| UntitledJuly 6 2001 at 7:43 PM | haki (no login) from IP address 213.194.68.18 |
| "SİLAHSIZ BİR HAÇLI SEFERİ"YLE TÜRKİYE'Yİ HIRİSTİYANLAŞTIRMA PROJESİ
Misyonerler/hıristiyan propagandistler, açısından19. yüzyıl Türkiye'si bir "İncil Ülkesi"dir (Bible Land).
Amerika'nın ünlü misyoner örgütü ABCFM'in faaliyetlerini özetleyen 1880 tarihli Bartlett Raporu şöyle başlar:
"Misyonerlik faaliyetleri açısından Türkiye, Asya'nın anahtarıdır." (54)
Osmanlı toprağına ilk ayak basan -15 Ocak 1820-ABD'li misyonerler, ABCFM adına çalışan Pliny Fisk ve Levi Parsons idi ( 55). ABCFM, Pliny Fisk ve Levi Parsons'a 1 Aralık 1883 tarihli talimat mektubu ile şu görevi veriyordu:
"Bu Mukaddes Ve Vadedilmiş Topraklar Silahsız Bir Haçlı Seferi İle Geri Alınacaktır."( 56)
Evet yanlış okumadınız, hıristiyan propagandistler açısındanTürkiye hem İncil ülkesidir, hem Asya'yı hıristiyanlaştırmanın anahtarıdır ve nihayet hıristiyanlar için mukaddes ve vadedilmiş topraklardır.
Ama buna karşılık yerli ve yabancı hıristiyan propagandistler ve onların avukatlığına soyunan kimi yazarlar ise Hıristiyanlık propagandasının inanç ve düşünce özgürlüğü çerçevesinde ele alınması gerektirdiğini ileri sürmektedirler. Örneğin misyoner çevrelerin çıkardığı "Gerçeğe Doğru" adlı "Haber, Kültür ve Araştırma Dergisi"nde İsa Karataş, "İnanç Özgürlüğü ve Misyonerlik" başlıklı yazısında şöyle yazıyor:
"Özellikle İslamcı basının sık sık gündeme getirdiği misyonerlik iddiaları, Hıristiyanların kendi inançlarını yayma özgürlüğünü engelleme çalışmalarından başka bir şey değildir. İnanç özgürlüğüne en fazla sahip çıkması gerekenlerin, başkasının inanç özgürlüğünü engellemeye çalışması ise son derece anlamsızdır."( 57)
Evet, İsa Karataş "Bu Mukaddes Ve Vadedilmiş Topraklar Silahsız Bir Haçlı Seferi İle Geri Alınacaktır" diyerek bize savaş açan misyonerlerin faaliyetlerini inanç özgürlüğü çerçevesinde değerlendirmemizi istiyor; ne kadar masum ne kadar insânî bir talep değil mi?( 58)
Tam bu bağlamda birinci arz-ı mev'ud projesi uğruna Filistin'de uygulanan vahşeti ve zulmü hatıra getirmek de gerekiyor. Ama başta Papalık olmak üzere Hıristiyan devletlerin birinci arz-ı mev'ud projesi uğruna Müslümanlara yüzyıllarca uyguladığı vahşet ve zulüm karşısında Yahudilerinki devede kulak bile değildir! Belki inan(a)mayan olacaktır ama bu böyledir. Bunun böyle olduğunu belgeleriyle göstereceğiz.
Gerçeğe Doğru'nun aynı sayısında Engin Bilgi de "Rüşvetle Hıristiyanlaştırma Yapılıyor mu?" sorusunu soruyor ve bu türden iddiaların hiç bir kanıtının olmadığını ve bu nedenle "asılsız" olduğunu savunuyor.(59)
Sn Bilgi, bizi izlesin, bu soruya biz cevap vermeyeceğiz, ama Mevcut Hıristiyanlığın gerçek kurucusu sayılan Pavlus ve katıksız bir hıristiyan olan şimdiki Ermeni Patriği Mutafyan'ın ağzından karşılık vereceğiz.
Önce Silahlı Haçlı Seferleriyle İlgili Olarak Hafızamızı Yoklayalım:
Tarafgirlik (!?) ile suçlanmamak için bizzat Batılı kaynaklardan okuyarak aslında I. Dünya Savaşı sayılması gereken Haçlı Seferleri'nin(60) ortaya çıkışı ile ilgili gelişmeleri hatırlayalım:
"Bizansı saldırgan müslümanların tehdidi altında gören Doğu Roma İmparatoru Alexius Comnenus, Urban'dan askeri yardım almak için elçiler gönderdi. Urban bunu Doğu ve Batı Kiliselerinin birleşmesini ve kutsal yerlerin kurtarılmasını sağlayacak bir olanak olarak değerlendirdi."
Papa bunun için Fransa'nın Clermont kentinde 18 Kasım 1095'te bir konsil topladı. Keşiş Monk, Papa'nın üstün hitabet yeteneği ile yaptığı konuşmayı kayda geçmiştir; takvimler 27 Kasım 1095'i gösterirken ne diyordu Papa:
"Kudüs Dünya'nın merkezidir. Kudüs öyle bir ülkedir ki, başka hiçbir ülkenin olamadığı kadar cennetin tüm harikalarına sahiptir. Bu ülke insanlığın kurtarıcısı tarafından aydınlatılmış, onun yaşamıyla süslenmiş, onun tutkusu ile takdis edilmiş, ölümüyle kurtarılmış ve gömülmesiyle mühürlenmiştir. Bu şahane, dünya merkezindeki kent, şimdi düşmanların elindedir.
TANRI'YA İNANMAYAN BU DÜŞMANLAR ONU PUTATAPARLIK TÖRENLERİNDE KULLANMAKTADIR
Kudüs özgürlüğünü beklemekte ve bunu ummaktadır. Yardımına gelmenizi yadsınamayacak kadar dilemektedir. Herkesten fazla sizden yardım beklemektedir; çünkü dünyadaki hiç bir ulusa nasip olmayacak biçimde Tanrı'nın zafer ihsan ettiği bir ulussunuz! Günahlarınızı bağışlatmak, kesin olan ve sizleri cennete götürecek zaferi elde etmek için bu yolculuğa katılın!" (61)
Sefere katılanların Haçlı yemini etmeleri ve üzerlerinde haç işaretleri taşımaları emredildi. Bütün Hıristiyanlar bir sonraki yaz hasadını yapar yapmaz 15 Ağustos 1096'daki Meryem orucu yortusundan önce doğuya doğru kutsal yerleri kurtarmak için yola çıktılar. Beyaz haç(62) simgeleri ve 'Tanrı isteği' diye bağırdıkları savaş çığlıkları ile Tanrı kavramları onların kılavuzları oldu. Geri kalanlar kilisenin korumasına bırakıldı." (63)
Bütün bunlardan sonra İsa Karataş'ın "Gerçek bir hıristiyanın, Haçlı Seferlerini veya diğer din savaşlarını savunması mümkün değildir"( 64) demesi ne kadar komik değil mi? Önce Hıristiyanlık adına tarihin kaydettiği en uzun süreli ve en vahşi savaşlarını düzenle, sonra da kalk "yok efendim bunun gerçek hıristiyanlıkla alakası yokmuş" de ve aradan sıyrıl, ne güzel değil mi!? Niçin o zaman Gerçeğe Doğru'nun ilgili sayısında Haçlı Seferlerini düzenleyenlere lanet okumuyorsunuz, Sn Karataş? Vatikan'da oturup kendini gizleme derdi olmayan Papa Urban mı gerçek niyetini söyleyebilir yoksa Türkiye'de hıristiyanlık propagandası yapanlar mı?
Hem Sn Karataş adı geçen konsilde Müslümanların Papa Urban tarafından ALLAHSIZ ve PUTPEREST sayılması konusunda niçin suskun kalmaktadır? Yoksa Sn Karataş, Papa Urban gibi mi düşünmektedir? Biliyorum, Sn Karataş, "Süryani kökenli olsam da şimdi protestanlar gibi inanıyorum, Papa Urban beni bağlamaz" diyebilir. Öyleyse Sn Karataş beklesin, Protestanlığın pirlerinden Luther'in Müslümanlar hakkındaki kanaatlerini de burada serimleyeceğiz.
Şimdi gelelim asıl konumuz olan silahsız haçlı seferi olan misyonerliğe...
Dipnotlar:
54. Samuel Colcord Bartlett, Historical Sketch of the Missionsof the American Board in Turkey, Boston, ABCFM yayını, 1880, s. 1'den aktaran Uygur Kocabaşoğlu, Kendi Belgeleriyle Anadolu'daki Amerika/ 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Amerikan Misyoner Okullar, İst.-1991, 2. Bası, Arba Yay., s.29.
55. Kocabaşoğlu, s. 29.
56. Kocabaşoğlu, s. 33; Erol Kırşehirlioğlu, Türkiye'de Misyonerlik Faaliyetleri, İst.-1963, s. 88.
57. Gerçeğe Doğru, Yıl: 1, Sayı: 6, Mayıs-Haziran 1998, s. 4 vd. Not: Zafer Dergisinin ilave olarak verdiği "Gerçeğe Doğru" ile misyoner çevrelerin çıkardığı Haber, Kültür ve Araştırma Dergisi olarak Gerçeğe Doğru'nun adaşlık dışında aralarında bir ilişki yoktur.
58. Bu arada Gerçeğe Doğru'nun adı geçen sayısında Sn İsa Karataş'ın "Hıristiyanlık ile ilgili gerçek dışı iddialara yanıt!" diye sunduğu "Gerçekleri Saptıranlar" adlı kitabının reklamında şu da ileri sürülüyor: "Bu kitapta birçok kişiye yanıt verilmiştir ama, hiç kimse bu kitaba yanıt veremedi." Kendi kendine böbürlenme ne kolay değil mi Sn Karataş ?
59. Gerçeğe Doğru, Yıl: 1, Sayı: 6, Mayıs-Haziran 1998, s. 6 vd.
60. Bizimkiler de dahil tarihçiler, I. Dünya Savaşı olarak saymasa da Haçlı Seferlerinin aslında bu isme fazlasıyla layık olduğunu düşünüyor.
61. Daniel J. Boorstin, Keşifler ve Buluşlar, çev. F. Dilber, Ank.-1996, İş Bankası Yay., s. 120 vd.
62. Hıristiyanlıkta "Haç" türleri ve simgesel anlamları için bkz., Mahmut H. Şakiroğlu-Mustafa Yayla, "Haç", TDV İslam Ansiklopedisi, XIV/523-525. Ebû Said el-Hudrînin rivayetine göre kıyamet günü, "Herkes taptığının peşine düşsün" denilecek, salîp ehli de salîblerinin ardınca cehenneme gidecektir. (Buhari, Kitabu't-Tevhid, Bab: 24)
63. D. J. Boorstin, Keşifler ve Buluşlar, s. 121. Haçlı Seferleri ile ilgili olarak bkz., Işın Demirkent, "Haçlılar", TDV İslam Ansiklopedisi, XIV/525-546, Prof Dr Osman Turan, Selçuklular ve İslamiyet, İst.-1993, 3. Bası, Boğaziçi yay.
64. Gerçeğe Doğru, Yıl: 1, Sayı: 8-9, Eylül-Aralık 1998, s. 5.
|
| | Author | Reply | haki (no login) 213.194.68.18 | Untitled | July 6 2001, 7:44 PM |
MİSYONERLİK NE DEMEKTİR?
