| TASAVVUF NEDİRJune 7 2001 at 9:09 PM | hakkikat güneşi (no login) from IP address 213.194.68.210 |
| Tasavvuf, Hakk’a kurbiyet yolunda marifet ve muhabbeti elde etmek ve neticede yaratılış gayesi olan Rıza-i Hakk’a kavuşmak için nefsi terbiye ile kemâle doğru seyrettirme yolu ve metodudur.
Yine tasavvuf, dengeli bir psikolojik yapı ile halk içinde Hak ile olabilmektir. “Halk içinde Hak ile olabilmek” tasavvufun gaye ve neticesini birleştiren bir sır, bir prensiptir. Yani ne halktan kopuk bir ruhâni hayat ne de Hakk’tan uzak bir başıbozukluk... Her ikisini de reddeden tasavvuf, insanlık için kemâl yolu temsil eder. Kemâle doğru seyrettirdiği insanların, cemiyetteki fonksiyonunu da ortaya koyar. Kısacası tasavvuf, bir yönü ile Hak ile diğer yönü halk ile olan çift yönlü insan yetiştirir ki, bu insan, Allah’a marifet ve itaatle mahlûkâta şefkat ve merhameti birleştirir. Zaten Yüce İslam’ın, halifetullah sırrına mazhar olan insana kazandırmak istediği espri de budur.
|
| | Author | Reply | hakkikat güneşi (no login) 213.194.68.210 | RUH NEYİ ARIYOR? | June 7 2001, 9:11 PM |
Prof. Dr. Haydar BAŞ
Ruhların, madde kalıbına girmeden evvel yaratıldıkları bir gerçektir. Murad-ı ilâhî böyle zuhur etmiş ve insan evvela mânâ (ruh) cevheri olarak halk edilmiştir.
Bu varlığa ilk hitap, “Ben sizin Rabb’ınız değil miyim?”1 dir. Böylece güzellerin güzeline, gerçeklerin gerçeğine, canların canına kara sevda, bu seyir zevkinde başlamıştır. Bu öyle bir sevda ve muhabbettir ki, madde âleminde “hayır sen yoksun, ben varım” diyerek ilâhlık iddiasında bulunan Nemrut’lar2, Firavun’lar3 ve hattâ madde ve mânâ âlemini aydınlatan biricik hakikat güneşi Hz. Muhammed (sav)’in karşısına çıkan Ebu Cehil bile, O “Güzel”e, O “Hüsn-ü Mutlak”a ve “Gerçek”e, “Sen bizi yaratansın”4 demiş, O’nun ulûhiyetini tasdik, kendi aczini kabul etmiştir.
Vakta ki, Allah (cc) murad-ı ilâhî’sine tevafuk olarak bir imtihan sırrı için, insanı, denemek üzere bu denî âleme, dünyaya göndermiştir; insan ile, kul olmağa söz verdiği Rabb’ı arasına çok muazzam bir perde çekilmiş, o “Güzel”, o “Koku”, o “Nida” birçok perdelerle perdelenmiş, kendini gizlemiştir. Gizlemiştir ama, acaba O’nun vecd sarayından kopan ruh ne hale gelmiştir? Elbette altın kafes içine konulan kuş gibi “ah vatan, ah!” diyerek “Kâlu Belâ” 5 nın hasretini çekegelmiştir.
Allah (cc), Âdil-i Mutlak olduğu için, halk ettiği insanın özünü, cevherini yani ruhunu kendi haline bırakmamış, mâşukuna, sevgilisine kavuşsun diye ona din yolu ile muazzam, mutantan, müzeyyen bir cadde açmıştır. O cevherde itiraz kuvveti, nefis6 olduğu için de; şımarmasın, yanılmasın, düşmesin, kaybolmasın diye yine insan cinsinden ve fakat seçilmiş, sevilmiş, takdir ve tasdik edilmiş peygamberlerini, peygamberlerinin yolundan giden velîlelerini göndermiştir.
Bu sebepten olacak ki, ilk insan aynı zamanda peygamber olarak gönderilmiştir.7 Zaman içinde, nefis şeytanla anlaşmış, insanı ruhunun yolundan saptırmış; onu kendine, peygamberine ve kul olmak için söz verdiği Rabb’ına ters düşürmüştür.
