YENİ alternatiforum | duyurular | ateizm VE dinler | ağaç ev | bilim | cinsel yaşam | felsefe | kitap | mizah | politika | sanat | spor | tarih | yaşam | tavanarası | Chat!

alternatiforum DiNLER FORUMU ARŞİV 3

www.alternatiforum.com

ALTERNATİFORUM ÖZGÜR BİR FORUMDUR VE TEK BİR KURALI VARDIR
HİÇ BİR YAZI SİLİNMEZ!

Not: alternatiforum'a herhangi bir işlem yapmadan doğrudan giriş yapabilir VE yazabilirsiniz.

  << Previous Topic | Next Topic >>Foruma Geri Dön  

HÜSEYİN'İN KOLTUK DEĞNEKLERİ

June 26 2001 at 1:25 PM
never  (no login)
from IP address 217.131.5.144

HÜSEYİN'İN KOLTUK DEĞNEKLERİ

Bir varmış, bir yokmuş,
Yıllar yıllar önce evrenin ücra bir köşesinde, yeşil bir gezegenin üst yarısında bir yerlerde, sınırları oldukça geniş , yeşil bir vatanda; bir çok millet bir arada yaşarmış. Ulus adını verdikleri bu grup; ekonomik , sosyal, politik sorunları ve yöneticileri bir yana bırakırsak genelde iyi insanlardan oluşuyormuş. İnsanlar öz değerlerine sahip, birbirleriyle iyi geçinen ve sevecen kişilermiş ; çünkü asırlardır üzerinde yaşadıkları toprak parçası o gezegende en eski medeniyetlerin yaşadığı bir yermiş ve bu medeniyetlerin devir daimi; çağlar boyu o toprağın üzerinde yaşayan kuşaklara insanlığın gerektirdiği olgun davranışları , hoşgörüyü, sevecenliği iletmiş. İnsanlar çok iyiymiş, sevgi ve saygı dolularmış ama bu özelliklerinin yanısıra tüm vatandaşların yani hemen hemen %99 unun ortak bir özelliği varmış: koltuk değnekleri. Doğumdan ölüme kadar hemen herkes koltuk değnekleriyle birlikte yaşarmış, hatta birlikte gömülürmüş. Koltuk değneksiz bir insanın hayatında düzgün bir şekilde yürüyemeyeceğine inanılırmış. Bu töreymiş, kuralmış, çocukken aşılanan ve asla terkedilemeyen bir bağımlılıkmış. Koltuk değneksiz yürüyen kişi yadırganır ve toplumdan dışlanırmış, bu nedenle de hiç kimse neden bunları kullandıklarını, gerçekten ihtiyaçlarının olup olmadığını sorgulamaz, üzerinde felsefe yapmazmış. Toplumda kabul görmek için "koltuk değnekli" olduğunu söylemek, koltuk değneklerinin insanlara kazandırdıklarından, artı değerlerinden bahsetmek gerekirmiş. Hatta yöneticiler seçim propagandalarında bu konuya geniş yer verirlermiş. Şöyle derlermiş aşağı yukarı : "Sayın yurttaşlarım, işte ben gördüğünüz gibi koltuk değnekliyim, düzgün yürümemi bunlara borçluyum ve bu sayede sizleri en iyi şekilde yöneteceğime inanıyorum." Hangi partiden olursa olsun, bunları söylemeyen bir yönetici asla seçilemezmiş. Toplum yöneticileri, yöneticiler de toplumu bu konuda sıkı tutarmış. [Batı ülkeleri de bu olayı son derece desteklerlermiş. Hatta bir "koltuk değneği" projesi bile başlatmışlar. "Koltuk değneği" projesi ; az kalkınmış ama öz değerleri zengin olan ve Batı ülkelerince sömürülen ülkelerde yaşayan insanların ağır aksak yürümelerini, yavaş ve zor hareket etmelerini sağlamayı amaçlıyormuş. Bu sayede acizleşen insanlar, batılı ülkelere her zaman muhtaç kalacakmış. Projenin amacı buymuş. ]
