YENİ alternatiforum | duyurular | ateizm VE dinler | ağaç ev | bilim | cinsel yaşam | felsefe | kitap | mizah | politika | sanat | spor | tarih | yaşam | tavanarası | Chat!

alternatiforum DiNLER FORUMU ARŞİV 3

www.alternatiforum.com

ALTERNATİFORUM ÖZGÜR BİR FORUMDUR VE TEK BİR KURALI VARDIR
HİÇ BİR YAZI SİLİNMEZ!

Not: alternatiforum'a herhangi bir işlem yapmadan doğrudan giriş yapabilir VE yazabilirsiniz.

  << Previous Topic | Next Topic >>Foruma Geri Dön  

"Ben bu yöneltişime sizden yakınlar(ım)a sevgiden başka hiçbir karşılık istemiyorum."

November 26 2000 at 10:46 PM
zekerya  (no login)
from IP address 195.214.142.95

20- Her kim ahiret kazancını isterse, biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz, ama onun ahirette hiçbir nasibi yoktur.
21- Yoksa onların, Allah'ın dinde izin vermediği şeyi kendilerine meşru kılacak ortakları mı vardır? Eğer azabın ertelenmesine dair kesin yargı sözü olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilir, işleri bitirilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azab vardır.
22- Sen kıyamet günü kazandıkları şeyin cezası başlarına gelirken zalimlerin korkudan titrediklerini görürsün. İman edip salih amel işleyenler ise cennet bahçelerindedirler. Rablerinin yanında onlar için istedikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.
23- İşte Allah iman edip salih amel işleyen kullarını bununla müjdeler. De ki: "Ben bu yöneltişime sizden yakınlar(ım)a sevgiden başka hiçbir karşılık istemiyorum." Her kim bir iyilik yaparsa biz onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verir.
24- Yoksa onlar, senin hakkında: "Allah'a karşı yalan uydurdu." mu diyorlar? Eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler; batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz ki O kalplerde bulunan şeyleri hakkıyla bilir.

 
 Respond to this message   
AuthorReply
SAAMS
(no login)
212.252.1.182

Şura 23 anlamlandırılması benim için mihenk taşı gibi bir mucize aynadır

November 27 2000, 7:55 AM 

O aynada herkesin içi dışı, varı yoğu gerçek yüzü güzelliği veya çirkinliği, vefası vefasızlığı, doğruluğu sahtekarlığı, vicdanlılığı vicdansızlığı, sadık veya hain ve nankör ve kalleş olup olmadığı, dini istismar edip etmediği, kandırıkçı, aldatıcı ve aldanıcı olup olmadığı, herşey ama herşey kendini gösteriyor. İşte, İlahi Mucize bu değil midir? Bu öyle büyük bir deneme ki, İnsanların gerçek imanlarını ölçüyor, yüreklerini sergiliyor. Kurban olduğum Allah, nelere muktedirsin.

Duyarlılığınız için teşekkür ederim zekerya hoca.

Kur'an-ı Hakim'den Bunca Ehl-i Beyt düşmanlığına karşı bazı sure ve belit eksiltmesi yapıldığı belli oluyor. Ancak, Şura 23 yok edilememiştir demek ki.

Dürüst ve mert insan çok az ne yazıkki ve hangi insanın ne zaman, nerede ne hainlik, kalleşlik yapacağını bilemiyorsunuz. Çünki insanların şehadeti adalet üzerine değil, kendi çıkarları üzerine de ondan

 
 Respond to this message   
SAAMS
(no login)
212.252.1.183

"Kendi hesablarına göre iyi işler yapıyoruz sanıyorlardı kendilerini isteklerine kaptırmışlardı

November 27 2000, 1:19 PM 

bismillâhirrahmanirrahıym
AŞKIYLA ADININ ULUTANRIMIN
ESİRGEYİP GÖZETİP KORUYUCU,
YAŞATICI,
ACIYIP AFFEDİCİ,
YAŞAMSALLIK BAĞIŞLAYICI,
SONSUZ MERHAMETLİ, MERHAMET VERİCİ

103 kul hel nüebbiüküm bil’ahseriyne a’mal(en)
104 elleziyne dalle sa’yühüm fiylhayatiddünya ve hüm yahsebune ennehüm yuhsinune sun’(an)

De ki: “Bildirelim size
Hüsran içinde hüsrandakileri
İşleğiyle, edimleriyle
İşte onlar ki
Boşa gitmiştir onların hep emekleri
Dünya hayatındaki
And olsun ki hiç kuşku yok
Onlar
Kendi hesablarına göre
İyi işler yapıyoruz sanıyorlardı
Kendilerini
İsteklerine kaptırmışlardı

 
 Respond to this message   
zekerya
(no login)
195.214.142.50

SAAMS, verdiğiniz Kehf 103 *104 anlamı Asr Suresi Yorumuna katkı olur

November 27 2000, 8:35 PM 

Asr Sûresi
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
1.Yemin ederim ki Asr'a
2. İnsan gerçekten ziyan içindedir.
3. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.