Kelime ve kavram olarak: Misyon ve misyoner kelimeleri Latince "Missio" kelimesinden türetilmiştir. İngilizce ve Fransızca'ya Mission biçiminde geçmiştir. Misyon, sözlükte görev, yetki, vekalet, bir kimseye bir hükümetin, bir kuruluşun, genellikle uzak bir bölgede veya yabancı bir ülkede bir topluluk veya kimseye verdiği belirli ve geçici görev vb. manalar ifade etmektedir. Kilise literatüründeki kullanım da buna uygundur.( 65)
Kilise terminolojisinde misyon, bir vazifeyi ifa etmek gayesiyle gönderilen delegasyon, daha özel anlamıyla İncil'i Hıristiyan olmayan halklara yaymaktır. Misyoner, (Fr. missionnaire) Hıristiyanlığı yaymaya uğraşan kimse, dini yaymaya çalışan papaz, hem yabancı ülkelerde, hem de ülke içinde görev alabilen râhip, papaz veya din adamı gibi anlamlara gelmektedir. Her iki sözcüğün ortak ve en yaygın anlamı ise, "İncil'i Hıristiyan olmamış halklara yaymaktır."( 66)
İşlevsel olarak emperyalizmin mızrak-ucu: Her ne kadar dînî bir kurum olarak tanımlansa da misyonerlik ta işin başından beri emperyalizmin mızrak-ucu olmuştur. Kuruluşlarından itibaren gerek Katolik, gerekse Protestan Hıristiyanlık'ta misyonerlik örgütleri hiç bir dönemde sadece dînî amaçlı müesseseler olmamıştır.( 67) Misyonerlik faaliyetlerinin doğrudan veya dolaylı tesirleri her zaman dinin kapsama alanının dışına taşmış; siyasi, coğrafî, toplumsal ekonomik, kültürel bakımlardan geldikleri ülkelerin lehine, gittikleri ülkelerin ise aleyhine sonuçlar doğurmuştur.( 68)
Prof Dr Uygur Kocabaşoğlu'nun da vurguladığı gibi
"XIX. Yüzyıl ve XX. Yüzyılın ilk çeyreği misyonerliğin altın çağıdır. Zira bu çağ aynı zamanda kapitalizmin emperyalizme dönüştüğü çağdır. Bu dönüşümde araçsal görev üstlenen mekanizmalardan birisi de misyoner dizgesi olduğuna göre, bunda şaşılacak bir yan olmasa gerektir."( 69) /(70)
Osmanlı ve Türkiye bağlamında durum bundan farklı değildir. Örneğin Prof Dr Beşir Hamitoğulları'nın da belirttiği gibi
"Dinsel unsuru kullanan Avrupalılar, Rum, Ermeni, Yahudi gibi Müslüman olmayan Osmanlı vatandaşlarını, sömürülerinin bir aracı olarak ve bir 'Ön Karakolu', haline getireceklerdir./ Osmanlı İmparatorluğu'nun idari ve hukuki yapıları sonucu, mali ve ticari açıdan zaten avantajlı bir duruma itilmiş bulunan Müslüman olmayan topluluk, Emperyalist Devletlerin açık destekleri ve onların çıkar ortakları olarak, ekonomik-mali faaliyetlere egemen olacaklardır. "( 71)
Bu süreçte Tanzimat, elbette çok büyük ölçüde emperyalist ülkelerin ve misyoner örgütlerin ve nihayet emperyalizmin ileri karakolu olan Yahudi ve Hıristiyan azınlıkların önünü açmış, hatta onlara imtiyazlı bir statü kazandırmıştır.( 72) Buna karşılık Tanzimat, ülkenin gerçek sahipleri olan başta Türkler olmak üzere Müslümanları ise ikinci sınıf vatandaş konumuna indirmiştir. Zaten Tanzimat'ı da Batılılar bunun için dayatmıyor muydu? (73)
Misyonerler, Yahudi ve Hıristiyan topluluklarla emperyalizm arasında köprü oluyorlardı.
İleriki kısımlarda bunların çokça örneğini göreceğiz.
Hıristiyan Misyonerliğin Teolojik Dayanağı:
Hıristiyan Misyonerliğin, teolojik dayanağı Matta İncilinin Hz İsa'ya atfettiği şu sözlerdir :
"18- İsa yanlarına gelip kendilerine şunları söyledi: "Gökte ve yeryüzünde bütün yetki bana verildi. 19- Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin. Onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un adıyla vaftiz edin. 20- Size buyurduğum her şeye uymayı onlara öğretin. İşte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim." (74)
Mevcut İncillerde yer alan bu sözlerin İsa Mesih tarafından gerçekten söylenip söylenmediğini bilmiyoruz. Eğer bu söz İsa Mesih'e ait ise elbette, hak dinin tebliğini öngörmek dışında bir amaç içermeyeceği muhakkaktır. Halbuki bu sözler Prof Dr Erol Güngör'ün tam bir isabetle vurguladığı gibi Hıristiyanlarca,
"Gidin ve insanlar arasında Tanrı'nın âlemşûmul hakimiyetini (evrensel imparatorluğunu) ve gerçeği tesis edin şeklinde tefsir edilmesi ile Yahudilerden sonra ikinci bir 'arz- ı mev'ud (Tanrı tarafından vadedilmiş topraklar)' ideali yaratılmış oldu."( 75)
Bu ikinci Arz-ı Mev'ud ideali nelere yol açtı diyeceksiniz? Yahudilere(76) ait olan birinci Arz-ı Mev'ud idealinden(77) kat kat daha büyük vahşete yol açtı, bütün bir gezegeni kana buladı, masum halkların kaynaklarını gasbetti, milyonlarca siyahî insanı köleleştirdi.( 78)
İşte ikinci Arz-ı Mev'ud projesi böylece gerçekleştirilmiş oldu. Ve emperyalizm, misyonerlik adı altında dinî bir kisveyi kendine mızrak ucu edindi.
Bu ikinci arz-ı mev'ud'un (!?) merkezi ise Anadolu'dur; çünkü Pavlusçu Hıristiyanlığın doğum yeri Anadolu'dur.
Osmanlı toprağına ilk ayak basan -15 Ocak 1820-ABD'li misyonerler, ABCFM adına çalışan Pliny Fisk ve Levi Parsons idi.( 79) ABCFM, Pliny Fisk ve Levi Parsons'a 1 Aralık 1883 tarihli talimat mektubu ile şu görev veriliyordu:
"BU MUKADDES VE VADEDİLMİŞ TOPRAKLAR SİLAHSIZ BİR HAÇLI SEFERİ İLE GERİ ALINACAKTIR."( 80) /(81)
1963'te bağımsızlığına kavuşan Kenya'nın ilk Başbakanı Kamau Kenyatta'nın şu sözleri ikinci arz-ı mev'ud projesini trajik bir biçimde, yansıtmaktadır:
''Misyonerler geldiğinde İncil onların, topraklar Afrikalıların elindeydi. Bize gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Neden sonra gözlerimizi açtığımızda, İncil bizim, topraklar onların olmuştu.''(82)
Elbette yalnızca toprakları değil, masum çocukları bile gasbedildi insanların ve bu çocuklar misyonerlerce kırbaçla hıristiyanlaştırıldı.
Üstelik insan haklarının şampiyonluğunun yapıldığı bir zamanda çocukları gasbedilen insanlara simgesel olarak haklılıklarını gösteren tazminat bile çok görüldü.
İşte dramatik bir örnek:
"'Kayıp kuşak' yine kaybetti.
Avustralya'da, 19. yüzyıl sonlarından 1960'lara kadar süren ve ülkenin yerli halkı Aboricinlerin çocuklarının ailelerinden zorla koparılıp asimilasyon amacıyla beyaz ailelere verilmesi politikasının kurbanlarından oluşan ''kayıp kuşak'' dün bir kez daha kaybetti. Kayıp kuşağın iki üyesi, hükümete karşı açmış oldukları tazminat davasını kaybettiler. 62 yaşındaki Lorna Cubillo ve 53 yaşındaki Peter Gunner, ailelerinden alınmalarının büyük bir travma ve üzüntüye yol açtığı, Aboricin ruhundan ve kültüründen uzak kaldıkları gerekçesiyle geçen yıl hükümete karşı tazminat davası açmışlardı. Bir yıl süren davada 60 tanık dinlendi.
Davayı inceleyen Yüksek Mahkeme, yerli çocukların yetiştirilmek üzere beyazlara
verilmesine yönelik politikanın anayasaya aykırı olmadığını, davanın bazı hükümet yetkililerinin ''hadlerini aşıp'' ırkçı güdülerle hareket edip yerli çocukları beyaz topluma asimile etmek için ailelerinden zorla kopardıkları iddiasına dayandığını bildirdi..." (83)
İkinci Arz-ı Mev'ud rüyası uğruna en büyük bedel ödetilenler arasında elbetteki Yeni Dünya'nın masum yerli halkı da vardı. "Kurtlarla Dans"( 84) ve "Son Mohikan" filmleri Yeni Dünya halkının masumiyetini ve işgalci Batılıların vahşetini serimleyen istisnai özellik gösterirler. Bunun dışındaki hemen her Amerikan filmi, yerli halkı kafa derisi yüzücü, vahşi ve yağmacı olarak gösterir. Amerika, bu propagandada öylesine başarılı olmuştur ki soydaş olduğumuza dair bilimsel söylencelere rağmen Kızılderilileri hala medenî sömürgeciler gibi algılama eğilimindeyizdir. Burada bir soluklanıp bu sömürünün vahşetin temellerini sormalıyız. Burada da karşımıza İkinci Arz-ı Mev'ud projesi çıkmaktadır:
Dipnotlar:
65. Bkz., The Shorter Oxford English Dictionary, Gr. Britain-1950, I/1262.
66. Prof. Dr. Şaban Kuzgun, "Misyonerlik ve Hıristiyan Misyonerliğinin Doğuşu" Erciyes Üniv. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Kayseri 1984, s. 59.
67. Ortodoksluk başta olmak üzere Doğu Hıristiyanlığı, çeşitli nedenlerle misyonerlik konusunda pek aktif ol(a)mamıştır. Bize göre bunun başlıca nedeni Doğu Hıristiyanlığının emperyalizm ile bağ kuramamış olmasıdır. Daha doğrusu Doğu hıristiyan ülkelerinin Batı'dakilere göre emperyalizm aşamasına geçmekte geç kalmış olmasıdır. Başta Rusya olmak üzere emperyalizm aşamasına geçtiği zaman da özelde Hıristiyanlık için "Din, afyondur" diyen Marksizmi benimsediği için hıristiyanlaştırma yerine sosyalizm ihracını emperyalist amaçla kullanmışlardır. Bu bağlamda Batı'daki hıristiyan ülkelerde ticari merkantilizm ve kapitalizm ile misyonerliğin birbirini besleyerek geliştiğini söyleyebiliriz.
68. Yrd. Doç. Dr. Ömer Turan, Avrasya Coğrafyası'nda Misyonerlik Faaliyetleri, Avrasya Etüdleri Dergisi'nin Kış/1999 sayısı.
69. Kocabaşoğlu, s. 15.
71. Prof Dr Beşir Hamitoğulları, Çağdaş İktisadi Sistemler, Ank.-1996, 4. Baskı, Savaş yay., s. 769.
72. Tarihte Müslüman ülkelerdeki Hıristiyanların yaşama koşulları hakkında bkz., Levent Öztürk, İslam Toplumunda Birarada Yaşama Tecrübesi, İst.-1995, İnsan yay.; yahudilerin durumu için bkz., Mark R. Cohen, Haç ve Hilal Altında/ Orta çağ'da Yahudiler, çev., A. Fethi, İst.-1997, Sarmal yay.; bunlara karşılık Endülüs müslümanlarına reva görülen zulüm ve vahşet için bkz., Doç Dr Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları, Ank.-1997, III cilt, TDV yay.