Ne diyorduk? Evet! Koltuk değneklerine o cennet ülkede çok saygı duyulurmuş ve onları imal eden ustaların da toplumda yerleri ayrıymış. Koltuk değneklerinin bu derece yaygın olması, koltuk değnekçilerine de statü kazandırmış. Dernekleri, vakıfları , holdingleri, bankaları , okulları, yurtları olmuş. Topluma yön veren bu değnekçiler ekonomiyi tekellerine almışlar. Çünkü toplum koltuk değneğine öylesine saygı duyarmış ki , onu yapana da aynı saygıyı duymaya zorunlu sayılırmış insanlar..
Durum böyle iken, alan razı, satan razı iken, bu ülkede Hüseyin diye bir adam doğmuş ve büyümüş. Daha ufacık çocukken Hüseyin'e ailesi koltuk değneklerini vermiş ve onlara sahip çıkmasını , hayatta düzgün yürümesini, iyi ve doğru olmasını öğütlemiş. Hüseyin'in ailesi de o vatanda yaşayan milyonlarca kişi gibi doğru, dürüst ve namusluymuş, koltuk değnekleriyle dümdüz, dimdik, dosdoğru yürüyorlarmış. Hüseyin, bu işe diğer milyonlarca insan gibi kafasını yormamış. "Madem ki töre, biz de kabul eder, koltuk değneklerimizi sever ve koruruz" demiş. Daha sonra farketmiş ki koltuk değneklerini sevmek, koltuk değnekçilerini, imalatçıları da sevmek anlamına geliyor. Bu zorunluluk Hüseyin'e saçma gelmiş, ama yine de üzerinde uzun boylu düşünüp , kafa yormamış. Asırlardan beri kurulmuş, tıkır tıkır işleyen bir düzen varmış ve bunu sorgulamak çok saçmaymış, vakit kaybıymış. Böylece Hüseyin gençliğini doya doya yaşamış, zamanı gelince onu başgöz etmişler. Karısı da doğal olarak koltuk değnekliymiş. Çünkü koltuk değneksiz gezmek bu ülkede ayıpmış, herkes koltuk değneksiz kişilerin düzgün yürüyemeyeceğine, namuslu ve dürüst olamayacağına inanıyormuş. Tüm bu inanışlara rağmen o ülkede namussuz insanlar da varmış ve Hüseyin'in anlayamadığı nokta: namussuzların da koltuk değnekleri varmış. O zaman Hüseyin düşünmüş: " Bizler düzgün olmak için koltuk değnekleri kullanıyoruz. Tüm hayatımızı bunlarla geçiriyoruz, pek çok davranıştan vücudumuzu mahrum ediyoruz, hızlı yürüyemiyoruz, koltuk değnekleri bizi kısıtlasa bile katlanıyoruz. Ama namussuz, yalancı ve düzenbazlar da bizim gibi koltuk değneği kullanıyorlar. Bu nasıl oluyor? Yoksa biz kendi kendimizi mi kandırıyoruz?" Demiş kendi kendine. Defalarca sormuş:
"Yoksa biz kendi kendimizi mi kandırıyoruz?"
"Yoksa biz kendi kendimizi mi kandırıyoruz?"
"Yoksa biz kendi kendimizi mi kandırıyoruz?"