Etle kemiğin, zâtla sıfatın, gece ile gündüzün birbirinden ayrılmadığı gibi sahibinden ayrılmayan ruh, sosyal plânda sahibinden koparılması karşısında acı acı feryadı basmıştır. Kendi cinsinden olan ve onu “Mutlak Kudret”e götüren peygamberlerin açtığı yolda ilerleyeceğine nefis ve şeytanla işbirliği yapan insan muazzam bir boşluğa düşmüş, bu terslik devam ettiği müddetçe de bu ızdırap sürmüştür. Peki ne olmuştur? Bir “hak”, bir de “bâtıl” diye iki yol zuhur etmiş, bu iki yol aynı zamanda kâinatın iki ezelî direği haline gelmiştir.8 Bu iki ezelî direk, tabiat sahnesinde her zaman birbirine ters düşmüşlerdir.
Şimdi meseleye bir de sosyolojik açıdan bakalım:
İnkâr fırtınası ile kendisine gösterilen yolu terk eden insan, tabiat sahnesinde kendine çeşitli çıkış yolları seçmiş; sistemler, rejimler, metodlar geliştirmiştir. Totemizm, feodalizm, kapitalizm ve komünizm... Evet insan, bunları ve daha birçok prensipleri tatbik etmiş ve fakat hiçbirinde de mutlak huzuru ve aradığını bulamamıştır. Her yeni icat ettiğine bir ilâh gibi sarılmış, onun için canını bile vermiş ama karşılığında, aradığını bulamamanın hasreti içinde arayışa devam etmiştir.
O halde bugün, fertlerin şahsî bunalımlarından kurtulma çabaları, sosyal plânda olan rejim değişiklikleri, kendinden kaçan insanın bilmeden kendini arama seferberliğidir.
Hemen şunu ifade edelim ki, bu caddeler çıkmaz sokak... Mülkün sahibinin yoluna dönülmedikten, caddedeki kılavuzlara gönül verilmedikten sonra bu arayış bitmeyecektir.
Çünkü ruh sahibini arıyor. Onu kafesten uçurup hürriyetine kavuşturmak gerek...
Prof. Dr. Haydar BAŞ
Ruhların, madde kalıbına girmeden evvel yaratıldıkları bir gerçektir. Murad-ı ilâhî böyle zuhur etmiş ve insan evvela mânâ (ruh) cevheri olarak halk edilmiştir.
Bu varlığa ilk hitap, “Ben sizin Rabb’ınız değil miyim?”1 dir. Böylece güzellerin güzeline, gerçeklerin gerçeğine, canların canına kara sevda, bu seyir zevkinde başlamıştır. Bu öyle bir sevda ve muhabbettir ki, madde âleminde “hayır sen yoksun, ben varım” diyerek ilâhlık iddiasında bulunan Nemrut’lar2, Firavun’lar3 ve hattâ madde ve mânâ âlemini aydınlatan biricik hakikat güneşi Hz. Muhammed (sav)’in karşısına çıkan Ebu Cehil bile, O “Güzel”e, O “Hüsn-ü Mutlak”a ve “Gerçek”e, “Sen bizi yaratansın”4 demiş, O’nun ulûhiyetini tasdik, kendi aczini kabul etmiştir.
Vakta ki, Allah (cc) murad-ı ilâhî’sine tevafuk olarak bir imtihan sırrı için, insanı, denemek üzere bu denî âleme, dünyaya göndermiştir; insan ile, kul olmağa söz verdiği Rabb’ı arasına çok muazzam bir perde çekilmiş, o “Güzel”, o “Koku”, o “Nida” birçok perdelerle perdelenmiş, kendini gizlemiştir. Gizlemiştir ama, acaba O’nun vecd sarayından kopan ruh ne hale gelmiştir? Elbette altın kafes içine konulan kuş gibi “ah vatan, ah!” diyerek “Kâlu Belâ” 5 nın hasretini çekegelmiştir.
Allah (cc), Âdil-i Mutlak olduğu için, halk ettiği insanın özünü, cevherini yani ruhunu kendi haline bırakmamış, mâşukuna, sevgilisine kavuşsun diye ona din yolu ile muazzam, mutantan, müzeyyen bir cadde açmıştır. O cevherde itiraz kuvveti, nefis6 olduğu için de; şımarmasın, yanılmasın, düşmesin, kaybolmasın diye yine insan cinsinden ve fakat seçilmiş, sevilmiş, takdir ve tasdik edilmiş peygamberlerini, peygamberlerinin yolundan giden velîlelerini göndermiştir.