73. Tanzimat hakkında geniş bilgi ve tartışmalar için bkz., Tanzimat'ın 150. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu, Ankara: 31 Ekim-3 Kasım 1989, Ank.-1994, Türk Tarih Kurumu yay.; Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Ank.-1996, 6. Baskı, Türk Tarih Kurumu yay.
74. Matta İncili, XXVIII/18-20; Hz İsa'ya dayandırılan bu söz hakkında İncilciler anlaşamaz ve farklı farklı rivayet ederler:
75 Prof Dr Erol Güngör, Türkiye'de Misyoner Faaliyetleri, İst.-1999, 2. bası, Ötüken yay. s. 15
76 "Müslümanlara "en siddetli" düsman olarak sayilan iki gruptan ilki, yani yahudiler, bir de "yeryüzünde bozgunculuk çikarma" gibi bir özellige sahiptirler.
78. İlk köle nüfus sayımının yapıldığı 1790 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde köle sayısı 697.000 idi; bu sayı 1861'de neredeyse dört milyona ulaşmıştır. Karl Marks: Kapital, Cilt: I'de belirttiğine göre.
79. Kocabaşoğlu, s. 29.
80. Kocabaşoğlu, s. 33; Erol Kırşehirlioğlu, Türkiye'de Misyonerlik Faaliyetleri, İst.-1963, s. 88.
82. Mustafa Balbay, 18 Şubat 1999, Cumhuriyet Avrupa'nın Terör Sorunu!; Ayrıca bkz., E. Güngör, Türkiye'de Misyoner Faaliyetleri, s. 13.
83. Cumhuriyet Gazetesi, http://garildi.cumhuriyet.com.tr/cgi-bin/sayfa.cgi?w+40+/umhuriyet5/0008/12/t/c0807.html+misyoner.
Misyonerlerin sömürgecilerle işbirliği ve masum ve mazlum yerlilere uyguladıkları korkunç zulümler filmlere de konu olmuştur. İşte bir örnek: Eski bir dost: Paul Cox
Bir başka filmden bir sahne: "Ben Ülkemle Evlendim. . ." Robert Dudley'in sevgilisi Elizabeth. Yıl 1919... Günlerden 13 Nisan.. Yer Hindistan... Amritsar şehri.... Bir ayin sebebiyle toplanan Hindular, bisikleti ile gezen bir İngiliz kadın misyonerine hürmet etmezler. Misyoner, İngiliz general Dyer'e şikayette bulunur. General derhal askerlerine emir vererek, mabetde ayin yapan halkın üzerine ateş açtırır ve kİsa süre içinde yediyüz kişi ölür. Binin üstünde kişi de yaralanır. General bu olayla yetinmez ve ehaliyi üç gün elleri ve ayakları üstünde hayvan gibi yürütür. Bu olayı başlatan Reginald Edward Harry Dyer ise "İngiliz zulmüne karşı meydana gelen olayları, şehri kan gölüne çevirerek başlatan meşhur general" olarak adını tarihe "altın!" harflerle yazdırır." http://eniac.cc.selcuk.edu.tr/~akaymaz/sinema/
84. Kurtlarla Dans ''Dances With Wolves'' Y: Kevin Costner O: Kevin Costner, Mary McDonnel, Graham Greene, Rodney A. Grant / 1990 MACERA / DUYGUSAL **** Kevin Costner'in hem yönettiği hem de başrolünü oynadığı ve gösterildiği yıllarda hasılat rekoru kıran bir film. ''kurtlarla Dans'', ''En İyi Film'', ''En İyi Yönetmen'', ''En İyi Ses Efekti'', ''En İyi Müzik'', ''En İyi Görüntü'', ''En İyi Kurgu'', ''En İyi Senaryo'', ''En İyi Sinematografi'' dallarında Oscar kazanmıştı..
|
| haki (no login) 213.194.68.18 | Untitled | July 6 2001, 7:47 PM |
AMERİKAN EMPERYALİZMİ ARDINDAKİ YAHUDİ ETKİSİ
Dünyayı yönetmenin sözde seçkin milletlere ait bir "hak" olduğu şeklindeki emperyalizm mantığı, Püriten gelenekten aktarılma bir M. Tevrat öğretisiydi.
Amerikan yayılmacılığının bir tür "Mesihsel" sözde meşru temele dayandığı düşüncesi, en açık olarak, Amerikalılarca 19. Yüzyilda geliştirilen "Manifest Destiny" (Belirlenmiş Yazgi) teorisinde görülebilir. Amerikalıların Tanrı tarafindan seçilmiş bir halk oldugu ve dolayısıyla askeri, kültürel ve ekonomik yönden yayılmaya hak kazandığını öne süren teori, gerçekte M. Tevrat ögretisinde yer alan seçilmiş halk safsatasının yalnızca yeni bir yorumuydu. Britannica'nin İngilizce baskısında "Manifest Destiny" ve Püriten etkisi ile ilgili olarak şunla yazıyor:
Manifest Destiny: Amerikan tarihinde yer alan ve Amerikallıların seçilmiş ve kutsanmış bir halk olduğu ve dolayısıyla Tanrı tarafindan vahşi milletlere uygarlık modeli oluşturmakla görevlendirildiğini öne süren düşünce geleneği. Bu anlamda, Manifest Destiny'nin 1630'da Massachusetts'de kurulan Püriten kolonisiyle birlikte dogduğu söylenebilir. Terim, coğrafik anlamda, 1800'lerde Amerikan yayılmacılarının, ABD'nin sınırlarını Pasifik Okyanusuna kadar genişletme isteklerini tarif eder.
Amerikan yayılmacılığına felsefi temel oluşturma çabası olarak tanımlanabilecek olan Manifest Destiny teorisi, Amerika'nin 19. yüzyilda Meksika, Küba ve Filipinler'e karşı giriştiği müdahale ve işgallere meşruiyet kazandırmak için kullanılmıştı. Böylece Kuzey Amerika'yı "Vaadedilmiş toprak", üzerindeki Kızılderililer'i de bu toprağı gasp etmiş olan "Kenan halkı" olarak değerlendiren Püritenlerin geleneği, daha büyük ölçekte, tüm kıta çapında uygulanmış oluyordu.
Amerikan emperyalistleri, yayılmacı hırslarını sözde meşrulaştıran bu Püriten geleneğine şevkle sarıldılar. Diğer halkları sömürmeyi ve aşağılamayı doğal hak sayan Yahudi öğretisi, böylece Amerikan emperyalizmine kaynak oldu. 27 Nisan 1898'de, Senatör Albert J. Beveridge, üstün ırk teorisinden dayanak bulan yayılmacı Amerikan hedeflerini söyle açikliyordu:
"... Bütün yeryüzünde Amerikan ürünlerinin dağıtım noktaları olarak ticaret karakolları kurulacak, okyanusu ticaret filomuzla kuşatacak ve büyüklügümüzle orantılı bir donanma meydana getireceğiz. Ticaret karakollarımızın çevresinde bizim bayrağımızı dalgalandıran ve bizimle ticaret yapan, kendi hükümetlerine sahip büyük sömürgeler kurulacak, kurumlarımız ticaretin kanatları altında bayrağımızı izleyecektir.
Beveridge, bir başka konuşmasında ise; "Amerikan Cumhuriyeti, tarihin en üstün ırkının kurduğu bir cumhuriyettir. Tanrı tarafindan yönlendirilen bir devlettir" diyor ve şöyle devam ediyordu; "... bu cumhuriyetin liderleri de yalnızca devlet adamı değil, aynı zamanda Tanrı'nın peygamberleridir." Yahudi düsüncesine dayanan Manifest Destiny teorisinin en önemli savunucusu sayilan Beveridge, belli ki, Yahudi düşüncesiyle çok ilişkili birisi olmalıydı. Öyleydi de, senatörün ilginç bir özelligi mason oluşuydu; İndianapolis'teki 500 numaralı "Oriental Lodge" adlı locaya kayıtlıydı.
NİL'DEN FIRAT'A KADAR VA'DEDİLMİŞ TOPRAKLAR
Kitab-ı Mukaddes, Tesniye: 11/24-25: "Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak; sınırınız çölden ve Lübnan'dan, ırmaktan, Fırat ırmağından Garp denizine kadar olacaktır. Önünüze kimse duramayacak; Allah'ınız Rab, size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu, ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin: 15/18: "Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar, bu diyarı... senin zürriyetine verdim". Yahudilerin önderlerinden Teodor Herzl diyor ki: " Kuzey sınırlarımız, Kapadokya'daki (Orta Anadolu) dağlara kadar dayanır, güneyde Süveyş Kanalına. Sloganımız: David ve Solomon'un Filistin'i olacaktır." David Ben Gurion'un şu sözlerini de zikredelim: "Filistin'in bu günkü haritası, İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının, gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmesi gereken bir başka haritası daha vardır: Nil'den Fırat'a kadar" (Zaman, 9 Kasım 1994) (Hakkı Bayraktar, Bu Kitap mı İnsanlığa Mutluluk Getirecek?Ya da Bozulan Tevrat'ın Hakikat Aynasından Seyri, İcmal Dergisi)
PAYLAŞILAMAYAN PETROL UĞRUNA PAYLAŞILAN ORTADOĞU
Ortadoğu, yüzyıllardan bu yana çeşitli din ve milliyetlerden halkların bir arada yaşadığı bir bölge oldu. kapitalistler Ortadoğu'nun bu özelliğini amaçlarına ulaşmak için kullandılar. Kullanmaya da devam ediyorlar.
Çünkü Ortadoğu'yu vazgeçilmez ve önemli kılan petroldü. Bu da emperyalistler için önemli bir kaynak demekti. Emperyalizmin Ortadoğu politikalarını yönlendiren ana faktör petrol oldu.
"Orta-Doğu'nun petrol kaynadığı kimse için bir sır değildi, ama petrolün önem kazanması için merhem yapımı ya da gaz lambalarını yakmanın ötesinde bir işe yaraması gerekiyordu. İşte bu önemli adım, Almanya'yı denizde yenmenin gerekli olduğunu, bunun için İngiliz donanmasının modernleştirilmesi gerektiğine inanmış iki kişinin 1911'de Bahriye'nin başına getirilmesiyle atıldı. Bu kişiler Winston Churchill ve Amiral Fisher'di. Böylece İngilizlerin gücünü takviye etmesi beklenen yeni yakıt, savaşın en hayati nesnesi ve bir devlet meselesi oldu. (...)
Nitekim 1912'nin Temmuz ayında, İngiliz Bahriye Nazırı olan Churchill, İngiliz donanmasında sıvı yakıt kullanılmasının yol açacağı sorunları incelemek üzere bir komisyon oluşturmuştu bile. Bu komisyonun vardığı sonuçlar kabineye sunuldu ve hükümet 11 Temmuz 1913'te "Donanmanın ihtiyacı olan yakıtın gelecekte sürekli ve bağımsız olarak sağlanmasının hayati bir önem taşıdığını" bildirerek, hükümetin bu amaçla "ülke içi ve dışındaki güvenilir petrol kaynakları üzerinde etkili konuma gelmesini sağlayacak" yollar bulmasına karar verdi." (Milliyetler ve Sınırlar, Stefanos Yerasimos, sf:123-126)
İngiltere ve Fransa, 1916 yılında imzaladıkları Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu'yu kendi aralarında paylaştılar. Bu anlaşma gereğince Suriye ve Lübnan Fransa'ya, Mısır, Irak, Filistin, Ürdün İngiltere'ye bırakıldı. Bu anlaşmayla birlikte Arap halkları da bölünüp parçalandı, kukla devletçikler oluşturuldu. Lübnan Suriye'den, Kuveyt Irak'tan, Ürdün Filistin'den koparıldı. Sykes-Picot anlaşması emperyalizmin Ortadoğu'daki böl-parçala-yönet politikasının da temellerini attı.