Tabii bunlar yakıcı fikirlermiş. İnsanın aklına bir defa girdiler mi çıkmazlar, beynini kemirirlermiş. Koltuk değnekçileri bu tür fikirleri hoşgörmezlermiş. "Koltuk değneksiz bir hayat" düşünmek, düşlemek; suçların, hataların en büyüğüymüş.
Gel zaman, git zaman, Hüseyin'in ilk çocuğu doğmuş. Çocuk 6 yaşına gelince koltuk değnekçisi de kapıya dikilmiş. "Bayım oğlunuzun koltuk değnekleri yapılacak, törenle kendisine verilecek, tüm aile hatta sülale bir araya gelecek, yenilip içilecek." Demiş. Ve bu işin ne kadara mal olacağını da bildirmiş, gitmiş. Hüseyin'in işleri çok iyi değilmiş ve bu parayı harcamak ona zul gelmiş. Oturup yine düşüncelere dalmış: ""Bu koltuk değnekçileri iyi para kazanıyor olmalı, doğuyoruz kapımızdalar, ölüyoruz yine kapımızdalar, yok törendi, yok töreydi, her toplumsal olaydan gelirleri var. Hem de bayağı iyi bir gelir." Koltukta oturduğu için , duvara dayadığı koltuk değneklerine bakmış. Uzun uzun bakmış. Aradan saatler geçmiş, Hüseyin hala koltuk değneklerine bakmaktaymış. Ailesinden kendisine iletilen o büyük saygı ve sevgi yerini yavaş yavaş kuşkuya bırakıyormuş. Ama Hüseyin orada oturup sessizce koltuk değneklerine bakarken, yaşadığı bu değişimin henüz farkında değilmiş. O günden sonra sık sık odasına kapanıp, koltuk değneklerini duvara dayayıp, onları süzer , inceler ve düşünür olmuş. Hüseyin bir şeyin daha farkına varmış: "Koltuk değnekleri bizim düzgün yürümemizi sağlıyorsa, neden bazı koltuk değnekçileri veya yöneticiler arasından ülkenin en namussuz insanları çıkıyor? Koltuk değneği aslında masum, onu bize karşı kullananlar suçlu!" ; "İnsan eli değmezse asırlar boyu , insanoğlunun onu dayadığı duvardan bir milim bile kıpırdayamayacak kadar aciz olan bu odun parçalarının ne suçu olabilirdi ki? Suç onları kendi adi planlarına alet eden insanlarda." Demiş kendi kendine...
Gel zaman , git zaman; vakit gelmiş. Hüseyin'in oğlu törenle koltuk değneklerini almış, minicik elleriyle değnekleri kavramaya çalışırken Hüseyin'in içi parçalanmış. Oysa koşup oynayan, düşse de kalkan ve dosdoğru yolunda gidebilen bir çocukmuş oğlu. Artık koşamayacağı, aksak bir şekilde ve koltuk değnekleri izin verdiği ölçüde yürüyebileği fikri yakıcıymış, üzücüymüş. Çocuğunun hareketlerini kısıtlamak için üstelik avuç dolusu para gitmiş. Tören 3 gün 3 gece sürmüş, 30 koyun kesilmiş. Hepsini de Hüseyin yok canıyla ödemeye çalışmış. Herkes eğlenmiş, olayı kutlamış, eğlenmeyenler sadece Hüseyin ve oğluymuş. Suçluluk duyan adamcağız, oğlunun hüzünlü gözlerine bakamıyormuş. Töreydi, kanundu, düzendi...Karşı gelinemezmiş.
O günden sonra da Hüseyin odasına kapanıp, koltuk değneklerini duvara dayayıp düşünmeye devam etmiş. Düşündükçe aklına yeni fikirler geliyormuş. Öncelikle koltuk değneklerinin neden bu kadar pahalı olduğunu düşünmüş. Aslında daha ucuza mal edilebilirmiş. Bu çok parlak bir fikirmiş, çünkü koltuk değneklerinin yapıldığı odunlar başka bir ülkeden getiriliyor, yerli ağaç kullanılmıyormuş. Bu da fiyatı arttırıyormuş, üstelik imalatçılar kendi kar paylarını ekleyince , fiyat iyiden iyiye artıyormuş. Hüseyin, koltuk değneklerini, öz sermaye ile üretip ucuza getirmeyi düşünmüş önce. Sağda, solda, iş yerinde ve dost ortamlarında bu konuyu açmış insanlara. Sıkça sormuş: "Ağaç cenneti olan ülkemizin odunlarını kullanmak ve milli değneklerimiz yapmak varken neden başka bir ulustan bunları alıp, o ulusun servetine ve kültürüne katkıda bulunuyoruz?" "Herkes bahçesindeki ağacı yontup kendine ve ailesine birer koltuk değneği yapabilir, neden bu konuda imalatçılara muhtacız?