RAHMETLİK ELMALILI HAMDİ TEFSİRİ'NDEN OKUYALIM:
Vav 'da olduğu gibi yemin içindir. "Kamus"ta anlatıldığı üzere "asr" kelimesi lügatte, isim olarak: dehr (gece ve gündüz), gündüzün zevalden önce ve sonra iki tarafı gadat (tan yeri ağırmasından, güneş doğuncaya kadar olan zaman) ve aşiyy (zeval ile akşam veya akşam ile yatsı arası) ve özellikle öğleden sonra güneşin kızarmasına kadar olan ikindi vakti, insan toplumu aşiret ve yağmur. Masdar olarak da: Hapsetmek, yasaklamak, vergi vermek, sıkıp suyunu çıkarmak mânâlarına gelir. Ve bir şeyin özel vaktine, aynın üç harekesi ile "asr, ısr, usr, usur" denilir. Nitekim "geldi, fakat vaktinde gelmedi; uyudu, fakat vaktinde uyumadı" demektir. Gündüzle geceye ve sabah ile akşama asrân (iki asır) denilir. Cins lamı ile yerine göre bunların her birinin cinsine ve mutlak halinde hepsine muhtemel olduğu gibi, ahd lamı ile de içlerinden belli birine ve mesela bir ikindi vaktine veya herhangi bir şeyin muayyen bir zamanına sarfedilmiş olur. Ondan dolayı dilimizde "asr" mutlak zaman ve özellikle içinde bulunulan zaman ve "karn" (yani seksen veya yüz senelik bir zaman) mânâlarında yaygın olmuştur. Burada tefsirciler başlıca : İkindi namazı, ikindi vakti, dehr ve zaman, özellikle Muhammed Aleyhisselam'ın asrı, yani Resulullah'ın gönderildiği zaman, ahir zaman mânâları üzerinde yürümüşlerdir. İbnü Cerir, "dehr, öğle saatlerinden bir saat, ikindi mânâları" hakkındaki rivayetleri zikrettikten sonra der ki: Bu hususta doğru olan görüş şudur: Rabbimiz Teâlâ asra yemin etmiştir. Asr, zamanın ismidir, ikindidir, gece ve gündüzdür. Bu ismin içerdiği mânâlardan birini tahsis etmemiştir. Onun için bu ismin lazım olduğu her mânâ bu yeminde dahil olur.
Demek olur ki "asr", çeşitli mânâlara gelen bir müşterek lafız olduğu ve birini tayinde ipucu bulunmayıp hepsine de yüklenmesi sahih olabileceği cihetle "asr denilen her şey" mânâsıyla tümüne hamletmek en doğrusudur.
O halde burada tefsircilerin zikrettikleri mânâlardan herbir yönünü düşünmek gerekir:
1- İkindi namazı: Mukatil demiştir ki: Allah Teâlâ ikindi namazına yemin etmiştir. Zira "Namazları ve orta namazı koruyun." (Bakara, 2/238) âyetinde "salat-ı vusta" (orta namaz) çoğunluğa göre ikindi namazı olduğu için onun bir özel fazileti vardır. Hendek vak'asında Peygamber (s.a.v.) "Bizi, orta namaz olan ikindi namazından alıkoydular." buyurmuştu. Bir hadiste de "İkindi namazı geçen, sanki ehli ve malı yok edilmiş gibidir." diye rivayet edilmiştir. İkindi vakti, gündüzün sonuna doğru insanların en çok kazanç ve ticaret için dünya işlerine daldıkları meşguliyet zamanı olması itibarıyla, ikindi namazının o sırada, zorluğuyla beraber yüksek bir uyarıcı özelliği vardır. Şu halde ona yemin ile faziletine dikkat nazarını çekmekte önemli bir mânâ vardır.
2- İkindi vakti: Katade demiştir ki: İkindi namazının vakti olması ve kuşluk vaktine karşılık birtakım kudret delillerini içermiş olması bakımından Allah Teâlâ "duhâ" (kuşluk vakti)ya yemin ettiği gibi ikindi vaktine yemin etmiştir. Gerçekte ikindi vakti gündüzün sonu olması bakımından, dünyada diğer yaratık ve hayvanların yaratılışından sonra yaratılan ve bundan dolayı yaratılış gününün ikindisinde yaratılmış demek olan insan türünün yaratılış zamanını andırdığı gibi, dünyada bir gün değerinde demek olan insan ömrünün de son demlerini andırdığı ve ikindi vakti geçip de bir şey kazanamadan evine dönecek olanların hali de pek acıklı, hüsranlı olduğu için, önceki sûredeki çokla öğünmenin aldatmasını açıkladıktan sonra bu sûrede insanların zararı anlatılırken ikindi vaktine yemin olunarak dikkat nazarı celbedilmesinin de ikindi namazına yemin olunmak gibi önemli bir mânâsı vardır. Bununla beraber şu mânâ daha geniş kapsamlıdır.
3- "Dehr": İnsan Sûresi'nde açıklandığı üzere "dehr"in asıl mânâsı, Rağıb'ın dediği gibi, âlemin varlığının başlangıcından sona ermesine kadar olan müddet, yani zaman-ı kül (tüm zaman)dür. Bu mânâca tüm zamana ve bir kısmına söylenilen zamandan daha özeldir. Zaman ona da, kısımlarına da söylenir. Bununla beraber "dehr", uzun zamana ve âlemin yaşama müddetine, yani ömrüne ve mutlak zaman mânâsına da kullanılır ki daha kapsamlıdır. Bundan dolayı çoğunlukla "asr"ı, "dehr" ile tefsir ederken tefsirciler "dehr" ve "zaman" demişler ve "asr"ı dehr ile tefsirin tarzında, dehr ve zamana yeminin hikmetinde de bir kaç açıklama şekli göstermişlerdir:
Birincisi: İbnü Cerir'in rivayet ettiği üzere Hz. Ali (r.a)'den: yani "Asra ve dehrin belalarına, nöbet nöbet gelen musibetlerine yemin olsun ki, doğrusu insan bir hüsran içindedir ve zamanın sonuna kadar onun, o hüsranın içindedir." diye okuduğu işitilmiş ve bu, bir tefsir sayılmıştır. Demek ki "asr", dehr (zaman) mânâsınadır. Ve zamana yeminin hikmeti de onun insana devamlı musibetler yağdıran acı ve büyük olaylarına ve değişmelerine karşı uyarmadır. Bir de bu tefsirde hüsran (zarar)da kalanların ebedî olarak kalacaklarını beyan etme vardır. Bununla birlikte denebilir ki, bunda asrın yalnız zaman mânâsına değil, sıkmak ve hapsetmek mânâsına da bir işaret vardır. Ancak bu mânânın, yeminin müstesna tarafını değil, müstesna minh (kendisinden istisna olunan) tarafını takviye etmekte olduğu açıktır.
İkincisi: Denilmiştir ki: "Dehr" (zaman) yaratıcı Allah'ın kudretine delalet eden her türlü acaiblikleri, gariplikleri içerir. Onun için ona "Ebu'l-Aceb" (Aceb'in babası) denilmiştir. Küllî (tümel) veya cüz'î (tikel), alışılmış veya alışılmamış, acı veya tatlı, kârlı veya zararlı her türlü hareket ve olay, değişim ve başkalaşımlar onda vaki olur. Devletler, milletler, nimetler, felaketler onda ortaya çıkar, onda büyür, onda son bulur, onda kalır. Hatta dehir ve zaman denilen şey kendisi "Acebü'l-acaibat" (şaşılacak şeylerin en şaşılanı)dır. O, bir taraftan ardı arkası kesilmeyen bir hareket ve cereyan arzeden bir değişim ölçüsü, bir taraftan da o hareketlerin ötesinde bir sükun (durgunluk) ve sabitlik ifade eden sade bir süreç (devamlılık ölçüsü) olarak görünür.
Yokluğa benzer bir varlık, varlığa benzer bir yokluk gibidir. Râzî der ki: "Akıl ona yok diye hükmedemez, çünkü devirler, seneler, aylar, günler, saatlerle kısımlara bölünür. Fazla, eksik ve uyuşmakla, geçmiş ve gelecek olmakla hükmedilirken nasıl yok olur? Bununla beraber mevcut diye de hükmolunamaz. Çünkü şimdiki hal, bölünmeyen bir andır. Geçmiş ve gelecek ise yokturlar. Yokluğa ise varlıkla nasıl hükmedilir." Onun için felsefeciler ve Kelamcılar, "Zaman mevcut mudur, yok mudur, mevhum mudur? Bizim onu bilişimiz (bedihi) açık mıdır, intizai (soyutlama) mıdır! diye konu edip durmuşlardır.
"Mazi hayal, manzar-ı âtî henüz adem,
Hal oynatır şuurumu bilmem nedir bu dem?
Bir an imiş meâli kitab-ı vücudumun,
Ömrüm şu gamgüârım olan satr-ı mürtesem".
"Geçmiş hayal, geleceğin manzarası henüz yok
Şimdiki zaman oynatır şuurumu bilmem nedir bu an?
Bir anmış anlamı vücut kitabımın
Ömrüm şu keder ortağım olan yazılmış satır."
Bir Arap şairi de:
"Zamanı bir gemi gibi görüyorum, bizimle ölüme doğru
Akıp gidiyor, fakat hareketlerini göremiyoruz."
demiştir. Zaman, böyle varlıkla yokluk arasında iyi ve kötü, nimet ve bela, genişlik ve darlık, sıhhat ve hastalık, zenginlik ve fakirlik, kâr ve zarar gibi zıtları toplayan, türlü şaşılacak şeyleri içermesi itibarıyla önemine binaen ona yemin edilerek onun içinde bulunan insanın zarar veya kazanç açısından durumlarına dikkat çekilmiştir.
Üçüncüsü: İnsanın ömrü en kıymetli sermayesidir. Ne kazanacaksa onunla kazanacaktır. O ömür ise dehir (zaman)den biz cüzdür. Onunla akmaktadır. Hatta insan için zaman ömründen, hatta ömrünün içinde bulunduğu anından ibaret değildir. Kârsız geçen her an, o güzel sermayeden heder edilen bir ziyan, bir hüsrandır. Bununla beraber senelerce kaybedilen bir ömür, içinde bulunduğu son bir lahzada kendisine ebedî cenneti kazandıracak güzel bir iş yapmaya muvaffak olabilirse, geçen bütün kayıpları telafi ederek o zarardan kurtulmuş ve o insan için en şerefli şey ve bütün zaman ve lahzadan ibaret olmuş olur. Bu sayede insan, ömrünün içinde bulunduğu her saniyesini fırsat bilerek, onunla geçirmiş olduğu fırsatları kaza ile telafi etmeye bir dereceye kadar imkan bulur. Nitekim "Ve o, öğüt almak veya şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü birbirlerini izler yaptı." (Furkan, 25/62) buyurulmakla ona işaret edilmiştir. Böyle vaktinin kıymetini bilmek mânâsınadır ki, mutasavvıflar, "Sofî, ibnü'l-vakt (vaktin oğlu) olmalıdır, yani ömrünün ve özellikle fiilen içinde bulunduğu vaktin kıymetini bilmeli ve onunla yarın ahireti için ne kâr, ne hayır edebilmek mümkün ise onu kazanmaya çalışmalıdır, demişlerdir. Nasıl ki bugünün yarını yoktur, diye ahirete inanmayanlar da tersine dünya zevkini sürerek gönüllerince kâm almak için "Gün bugündür, saat bu saattir, ne yapacaksak şimdi yapmalıyız." diyerek, ne olursa olsun vaktine uyup, çıkarını gözetme mânâsına "İbnü'z-zaman" (zamanın oğlu) olmak, zaman geçince onunla beraber geçip gitmek isterler. Maksatları farklı olmakla beraber ikisi de:
"Öğren rüsum-ı asrı, lisan-ı zamaneyi,
Bak tab-ı nasa vakte münasip tekellüm et"
"Öğren asrın âdetlerini, zamanın dilini
Bak insan tabiatına, zamana uygun konuş."
demekten hoşlanırlar. Çünkü vakit gerek kazanmak, gerek tüketmek, gerek kâr, gerek zarar için kullanılacak iş zamanıdır. İşte vakit böyle bir fırsat ve ömür bütün anlarıyla böyle kâr ve zarara maruz bir sermaye ve zaman böyle bir taraftan tükenmek, bir taraftan artmak üzere bulunan nimetlerin asıllarından bir nimet olmak hasebiyle vakit ve zamanın kadrini takdir ile ömrün kıymet ve mahiyetine dikkat nazarını çekmek için asra yemin edilmesinde mühim mânâlar vardır. Birbirini açıklamak demek olan bu iki vecihte asrın dehr ve zaman mânâsı düşünülürken yasaklama ve verme mânâlarına da işaret edilmiş bulunduğu gizli değildir. Bunlar yeminin gelecek cevabında hem müstesna minh ve hem müstesna taraflarına bakmakta, teyit edici yönlerini de içermektedir.
Dördüncüsü: Yine anılan vech üzere insan, ömrünün semeresi demektir. Zaman geçtikçe insanın ömrü eksilir ve bundan dolayı kendisinden bir cüz gitmiş bulunur. Nitekim şöyle denilmiştir:
"Her, gün geçtikçe benim birazım gider;
Benim için ise ömrümden daha güzel bir şey yoktur."
O halde o gidenin karşılığında bir çalışma olmazsa o noksan tam zarardan ibaret olur. Bununla beraber şaşılacak şeydir ki insan geçen cüz'ünün yerine ne kazandığını hesap etmez de gün geçtikçe büyüdüğünü sanır. Hatta vakit geçirmekle eğleniyorum, rahat ediyorum, diye sevinir. Onun için denilmiştir ki:
"Biz günleri geçiriyoruz diye seviniyoruz,
Halbuki her geçen gün ecelden, ömürden bir eksikliktir".
Bu itibar ile "asr"a yeminde şu mânâ olur: "O şaşılacak olan asra, zamana iyi dikkat ediniz. Çünkü o geçtikçe insan büyüyorum, çoğalıyorum, yaşıyorum zanniyle sevinir, halbuki o asır devamlı onun ömrünü yemekte, o geçen gece ve güdüz vücudunu kemirmekte ve bu şekilde o, her an zarar içinde kalmaktadır. Ancak iman edip de güzel ameller yapanlar... müstesnadır. Onlar zarar etmez, kâr ederler. Bu mânâ iledir ki 1332 Hicrî (1913 Miladî) senesi Birinci Cihan Harbi'nden önce "Tetkikatı Şer'iyye Meclisi reisi" iken vefat eden üstadım Büyük Hamdi Efendi ismiyle bilinen el-Hâc Mahmud Hamdi b. Ahmed b. Abdullah el-Kayserî (Allah ona rahmet eylesin) hazretlerinin vefatı ve Balkan harbinin üzüntüleri dolayısıyla yazdığım:
"Nefislerin hoşlanmayacakları bir belâ ortaya çıktı,
Bütün niyetleri azarladı ve zanları titretti, hesapları sarstı.
Belâ, yol yol, türlü türlüdür. Bizim belamızın yolu, kanunu da
Yerlerinde Sa'dan dikeni bitirmek için harman döğer gibi nefisleri döğmek, ezmektir.
Bahar obaya, güzel bir dirlik, bir refah vaad etmişti.
Derken üzerlerine musibetler, hadiseler dökmeye başladı"
beyitleriyle başlayan mersiyede şöyle demiştim:
"Hayat bizi aldatıyor, halbuki ölümümüz
Onun memesinden sütlerini emiyor."
Yani ölümümüzü emzirip büyüten, kucağında besleyen ana, ölümün anası hayat iken o bizi aldatıyor
"Böylece kişi, hayatın zefir ve şehîkı (soluk alıp verişi) ile nefesleri arasında
Kendini yaşıyor sanıyor, halbuki kefenler dokuyor. "
O nefes alış veriş, kefenleri dokuyan mekiklerin hareketinden ibaret iken insan yaşıyorum sanıyor da aldanıyor. Düşünmüyor ki insanın nefesleri arasında dokunan bedeninin ve derisinin dokuları kendisini ölüm için saran birer kefen gibidir."
Beşincisi: Bir de bir takım kimseler, gördükleri fenalıkları, çektikleri hüsranları hep dehre, zamana yükleyerek zamandan şikayet ederler. Ve zamanların uğursuzluğundan bahsederler. Halbuki:
"Zaman bozuldu, fesadı var diyorlar.
Zaman bozulmadı, kendileri fesat."
denildiği üzere fesat, fenalık zamandan değil, insanların kendilerindendir. İşte asra yemin edilmekte zamandan önemini hatırlatmakla bir de o zaman bozulduğu iddiasını red mânâsı vardır. Zira kasem, (yemin) edilen şeyin şerefine işaret eder. Bu şöyle demek olur: Hadd-i zatında asrın, zamanın ayıbı, kabahati, zararı yoktur, o değerli bir nimettir. İnsanlar zamanın kadrini bilip de hepsi iyiliğe çalışmadıkları için, iyiliğe çalışmayanlar zarardadır, Allah cezalarını verir. Bu mânâ "Dehre küfretmeyin, çünkü dehr Allah demektir." hadis-i şerifi ile işaret olunan mânâdır. Bu açıklamadan anlaşılır ki asrı böyle dehr ve zaman mânâsına yüklemek, en genel ve en şümullü mânâsı olmak itibarıyla diğer mânâların faydalarına da şamil olabilecektir. Böyle olduğu halde daha açık olmak için denilmeyip de buyurulması, "Bizi zamandan başkası helak etmiyor." (Câsiye, 45/24) diyen Dehriler'in zanlarına bir ihtimal şüphesi verilmemek faydasını içerdiği gibi, asrın anılan özel mânâlarının da önemlerini hatırlatmaktan uzak olmaz. Zira mutlak asrın, dehrin önemini yemin ile ihtar etmek, onun en mühim olan kısımlarını düşünmeye ve araştırmaya sevkeder. Bu ise özellikle "lâm-ı tarif" ile belirli olmak hasebiyle de en çok muhataplara yakından ilgisi olan asrı düşündürmek gerekir. Bu da herkese ilk önce kendi bulunduğu zamanın sınırlarını ve kısımlarını hatırlatır. Bunda ise ilk muhatap Resulullah (s.a.v.) olduğu için "lâm", "ahd"e hamledilmiş olmak üzere:
4- Bu asırdan maksadın, nübüvvet asrı yani Muhammed aleyhisselam'ın asrı olduğu akla gelir. Bunda mutlak asrın her mânâsı bulunmakla beraber hepsinden seçkin olan bir fazilet ve özellikle büyük bir toplum da vardır. Bu da üç mertebe üzere düşünülebilir:
Birinci olarak, peygamberlerin sonuncusu olan Resulullah'ın ilk gönderilmiş olduğu zaman ki, her tarafta dinler çığırından çıkmış, peygamberlik, fazilet, hak ve adalet, Allah'ı bilme ışıkları sönmüş, âlemi cehalet, küfür ve şirk karanlıklarıyla zulüm ve cefa, azgınlık ve fesat, şer ve hasar kaplamakta bulunmuşken bir "Kadir gecesi"ne "Rabb'in adıyla oku." (Alâk, 96/1) emriyle Kur'ân nazil olarak Peygamberlik nuru doğmuştu. Beyyine Sûresi'nde geçtiği üzere kıymetli dinin neşriyle insanlığı "şerru'l-beriyye" (yaratılanların en kötüsü)nin istilasından, küllü hüsrandan kurtarmak için kurtuluşa davet ile cennet ve rıdvan yolunu göstermeye başlamış, bu şekilde ortaçağdan son asra geçiren değişmelerin ve ınkılabların başlangıcı olmuştu. O zaman, bu asra yemin ederek "Muhakkak insan zarardadır, ancak iman edenler... müstesna." buyurulmasının mânâsı şüphesiz ki mühimdir.
İkinci olarak, Peygamberimiz'in gönderilişinden vefatına kadar olan "saadet asrı"dır ki biri mücahede, biri de fetih ve üstünlük ile başarı iki bölümden ibaret olan bu asırda peygamberlik nuru gittikçe parlamaya başlayıp hidayet ve Hak din, "Bütün dinlere üstün kılsın için." (Fetih, 48/28) bütün âleme yayılmak üzere hak ve batıl birbirinden ayrılmış, kazanç ve zarar yolları ayırdedilerek "Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur." (Bakara, 2/256) hükmü ortaya çıkmıştı. Bu asra kasemdeki mânâ ise daha önemlidir. Nihayet Peygamber'in gönderilmesinden, daha doğrusu Resulullah'ın hicretinden son zamana kadar bütün son asırları içeren ahir zamandır ki, bu asır bütün zamanın ve bütün peygamberlerin asırlarının hükümlerini ve eserlerini gayesine erdirecek olan Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğinin devamı müddeti mânâsına Muhammed (s.a.v.)in asrıdır. Ve işte asrın en kapsamlısı bu asırdır. Bir kısım tefsircilerin dediği gibi bizce de en çok akla gelen bu asırdır. Burada özellikle bunun önemi hatırlatılmak üzere asra yemin edilmiştir. Çünkü Kasas Sûresi'ndeki "Andolsun biz ilk nesilleri helak ettikten sonra Musa'ya Kitap verdik." (Kasas, 28/43) âyetinde işaret olunduğu üzere Kur'ân'da insanlık tarihi açısından zamanın üç kısma ayrılmasına işaret olunmuştu. Hz. Musa'ya Tevrat'ın inmesinden önce geçen, yani Firavun'un helâkıyla son bulan zaman ilk asırlar zamanı ve Tevrat'ın