Osmanlı Devletinin I. Paylaşım Savaşından yenilgi ile çıkmasıyla birlikte, İngiltere, 1920'de Ortadoğu'nun büyük bir bölümünü işgal etti. İngiliz emperyalizmi çeşitli milliyet ve inançtan halkların yaşadığı bu bölgede ileride sorunlarla karşılaşmamak için çok sayıda küçük devletçikler oluşturdu. Amaç zengin petrol kaynakları olan bu topraklarda egemenliğini süreklileştirmek, çıkarlarını garanti altına almaktı.
İngiltere, körfeze açılan zengin petrol yataklarına sahip bölgesini Irak'tan ayırdı. Kuveyt adını alan yeni bir kukla devletçik oluşturdu. Kuveyt İngiltere'nin bölgede petrol kuyularının bekçiliğini yapacaktır.
İngiltere Irak ve Filistin'i bölüp parçalarken, Fransa da Suriye'yi böldü. Lübnan Suriye'den kopartıldı. Lübnan Şiiler, Sünniler, Hıristiyanlar, Araplar, Dürzüler, Kürtler ve çok çeşitli etnik ve dinsel kökenli halkların birlikte yaşadığı bir toprak parçasıydı.
Emperyalizm yapay olarak oluşturduğu bu ülkecikler aracılığı ile on yıllarca sürdürdüğü çatışmaların, entrikaların, provokasyonların, halkları birbirine kırdırmanın sahibi, başrol oyuncusu oldu.
İngiliz emperyalizmi Ortadoğu'da oluşturduğu kukla devletler ve işbirlikçileriyle yetinmedi. Petrol çıkarlarını korumak, egemenliklerini güvence altına almak için Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulması yönünde her türlü çabayı harcadı. Emperyalist başkentlerde, kapalı kapılar ardında varılan anlaşmalarla Filistin'de bir Yahudi devleti kurulması kararlaştırıldı. İngiliz emperyalizminin desteğiyle Yahudiler Filistin'e göç ettirildi. Filistin'e göç eden Yahudiler, emperyalizmin kışkırtmasıyla Filistin halkına saldırarak topraklarına el koydular. Filistin halkını kendi vatanından göçe zorladılar.
1948'de Arap halklarının bağrında emperyalizmin jandarması İsrail devleti kuruldu. İsrail bölgede emperyalizm adına Arap halklarına saldırdı, savaşlar çıkardı, topraklar işgal etti. Filistin halkını vatansızlaştırarak mülteci konumuna düşürdü.
Emperyalizm İsrail Aracılığıyla bölgede yayılmacı politikalarını da sürdürdü. İsrail'in misyonu bölgede emperyalizmin bir ileri karakolu gibi çalışmaktı. Emperyalizmin jandarması ve gayri-meşru devleti İsrail, bölgede savaşların, çatışmaların sürdürücüsü oldu.
( http://www.kurtulus.com/www/k_yolumuz1/109-130.html Paylaşılamayan "PETROL", Bölünüp-Parçalanan-Paylaşılan Ortadoğu)
|
| Anonymous (no login) 213.194.68.18 | Untitled | July 6 2001, 7:49 PM |
İKİNCİ ARZ-I MEV'UD PROJESİ
M. Tevrat'a Göre Gerçekleştirilen Kızılderili Katliamı
Püritenler (85), Amerika'yı Kenan diyarı olarak tanımladıklarında, Kızılderililere de ilginç bir statü verdiler. Bu teoriye göre Kızılderililer, Vaadedilmiş Topraklar üzerinde yaşayan "Kenan Halkı"ydı. Vahşet, işte bu noktada başladı.
Çünkü Kenan Halkı, Eski Ahit'e ve dolayısıyla Yahudi inanışına göre, Vaadedilmiş Topraklar'ı Yahudilerden "gasp etmiş" olan bir halktır. Ve yok edilmeleri gerekir. M. Tevrat ayetleri, "Kenan Halkı'nın yok edilmesini" şöyle emreder: "... Ey Kenan, Filistinliler diyarı, Rabbin sözü size karşıdır; seni yok edeceğim, öyle ki artık sende oturan kimse olmayacak." (Tsefenya, Bab 2/5) Bir başka ayette uygulanacak vahşet şöyle detaylandırılır:
"Ve Allah'ın Rab onu senin eline verdiği zaman, onun her erkeğini kılıçtan geçireceksin; ancak kadınları ve çocukları ve hayvanları ve şehirde olan her şeyi, bütün malını kendin için çapul edeceksin; Ve Allah'ın Rabbin sana verdiği düşmanlarının malını yiyeceksin... Ancak Allah'ın Rabbin miras olarak sana vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın; fakat onları... Kenanlılar'ı... Allah'ın Rabbin sana emrettiği gibi tamamen yok edeceksin." (Tesniye, Bab 20/10-17)
Tarihin en büyük dramlarından biri olan Kızılderili katliami işte bu ayetlere göre gerçekleştirildi. Year 501: The Conquest Continues (Yıl 501: İşgal Hala Sürüyor) adlı kitabında, Noam Chomsky, Püritenlerin M. Tevrat ayetlerine dayanarak, "Kenan diyarının halkı" olarak gördükleri Kızılderililer'e karşı gerçekleştirdikleri katliamları anlatıyor:
New England'daki ilk büyük soykırım hareketlerinden biri, 1637'de Pequot Kızılderilileri'nin yok edilmesiydi. Sömürgeci Püritenlerin, uyguladıklari bu vahşeti göklere çıkaran resmi açıklamaları ise şöyleydi: 'Yeryüzü cennetinde Tanrı'nın istemediği bu Pequot yerlileri temizlendi. Öyle ki, şükürler olsun, artık Pequot ismi taşıyan kimse kalmadı.' Bugün, 'Tanrı'nın izni altında' yurduna bağlılık yemini eden her Amerikan çocuğu, aslında, bu katliamı uygulayan Püritenlerin taşıdığı retoriği ve Eski Ahit'ten (M. Tevrat) kaynaklanan düşünceyi ödünç almaktadır. Püritenlerin Eski Ahit'ten aldıklari düşünce ise şudur: 'Bilinçli bir biçimde, Tanrı'nın seçilmiş halkına ait olan Vaadedilmiş Topraklar'daki Kenan halkını yok etmek'. Katliamı uygulayan Püritenler, yaptıkları işi tümüyle dini liderlerinin kontrolünde gerçekleştiriyorlar, 'kutsal misyon'larını yerine getiriyorlardı. Öyle ki, Kızılderili erkek, kadın ve çocuklar tümüyle Eski Ahit emirlerine göre katlediliyorlardı. Kendi kullandıkları Tevrat deyimlerine göre, Püritenler, Kızılderili çadırlarını 'kızgın ateşli fırınlara' döndürüyorlar, içindeki kurbanları Tevrat deyimiyle 'olabilecek en kötü ölümle' öldürüyorlardı. Bir başka Tevrat ayetinin deyimiyle ölenler 'ateşin içinde kızarıyor, ancak oluk oluk akan kanları ateşi söndürüyor'du. Katliamı uygulayanlar ise 'Yehova'nın övgüsüne layık' oluyorlardı.
Bundan bir kaç yıl sonra ise New York bölgesindeki yerlilerin 'temizlenmesi' operasyonu düzenlendi. Örneğin, şubat 1643'de Güney Manhattan'da Hollandalı askerler tarafindan Algonquin Kızılderilileri'ne karşı gerçekleştirilen ve David de Vries tarafından aktarılan katliam şöyleydi: 'Askerler pek çok Kızılderili'yi uykularında öldürdüler. Annelerinin göğüslerinden çekilip alınan bebekler, anne-babalarının gözleri önünde kılıçla parçalanıyor ve bebeklerin parçaları ateşe atılıyordu. Kundaktaki bebekler beşikleri içinde parçalanıyor, kafalari eziliyor, en taş-yürekli adamın bile vicdanını sızlatacak bir vahşilikle öldürülüyorlardi. Bazı bebekler nehire atıldı, onları kurtarmak için anne ve babaları da suya atladı. Ama askerler ne çocukların ne de anne-babaların sudan çıkmalarına izin vermediler, hepsi boğuldu.
Chomsky'e göre, ABD'nin 20. yüzyılda dünyanın dört bir yanında uyguladığı ya da uygulattırdığı terör (terörizm kültürü) de kaynağını Püritenlerin Amerika'ya yüklediği vahşet geleneğinden almaktadır:
Püritenlerin gerçekleştirdikleri katliamlar, asırlar sonra hala ABD tarafından işlenen toplu cinayetlere de fikir babalığı yapıyor...
Püritenlerin uyguladıkları vahşetin yahudi öğretisine dayandığına, Arnold Toynbee de dikkat çeker. Toynbee, "Amerika'daki İngiliz kolonicilerinin Eski Ahit üzerinde yoğunlaşmalarının, onlara, dinsizleri yok etmekle görevli seçilmiş bir halk oldukları inancını verdiğini" savunmaktadır. Amerikali sosyolog Thomas Gossett ise, "İsrailliler Kenan halkını nasıl yok ettilerse, Massachusetts kolonisindeki İsrailliler (yani Püritenler) de Kızılderililer'i öyle yok ettiler" diye yazar.
Kısacası Kızılderililer, büyük ölçüde, Kabalacı hahamların M. Tevrat'a soktuğu sapkın inançların kurbanı oldular. Kabalacı Kolomb ve onun ardından gelen Püritenler, kıtaya, batının açgözlülüğünü, üstün ırk inancının sömürüsünü ve de M. Tevrat'ın vahşetini getirdiler. Ve bugün, Chomsky'nin deyimiyle "işgal hala sürüyor"... ( 86)
Burada Yeni Dünya'yı Batı adına keşfeden Kolomb'un kimliği de ilginçtir. Kolomb, bir konverso'dur. Bizdeki ifadesi ile avdetî/dönme'dir. Travestilerden söz etmiyoruz elbette. Bu kavram gerçekte yahudi olduğu halde çeşitli nedenlerle kendisini Müslüman ya da Hıristiyan gösteren kimseler için kullanılır.( 87) Yeni Dünya'da uygulanan soykırımın öncüsü Kolomb'dur:
Kolomb'un Başlattığı 'Etnik Temizlik' Operasyonu...
Son dönemlerde Kolomb ile ilgili olarak çevrilen filmlerde, sık sık Kolomb'un gerçekte yerlilere çok insancıl yaklaştığı, vahşetin, emrini dinlemeyen bazı adamlarınca gerçekleştirildiği izlenimi verilmektedir. Ancak, gerçekler bu pembe tablodan çok farklıdır.
Kolomb, Amerika'yı keşfettiğinde 30 milyon Kızılderili yaşıyordu. Şimdi 2 milyonluk kayıp bir ırk oldular. Kolomb, asırlar sonraki soydaşlarının "en iyi Filistinli ölü Filistinli'dir" şekline dönüştüreceği sözünü uygulamaya koymuş, "en iyi yerli ölü yerlidir" teorisini geliştirmişti. O da, yine asırlar sonraki soydaşlarının Filistinliler'e yapacağı gibi yerlileri insan olarak görmüyordu. Attali, "adanın huzurlu yerlilerinden bazıları onları karşılamaya gelmişlerdir. Colombus onları insan olarak kabul etmemektedir" diyor.