Hüseyin'in çevresinden hiç kimse bu sorulara cevap verememiş. Fakat Hüseyin'in bu konuşmaları koltuk değnekçilerinin kulağına gitmiş ve onları çok rahatsız etmiş. Hüseyin'i bir kenara çekip uyarmışlar. "Milli ağaçlardan yapılan değnekler düzgün yürümeyi sağlayamıyor, mutlaka ithal olmalı. Eski köye yeni adet getirme! Asırlardır böyle yapılmış ve böyle yapılacak, sen değiştiremezsin, bu işten de çıkarın olmadığına göre karışma, pişmiş aşa su katma!Yoksa fena olur!" demişler. Hüseyin bu konuşmalardan koltuk değnekçilerinin odunları satın aldıkları o yabancı ülke ile çıkar birliğinde olduklarını anlamış. Bu karşı gelişinin kötü sonuçlar doğuracağını, onu susturmak için ellerinden geleni yapacaklarını farketmiş. Bunlar aslında doğru, namuslu, dürüst insanlar değillermiş, gözü dönmüş birer katilmiş her biri ve yönetici-koltuk değnekçisi- odun ihracatçısı üçgeni arasında toplumca sıkışıp kaldıklarını farketmiş Hüseyin. "Bu üçgenin hiçbir köşesi, bu ülkedeki insanların doğru dürüst yürümesini umursamıyor, onlar, insanların koltuk değneklerine muhtaç oldukları fikrini kullanarak, bu fikri aşılayarak bu sayede ceplerini doldurmak amacındalar" diye mırıldanmış üzüntüyle. Gerçekle yüzleşmesi Hüseyin'i derinden etkilemiş. Üstelik bu konularda fazla konuştuğu için toplumda yadırganmaya ve dışlanmaya başlamış. O günlerde, milliyetçi olduklarını söyleyen bir grup insan, Hüseyin'i çok sert eleştirmiş. "Halkımızın töresidir, halkımızın namusudur, karışma. Akıllı ol!" demişler. Yani bu milliyetçiler "ithal odun" kökenli koltuk değneklerine karşı çıkmak yerine , destek oluyor; ithal odunlu koltuk değneklerine harcanan milli geliri görmezden gelip, koltuk değnekçilerini içtenlikle savunuyorlarmış. Bu karışıklık, bu tezat, içinden çıkılır gibi değilmiş. "Böyle milliyetçilik olmaz! " diyerek susmuş Hüseyin, bu yüzden topluma küsmüş ve içine kapanmış. "Harcayın paranızı , koltuk değnekçilerine, ithal odunlara, bana ne , para sizin, dürzüler " demiş içinden. Soyutlamış kendini, koltuk değneklerini hiç düşünmemeye çalışmış, sabahtan akşama dek bir köşede oturmuş, değnekleri ellememek için. Yürümemiş, hareket etmemiş.
Fakat töre de peşini bırakmamış. Günlerden bir gün babası ölmüş Hüseyin'in. Daha gözyaşı kurumadan koltuk değnekçisi kapısına dikilmiş alacaklı gibi. Hüseyin artık koltuk değnekçilerinden hoşlanmıyor, onlara sevgi ve saygı ile yaklaşamıyormuş. "Ne var ? " demiş gelen değnekçiye. "Başınız sağolsun babanız ölmüş."
"Sağol ama sen ne istiyorsun?"
"Tören gereklidir, koltuk değnekleriyle birlikte gömülecek, topluma iyi bir koltuk değnekli olduğu ilan edilecek, onların rızaları alınacak ve tören helvası yapılacak" demiş değnekçi. Hüseyin içinden küfrederek içeri girmiş ve kapısını kapamış. "Doğuyoruz koltuk değneği, ölüyoruz koltuk değneği, bu ne be! Hem de ithal değnek... Bu sömürü düzeninin içine edeyim ben" demiş yine içinden. İsyanını dışarı yansıtamamış. Çünkü ayıpmış, hataymış, büyük günahmış. Bu konuları eleştirmek bile hakaret sayılırmış. Babasının töreninde yüzü çamur gibiymiş Hüseyin'in. Bakışları sadece koltuk değnekçisinde değil, orada toplanmış her insanın koltuk değneğindeymiş. Düşmanca, kinle bakıyormuş.