Bu sebepten olacak ki, ilk insan aynı zamanda peygamber olarak gönderilmiştir.7 Zaman içinde, nefis şeytanla anlaşmış, insanı ruhunun yolundan saptırmış; onu kendine, peygamberine ve kul olmak için söz verdiği Rabb’ına ters düşürmüştür.
Etle kemiğin, zâtla sıfatın, gece ile gündüzün birbirinden ayrılmadığı gibi sahibinden ayrılmayan ruh, sosyal plânda sahibinden koparılması karşısında acı acı feryadı basmıştır. Kendi cinsinden olan ve onu “Mutlak Kudret”e götüren peygamberlerin açtığı yolda ilerleyeceğine nefis ve şeytanla işbirliği yapan insan muazzam bir boşluğa düşmüş, bu terslik devam ettiği müddetçe de bu ızdırap sürmüştür. Peki ne olmuştur? Bir “hak”, bir de “bâtıl” diye iki yol zuhur etmiş, bu iki yol aynı zamanda kâinatın iki ezelî direği haline gelmiştir.8 Bu iki ezelî direk, tabiat sahnesinde her zaman birbirine ters düşmüşlerdir.
Şimdi meseleye bir de sosyolojik açıdan bakalım:
İnkâr fırtınası ile kendisine gösterilen yolu terk eden insan, tabiat sahnesinde kendine çeşitli çıkış yolları seçmiş; sistemler, rejimler, metodlar geliştirmiştir. Totemizm, feodalizm, kapitalizm ve komünizm... Evet insan, bunları ve daha birçok prensipleri tatbik etmiş ve fakat hiçbirinde de mutlak huzuru ve aradığını bulamamıştır. Her yeni icat ettiğine bir ilâh gibi sarılmış, onun için canını bile vermiş ama karşılığında, aradığını bulamamanın hasreti içinde arayışa devam etmiştir.
O halde bugün, fertlerin şahsî bunalımlarından kurtulma çabaları, sosyal plânda olan rejim değişiklikleri, kendinden kaçan insanın bilmeden kendini arama seferberliğidir.
Hemen şunu ifade edelim ki, bu caddeler çıkmaz sokak... Mülkün sahibinin yoluna dönülmedikten, caddedeki kılavuzlara gönül verilmedikten sonra bu arayış bitmeyecektir.
Çünkü ruh sahibini arıyor. Onu kafesten uçurup hürriyetine kavuşturmak gerek...
|
| hakkikat güneşi (no login) 213.194.68.210 | KUTSAL HASRET ve VUSLAT | June 7 2001, 9:12 PM |
KUTSAL HASRET ve VUSLAT
Prof. Dr. Haydar BAŞ
Şimdi iyi dinle. Denileni tut ve unutma. Unutur ihmal edersen, başladığın yerden tekrar edersin. Halbuki sen yolcusun, yürümen gerek. Bu yolda çeşitli manialar olur. Onlara gözün takılmasın. Boş sözlerden kulağını sakındır. Aksi halde öyle bir zaman gelir ki artık geriye dönüş olmaz. Sonra... Evet sonra hoş sesler duyarsın, güzel işaretler alırsın.
“Ben sizin Rabb’ınız değil miyim?” 9
Bu ses ile bu âyetteki tecelliye erer, ötelere geçer, onları seyredersin. “Aradığım bu”, “Evet bu” dersin. Ve Rabb’ının hitabına karşılık;
“Sen bizim Rabb’ımızsın” 10 diye verdiğin cevabı, tarifsiz bir zevk ile yaşamaya başlarsın. Sonra bir hasrettir başlar...
Geldiğin âlem güzeldi; güzellerin güzeli bütün saltanatı ile orada sana göründü. Şimdi ise bir çuvaldasın veya bir et ve kemik kalıbındasın. Çamur kalıbı da diyebilirsin. Geldiğin âleme olan hasretinden dolayı istersin ki, çuval yırtılsın, hakikat yaşansın. Doğru, ama hakikat ülkesine geçmek istersen bu zorluk, bu çile zarurîdir. Bak, iyi gör: Bir dane eğer başak olacaksa toprak altında çatlaması şarttır. Çatlayıp kendinden geçecek ki başak kaabiliyeti ortaya çıksın. Sen de öyle... Can tende iken kalıbına ait olanları terk et ki, gizlenen, zahir olsun.