inmesiyle açılan zaman da son Peygamber'e kadar orta asırlar zamanı, son Peygamber Muhammed Aleyhisselam'ın ortaya çıkmasıyla başlayan son asırlara da ahir zaman, yani Muhammed (s.a.v.) ve ümmetinin asrı demek olduğundan denince bu asır anlaşılmak gerekir. Bir gün, sabah, öğle ve ikindi üç vakit olarak düşünüldüğüne göre bazı hadislerde Âdem'in yaratılışı, âlemin yaratılışına göre yeryüzünde bitkiler ve hayvanların yaratıldığı son günün asrı, yani ikindisi halinde tasvir edildiği gibi, dünyada beşer türünün ömrü de bir gün sayılarak Muhammedî asır bugünün ikindisi misalinde temsil edilmiştir. Nitekim Buhârî ve diğerlerinde şu hadis meşhurdur: Sizden önce geçmişlere oranla sizin vaktiniz ikindi namazıyla güneş batımı arası kadardır. Sizin meselinizle sizden öncekilerin meseli tıpkı o adamın meseline benzer ki, bir ücret tayin etmiş,"sabahtan öğleye kadar kim çalışırsa bir kırat demiş. Yahudi çalışmış, sonra öğleden sonra, yani "ikindiye kadar kim çalışırsa bir kırat demiş", hıristiyan çalışmış. Sonra da "ikindiden akşama kadar kim çalışırsa iki kırat" demiş, siz çalışmışsınız. Bunun üzerine yahudi ve hıristiyanlar kızdılar: "Biz daha çok çalışmışken daha az ücret aldık." dediler. Allah Teâlâ da: "Ben sizin ücretinizden bir şey kestim mi?" buyurdu. "Hayır" dediler. "O halde bu benim bağışımdır, onu dilediğime veririm." buyurdu. Bu şekilde siz az amel (iş)le çok ücrete nail oldunuz". (İnciller'de de buna benzer bir temsil bulunduğu geçmişti).
Bir kısım tefsirciler bu hadis ile delil getirerek demişlerdir ki: Bu hadis, asrın Hz. Peygamber'e ve "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz." (Âl-i İmran, 3/110) buyurulan ümmetine mahsus olan zaman olduğuna delalet eder. Allah Teâlâ Resulü'nün "İçinde oturmakta olduğun Belde'ye." (Beled, 90/2) diye mekanına ve "(Ey Resulüm) senin ömrüne andolsun." (Hicr, 15/72) diye ömrüne yemin ettiği gibi, burada da asrına yemin etmiştir. Şu halde bu açıklamadan sonra mânânın sonucu şu olur: Ey Muhammed! Her mânâsıyla asra ve özellikle pek büyük olaylara sahne olmak, gerek baskısı, gerek verimi itibarıyla bütün geçmiş zamanların özeti, zamanın ikindisi demek olan son asra, yani bütün ümmetlerin hesabı görülmek üzere bulunan ve senin asrın olan ahir (son) zamana yemin olsun ki 2. kuşkusuz insan; kelimesinin başındaki elif-lâm, istisna karinesiyle istiğrak içindir. Yani her insan, bütün beşer türü her asırda ve her zamanda ve özellikle son asırda bulunan insanlar, gelecekteki istisna edilenler hariç hepsi, mutlak bir zarar içindedir. Küfür ve küfran gibi husr ve hüsran, kazanacak yerde zarar etmek, sermayeyi kaybetmek, nihayet iflas ile hasret ve ümitsizlik içine düşmektir. "Tenvin" de büyükleme ve türlendirme içindir. Yani büyük bir ziyan veya bir çeşit ziyan içinde boğulmaktır. Çünkü insanın sermayesi ömrüdür, o ise her nefes, her saat harcanılıp giderek tükenmekte ve her nefes geçtikçe o nimetlerin sonu ve hesabı yaklaşmaktadır. Eğer o nefesler, insanın her istediği zaman, istediği gibi yapacak şekilde kendisinin olsaydı, kendi yapısı ve icadı bulunsaydı o ömür tükenmez, insan onu dilediği gibi harcamakta hiçbir zarara düşmezdi. Fakat o insanın kendi mülkü değil, yaratan Halık Teâlâ'nın mülkü olup, onun adına güzel tasarruf ederek kârından istifade etmesi için insana sınırlı ve hesaplı bir şekilde verilmiş emanet sermaye kabilindendir. İnsanın bütün istifadesi, onun harcama ve alışverişinden hasıl olacak kâra bağlıdır. Onun için "İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur." (Necm, 53/39) ve "Herkes kendi kazancına bağlıdır." (Tûr, 52/21). Bu şekilde insan o sermayeyi veren sahibine ödedikten sonra, hesap günü kendisine kalacak olan kâra göre kendisini kurtaracak ve o oranda nimetlenmiş olacak veya açığına göre sorumlu ve iflas etmiş olarak zarar ve azapta kalacaktır. Tartının ağır veya hafif basmasının sonucu da budur. O halde zamanın acı veya tatlı olaylarla akışı içinde her harcanan nefeste bir zarar vardır ki, onu ancak karşılığında Allah için yerine konup onunla tartılacak olan kâr ödeyebilecektir. Ömürden her geçen saat, her harcanan nefes, ya bir işe harcanır, ya boşuna geçer. Boşuna geçtiyse elbette bir zarardır. Bir işe harcandıysa, o iş ya hayır ve güzel olanbir itaattir veya şer ve fesat olan bir günahtır. Veya ne o, ne o; ikisi ortası mübah olan bir iştir. Bir mübah ise, bir eseri kalmamak itibarıyla boşuna geçmiş gibidir. Bir şer ise kesin bir zarardır. Eğer itaat ise onu veya diğer birini ondan daha güzel bir şekilde yapmak da mümkündür. Çünkü Allah Teâlâ'ya tevazu ve baş eğme mertebeleri sayısızdır. Çünkü Allah Teâlâ'nın kahr ve yücelik mertebeleri ve mutlak güzellik tecellileri sonsuzdur. Onun için insanın Allah'a ilmi ne kadar çok olursa korku ve sevgisi de o nisbette çok, tâat ve amelde Allah'ı yüceltmesi, o nisbette daha tamam ve daha mükemmel olur. O halde her nefeste daha güzelini yapamayıp da düşüğüyle kalmakta kârdan da olsa yine bir tür ziyan vardır. Bu itibarla insan her an bir tür ziyandan uzak değildir, demek olur. Bununla beraber bunlara asrın, zamanın akışı içinde her yönden hücum etmekte olan engelleri, baskı yapan diğer büyük olayları da katarak düşünülürse, insanın her an nasıl bir tehlike ve ziyan içinde bulunduğu açıkça anlaşılır. Her an nimet ve refah içinde bulunduğu kabul edilse bile, her dem ömrü ölüme doğru gitmekte bulunan insanın bir zarar içinde bulunduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Zira her geçen nefes bir ölümdür. Bundan dolayı Razî der ki: "Bu âyet insanda ziyan ve sıkıntının asıl olduğuna delalet eder." Bunun açıklaması şudur: İnsanın gerçek saadeti, ahireti sevmek, dünyanın acı ve tatlısına iltifat etmemektedir. Bununla beraber ahirete çağıran vesileler ise açıktır ki o beş duyu, şehvet ve kızmadır. Onun için halkın pekçoğu dünya sevgisi ile meşgul ve onu talebde boğulmuştur. Bundan dolayı zarar ve helaktedirler.
3. Ancak o kimseler müstesna. Şu sayılacak dört vasıf ile sıfatlanmış olanlar ziyanda değil, kârdadırlar:
1- Ki iman etmişler. Fatiha Sûresi'nde ve Bakara Sûresi'nin başında ve diğer yerlerde geçtiği üzere bütün âlemlerin Rabb'i, Rahmân'ı, Rahîm'i, din gününün sahibi Allah'ın birliğini ve indirdiğini tasdik edip ona ihlas ile ibadet ve itaate söz vermişler, "En güzel (söz)i doğruladı." (Leyl, 92/6) buyurulduğu üzre "en güzel"e; doğru itikad ile inanıp, fazilet ile rezilliğin, iyilik ile kötülüğün, doğru ile eğrinin, mümin ile kâfirin, itaat eden ile isyan edenin, haklı ile haksızın Allah yanında farkı olduğuna, hayır amellerin iyi, şer amellerin kötü cezası verileceği ahiret gününe, din (kıyamet) gününe inanmışlar.
2- Ve iman ile güzel ameller işlemişler. Yani imanları yalnız gönüllerinde ve dillerinde kalmamış, bütün hislerine, akıllarına, varlıklarına işleyerek iradelerine sahip olmuşlar da yaptıkları işleri iman ve inançlarına uygun, Allah'ın rızasına, indirdiği hükümlerine uygun, hak ve hayır olduğuna inanarak yapmışlar, hep iyiliğe çalışıp kendileri, aile, akraba, kavim, insanlık için iyilik, sonu hayır ve menfaat olan işler; "Hanginizin daha güzel iş yaptığınızı denesin için." (Hud, 11/7; Mülk, 67/2) buyurulduğu üzere güçleri yettiği kadar güzel ameller yapmışlar, emrolunan görevleri yerine getirmiş, yasaklanan büyük günah ve çirkinliklerden çekinmişlerdir ki, bunların esası Kitap ve Sünnet'de açıklanmıştır. Zamanına göre cüz'iyat (parçalar)ı da icma-i ümmet ve ictihadlarına bırakılmıştır. İmandan sonra Hak Teâlâ'nın emrini yüceltme yarattıklarına acıma ve menfaat esasında özetlenen salih amel, başlıca iki türlüdür: Birisi bedene ait ibadetler gibi mükellefin baştan itibaren ve bizzat kendisine faydalı ve kendi iyiliğine olan ameller. Diğeri de zekat ve sadaka gibi başkalarına faydalı olan amellerdir. Birine kendini kemale erdiren, diğerine de başkasını tamlayan, yahut birine fazilet, diğerine fadl (iyilik etme) denilir. Bunun en önemlisi de hakka çağırma ve hak yolunda mücahededir. Onun için bunlar, iman ve güzel amel ile teorik ve pratik güçlerini olgunlaştırmaya çalıştıktan başka, Allah için birbirlerinin ve başkalarının kemal ve kurtuluşlarına da çalışarak, Hakk'a çağırma, iyilik etme ve ıslah etmeyle beraber başkasını kemale erdirmeye gayret hususunda birbirleriyle andlaşmayı ve hep hak yolunda yardımlaşmayı da vazife bilmiş olduklarından dolayı güzel amelin özellikle bu iki kısmına işaretle buyuruluyor ki:
3- Ve Hakk'a vasiyetleşmişlerdir. Yani bütün azimleri Hakk'a yönelik; imanları da, amelleri de, sözleri de hep Hakk'a sarfedilmiş. Çünkü Hakk'a sarfedilmeyen her şey batıldır, hasardır. Ziyan olmayacak iman ve amel de ancak Hakk'a iman ve Hak yolunda çalışmaktır. Onun için bunlar, büyük küçük birbirlerine, aynı cinsten olduklarına gösteriş, münafıklık, ziyankârlık, ilişiksizlik veya riyakârlık ve dalkavukluk etmeyip, bütün iyilik Hakk'ın elinde olduğunu bilerek ve fanî, geçici, aldatıcı, yıkıma götürücü şeylere aldanmayıp, her şeyin hakkını gözeterek hep birbirlerine Hakk'ı tavsiye etmişler, her işte Hak, sabit, doğru olanı yapmayı, Hak üzere birleşmeyi, hep Hakk'a davet etmeyi, emri bil'l-maruf (iyiliği emretmek)u ve nehyi ani'l-münker (kötülüğü yasaklama)i, kısaca Hak ve doğruluk üzere hareketi tavsiye ve nasihat etmişler, öyle yemin edip, o yolda muamele etmişler, imanları da, amelleri de hep Hakk'a sarfedilmiş.
4- Ve sabra vasiyetleşmişler. Yani Hak ve hayır yolunda sabra vasiyetleşmişlerdir. Çünkü zamanın acaibliği, dünyanın aldatması, nefislerin eğilimleri, ziyana gidenlerin çokluğu karşısında hayır yapmak, doğru söylemek, Hak yolunda gitmek bir çok acılar çekmeye, zorluklara katlanmaya, mücalede etmeye, batıl iflas geçitlerini atlamaya, bunlar da sabra dayanmaktadır. Onun için Lokman Sûresi'nde iyiliği emir ve kötülüğü yasaklayanlara "Namazı kıl, iyiliği emret, kötülüğü yasakla, sana isabet edene sabret, kuşkusuz bunlar (Allah'ın yapmanı emrettiği) kesin işlerdendir." (Lokman, 31/17) diye isabet edecek musibetlere sabır tavsiye edilerek, onun azme dayanan büyük işlerden olduğu anlatılmıştı. Burada da bunların birbirlerine doğruyu tavsiye ederken, aynı zamanda sabır da tavsiye ettikleri özellike anlatılmıştır. Nitekim Beled Sûresi'nde akabe (sarp yokuş)yi geçen ve iman edip de birbirlerine hem merhamet, hem sabrı tavsiye edenlerin meymenet sahibi oldukları anlatılmıştı. Hak yolunda can veren şehitlerin Allah katında ebedî hayata ulaşmaları da sabır sayesindedir. Ölüm nasıl olsa takdir edilmiş olan bu âlemde böyle Hak yolunda güzel iş görmek için can vermek ve öyle Hakk'a kavuşmaktan daha büyük ne saadet olabilir? Fakat öyle bir azim, öyle bir sarp yokuşu aşmak kolay değildir. İşte bu müstesnalar, öyle birer sarp yokuş olan müşkül, zor durum ve hallerde caymamayı, yılmamayı bırakmamayı, dermansızlık göstermemeyi ve böylelikle birbirlerini yardımsız, tesellisiz bırakmayıp gerek itaat ve amel, gerek elem ve musibetler ve gerek nefsin arzularına karşı sabır ve metanet tavsiye etmeyi kendilerine şiar edinmişlerdir.
Bilinmektedir ki sabır, nefsin iyi bir şey yapmak veya kötülüklerden kaçınmak için acıya, meşakkate tahammül kuvvetidir. Başlıca iki çeşit olarak düşünülür:
Birisi, elem ve külfete sabırdır ki bununla taat ve mücahedenin ve güzel amellerin meşakkatlerine katlanılarak yüksek himmet ve gayret sahiplerinin ulaştıkları başarılara erilir.
Birisi de lezzet ve şehevî isteklere karşı sabırdır ki, bununla da haramdan, yasaklardan ve hoş görünüp de sonu fena olan aldatıcı, tehlikeli, maddî veya manevî zarar verici şeylerin zararlarından sakınılır, korunulur. "Cennet zorluklarla çevrilmiş; cehennem de aşırı arzularla çevrilmiştir." hadis-i şerifinde iki yöne de işaret vardır. Sabrın derecesi hususunda fıtrî (doğuştan) kabiliyetin bir hükmü bulunduğu inkâr edilmemekle beraber, terbiyenin, alışkanlığın ve bundan dolayı azim ve iradenin ve onun için de imanın önemi çok büyüktür. Bu yönden sabır, ihtiyarî fiillerden olarak ef'al-i mükellefîn (görevlilerin fiilleri) arasında tavsiye olunduğu gibi "Ey inananlar, sabredin, direnin, cihada hazırlıklı, uyanık olun ve Allah'tan korkun ki, başarıya eresiniz." (Âl-i İmran, 3/200) diye emrolunmuştur. Çünkü "Kuşkusuz Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara, 2/153) ve "Ancak sabredenlere, mükafatları hesapsız ödenecektir." (Zümer, 39/10).
"Sabredenleri müjdele ki, onlara bir bela eriştiği zaman: 'Biz Allah içiniz ve biz ona döneceğiz' derler. İşte Rab'lerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır." (Bakara, 2/155-157). Onun için hadislerde de, "Sabır, genişlğin anahtarıdır." "Sabreden zafer bulur." diye varid olduğu gibi, dilimizde de "İlmin başı sabırdır", "Sabrın sonu selamettir." diye darb-ı mesel olmuştur.
Bu açıklamadan ve sözün gelişinden anlaşılır ki övülen ve tavsiye edilen sabır, iman ve güzel amel ile Hak ve hayır yolunda sabırdır ki bu şecaat, sadakat ve mertlik şiarıdır. Yoksa her kötülüğe katlanmak, her aşağılığa boyun eğmek, pislikler içine düşüp de, her ne pahasına olursa olsun, ondan çıkmaya, kurtulmaya çalışmamak, çabalamamak, ilişik etmemek, batılda, fenalıkta -ne olursa olsun- saplanıp kalmak ve şerre rıza göstermek demek olan tembellik, zillet ve miskinlik ile düşüklükten ibaret bulunan duygusuzluk değildir. Çünkü "Üstünlük, ancak Allah'a, O'nun elçisine ve müminlere mahsustur." (Münafikun, 63/8) ve Allah "Acizlikten ötürü bir yardımcısı bulunmayan." (İsra, 17/111) dır. Ve çünkü şerre rıza şer, küfre rıza küfürdür. Ve eşeğe mahsus yumuşaklık kötülenmiştir. Onun için temizliğini bulanmaktan koruyacak sıkıntıları, çakışları olmayan, yani "Hiç kızma eseri göstermeyen yumuşaklıkta hayır yoktur." diyen şairin şu beytini -yukarılarda da geçtiği üzere Resulullah beğenmişti:
"Berraklığını bulanmaktan koruyacak kızgınlık eseri bulunmayan yumuşaklıkta hayır yoktur."
Ve sahih hadiste "Sizden her kim bir kötülük, bir biçimsizlik görürse onu eliyle değiştirsin, ona gücü yetmeyen diliyle, ona da gücü yetmeyen kalbiyle (değiştirsin) ki bu imanın en zayıfıdır." buyurulmuştur. "Âyetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana (bunu) unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk), o zalimler topluluğuyla oturma."
(En'am, 6/68) âyeti de bu mânâyı ifade eder. Bununla beraber bu gibi sabredilmemesi gereken hallerde de telaş ve hiddetle hareket etmeyip "De ki: İşte benim yolum budur. Allah'a basiretle davet ederim, ben ve bana uyanlar." (Yusuf, 12/108) buyurulduğu üzere basiret ile hareket etmelidir.
İşte ancak böyle iman, güzel ameller, hakkı tavsiyeler, sabrı tavsiyeler ile, bu dört vasıf ile vasıflanan kimseler ziyanda değil, müstesnadırlar. Bu müstesnalardan başkası mutlak bir ziyandadırlar. Bunun dördü de Hakk'a tam imanın belirtisi demektir. Hak, gerçekte sabit ve tahakkuk edici olduğu ve imanın hükmü de inanılana tabi bulunduğu için Hakk'a iman hiçbir zaman yanlış çıkmayacak ve bütün mekan ve zamanın üstünde Hak, hayat ile yaşayacak olan ebedî bir nimet ve saadet olduğundan, dünyada o Hakk'a tam imanın bir tezahüründen ibaret olup da onun yolunda güzel işlere sarfedilmiş bulunan bir hayat, bir ömür, hiçbir zaman boşa gitmez, hüsrana düşmez. Böyle bir imana erişmeyen nefisler de ziyandan kurtulmaz. Hiç imanı olmayanların kurtulamayacağı açık olduğu gibi, batıla iman etmiş olanların da imanın meyvesi olan amelleri, o bâtılın bâtıllığıyla yok olup gideceği de şüphesizdir. Fakat bu âyet şunu gerektiriyor ki, Hakk'a iman etmekle beraber güzel işler yapmayan, Hakk'ı ve sabrı tavsiye etmeyen kimseler de bir çeşit ziyandan hariç kalmamış olurlar. Demek olur ki, iman olunca amelsizlik ziyan etmez diyen Mürcie mezhebi sahiplerinin görüşleri doğru değildir. Doğrusu Sünnet Ehli'nin dedikleri gibi imanı olup da, imanına göre amel etmeyen fasıklar, asiler için de bir çeşit ziyan vardır. Zira ebedî olmamakla beraber mümin isyankarlar için de cehennem vardır. İman en sonunda onları da kurtarırsa da, kötülükleri iyiliklerinden ağır gelen müminler de günahları temizleninceye kadar cehennem azabı olan hüsranı göreceklerdir.
Başta beyan olunduğu üzere bu sûrenin geniş bir şekilde açıklanması bütün Kur'ân demek olduğundan, daha ne kadar açıklaması yapılsa tükenmez. Taberânî "Evsat"da ve Beyhakî "Şuab"da Ebu Huzeyfe'den -ki sohbeti vardır- şöyle dediğini rivayet etmişlerdir. "Resulullah'ın ashabından iki kişi birbiriyle karşılaştıklarında biri diğerine Ve'l-Asrı Sûresi'ni okumadan, sonra da biri diğerine selam vermeden ayrılmazlardı."
Bizlerin de asrımızın gidişini ve ömürlerimizin geçişini anlayıp düşünerek birbirlerimize Hak ve sabır tavsiye etmeye ve Hak Teâlâ'ya tam iman ile güzel amellere başarı dilemeye ihtiyacımız ne kadar çok! Ne kadar çok!