Katliam, Kristof Kolomb'la başladı. Kolomb, keşfettiği yerlerde İspanyol kolonileri oluşturmaya hız verdi. Yerlileri köleleştirdi. Vergilendirilen yerlileri İspanya'ya altın ödemekle yükümlü kıldı. Hükümdarların izniyle yetki alanı içindeki ticari işlemlerden yüzde on pay alıyordu. Kolomb, ayrıca köle ticaretini de ilk başlatan kişiydi...
Kolomb'un yerlilere uyguladığı baskı ve sömürü politikası, onun açtığı yolda ilerleyen "conquistador"lar tarafından devam ettirildi. Bu İspanyol "fatih"leri (!?), yerlileri köleleştirme ve mallarına el koyma politikasını sürdürdüler. En çok aradıkları şey ise altındı. Yerlileri yola getirmek için şiddet kullanıyorlardı. Bu, dünyanın şahit olduğu ilk büyük "sömürgeleştirme" hareketiydi. Kolomb, Yeni Dünya'yı yahudilere güç kazandırmak, oranın zenginliklerini yahudilerin eline vermek için ele geçirmişti. Kolomb'un hedefine ulaştığının en büyük göstergesi ise, sömürgeci conquistadorlar arasında çok sayıda Yahudinin ve Konversonun bulunmasıdır.
Conquistadorların uyguladığı katliam ise inanılmaz boyuttaydı. Örneğin, Kolomb geldiğinde nüfusu 200 bin olan bir adada, 20 yıl geçmeden sadece 50 bin, 1540'da sadece bin kişi kalmıştı. Conquistadorlar'ın en ünlüsü olan Cortes, 1519 şubat'ında 700 adamla Meksika'ya ayak bastı. Meksika'nın toplam Kızılderili nüfusu Cortes'in giriş yılındaki 25 milyondan, 1605'te 1 milyona indi. Toplam olarak conquistadorlar, yarım yüzyıllık bir süre içinde 75 milyon Kızılderiliyi yok etmiş, yerlerine sadece 240 bin İspanyol yerleştirmişlerdi. Avrupa'da toplam 100 milyon civarında insanın yaşadığı o yıllarda, Amerika nüfusu 60 ile 80 milyon arasındaydı. Bu nüfusun % 80'i (yani yaklaşık 60 milyon insan) bir kaç onyıl içerisinde yok edildi. Sadece Hispaniola adasında 1492'de 7-8 milyon kişi yaşıyorken, 1496'da 4 milyon, 1570 yılında ise yalnızca 125 kişi kaldı. Tarihçi C. Wells'in verdiği rakamlara göre, Kolomb'un kıtaya ayak basmasından sonra bir yüzyıldan az bir süre içinde 95 milyon yerli sömürgeciler tarafından katledildi.
Bu boşluk yeni bir drama yol açacak, sonraki dört yüzyıl boyunca, Afrika'dan, katledilen yerlilerin yerine doldurmak üzere Amerika'ya 13 milyon siyah köle taşınacaktı. Bu işin önderliğini de yahudiler yapacaktı. "( 88)
Dipnotlar:
86. http://harunyahya.org/Makaleler/AGizliTar.html. "Amerika'nin Yahudilesme Süreci...
87. Geniş bilgi için Dinler Tarihi profesörü Abdurrahman Küçük'ün doktora tezi olan "Dönmeler Tarihi" (Rehber yay.) ve kendisi de bir dönme olan Ilgaz Zorlu'nun "Ben Bir Selanikliyim" adlı çalışmalarına bakılabilir. İnternette şu websitesi de bu bağlamda önerilebilir: http://www.sabetians.com; www.matbuat.com/konular/soylesiler/ilgaz1.htm; http://www.atmosphere.be/web/ercan/index.html
88. http://harunyahya.org/Makaleler/AGizliTar.html
Püritenler Kimlerdir? Püritenlerin Tarihi Misyonu
İngiltere'de 1600'lü yılların başında yeni bir mezhep yayılmaya basladi. William Tyndale adlı bir Calvinist'in kurduğu mezhep, Protestan öğretisinin çoğu konuda daha radikal hale getirilmiş bir şekliydi. Örneğin Protestanlığın, Papa'ya ve Katolik Kilisesi'nin hiyerarşisine karşı açtığı savaş, Püritenler adı verilen bu yeni mezhep tarafindan daha da ilerletilmiş ve Protestan Anglikan Kilisesi'ni de içine alacak bir düşmanlığa dönüştürülmüştü. Bu yeni mezhebin bağlılarının en ilginç özelliği ise, Luther ve Calvin'in başlattığı "Eski Ahit'e yönelme" hareketini daha da ileri, radikal bir çizgiye götürmeleri ve Eski Ahit'i (Tevrat) neredeyse inançlarının tek kaynağı haline sokmalarıydı.
Eski Ahit'e yönelmek demek, doğal olarak Yahudilere yönelmek demekti. Püritenler de öyle yaptılar. Eski Ahit hükümlerine göre, Yahudiler üstün ve seçilmiş bir halktı ve Püritenler bunu kayıtsız şartsız kabul ettiler. Bu, Püritenlerin Yahudilere ve Yahudi dinine büyük bir sempati ve hayranlık beslemelerine yol açtı. Eski Ahit'e bu kadar bağlanmanın bir sonucu daha vardı; Püritenler, kendilerini de hayran oldukları Yahudilerle özdeşleştirmeye, kendilerini onlara benzetmeye başladılar.
Ancak Püritenlerin devlet ve kilise hakkındaki radikal düsünceleri, Kral tarafindan baskı görmeleriyle sonuçlandı. Bu nedenle 1620'li yıllarda iki büyük Püriten grubu ülkeden ayrıldı; biri Yeni Dünya'nin kuzeyine, bugünkü ABD'ye gitti ve oradaki ilk önemli koloniyi kurdu. Diğeri ise Amsterdam'a göçtü. Kalan Püritenler mücadeleye karar verdiler ve örgütlendiler. Giderek de güçlendiler. Sonuçta, Cromwell'in yönettiği Püriten ordusu, 1649'da Kral I. Charles'i devirdi ve bir Püriten Cumhuriyeti kurdu. Kendini tüm ülkeye "Lord Protector" (Koruyucu Lord) ilan eden Cromwell de, bir dikta rejimi oluşturdu. Ülkeyi artik "judaizer", yani Yahudilere hayran olan ve kendilerini de onlarla özdeşleştirmeye çalışan Püritenler yönetiyordu.
İngiltere'nin devrimci Lord'u, İngiltere'de yaşamaları o tarihe kadar yasak olan Yahudilere İngiltere'ye yerleşme izni verdi. (Yahudiler, İngiltere'den Kral I. Edward tarafindan,1292 yılında "halkı tefecilik yoluyla sömürdükleri" gerekçesiyle sürülmüşlerdi ve bu yasak asırlar boyu sürdü. Bu nedenle Cromwell'in iktidara geldiği 1649 yılında, inançlarını gizlice sürdüren bir kaç ailenin dışında, ülkede Yahudi yoktu.)
Püritenlik, böylece İngiliz kültürüne derin bir "Yahudi hayranlığı" enjekte ediyordu. Bu sosyal oluşum, asırlar sonra Siyonizm'e verilecek olan İngiliz desteğinin de çekirdeğiydi. Nitekim Cromwell döneminin önde gelen Püritenlerinden Elbenezer Cartright, Yahudilerin İngiltere'ye dönüşleri üzerine duygulanmış ve şöyle demişti:
"Bu İngiliz ulusu, Hollanda'daki temsilcileriyle birlikte, İsrailoğullari'nı zamanı geldiğinde ataları olan Abraham, Isaac ve Jacob'un topraklarına, onlara vaad edilmiş olan Vaadedilmiş Topraklar'a da gemileriyle taşıma şerefine ulaşacak ilk ulus olacaktır."
Püritenlik, böylece Yahudiler açısından stratejik bir müttefik olarak tarihi misyon kazanıyordu. Bu misyon, az önce belirttiğimiz gibi öncelikle İngiltere'yi etkileyecekti. Ancak bu misyonun asıl büyük hedefi, Kristof Kolomb tarafından "Yahudiler için iyi bir yer" ve "Süleyman Tapınağı'nı inşa etmek için gereken gücün kaynağı" olsun diye keşfedilen Yeni Dünya olacaktı.
Püritenler ve "New Israel"
1620'de, İngiltere'deki baskı nedeniyle göç eden Püritenlerden bir gurup, Yeni Dünya'ya, Amerika'nın kuzeyindeki Massachusetts bölgesine gitti ve burada büyük bir koloni kurdu. Bugünkü ABD'nin çekirdeği olarak kabul edilen koloni, Püritenlerin klasik yapısını, yani "judaizer" (Yahudici/Yahudi sempatizani) misyonunu taşıyordu. Britannica, İngilizce baskısında Massachusetts kolonisi ile ilgili şöyle diyor:
Avrupa kolonizasyon tarihinde hiçbir koloni Massachusetts kolonisinin ulaştığı zenginlik seviyesine ulaşamadı. Koloniyi kuran Püritenlerin amacı Amerika'nın uçsuz bucaksız topraklarında yeni bir Siyon yaratmaktı. Bu, İngiltere'de sağlanan reformasyonun bir benzerini oluşturmalarını sağlayacaktı... Püriten mirası, Amerikan ruhunun şekillenmesinde şüphesiz büyük bir faktör olarak yerini aldı.
Püritenler, kendilerini Eski Ahit'e öylesine kaptırmışlardı ki, o dönemler "New England" (Yeni İngiltere) olarak adlandırılan Amerika'ya "New Israel" (Yeni İsrail) ismini vereceklerdi. İngiliz yazar Karen Armstrong, Holy War adlı kitabında, Püritenlerin taşıdığı Yahudi ruhuna dikkat çekiyor. Armstrong, Püritenlerin kendilerini "pilgrims" (hacılar) olarak adlandırdıklarını ve aynı sıfatın daha sonra Filistin'e giden Siyonistlerce de kullanılacağını hatırlatıyor. Armstrong, Püritenlerin kendilerini "Yahudi" gördüklerini şöyle anlatıyor: "Püritenler, Yeni Dünya'daki mücadelelerinin aynı Tevrat'ta anlatılan yahudilerin mücadelelerine benzediğine inanıyorlardı. Bu nedenle, kolonilerine 'İngiliz Kenan'ı' adını verdiler"
Kenan, bilindiği gibi M. Tevrat'ta Filistin topraklarına verilen isimdi ve M. Tevrat'a göre de bu bölge Yahudilere aitti. En büyük istekleri, "seçilmiş halk" kabul ettikleri Yahudilere benzemek olan Püritenler de, Amerika'yı Kenan diyarına benzettiler ve kendilerini de bu diyarı fethetmekle yükümlü Yahudiler olarak düşündüler. Kısacası, yapay bir Kenan diyarı üzerinde, yapay Yahudiler olmaya çalisiyorlardi. Bu nedenle, Amerikan topraklari üzerinde kurduklari kentlere; Hebron, Salem, Bethlehem, Zion ve Judea (Yahuda) gibi Eski Ahit"te geçen Yahudi isimleri verdiler. Armstrong, ayni işlemin daha sonra Filistin'i "yahudileştirmeye" çalışan Siyonistlerce de yapıldığına dikkat çekiyor.