Asıl vatan hatırlanınca ruhun ezelde uçup gezdiği yerler göz önüne gelir. Artık sevginin hududu taşmıştır. Öte âlemleri sevmeye başlarsın. İbadetinden zevk alırsın. Çamur kalıptan çıktığın için o sana ibadette ağırlık vermez. Artık o senin bineğin, burağın olmuştur. Seni taşımaya başlar. Sana yük olmaz, külfet olmaz.
“Rabb’inin yollarında boyun eğerek yürü!”11 âyetindeki gizli sırlar çözülür. Bundan sonra senin kanadın iki olmuştur. Biri dünyada, diğeri de ahirettedir. Ama ikisi de atbaşı yürür. Peygamberimiz buyurdu:
“Mümin iki kanatlı kuş gibidir. Bir kolu dünyada diğeri de ahirettedir.”
Bundan sonra dünya ve ahiret nimetleri önüne konur;
“Her meyveden ye” 12 denir.
Bu emir seni güçlendirir. O zaman arslan olursun; nefsini mağlup eden erkek. Cenab-ı Peygamber buyurdu:
“Pehlivan, rakibini yenen değil, kızdığında nefsini mağlup edendir.” 13
Biz, erkek denince bunu anlıyoruz, bunu anlamamız lâzım, hem de çok.
Sen onların konusu olursun. Seni eleştirirler. Bu normaldir. Her ne kadar bastığınız arz aynı ise de gönül ülkeleriniz farklıdır. Dün seni sevenler, sana itimat edenler şimdi seni tenkit ederler. Bu işin kanunu budur. Hak seni gizlemek için bunları araya bahane koymuştur. Dikkat et, sen ameli bozuk biri olsaydın onların gündeminde olmayacaktın. Senin şimdi hatân aranıyor. Hatâlı olanın hatâsı aranmaz, “Hatâlıdır” denir geçilir.
Hatırına tuhaf şeyler gelir; “Peki ama bu dedikoduya ne gerek var” dersin. Şimdi düşün, idrak et. Her işin bir sermayesi vardır, külfet olmadan nimet olmaz. “Ama ben ibadetle belli bir külfete katlandım, dahasına ne gerek var?”, diye düşünebilirsin. Evet, doğru. Ama bu külfet seni sadece Cennete ulaştırır. Halbuki sen Cemâlullah’ı istedin.14 Onun sermayesi de nefistir. Onu harcayacaksın. Yani aradan çıkaracaksın. İşte fitne belâsı bunun içindir; onu aradan çıkar.
Hazreti Musa:
“Ya Rabbi, bana cemâlini göster, sana bakayım”15 dediğinde; Cenab-ı Hak:
“Beni göremezsin”16 buyurdu.
Ârifler, “Sen, sende iken Beni göremezsin, denildi” diyorlar. Onun için “ben”in ortadan kalkması şart. O zaman belâ gerek. Hazreti Peygamber buyurdu:
“Allah, sevdiği kuluna belâ verir.”17
Dikkat et, bu haller geçicidir. O zaman yüzüne bir renk gelir. Bu, dost rengidir. Hemen seni diğer nâstan ayırır.
Belâ sana üç cihetten gelir: Mal ile gelir, dedikodu ile gelir, hastalık ile gelir. Bu üçünden biri ile gelir. Bazan üçü birden gelir. Bu zordur. Sana şimdi biri geldi. Sabret, isyan etme. Sonu hayırlıdır. Bilmez misin ki, doğum için sancı gerek. Karanlık, güneşi getirir. Bir de bakarsın güneş doğdu, etraf göründü. Karanlığın örtüsü kalktı. Her şey ortadadır.
“Bugün senin için perdeler aralandı... Biz açtık, gözlerin de keskin görür.”18
Artık kalbin zulümâttan kurtulmuştur. Nur âlemine geçebilirsin. Bu halde ne gaflet vardır, ne cehâlet. Hepsi geçmişte olan bir hadise halini alır.
Bundan ötesi vuslat âlemidir. Kokular, renkler, sesler; herşey aslındandır. Hakikatler yaşanır, vehim ortadan kalkar. Şüpheler zâil olur.
|
| Adem (no login) 203.0.12.27 | Otokontrol | August 7 2001, 12:51 PM |
Bu Sayfadaki kufurlu yazilar cogaldigi zaman,bu forumdaki arkadaslar lutfen eski temiz yazilari guncelleyip,kufurlerin arka sayfalara gitmesini saglasinlar.
Herseyi yoneticilerden beklemeyin, hur toplumlarda her kisi yoneticidir. |
| | Current Topic - TASAVVUF NEDİR |
| |
|
|