O günden sonra yine düşünür olmuş Hüseyin. Saatler boyu düşünmüş. En sonunda kendisinin bile ummadığı, önceden planlamadığı bir hareket yapmış. Koltuğunda yavaşça doğrulmuş. Odanın ortasında iki ayağı üzerinde durmuş. Yıllardır koltuk değneği ile yürüdüğünden zayıflamış kasları vücudunu taşımakta zorlanmış. Dizleri titremiş. Yine de doğrulmuş, ayakta dimdik durmuş. Bu yaptığından ötürü gururlu, bir o kadar da heyecanlıymış. Sevinç doluymuş. Gözleri bir başka türlü parlıyor, adeta sevinç gözyaşlarıyla doluyormuş. Hüseyin bu halde odasının kapısına bir tekme atarak açmış, evin ortasında dikilmiş. Ailesi şaşkınlıkla donup kalmışlar onu görünce. Oğlu önce şaşkınlık, sonra da gururlu bir gülümsemeyle bakmış babasına. "Asırlardır bizi mecbur ettikleri koltuk değnekleri meğer koskoca birer mavalmış, onlara hiç ihtiyacımız yokmuş" diye bağırmış Hüseyin. Ailesi sevinçle alkışlamışlar. Onlar da koltuk değneklerini atmışlar. Bir sevgi yumağı oluşturup evin içinde zıp zıp zıplamışlar, şarkı söyleyip dansetmişler.Mahallede ve giderek tüm köyde duyulması kısa sürmüş bu olayın. Halk arasında kulaktan kulağa Hüseyin'in ve ailesinin yaptıkları anlatılır olmuş. Bazıları inanmamış ; "Yok canım olur mu öyle şey " demiş. Bazıları da "Helal olsun" demiş. En sonunda tüm köy halkı meydanda toplanıp Hüseyin'in bir konuşma yapmasını istemişler. Herkes merak ve heyecanlı bir bekleyiş içindeymiş. Öyle ya , koltuk değneksiz bir insan dosdoğru yürüyemez, dimdik duramazmış. Ama Hüseyin farklıymış, nasıl becerdiyse koltuk değneklerine ihtiyaç duymuyormuş. Hemşerilerinin karşısına yürüyerek gelmiş ve önlerinde dimdik durmuş. Onlara hitaben şöyle demiş: "Sizler beni çocukluğumdan beri tanırsınız, iyi ve doğru bir insanım. Bir gün bu değerlerimi koltuk değneklerine değil kendi öz benliğime borçlu olduğumu düşündüm. Koltuk değneklerini attım. Dosdoğru yürüyebileceğime inandım, düzgün yürümemi bu değnekler sağlamıyordu, ben zaten düzgün yürüyebiliyordum. İnsanların kafalarındaki doğruluğu sağlamadıkça görsel nesnelerin, sembollerin hiçbir yararı yoktur. Özgür düşüncemize eğer inanır ve istersek bizlere gerekli olan doğru yolu çizecektir." demiş, ve
"İyi insan olabilmek için , iffetli ve dürüst olabilmek için bunlara ihtiyacımız yok." diyerek koltuk değneklerini köyün ortasında yakmış. Halk arasında bir uğultu yükselmiş. Her kafadan bir ses çıkıyormuş. Hüseyin'i ilk alkışlayanlar köyün gençleri olmuş. Coşku içinde köyün içinde dans etmişler, hepsi de koltuk değneklerini atmış. Ama yaşlılardan bazıları cesaret edememiş. Bulanık gözlerle çevreye bakınmışlar, bu yeniliğe uyum sağlayamamışlar. "Gereksiz bile olsa biz koltuk değneklerimize bağlıyız, asla onlarsız bir hayat düşünemeyiz. Onlar olmadan boşluğa düşeriz" demişler.