Püritenler, Amerika'yi ele geçirmeye "hak sahibi" olduklarınıda çeşitli M. Tevrat ayetlerini göstererek sözde ispat etmeye çalışıyorlardı. 1622'de, koloninin önde gelen isimlerinden Robert Cushman, Amerikan topraklarındaki yerlilerin "ilkel yaratıklar" olduğunu söylüyor ve onların ellerindeki toprağa el koyma hakları olduğunu ise M. Tevrat'in "Tekvin" bölümünden 13/6, 11, 12 ve 34/21 gibi ayetleri göstererek kanıtlamaya uğraşıyordu. Armstrong, aynı ayetlerin ve aynı mantıkların daha sonra Siyonistler tarafindan da Filistinliler hakkında kullanılacağını hatırlatıyor.
Kısacası, Amerika M. Tevrat'ta vaadedilen ve Mesih'in gelişiyle birlikte Yahudiler tarafindan kurulacak olan Siyon Krallığı'nın bir prototipi şeklinde oluşturuluyordu. Vaadedilmiş Topraklar'a benzetilen topraklar üzerinde, kendilerini Yahudilere benzeten Püritenler, M. Tevrat'ta emredilen yöntemleri kullanarak Amerika'yı kuruyorlardı.
Toprak ve yeni sahipleri M. Tevrat'a uydurulunca geriye bir tek toprağın eski sahipleri, yani Kızılderililer kalıyordu. Onlara da M. Tevrat içinde bir yer bulmakta gecikilmedi.
Bu, Kızılderililerin sonunun başlangıcıydı.
" http://harunyahya.org/Makaleler/AGizliTar.html. Geniş bilgi çin bkz., aynı yazarın "YENI MASONIK DÜZEN: Dünyanın 500 Yıllık Gerçek Tarihi ve Dünya Düzeni'nin Gizli Yöneticileri" adlı akademik bir nitelik taşıyan çalışması.
|
| Anonymous (no login) 213.194.68.18 | Untitled | July 6 2001, 7:51 PM |
"Birbirinizi sevin, sözü sizinle ticaret yapmayanlarla savaşın demeye gelirmiş"
Avustralya'dan Amerika'ya değişen bir şey yok. Bakın İsa Mesih'in, "birbirinizi sevin" sözünü bir Amerikalı senatör nasıl da sömürü uğruna savaşın gerekçesi olarak gösteriyor:
"Bir Amerikan senatörü olan John Quincy Adams, 1833 yılında İngiltere ile Çin arasında patlak veren ilk Afyon Savaşı'nda Anglo-Sakson tezini, Amerikalı misyonerler örgütü önünde yaptığı konuşmada savunurken şöyle diyordu: "Bu savaş, Çinlilere karşı Hıristiyan değerleri savunmak için yapılıyor. Bu değerlerin başında İsa'nın `Birbirinizi sevin' ilkesi gelir. Birbirinizi sevin, ilkesi, birbirinizle ticaret yapını da içerir. Oysa Çin afyon ticaretini engelleyerek, bu ilkeyi çiğnemiştir. İşte bu savaş..."( 89)
Amerikan senatörü olan John Quincy Adams, Afyon Savaşı'nda Anglo-Sakson tezini, Amerikalı misyonerler örgütü önünde bu yolla savunurken, hemen misyonerlerin aklında muhakkak pîrleri Pavlus'un sevgi öğretisi çağrışıyordu.
Pavlus, Korintlilere yazdığı birinci mektubunda şunları söylüyordu:
"Eğer insanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam, ama sevgim olmasa, ses çıkaran bir bakır ya da çınlayan bir zilden farkım olmaz. Eğer peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem ve her türlü bilgiye sahip olsam, eğer dağları yerinden oynatacak kadar büyük bir imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim. 3 Eğer bütün malımı sadaka olarak dağıtsam ve bedenimi yakılmak üzere teslim etsem, ama sevgim olmasa, bunun bana hiçbir yararı yoktur. 4 Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. 5 Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolayca öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. 6 Sevgi haksızlığa sevinmez, ama gerçek olanla sevinir. 7 Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi ümit eder, her şeye dayanır. 8 Sevgi asla son bulmaz. Ama peygamberlikler ortadan kalkacak, diller sona erecek, bilgi ortadan kalkacaktır. 9 Çünkü bilgimiz sınırlıdır, peygamberliğimiz de sınırlıdır. 10 Ama mükemmel olan gelince, sınırlı olan ortadan kalkacaktır." (90)
Pavlus'un sevgi öğretisini okuyanlar birden Yunus gibi bir evrensel gönül-bilgesi ile karşı karşıya olduklarını sanabilecektir. Ama Pavlus'un ayırt edici özelliği de buradadır.
Çağımızda Pavluscu sevgi nasıl kullanılıyor?
Belki eskisi kadar kaba saba değil ama daha ustalıklı sevgi gösterileri geliştirmiş durumdadır misyonerler. Merkezi Londra'da olan Uluslararası Misyoner Konseyi (International Missionary Council)'nin sekreteryasını yürütmüş olan William Paton bu bağlamda özetle şunları vurgulamaktadır:
"Müslümanlara yaklaşmakta dikkatli olmalıyız. Hıristiyan'ın müslümana ilk mesajı doktrin değil sevgi olmalıdır. İslam ülkelerine yayılmış olan büyük misyoner okulları, kolejler ve hastaneler bu yaklaşımda önemli rol oynayacaktır. Eğer hıristiyanın ilk mesajı sevgi olursa, burada, Hıristiyan Dininde müslümana cazip gelecek unsur, İsa Mesih'in karakteridir... Müslüman, İsa'da Tanrı'nın ahlaki karakterini görecektir ki, bu onun inandığı Tanrı'da eksik olan yöndür."( 91)
Belliki Paton, Yahudilikteki Tanrı inanışı ile İslam'daki Tanrı inanışını karıştırıyor. (Asıl konumuz olmadığı için bu kadarcık bir eleştiriyle değinip geçiyoruz.)
Amerikan senatörü John Quincy Adams'a, William Paton'a ve daha nice hıristiyan propagandacısına örnek olarak Pavlus'un bu sevgisinin bir stratejiden ibaret olduğunu görüyoruz; Pavlus'un iki yüzlü stratejisinin bir parçasıdır sevgi. Diğer yüzü nedir? Şimdi de onu görelim:
Pavlus'a göre misyonerlikte amaca götüren her yol mubahtır:
Dinler genellikle tebliği, daveti öngörür; ancak misyonerlik dinin tebliği ve dine davetin çok ötesinde bir özelliği ve bir işlev taşır. Misyonerliğin temel özelliği, amaca götüren her yolu mubah saymasıdır. Misyonerliğin temel işlevi ise, emperyalizmle iç içe oluşudur. Misyonerlik, tarih boyunca her zaman emperyalizmin mızrak ucu olmuştur.
Misyonerliğin Hıristiyanlık ile özdeşleşmesinin sebebini Pavlusçu öğretide aramak gerek. Çünkü Pavlus, insanların hıristiyanlaştırılması uğruna yapılacak hemen her şeyi meşru görür. Yeri gelmişken tekrara düşmek pahasına Pavlus'un, Kitab-ı Mukaddes'te yer alan misyonerlik öğretisine bir göz atalım:
"16 Müjde'yi yayıyorum diye övünmeye hakkım yok. Çünkü bunu yapmakla yükümlüyüm. Müjde'yi yaymazsam vay halime! 17 Eğer Müjde'yi gönülden yayarsam, bir ödülüm olur; gönülsüzce yayarsam, sadece bana emanet edilen görevi yapmış olurum. 18 Peki, ödülüm nedir? Müjde'yi karşılıksız yaymak ve böylece Müjde'yi yaymaktan doğan hakkımı kullanmamaktır. 19 Ben özgürüm, kimsenin kölesi değilim. Ama daha çok kişi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. 20 Yahudileri kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kendim Kutsal Yasa'nın denetimi altında olmadığım halde, Yasa altında olanları kazanmak için onlara Yasa altındaymışım gibi davrandım. 21 Tanrı'nın Yasasına sahip olmayan biri değilim, Mesih'in Yasası altındayım. Buna karşın, Yasa'ya sahip olmayanları kazanmak için Yasa'ya sahip değilmişim gibi davrandım. 22 Güçsüzleri kazanmak için onlarla güçsüz oldum. Ne yapıp yapıp bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum. 23 Bunların hepsini, Müjde'de payım olsun diye Müjde'nin uğruna yapıyorum."( 92)
Bunun bir yansıması olarak, Pavlus, sünnet olmayı reddeden putperestlerin sünnet olmadan İncil'i kabul edebileceklerini ileri sürmüştür; Pavlus'un bu uygulaması tam bir misyon olarak değerlendirilmiştir.( 93)
Putperestler yalnızca sünnet olmayı değil Tevrat'taki diğer yükümlülükleri reddediyorlardı. Pavlus ise buna da evet diyordu.( 94)
Pavlus'un bundan sonra kalkıpta -yukarıda değindiğimiz üzere- Misyonerliğin sevgiye dayalı olması gerektiğinden dem vurması yine bu iki yüzlü stratejisinin bir parçası değil de nedir?
Pavlus'un bu tavrı Hz İsa'nın gerçek havarilerini ve bağlılarını öfkelendirmiş, hatta Pavlus bu yüzden sorgulanmış, sapkın bir çizgide olduğu belirlenmiş, Pavlus da bu yüzden halk tarafından linç edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalmışken Romalı askerlerin müdahalesi sayesinde canını zor da olsa kurtarmıştır.( 95)
Burada bir not düşme zarureti de var: Hz İsa, Musevilere peygamber olarak gelmişti. Ve görevi de Musevîliğe yeni bir ruh vermekti. Bu nedenle Tevrat'taki yükümlülükleri de yaşıyor ve anlatıyordu.( 96)
Bu bağlamda, Pavlus'un yaptığı, hıristiyanlığı ilahi köklerinden koparıp beşeri bir temelde yeniden inşa etmek olmuştur. Ve mevcut hıristiyanlığın, Pavlus'un öğretileri üzerine kurulu olması, Pavlus'a dayanan bu Hz İsa'dan sapma hareketinin maalesef başarıya ulaştığını göstermektedir.
Pavlus'dan günümüze misyonerliğin ruhunda değişen hiçbir şey yok:
Hıristiyan propagandasında amaç uğruna her türlü aracı meşru gördüklerini bizzat kendi tanıklıklarıyla ortaya koyacağız: Ermeni Patriği Mutafyan, özellikle ABD kökenli misyonerlerin kendilerinden üye avlamasından yakınmaktadır. Burada protestan misyonerlerin bir tür rüşvet yoluna başvurmaları dikkat çekicidir. Bu durum Katolikler için de geçerlidir. Nitekim aslen Doğu Hıristiyanlığının bir kolu olan Gregoryen mezhebine mensup olan Ermenileri kendi mezheplerine transfer etmek için Osmanlı zamanında hummalı bir yarış yapmışlardır. Ve nihayet Ermeni cemaati Tanzimat döneminde bölünmüş, içinden Protestan ve Katolik olanlar ayrı birer cemaat olarak devlete kendilerini kabul ettirmişlerdir.( 97) Mutafyan'ın ifadesiyle:
"Bugün de bu yabancı kiliseler, dediğim gibi, gençlere iş imkânları sağlıyorlar, yaşlılara ilaç ve aş temin ediyorlar ve benzeri faaliyetlerde bulunuyorlar. Şimdi bunları sırf Hıristiyanlık sevgisiyle yapsalar bir şey diyemeyiz. Ama insan avlamak için bir araç olarak kullanıyorlar." (98)
Misyonerler, mezhepler arası transfer için bile rüşvet yoluna başvuruyor ise müslümanları hıristiyanlaştırmak için nelere başvurduklarını varın siz düşünün?