 
 Respond to this message   
Dilemma
(no login)
62.158.242.1

pardon,

November 27 2000, 9:37 PM 

Böylesine uzun, yogun mesajlari okumak cok zor oluyor. herhangi bir yerlerden kopyalama yerine kaynak versek ve onun disinda kendi düsüncelerimzi paylassak saniyorum daha faydali olacak. Yani ben bu yaziyi okumadim mesela, cok fazla okuyan oldugunu da sanmiyorum..

saygilar

 
 Respond to this message   
Aydın İnanç
(no login)
212.252.1.183

Uzun iletileri okumak zor oluyor, araştıranlar da bulsunlar de mi?

November 27 2000, 9:58 PM 

De ki: "İşte budur Benim yolum; Ben ve Bana uyanlar, basiretle çağırırız Allah'a" Yusuf 12/108

Acaba böyle anlam versek daha akıcı okunmuyor mu

 
 Respond to this message   

(no login)
213.243.0.41

'Ah bu şarkıların gözü kör olsun!'

November 28 2000, 1:09 AM 

Şarkının bir dizesi böyleydi galiba.
'Ah bu şarkıların gözü kör olsun!'

Ben de
'Ah bu çevirilerin gözü kör olsun!'
diyebilir miyim?

42:23
'...De ki: "Ben buna karşılık sizden, yakın AKRABAMI/EHLİBEYTİMİ sevmeniz dışında bir ücret istemiyorum."...'
(Y N Öztürk)

'De ki: "Ben bu tebliğime karşı sizden AKRABALIKTA SEVGİ den başka hiçbir ücret istemiyorum."...'
(E H Yazır)

'De ki "Ben sizden, AKRABALIK SEVGİSİ dışında her hangi bir ücret istemiyorum."...'
(E Yüksel)

E Yüksel'in dipnotu:
'HERKESİN KENDİ AKRABALARINI GÖZETMESİ ni öğütleyen bu ayeti çarpıtıp Muhammed peygamberin akrabalarına özgü kılanlar; ehl-i beyt, seyyidler ve şerifler diye Hindu Brahmanlar gibi imtiyazlı bir asalak sınıf oluşturmuşlardır.'

İzin verin;
diyeyim:

'Ah bu çevirilerin gözü kör olsun!'

Barış ile, efendim.

 
 Respond to this message   

(no login)
213.243.0.41

Daha var; daha var.

November 28 2000, 2:10 AM 

'De ki. "Ben buna karşılık sizden, AKRABALIK SEVGİSİ nden başka bir ücret istemiyorum."...'
(İ H Bursevî, RÛHU'L-BEYÂN TEFSİRİ)

'De ki: "Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum, ancak ALLAH'A YAKLAŞMA yı arzu ediyorum."...'
(S Ateş)

S Ateş'in yorumu:
'Âyetin sözgelimine en uygun tefsîr, bununla ALLAH'A YAKINLIĞIN kastedildiğidir. Yani: "Ben size getirdiğim açık kanıtlara, hidayete karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Yalnız SİZİ ALLAH'A YAKLAŞTIRACAK GÜZEL AMELLER i sevmenizi ve yapmanızı isityorum." demektir. (Câmi'ul-Beyân) 'De ki: "Buna karşılık sizden bir ücret değil, RABBİNE DOĞRU BİR YOL TUTMAK DİLEYEN KİMSELER istiyorum."' (Furkan Suresi: 57) âyeti de bu anlamı destekler. Yâhut âyetin anlamı şudur: "Ben sizden bir ücret istemiyorum. Sadece ALLAH'A YAKLAŞMAYI, O'NUN RIZASINI KAZANMAYI istediğim için bunları size duyuruyorum." Bu âyet başka sûrelerde de geçer: 'De ki: "Ben sizden ona karşı bir ücret istemiyorum. O, ancak bütün âlemler için bir öğüttür."' (En'am: 90) 'De ki: Ben sizden ona karşı bir ücret istemiyorum, ben yapmacık yapanlardan değilim."' (Sâd: 86) âyetlerinde de bu mânâ vardır. Ayrıca bu âyet, BAŞKA PEYGAMBERLER in ağzından da vurgulanmıştır. "Ey kavmim, ben ona karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim Allah'ın üzerindedir." (Hûd: 29) "Ben ona karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ücretim, âlemlerin Rabbi üzerindedir." (Şuarâ: 109, 127,145, 164, 180)

Bütün bunlarda gerek Hz. Peygamber'in, gerek diğer peygamberlerin tebliğlerine karşılık insanlardan bir ücret istemedikleri, ücretlerinin Allah tarafından verileceği, ALLAH'A YAKLAŞMAK arzusuyla ve Allah rızası için bu görevi yaptıkları buyurulmaktadır. Tefsiri sadedinde olduğmuz âyette de benzerleri gibi Peygamber'in, tebliğine karşılık insanlardan bir ücret istemediği, sırf Allah rızası veya İNSANLARIN ALLAH'A YAKLAŞMALARI arzusuyla bu görevi yaptığı bilidirilmektedir.

...'


 
 Respond to this message   
Aydın İnanç
(no login)
212.252.1.184

Sevgili akc, "ah bu çevirenlerin gözü kör olsun!" diyorsun, ya bizlere n'olacak!

November 28 2000, 1:38 PM 

Bak kardeşim Diyanet Tüm Dünya Türkleri için perfect türkçe yazarak meal hazırlamış: "Yarataniniza tevbe edin, tevbe etmeyenlerinizi oldurun"

Ve bu forumda buna yanıt verilmiyor? Bu zulum değil mi? Bu zulme ortaklık, zalimlik değil mi?


2/54. Musa milletine "Ey milletim! Buzagiyi tanri olarak benimsemekle kendinize yazik ettiniz. Yarataniniza tevbe edin, tevbe etmeyenlerinizi oldurun, bu Yarataniniz katinda sizin icin hayirli olur; O daima tevbeleri kabul ve merhamet eden oldugu icin tevbenizi kabul eder," demisti.
Diyanet İşleri Başkanlığı Meali
http://www.geocities.com/RainForest/2163
http://www.kuran.org

2/54. Musa kavmine demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün. Öyle yapmanız Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tevbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabul eden ancak O'dur.
Diyanet Çevirisi (Alternatiforum linki) ve http://Quran.al-islam.com/TRK/

2/54- Hani bir zamanlar Musa kavmine dedi ki; Ey kavmim cidden siz o buzağıyı put edinmekle kendi kendinize zulmettiniz, bari gelin Rabbinize tevbe ile dönün de nefislerinizi öldürün. Böyle yapmanız Bârî Teâlânız katında sizin için hayırlıdır, böylece tevbenizi kabul buyurdu. Gerçekten de o Tevvab ve Rahîm'dir.
Elmalılı Meali (Alternatiforum linki)

2/54. Musa kavmine demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün. Öyle yapmanız Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tevbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabul eden ancak O'dur.
KUR'ÂN-I KERİM TÜRKÇE MEÂLİ (Alternatiforum linki ve İsaMesih.Org linki )

Şimdilik bunları belirtiyorum. Daha başka mealler de taranabilir.

Esenlik dilerim
Sevgiyle


 
 Respond to this message   
Aydın İnanç
(no login)
212.252.1.184

Sevgili akc bakınız ne değişik anlamlar ve durumlar çıkıyor ortaya değil mi ?

