçim kampanyasına, Darwin'e değil de, İncil'deki öyküye inandığını söyleyerek başlayınca, ortalık karışıverdi. Tek tanrılı dinler yanı sıra Kanada'da birkaç tane çok tanrılı din bulunduğu gibi, ruhlara inanan, ''Lucifer'' diye bilinen nam-ı diğer Şeytan'a tapan dinler de vardı. Ana muhalefetin 6 ay önce seçilmiş yeni lideri olan Stockwell Day adlı politikacının köktendinciliği iyice belirlenince, dinle siyasetin kesin çizgilerle ayrıldığı ülkede, olayı kaygıyla irdeleyenler hızla artmaya başladı. Bir yandan da, ''Yaradılışçılık'' kavramının ''Evangelist'' , yani köktendinci yandaşı olan ana muhalefet lideri, ekonomik ve sosyal gündemini kamuya açıklayınca, ortaya çıkan görünüm hiç de iç açıcı olmadı. Dağı taşı özelleştirmekten söz eden; işadamlarına, sanayicilere, gece-gündüz vergilerden yakınan milyonerlere vergi indirimleri muştusu veren sağcı lider, seçilmiş parlemento üyelerinin, düzenlenecek referandumlarla halka hesap vermesini öneriyordu. Sivri akıllı köktendinciye göre 30 milyonluk Kanada'da, toplam nüfusun yüzde 3'ü imza toplayıp, herhangi bir konuyu uygulamak için referandum yapılmasını isteyince, hükümet bu isteme uymak zorundaydı. Giderek, ülkenin yergi yazarlarına ve özellikle TV komedyenlerine manşet malzeme olmaya başlayan sağcı önder, bir ara her yurttaşın yüzde 17 oranında gelir vergisi vermesi gerektiğini açıklayınca, milyonerle bekçinin aynı vergi oranıyla vergilendirilmesi saçmalığına kargalar bile gülmeye başlamıştı. Devlet gelirlerini kurutması olasılığı bulunan bu tasarıyı geri çeken Stockwell Day, idam cezasının geri getirilmesini, kürtajın yasaklanmasını, tabanca-tüfek yasağının kaldırılmasını dile dolamaya başlayınca, kamuoyu ''Yahu biz Teksas'ta mı yaşıyoruz'' diye şaka yapmaya başladı. Sağcı liderin, Kanada'da imza toplayan yüzde 3'lük topluluğun, parlamentonun varlığını es geçerek referanduma girişme hakkı tasarısı, ülkenin dilinden zehir akan komedyenlerinden Rick Mercer 'i, ondan umulan ilginç bir zıpırlığa zorlayacaktır. Sağcı lider Stockwell Day'in adının, Doris Day olarak değiştirilmesi için internette referandum derleyen komedyene, 1 milyona yakın Kanadalı ''olsun'' yanıtı verince, İttifak Partisi lideri, bir kahkaha simgesine dönüştü.
Kanadalı komedyen, internetteki komedi referandumuyla, ülkede eşek şakasını seven ya da beyin özürlü herhangi bir Kanadalı'nın parlamentonun işine burnunu sokup, ortalığı karıştırabileceğini kanıtlayınca, adı Doris Day olarak gülmece fırtınası yaratan Stockwell Day, işi çelebiliğe vuracaktı. Ortaya attığı referandum olgusu fiyaskoyla biten sağcı lider, Doris Day olayı ardından katıldığı seçim kampanyalarında, biz şaka kaldırırız dercesine, 1960'ların ünlü ABD'li kadın şarkıcısı sarışın Doris Day'in, belleklerden çıkmayan İtalyanca-İngilizce ''Que Sera-Sera-Kaderde Ne Varsa Olur'' şarkısını çaldırmaya başladı. Doris Day, büyük ünü olan bu şarkısında, annesine geleceği soran çocuğun, ''Whatever will be will be'' yani 'Kaderde ne çıkarsa o olur' diye yanıt aldığını söylüyordu. Seçim sonucu iktidara gelmese bile, Liberal iktidarı azınlık hükümeti durumuna iteceğini düşleyen Stockwell Day'in tüm umutları boşa çıktı. Köktendinci liderin, Kanadanın çok yadırgadığı dinci tavrı ve sergilediği aşırılıklar, Liberal iktidardan genellikle hoşnut olan çoğunluğu, daha seçim kampanyası başlamadan bile çok ürkütmüştü. Öteden beri üniversitelerde, ilişkin öğrenim dallarının konusu olan ''Yaradılışçılık'' ve ''Evrimcilik'' tartışması, sağcı liderin sayesinde siyasete bulaşınca, İncil'e dayalı verilerin encamı-ahvaline yabancı kalanlar, bilgi dağarcıklarını zenginleştirme olanağı buldular. Köktendinci liderin savunduğu ''Yaradılışçılığın'' belirlediği tarihe göre, Âdem'le Havva, cennetten ''İsa'dan Önce'' , 10 Kasım 4004 günü kovulmuşlar. Babil kralı ''Nebuşadnazar'' ın ölüm gününü başlangıç seçen köktendinci Hıristiyanlar, dünyanın 6 bin yıllık yaşı olduğuna inanıyormuş. Nuh Peygamberin, koskoca gemisiyle, Ağrı Dağı'nın tepesine çıkarma yaptığı tarihi merak edenlere not düşelim; bu tarih ''İsa'dan Önce'' 5 Mayıs 2349 gününü belirliyor.
Peki, Darwin denen kâfirin ortaya attığı ''Evrimcilik'' ten ne haber?.. Evrimci bilginler, dünyanın ilk kez 3 milyon 100 bin yıl önce ortaya çıktığını söylüyorlar. İlk balığın 450 milyon yıl önce, ilk memelilerin 60 milyon yıl önce boy gösterdiğini saptayan Darwin ustaya göre insan denen yaratık ise 15 milyon yıl önce teşrif etmiş dünyamıza. Kanadalı İttifak Partisi lideri olmasaydı, bunları öğrenmek kimin aklına gelecekti?