Dipnotlar:
89. "Bu da o medeniyet" başlıklı yazısında Ali Sirmen aktarıyor: < http://www.milliyet.com.tr /1997/03/29/index.html> [Siyaset]
90. Kitab-ı Mukaddes, Pavlus'un Korintlilere birinci mektubu, 13. Bölüm/1-10.
91. William Paton, Jesus Christ and World Religions, London-1938, s. 33 vd.
92. Kitab-ı Mukaddes, Pavlus'un Korintlilere birinci mektubu, Bölüm : 9/16-23.
93. Prof Dr Mehmet Aydın, "Misyonerlik Faaliyetleri ve Türkiye", Türkiye'de Misyonerlik Faaliyetleri, Ank. 1996, s. 7 vd.
94. Dr Mehmet Çelik, Süryani Kilisesi Tarihi, İst-1987, I/15-19.
95. Kitab-ı Mukaddes, Elçilerin İşleri, XXI/17-40; XXII/1-30. Pavlus önceleri İsa Mesih'in karşı azgın bir düşman olup oldukça şaibeli bir isim olması da dikkat çekicidir. Bkz., Kitab-ı Mukaddes, Elçilerin İşleri, XXII/1-10.
96. Dr Mehmet Çelik, Süryani Kilisesi Tarihi, Ist-1987, I/9.
97. Bu konuda geniş bilgi Sözde Ermeni Soykırım iddialarının arkaplanını ele alan bahiste gelecektir. 98. Aynı yer.
|
| Anonymous (no login) 213.194.68.18 | Untitled | July 6 2001, 7:56 PM |
Propaganda Yöntemleri :
Misyonerlik kuruluşları, faaliyet gösterdikleri İslâm ülkelerinde başarıya ulaşabilmek için Pavlus'tan esinle her ülkenin özelliğine göre stratejiler geliştirmişler, önce bu insanları dinlerinden soğutarak ve aralarına bir takım ihtilaflar sokarak hedefe daha kısa yoldan ulaşmayı planlamışlardır. Bu husus II. Vatikan Konsil'inde (1962-65) şöyle formüle edilmiştir:
"Bedenlenmiş oğlunda tam olarak milletine görünen Tanrı, her devrin kültür tiplerine göre konuşmuştur."( 99)
Misyonerlik örgütlerini yeniden yapılandırmak için çeşitli projeler geliştirilmiştir. Yeni stratejiler belirlemek için 1978'de yapılan Colorade Konferansı'nda, Müslümanları hıristiyanlaştırma problemi ayrıntılarıyla ele alıınmış, çok sayıda uzmanın katılımı ile şu üç ana nokta karara bağlanmıştır:
1. Direkt Yöntem: Misyonerler aracılığı ile
hıristiyanlaştırma faaliyetleri.
2. Genel Yöntem: Kahire, Beyrut ve İstanbul'daki misyonerlik faaliyetleri dogrultusunda çalışan her dereceli okullar vasıtasıyla hıristiyanlaştırma.
3. Dolaylı Yöntem: Radyo, TV ve her türlü basılı ve görsel yayın araçlarıyla hıristiyanlaştırma.
Dünya Misyonerlik Örgütü'nün hıristiyanlaştırma faaliyetleri çerçevesinde örtülü olarak ücretsiz yürüttüğü Aile Planlaması çalışmaları da gözden uzak tutulmamalıdır. Bu durum, demografik faktör olarak nüfusun başlıbaşına bir tehdit unsuru olarak tanımlanmasından kaynaklanmaktadır.( 100)
Fransa Katolik Enstitüsü Profesörlerinden J. Danielou,( 101) Misyonerliğin başarısı için şunları önermiştir:
1. Misyonerliğin birinci amacı Hıristiyanlığı yaymak ve yeryüzünde Hz. İsa'ya imanı gerçekleştirmektir.
2. O ülkede tanınan aydınlarla yakın bir diyaloga girilerek onların düşüncelerine, eserlerine ve kültürlerine Hıristiyanlık unsurları sokulmalıdır.
Tam bu bağlama girdiğini söylemesek de Zaman Gazetesindeki röportajına bakarsak Emine Şenlikoğlu'nun 'Hıristiyan Gülü' adlı romanının kendileri farkında olmasalar bile misyonerlerin ekmeğine yağ sürdüğünü üzülerek de olsa söylememiz gerekir.( 102)
3. Gelişmiş batı uygarlığı ile Hıristiyanlık aynı gösterilmelidir. Öyle ki Batı'nın gelişimi, Hıristiyanlığın bir zaferi olarak sunulmalıdır.
4. Hıristiyanlığın yayılması için bir yere kilise yapmak, kalıcı ve isabetli bir yol değildir. Orada asıl kalıcı olan, Hıristiyanlığın o
toplumun kültürü içerisine nüfuz etmesidir. Yoksa Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çalışıp durmayın. Onlara Hıristiyan âdetlerini, bayramlarını, kültürünü ve ahlâkını aşılamaya çalışmak en avantajlı yoldur.
5. Müslümanlara sevgi ile yaklaşınız. Hz. Muhammed (s.a.s.)'i yalanlamayınız. Hz. İsa için Allah'ın oğludur demeyiniz. Çünkü müslümanlar bunu kabul etmezler. Daha çok onların kendi milletiyle ve dinî değerleriyle alâkâlarını kesmeye ya da zayıflatmaya çalışınız."
Prof Dr Mehmet Aydın, Hıristiyan Genel Konsilleri ve II. Vatikan Konsili, Konya-1991, s. 88.
Demografik faktör olarak nüfusun ulusal ve uluslarası dengeler üzerindeki muhtemel etkileri konusunda geniş bilgi çin bkz., Paul Kennedy, Yirmibirinci Yüzyıla Hazırlanırken, İst.1990, İş Bank Yay.
Danielou'nun "din" anlayışı oldukça sıra dışıdır. Bilgi için bkz., Suat Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık, İzmir-1996, 2. Bası, Işık yay., s. 323.
14 Mayıs 2000 tarihli Zaman Gazetesinde yer alan 'TAASSUBU bırakalım' başlıklı röportaj
Prof. Dr. Abdurrahman Küçük, Türkiye'de Misyonerlik Faaliyetleri, Ank. 1996, s. 37.
"HIRİSTİYANLAŞTIRAMIYORSANIZ HIRİSTİYANGİBİLEŞTİRİN"
Ünlü oksidantalist Aytunç Altındal'ın dikkat çektiği "Göze Gözükmeyen Kilise" kavramı da misyoner stratejisi hakkında iyi bir fikir vermektedir. Altındal, Yeni Mesaj'da yayınlanan bir röportajında bu konuyu şöyle vuzuha kavuşturmaktadır:
"Hıristiyan aleminde iki tane önemli kilise kavramı var.
Bir tanesi bildiğimiz kiliseler, ikincisi "Invisible Church" dediğimiz "göze gözükmeyen kilise"dir. Yani somut ve mevcut bir dünya olarak görmediğiniz türden bir kilise var. Nedir bu? Protestanlar tarafından kurulmuş olan bu kilise der ki, "Şahısların Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçmesi gerekmez. Oldukları yerde, oldukları gibi kalsınlar. Ama bizim istediğimiz gibi düşünsünler. Yani müslüman, müslüman gibi düşünemesin. Hıristiyan gibi düşünsün. Müslüman gibi yaşadığına inansın." Bu çok mühim bir olaydır. Dolayısıyla da bunun adına "Invisible Church"denir.
Bugün Türkiye'de, bir çok müslüman, maalesef müslüman gibi düşündüğünü zannederek gerçekte hıristiyanların kendilerinden istediği şekilde düşünüp müslümanlığımı yerine getiriyorum, inancı içindedirler."
Rahip Samuel Zwemer'in sözleri oldukça açık seçik olsa gerek:
"Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çabalayıp durmayalım.. Başka yollar deneyelim. İslam ülkelerinde girişeceğimiz faaliyetlerde onlara, Hıristiyan adetlerini, Hıristiyan bayramlarını, Hıristiyan kültürünü, Hıristiyan ahlakını aşılayalım."( 104- Abdurrahman Küçük, Misyonerlik ve Türkiye, Türkiye'de Misyonerlik Faaliyetleri, Ank.-1996, s. 42 vd.)
AMAÇ UĞRUNA HERŞEY MÜBAH
Misyonerliğin raconu amaç uğruna herşeyin mubah sayıldığını belirtmiştik. Bunun bir yansıması olarak bakın İsviçre kökenli bir misyoner örgütün bastırdığı bir kitapçıkta ne tür inciler döktürülüyor:
"Çoğumuz Hıristiyanlığı bir din olarak kabul etmeyi tercih ederiz. Çünkü dinlerde âyinler, şekiller, merasimler, yazılı dualar,
modası geçmiş adetler vardır. İsa, din telkin etmek için dünyaya gelmedi. İnsanlara hakikî yaşam vermek için geldi. Yazılı dualar
değil, fakat Allah'ın hakikatini ve insanın kalbinden gelen cevabı telkin etmeye geldi."( 105- Ayverdi, Misyonerlik Karşısında, s. 15.)
Hıristiyanlık propagandası yapan bir kitapçıktan alıntılanan bu satırlar Samiha Ayverdi Hanımefendinin de ifade ettiği gibi, esasında hıristiyanlığa da aykırıdır. Ama bir misyoner için bunun bir sakıncası yok ki!?
Misyonerler, İslâm Dini'nin ağır yükümlülükler öngörmesine karşı, Hıristiyanlığın kolaylık dinî olduğu imajını vererek sempati kazanmaya çalışmaktırlar. Böylece, bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de sürdürülen hıristiyanlaştırma çalışmaları ile Hıristiyanlığın güya salt bir sevgi dini olduğu telkin edilmek istenmiştir. Halbuki Hıristiyanlık da çeşitli normlar öngörür.( 106- Bkz. Aynı eser, s. 29.)
Dışında Kur'an Yazan İncil'ler
Çağdaş misyonerlerin bu konuda Pavlus'un iki yüzlü stratejisini adım adım izlediklerini söylemeye gerek yok. Örneğin Türk Cumhuriyetlerinde yaptıkları propagandalarda Kitab-ı Mukaddes'ten yaptıkları seçkileri bile Kur'an diye sunmaktadır misyonerler:
"Kazakistan ve Kırgızistan'da Hıristiyanlık propagandasının oldukça etkili olduğu bildirilmektedir...."Senim" (İnanç) Vakfı aracılığıyla Ortodoks-Katolik-Protestan işbirliği ile misyonerlik faaliyetleri yürütülmektedir. Başta "İncil, Tevrat ve Zebur'dan Seçmeler" isimli kitap olmak üzere, Kazakça olarak bastırılmış İnciller, propaganda kitap ve broşürleri evlerde, sokaklarda, hatta Müslümanların en mukaddes yerlerinde dağıtılmaktadır. Müslümanlığın kuvvetli olduğu yerlerde kendilerini Müslüma gibi göstermekten çekinmemektedirler. Kendi kitaplarını bazen İstanbul'da basılmış Kur'an diyerek dağıtmaktadırlar. (107. Turan, adı geçen makale.)
BİR KATOLİK NUR TALEBESİ (!?)