November 29 2000, 12:23 AM 

2/54. Musa kavmine demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün. Öyle yapmanız Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tevbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabul eden ancak O'dur.
Diyanet Çevirisi (Alternatiforum linki) ve http://Quran.al-islam.com/TRK/

2/54- Hani bir zamanlar Musa kavmine dedi ki; Ey kavmim cidden siz o buzağıyı put edinmekle kendi kendinize zulmettiniz, bari gelin Rabbinize tevbe ile dönün de nefislerinizi öldürün. Böyle yapmanız Bârî Teâlânız katında sizin için hayırlıdır, böylece tevbenizi kabul buyurdu. Gerçekten de o Tevvab ve Rahîm'dir.
Elmalılı Meali (Alternatiforum linki)

2/54. Musa kavmine demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün. Öyle yapmanız Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tevbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabul eden ancak O'dur.
KUR'ÂN-I KERİM TÜRKÇE MEÂLİ (Alternatiforum linki ve İsaMesih.Org linki )


2/54. Musa milletine "Ey milletim! Buzagiyi tanri olarak benimsemekle kendinize yazik ettiniz. Yarataniniza tevbe edin, tevbe etmeyenlerinizi oldurun, bu Yarataniniz katinda sizin icin hayirli olur; O daima tevbeleri kabul ve merhamet eden oldugu icin tevbenizi kabul eder," demisti.
Diyanet İşleri Başkanlığı Meali
http://www.geocities.com/RainForest/2163
http://www.kuran.org

2/54. Musa kavmine dedi ki:"Ey kavmim! Siz o buzağıya tutulmakla nefsinize zulmettiniz. Yaradanınıza sığınarak nefislerinizi öldürünüz[54]. Yaradanınız nezdinde sizin için en hayrlısı budur. Böylece Allah da onların tevbelerini kabul etti. Çünkü, O, tevbeleri kabul edici ve (kullarını) yarlığayıcıdır.
[54] "Kendinizi öldürünüz" demekten maksat, intihar etmek olsaydı, muhatab olan kavim içinde buzağıya tapanların ortadan kalkmaları icap ederdi. Öyle olmadığına göre maksat, buzağıya tapma adetini yenileyen elebaşıların öldürülmesi olacaktır. Tevrata göre Levililerin oğulları, başkalarını öldürmeğe memur edilmişlerdi. Kur'an, bu işin yapılıp yapılmadığını söylemiyor; fakat Tevrat o gün 3060 kişinin öldürüldüğünü bildirir. İhtimal ki, nefsi öldürmekten maksat, nefsaniyeti, yani, çirkin ihtirasları, öldürmektir.
Ö.Rıza DOĞRUL "Tanrı Buyruğu" "Kur'an-ı Kerim'in Tercüme ve Tefsiri" 4.Baskı 1980

Tevrat
Çıkış
32.Bap
1-Ve dağdan inmek için Musa'nın geciktiğini kavm görünce, kavm Harun'un yanına toplandı, ve Ona dediler: "Kalk bizim için ilah yap, önümüzden gitsinler; çünkü Musa'ya, bizi Mısırdan çıkaran bu adama ne oldu bilmiyoruz."
2-Ve Harun onlara dedi: "Karılarınızın, oğullarınızın, ve kızlarınızın kulaklarındaki altın küpeleri kırıp çıkarın, ve onları bana getirin."
3-Ve bütün kavm kendi kulaklarındaki altın küpeleri kırıp çıkardılar, ve onları Harun'a getirdiler.
4-Ve onu ellerinden aldı, ve oymacı aletiyle ona biçim verdi, ve onu dökme bir buzağı yaptı; ve dediler: "Ey İsrail, seni Mısır diyarından çıkaran ilahların bunlardır."
5-Ve Harun onu gördü, ve onun önüne bir mezbah yaptı; ve Harun ilan edip dedi: "Yarın Rabb'e bayramdır"
6-Ve ertesi gün erken kalktılar; ve yakılan takdimeleri arz ettiler, ve selamet takdimelerini getirdiler; ve kavm yemek ve içmek için oturdular, ve oynamak için kalktılar.
7-Ve Rab Musa'ya dedi: "Git, aşağı in; çünkü Mısır Diyarından çıkardığın kavmın bozuldu;
8-Onlara emrettiğim yoldan çabuk saptılar; kendileri için dökme bir buzağı yaptılar, ve ona secde kıldılar, ve ona kurban kestiler, ve dediler: "Ey İsrail, seni Mısır Diyarından çıkaran ilahların bunlardır"
9-Ve Rab Musa'ya dedi: "Bu kavmı gördüm, ve işte, sert enseli bir kavmdır;
10-Ve şimdi Beni bırak, onlara karşı öfkem alevlensin, ve onları telef edeyim; ve Seni büyük millet edeceğim."
11-Ve musa Allah'ı Rabb'e yalvarıp dedi: "Ya Rab, Mısır diyarından büyük kuvvetle, ve kudretli elle çıkardığın kavmına karşı, niçin öfken alevleniyor?
12-Mısırlılar: 'onları kötülük için, dağlarda öldürmek için, ve onları yeryüzünden yok etmek için çıkardı' diye niçin söylesinler? Kızgın öfkenden dön, ve kavmına karşı bu kötülüğe nadim ol.
13-Kulların İbrahim'i, İshak'ı, Ve İsrail'i hatırla, onlara Kendin üzerine and ettin, ve onlara dedin: 'Zürriyetinizi göklerin yıldızları gibi çoğaltacağım, ve hakkında söylediğim bütün bu diyarı sizin zürriyetinize vereceğim, ve onu ebediyyen miras alacaklar'"
14-Ve Rab kavmına edeceği kötülüğe nadim oldu.
15-Ve Musa döndü, ve şehadetin iki levhası elinde olarak dağdan indi; levhaların iki tarafı yazılı idi; bir yüzü ve obir yüzü yazılı idi.
16-Ve levhalar Allah'ın İşi idiler, ve levhalar üzerine oyulmuş yazı Allah yazısı idi.
17-Ve bağırıştıkları zaman, kavmın sesini Yeşu işitti, ve Musa'ya dedi: "Ordugahta cenk sesi var"
18-Ve O dedi: "Yenenlerin bağırış sesi de, yenilenlerin bağırış sesi de değil; ancak terennüm edenlerin sesini işitiyorum."
19-Ve vaki oldu ki, ordugaha yaklaşınca buzağıyı ve oyunlarını gördü; ve Musa'nın öfkesi alevlendi, ve elinden levhaları attı, ve dağın eteğinde onları kırdı.
20-Ve yaptıkları buzağıyı aldı, ve ateşde yaktı, ve toz oluncaya kadar ezdi, ve suyun yüzüne saçıp İsrail oğullarına içirdi.
21-Ve Musa Harun'a dedi: "Bu kavm sana ne yaptı ki, onun üzerine büyük suç getirdin?"
22-Ve Harun dedi: "Efendimin öfkesi alevlenmesin; kavmı sen bilirsin, o kötülüğe amadedir.
23-Çünkü bana dediler: 'Bizim için önümüzden gidecek bir ilah yap; çünkü Musa'ya, Mısır diyarından çıkaran bu adama ne oldu bilmiyoruz'
24-Ve onlara dedim: 'Kimde altın varsa kırıp çıkarsınlar'; ve bana verdiler; ve onu ateşe attım, ve şu buzağı çıktı."
25-Ve Musa, kavmın dizginsiz olduğunu gördü (Çünkü Harun onu, düşmanlarına eğlence olmak üzere dizginsiz bırakmıştı),
26-Ve Musa, ordugahın kapısında durup dedi: "Rab tarafında olan bana gelsin." Ve bütün Levi oğulları Onun yanına toplandılar.
27-Ve onlara dedi: "İsrailin Allah'ı şöyle diyor: 'Herkes kılıcını beline kuşansın, ve ordugahta kapıdan kapıya dolaşsın, ve herkes kendi kardeşini, ve herkes kendi arkadaşını, ve kerkes kendi komşusunu öldürsün'"
28-Ve Levi oğulları Musa'nın söylediği gibi yaptılar; ve o gün kavmdan üçbin adam kadar düştü.
29-Ve Musa dedi: "Bugün size bereket versin diye kendinizi Rabb'e tahsis edin, çünkü herkes oğluna karşı ve kardeşine karşı kalktı.
30-Ve ertesi gün vaki oldu ki, Musa kavma dedi: "Siz büyük suç yaptınız; şimdi ben Rabb'in önüne çıkacağım; belki suçunuz için kefaret ederim."
31-Ve Musa Rabb'e döndü, ve dedi: "Ah, bu kavm büyük suç ettiler, ve kendilerine altın ilahlar yaptılar.
32-Ve şimdi, eğer suçlarını bağışlarsan bağışla ve yoksa, niyaz ederim, yazdığın Kitabından Beni sil."
33-Ve Rab Musa'ya dedi: "Bana karşı kim suç etti ise Kitabımdan onu sileceğim.
34-Ve şimdi git, kavmı sana söylediğim yere götür; işte, meleğim senin önünde yürüyecek; fakat onları aradığım günde suçlarını üzerlerinde arayacağım."

 
 Respond to this message   
.
(no login)
212.156.126.247

Eski sayfalarda neler neler kalmış, çok ilginç gerçekten de

May 27 2001, 10:59 PM 

bismillâhirrahmanirrahıym
AŞKIYLA ADININ ULUTANRIMIN
ESİRGEYİP GÖZETİP KORUYUCU,
YAŞATICI,
ACIYIP AFFEDİCİ,
YAŞAMSALLIK BAĞIŞLAYICI,
SONSUZ MERHAMETLİ,
MERHAMETİNDEN MERHAMET VERİCİ

103 kul hel nüebbiüküm bil’ahseriyne a’mal(en)
104 elleziyne dalle sa’yühüm fiylhayatiddünya ve hüm yahsebune ennehüm yuhsinune sun’(an)

De ki: “Bildirelim size
Hüsran içinde hüsrandakileri
İşleğiyle, edimleriyle
İşte onlar ki
Boşa gitmiştir onların hep emekleri
Dünya hayatındaki
And olsun ki hiç kuşku yok
Onlar
Kendi hesablarına göre
İyi işler yapıyoruz sanıyorlardı
İsteklerine kaptırmışlardı
Kendilerini

------
Bu Belitler hangi Bölüm'den miş acaba
bulmak gerek

 
 Respond to this message   
.
(no login)
212.156.126.211

Bir süredir sevgili akc de kayboldu

August 1 2001, 11:06 PM 

Öyle bir küfür çirkefi sarıyor ki forumu doğrusu buna katlanılamaz

Ne yazık ki bir çare de bulunamıyor

 
 Respond to this message   
.
(no login)
212.156.126.211

Bu sayfayı belirtilen sayfayla birlikte değerlendirmek gerek

August 1 2001, 11:10 PM 


 
 Respond to this message   
.
(no login)
212.156.126.237

2(62,):159. "Biz Kitab'ta açıkladıktan sonra gizleyenlere ..."