Köy meydanında yanan bir çift koltuk değneğinin dumanı süzüle süzüle koltuk değnekçilerinin burnuna gelmiş. Bu onlar için bir felaketmiş, onların sonu demekmiş. Koltuk değneği yoksa koltuk değnekçisinin de olmayacağını çok iyi biliyorlarmış. Aralarında toplantı yapmışlar. Odunların ithal edildiği diğer ülkeye de haber uçurup yardım istemişler.
Hüseyin o günden sonra vatanını turlamaya, köylere gidip konuşmalar yapmaya başlamış. Her gittiği yerden ayrılırken ardında koltuk değneklerini bir kenara atıp danseden insanlar bırakıyormuş. Coşku tüm ülkeye hızla yayılıyormuş. İnsanlar Hüseyin'i kahraman ilan etmişler. Onun adına "reformist" demişler. Hüseyin'in karşı cevabı şöyle olmuş: "Ben koltuk değneklerini reforme etmedim, insanların kafalarına konmuş tabuları yıktım, düşünmelerini sağladım , sonunda herkes kendi reformunu yaptı. Bir toplumu değiştirmek için tek bir tane reformist yetmez, her bireyin kendi çapında birer reformist haline geleceği mantık silsilesini yaratmak gerekir." demiş. Aslında gerçek devrim koltuk değneklerini atmakla gerçekleşmiş. Bunu da Hüseyin, önce kendisini reforme ederek sağlamış.
Hüseyin böylesine mutlu ve heyecanlı ülke turları atarken, koltuk değnekçileri onun hakkındaki kararlarını vermişler: "Öldürelim!" Yöneticiler onaylamış: "Öldürelim!" Dış ülke, yani odun ihracatçısı onaylamış : "Hemen adam gönderelim, siz elinizi bulaştırmayın, biz öldürürüz!"
Ve bir gün Hüseyin'i evinden çıkarken öldürmüşler. Kötü haber çabuk yayılmış.Onun öldüğüne insanlar inanmak istememiş. Bir umutmuş Hüseyin, bir coşkuymuş, bir mutlulukmuş. Hüseyin'in ölümüne en çok gençler ağlamış. Alkışlayanlar şimdi suskunmuş, başları öne eğikmiş. Yurt genelinde yas ilan edilmiş. Sessizlik hakimmiş ülkede şimdi. Şarkılar susmuş, danslar bitmiş.
Yöneticiler çıkıp olayı şiddetle kınamışlar. "Böyle özgür fikirli insanların katledilmesi ülkeyi geriye götürür, terörü kınıyoruz. Şerefimiz üzerine söz veririz ki katilleri yakalayacağız. " demişler.
Ama ölen ölmüş, giden gitmiş. Ateş düştüğü yeri yakmış. Hüseyin'in ailesinin boynu bükük kalmış. Hüseyin'e koltuk değnekli bir tören yapılmamış öldükten sonra. Ama ülkenin dört bir yanından insanlar akın etmiş köyüne. Onbinlerce kişi gelmiş. Koltuk değnekleriyle gelmişler. Ağır aksak ve bitkin yürümüşler. Hepsi ağlıyormuş. Mumlar yakmışlar. "Yiğidim aslanım burda yatıyor" gibi içli türküler söylemişler. Ağıtlar yakmışlar. Konuşmalar yapılmış Hüseyin'in ardından : "Ey gözü dönmüş katil, şunu bil ki biz bir ölür bin doğarız" denmiş. Sonra onbinler yine koltuk değneklerine yaslanarak ağır aksak ve bitkin; geldikleri yerlere dönmüşler.
Hüseyin'in mezarı başında sadece oğlu kalmış. Oğlu oturup uzaklara bakıyormuş. Gözlerinde biriken gözyaşları hüznünü, isyanını yansıtan mum alevi gibi titriyor ama; bir kağıt parçasını buruşturan yumruğu ve kenetlenmiş dişleri izin vermediği için bir türlü akmıyormuş. Sonunda ayağa kalkmış; elindeki kağıdı yere atarak uzaklara yürümüş.

Gideceğim buralardan
Gözyaşım bu toprağa akmayacak
Onlara tutkun değilim artık..
Koltuk değneklerimi yakın ardımdan

 
 Respond to this message   
Current Topic - HÜSEYİN'İN KOLTUK DEĞNEKLERİ
  << Previous Topic | Next Topic >>Foruma Geri Dön  

kuruluş | kurallar | arşiv 1 | arşiv 2 | arşiv 3 | alternatif TEFSİR | alternatif MEALLER | linkler | e-posta

Copyleft © Temmuz 2000 - 2009

rss