August 2 2001, 3:25 PM 

2/92 :159+160. Gercekten indirdigimiz belgeleri ve dogru yolu Kitab'da insanlara acikladiktan sonra, gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet eder, hem lanetciler lanet eder, ancak tevbe edenler, islah olanlar ve gercegi ortaya koyanlar mustesna; iste onlarin tevbesini kabul ederim. Ben, tevbeleri daima kabul ve merhamet edenim.

2(92.):159 İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya mutlaka onlara Allah lanet eder. Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler.
2(92.):160 Ancak tevbe edip halini düzelterek gerçeği söyleyenler başka. İşte onları ben bağışlarım. Ben çok merhamet ediciyim, tevbeleri çokça kabul ederim.

2(92.):159.İndirdiğimiz açık-seçik delillerle, kılavuz mesajı; biz onu Kitap'ta insanlara ayan-beyan gösterdikten sonra gizleyenlere, işte onlara, hem Allah lanet eder hem de diğer lanet okuyanlar lanet eder.
2(92.):160.Tövbe edip hallerini düzeltenlerle gerçeği açıklayanlar müstesna.İşte böylelerinin tövbesini kabul ederim.Doğrusu ben tövbeleri çok çok kabul edenim, rahmeti sınırsız olanım.

2/92 :159 İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder. 2/92 :160 Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar başkadır. Zira ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.

Edip Yüksel "Mesaj" adlı "Kur'an Çevirisi"nden:

Dinadamlarının İşlediği Büyük Suç

159. İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti, –biz kitapta halka açıkladıktan sonra
gizleyenleri hem ALLAH ve hem de tüm lanetleyenler lanetler.

160. Ancak, yönelip kendilerini düzeltenler ve (kitabı) açıklayanlar hariç; onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri kabul edenim, Rahim'im.

Elmalılı Tefsirinden:

2(62.):159 İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya mutlaka onlara Allah lanet eder. Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler.
2(62.):160- Ancak tevbe edip halini düzelterek gerçeği söyleyenler başka. İşte onları ben bağışlarım. Ben çok merhamet ediciyim, tevbeleri çokça kabul ederim.
2(62.):161- Ama âyetlerimizi inkar etmiş ve kâfir olarak can vermiş olanlara gelince, işte Allah'ın laneti, meleklerin laneti ve insanların laneti hep onların üzerine olsun.
2(62.):162- Onlar ebedi olarak onun altında kalırlar. Ne azabları hafifletilir, ne de kendilerine göz açtırılır.
2(62.):159-Ensar'dan bir topluluk, yahudilere Peygamberimiz'in Tevrat'taki vasıflarını ve hükümle ilgili bazı âyetleri sormuşlardı. Yahudiler gizlediler, söylemediler. Onun üzerine bu âyet inmiştir.
İbnü Abbas, Mücahid, Hasan, Katade, Rebi', Süddî ve Asam'dan bunun gerek yahudi ve gerekse hıristiyan Kitap ehli âlimleri hakkında indiği de rivayet edilmiştir. Fakat sebebin özel oluşu, hükmün genel olmasına mani olmayacağından, âyetin hükmü; din işleriyle ilgili olarak bildiği herhangi bir gerçeği gizleyip, söylemeyenlerin hepsini içine almaktadır.
Bunun için Ebu Hüreyre (r.a.) hazretleri, çok hadis rivayet ettiği söylendiği zaman: "Kur'ân'da iki âyet -ki biri bu, diğeri iki sayfa sonra gelecek olan bunun benzeri bulunan bir âyet- olmasaydı, hiçbir hadis rivayet etmezdim." demiş ve bu âyetleri okumuştur. Bunun için din işleriyle ilgili hiçbir bilgi gizlenmemelidir.
Zira Allah Teâlâ buyuruyor ki: Bizim indirdiğimiz apaçık delilleri, Allah'ın emrine, hükümlerine, irşadına ve bunlara iman edip uymanın vacip oluşuna işaret eden ve hidayetin kendisi olan âyetleri ve delilleri, O kitapta veya bu kitapta, gerek Tevrat, İncil ve gerekse Kur'ân cinsi bir kitapta insanlara açıklamamızdan sonra, o insanlar içinden, bunları gizleyenler, yani ikrar ve itiraf etmeyen, ihtiyaç anında söylemeyen veya yaymayan, yahut yayılmasına engel olan, yahut onu tamamen veya kısmen değiştirip karıştırmak gibi yollarla gizleyenler, kim olursa olsun, işte bunlar var ya, bu gizlemelerinden dolayı mutlaka Allah bunları lanetler. ve bütün lanet edebilecek, lanet duası yapabilecek olanlar da bunları lanetler. Kısaca bunlar, her zaman ve her taraftan hakkıyle lanetlenecek olan mel'unlardır.
Şüphesiz ki, "Hakka karşı susan dilsiz şeytandır." şeytan ise daima lanetlenmiş ve kovulmuştur.
160- Ancak tevbe edenler, tevbe edip de durumlarını düzeltenler, durumlarını düzeltip de gizledikleri gerçeği açıklayıp yayanlar var ya, işte ben Allahü Azimüşşan da bunların tevbelerini kabul ederim ve bunları gözetleyerek kendilerini lanetin dışında bırakırım. Tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhamet eden ancak benim. Benden fazla tevbe kabul eden hiçbir merhametli düşünülemez.
Burada Âdem (a.s.) kıssasına, tevbe kelimelerine tekrar dikkati çekme bulunduğu ortadadır. Tevbe ettiler ve durumlarını düzettiler ifadesinden sonra, gerçekleri açıkladılar buyurulması, gizleme günahının tevbesinin her halde zıddı olan beyan ve açıklama sevabını işlemeye bağlı bulunduğunu anlatır.
Demek ki, her günahın kendine mahsus bir tevbesi ve her çeşit inkarın bir iman tarzı vardır. Bir kayda bağlı olmamak üzere her tevbe, her günahın tevbesi olamaz. Kısaca apaçık bir gerçeği gizlemek küfürdür. İman da gerçeği açıklamaktır. Küfürden sonra da gerçeği açıklamak suretiyle tevbe ve iman makbuldür.
161-Tevbe edenler böyledir. Diğerlerine gelince, Allah'ın indirdiği apaçık delillere, hidayete, bu cümleden olarak bütün peygamberler ve kitaplarla beraber Hz. Muhammed'in peygamberliğine ve Kur'ân'a iman etmeyip inkarda ısrar eden ve kâfir olarak ölenler var ya, işte bunlar da, böyle mel'unlardır.
162-Allah'ın, meleklerin ve insanların hepsinin laneti bunların üstündedir. Onlar bu lanetin içinde ebedî olarak kalırlar. Bunlardan azab hiçbir zaman hafifletilmez. Bunlara hiçbir mühlet ve müsaade verilmez.
Her inkar, bir gerçeği gizlemek demek, olduğuna göre bu âyet, önceki âyetteki tevbe ile istisna edilenlerden başka, gerçeği gizleyenler hakkındaki lanet hükmünü teyid ve lanetleyecek olanları tefsir etmiş olmakla beraber, diğer yönüyle ondan daha geneldir. Çünkü dilden gerçeği söylemiş veya kalemle yazmış olmakla beraber, kalben iman etmeyip, kâfir kalan ve bu küfürlerinden tevbe etmeyerek ölenlerin yukardaki lanetin kapsamına girmeleri düşünülecek bir nokta olduğu halde bu âyet, hiçbir kayda bağlı olmamak üzere kâfirleri açıkça içine almaktadır.
-------------------------
Allah'a çok şükür ki Elmalılı Profesor Hamdi Efendimiz Kafir olmayanları, kendisini ve biz Müslümanları böyle bir çok ağır suç dairesinden kurtarıyor

İnternet ve bilgiişlem ortamı olanakları gerçekten de çok büyük nimetler

Tüm katılımcılara esenlikler dilerim

 
 Respond to this message   
.
(no login)
212.156.126.237

2(92.):159. "Biz Kitab'ta açıkladıktan sonra gizleyenlere ..."

August 2 2001, 3:31 PM 

Tefsirde Sure İniş sırasını yanlış koymuşum, bu vesileyle belli oldu.

 
 Respond to this message   
.
(no login)
212.156.126.136

"GERÇEĞİMLE İNDİRDİRDİK, GERÇEĞİMLE İNDİ..."

August 3 2001, 4:51 PM 

13(87.) 19. Rabbinden sana indirilenin Gerçek olduğunu bilen kimse, (inkâr eden) kör kimse gibi olur mu? (Fakat bunu) ancak akıl sahipleri anlar.

 
 Respond to this message   
Current Topic - "Ben bu yöneltişime sizden yakınlar(ım)a sevgiden başka hiçbir karşılık istemiyorum."
  << Previous Topic | Next Topic >>Foruma Geri Dön  

kuruluş | kurallar | arşiv 1 | arşiv 2 | arşiv 3 | alternatif TEFSİR | alternatif MEALLER | linkler | e-posta

Copyleft © Temmuz 2000 - 2009

rss