Zaman Grubunun çıkardığı Aksiyon Dergisinden Mustafa Aydın, "Kur'an'ı Anlamada Çağdaş Bir Yaklaşım: Risale-i Nur Örneği" konulu uluslararası sempozyuma katılan aslen bir misyoner olan Thomas Michel ile yaptığı bir ayak üstü görüşmeyi sunarken Michel'den "Bir Katolik Nur Talebesi" olarak söz ediyordu.( 108)
İlk bakışta her şey güzel gibi ama, Misyonerliğin raconu bağlamında ele alınca tipik bir iki yüzlü stratejik tavır ile karşı karşıya olmadığımızın garantisini kim verecektir?
"Bir Katolik olan Georges Marovitch bile "Biz de sizinle beraber Bismillahirrahmanirrahim diyoruz." diyerek bu sempozyumun gelecekte oynayacağı rolün önemine dikkat çekmesi," (109) yine canlı bir tanığın aktarmasına göre eğer doğru ise Vatikan temsilcisi Marovitch'in Cevşen okuyor olması (110), Risale-i Nur müellifinin kaldığı yeri ziyaret ederken eşiği öpüyor olması da bu bağlamın dışında yorumlanması oldukça safiyane bir tavır olmaz mı?
"Halen Roma'daki Papalık Dinlerarası Diyalog İçin Cizvit Sekreteryasının Genel Sekreteri ve Asyalı Piskoposlar Konferansları Federasyonunun Ekümenik Sekreteri" olan "Thomas Michel Türkiye'yi ve Türkiye'deki İslami cemaatleri yakından takip ediyor. Risale-i Nur ve B. Said Nursi ile ilgili tespitleri oldukça ilginç. Zaten tebliğin Türkçe'ye tercüme edilen metni okunurken izleyiciler tarafından sık sık alkışlandı.
Michel, tebliğinde, kendisini Risale-i Nurlar ve Bediüzzaman konusunda bir uzman değil bir "talebe" olarak gördüğüne dikkat çekiyordu: "Şu günlerde Kur'an'a dair kendi anlayışımı, büyük düşünür Bediüzzaman'ın yaklaşımı ve yorumlama tarzı üzere derinleştirmeyi özlemle bekliyorum". 1998, 4. B. Said Nursî Sempozyumu'nda sunduğu tebliğinde bu bağlamda kendisini diplomatik bir üslupla "öğrenici" diye tanıtmaktadır. Ama buradan Michel'in bir Risale-i Nur talebesi olduğu sonucunu çıkarmak için oldukça "saf" ya da iyi bir "demagog" olmak gerekir.
MİSYONERLERİN ÇALIŞMA ALANLARI
Hıristiyan misyoner hareketleri sadece dini alan ile sınırlı kalmamış; çoğu zaman siyasi, askerî, ekonomik ve hatta kültürel sömürgecilik faaliyetleriyle birleşmiştir.
Samiha Ayverdi'nin işaret ettiği gibi: "Rönesans'ın Kilise'ye indirdiği darbe altında büsbütün ezilmemek gayretiyle bir yandan bilgi silahına sarılan Hıristiyan mabedi, cahil
papazlar devrini kapamış, bir yandan da organize ve çok zengin bir kilise meydana getirmiş ve bu kiliseyi sağlama bağlamak, böylece de mensup olduğu memleketin himayesini kazanmak icin onu devlet siyasetinin emrine açık bırakmıştır."( 114)
Aslında İmparator Konstantin'in resmi din ilan etmesiyle devlet dini haline gelen Hıristiyanlık, bu aşamadan itibaren hep bir yayılma aracı olarak kullanılmış, bir başka deyişle emperyalizme ön-ayak olmuştur. Bu durum, sömürgecilik döneminde doruk noktaya çıkmıştır.
Ancak ne yazık ki Osmanlı, misyoner stratejilerinin emperyalizme ön-ayak oluşunun yeterince farkında olamamıştır. Bu konuda ayık ve uyanık olması gereken ulema da bitkisel hayattaymışçasına tepkisiz kalmıştır. Millî şairimiz Mehmet Akif, haklı olarak bu konuda ulemadan serzenişte bulunur:
"Misyonerler gece gündüz çalışırken, acaba, oturup vahy-i ilâhi mi bekler ulemâ."
Bu durum şimdi farklı mıdır sanki? Üstelik zaman değişti ve misyonerliğin avukatlığına isimleri bizden olan insanlar soyunmaya başladı. Kim bu misyoner avukatları? Biraz ileride onları da ele alacağız.
Misyonerler, Hıristiyanlık propagandası yapmak için; özel okullar, hastaneler, kütüphaneler, yabancı dil öğretim merkezleri, sığınma evleri, öksüz yurtları ve pansiyonlar kurmakta, kimsesiz çocuklara çocuk köyleri kurmakta, yoksul ailelere maddî yardımda bulunmakta, kitap, broşür, dergi basıp dağıtmakta, çeşitli sanat etkinliklerinde bulunmaktalar.
Misyonerleri bazen bir doktor, bazen bir hemşire, bazen bir öğretmen, bazen bir Barış gönüllüsü, bazen herkesin yardımına koşan bir eleman olarak görebilirsiniz.
Misyonerler için oldukça etkili kılıflardan birisi de "barış gönüllüsü" olmaktır.
1960'tan sonra da Anadolu'yu karış karış gezen "Barış Gönüllüleri" adlı misyonerler, Türkçe broşürler dağıtarak basın-yayın organları yoluyla da kendisini göstermiştir.
Zaman grubunun yayınladığı Aksiyon Dergisinin bunları birer hizmet eri olarak sunması ise artık şaşırtıcı olmasa gerek. Üstelik "dünyanın dört bir yanına Amerikan değerlerini taşıyorlar " olduğunu vurgulamalarına rağmen okuyucunun gözüne baka baka Barış gönüllülerinin etkinliklerini hiç kritik etmeden övgüyle anlatmakta Aksiyon. Bu bahis, ileride Türkiye'de Hıristiyanlaştırma faaliyetleri bağlamında Kilise-PKK ilişkisi çerçevesinde ele alınacaktır.
Hastalık ve yoksulluk misyonerlerin en çok kullandıkları zaaflar arasında yer almaktadır. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi Rahibe Teresa'nın çalışmaları olsa gerek:
"Özellikle Hintli yoksullara yardım amacını güden Katolik Kadın Cemaati Hayırsever Misyonerleri kurucusu olan Rahibe Teresa, 1910 yılında Üsküp'te, Arnavut asıllı bir bakkalın kızı olarak dünyaya gelmişti.
1928 yılında İrlanda'ya giderek, Kutsal Bakire Meryem Enstitüsü'ne girdi. Daha sonra öğretmenlik yapmak için geldiği Hindistan'da, Kalkütalı yoksullara yardım etmek istedi. İsteği üzerine belediye yönetimince kendisine ayrılan kutsal Kali Tapınağı yakınındaki hacı hanında 1948 Hayırsever Misyonerler Cemaati'ni kurdu.
Hindistan uyruğuna geçen Teresa'nın kurduğu bu cemaat, 1950 yılında Papa XII. Pius'un resmi onayını aldı. Cemaat körler, sakatlar, yaşlılar, cüzzamlılar ve ölüme yakın hastalar için çok sayıda sağlık merkezi açtı.
1970 yılına kadar cemaatin çeşitli ülkelerde açtığı vakıflarda bini aşkın rahibe çalışıyordu. Kalküta'da yaklaşık 8 bin kişiyi ölümden kurtaran Rahibe Teresa, fakirlere yardımlarından dolayı 1979 yılında Nobel Barış Ödülü'ne lâyık görülmüştü.
Rahibe Teresa, geçirdiği kalp krizi, akciğer enfeksiyonu, böbrek rahatsızlığından sonra bu yıl Cemaat Başkanlığı görevini bırakmıştı."( 115)
Rahibe Teresa için düzenlenen cenaze töreninin görkemi, Batılı ülkelerin misyonerlere verdiği önemi gösteriyor olmalı:
"Fakirlerin annesi olarak kabul edilen Nobel ödüllü rahibe Teresa, yaklaşık bir milyon kişinin katıldığı kalabalık bir törenle, Katolik Kadın Cemaati Hayırsever Misyonerleri'nin merkezi olan "Rahibe Evi"nde toprağa verildi. Törene 50 ülkeden en üst düzeyde katılım olurken, ABD Başkanı ve Fransa Cumhurbaşkanının eşleriyle İspanya Kraliçesi Sofia, Belçika Kraliçesi Fabiola ve Ürdün Kraliçesi Noa da son yolculuğunda Rahibe Teresa'nın yanındalardı. Teresa'nın toprağa verildiği, askerlerin havaya açtığı saygı ateşiyle halka duyuruldu. Tören, CNN'den de naklen yayınlanırken, Teresa'ya bir rahip tarafından bestelenen şarkı da seslendirildi.
Tören, sekiz Hintli askerin Hindistan bayrağına sarılmış tabutu, Mahatma Gandi'nin de cenazesinin taşınmış olduğu top arabasına yerleştirilmesiyle başladı. Rahibe Teresa'nın binlerce seveni, hasta olmalarına aldırmaksızın, yağmur altında, saatlerce, stadyuma götürülen arabayı izledi. Tabutun arkasındaki kortejde Hayırsever Misyonerler'den düzinelerce rahibe bulunuyordu. Stadyumdaki tören sırasında, Papa'nın özel temsilcisi, Papa adına bir konuşma yaparak "yoksul insanların rahibesi" Teresa'nın "sevgi ateşi yaktığını" söyledi.
Papa'nın temsilcisi Vatikan yetkilisi Angelo Sodano, Nobel ödüllü Teresa hakkında, topladığı paralarla daha iyi hizmet verebileceği yolundaki eleştirileri cevaplayarak, "hayalci teröristler gibi hareket etmek yerine yoksul mahallelerde sefaletle savaşan" Rahibe Teresa'yı övdü." (116)
Sömürgecilik dönemiyle birlikte hastalık ve yoksulluk İslam ülkelerinin adeta kaderi durumuna gelmiştir. Bunu fırsat bilen misyonerlerin çalışma alanlarından birisi de kimsesiz çocuklardır. Örneğin Sırplar, Kosovalılara kan kustururken misyonerler Kosovalı çocukları korumak adına hıristiyanlaştırma gayreti peşindelerdi. ( 117) Kimsesiz çocuklar için çocuk köyleri de kurmaktadır misyoner örgütler. Savaş çocukları bu bakımdan misyonerler için bulunmaz bir fırsattır. Örneğin Azerbaycan'da:
Yine savaş çocuklarını himaye bahanesi ile misyonerler Azerbaycan'da çocuk köyü kurma projesini uygulamaya koymuştur. Misyonerlerin, Azerbaycan'da kuracakları çocuk köyleri aracılığı ile hıristiyanlık propagandası yapmayı amaçladıklarının farkında olan Bakü yönetimi, her ne kadar önce bu projeyi geri çevirmişse de misyonerler alternatif yollarla hedeflerine ulaşmayı amaçlamaktadırlar:
"İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan ve merkezi Viyana'da bulunan S.O.S Kinderdorf International Çocuk Köyleri Vakfı, Azerbaycan'a da el attı.
Merkezi Viyana'da bulunan S.O.S Kinderdorf International Çocuk Köyleri Vakfı, Azerbaycan'a da el attı. Müslüman ülkelerde kurduğu çocuk köyleriyle dikkatleri üzerine çeken vakıf, Azerbaycan'da iki çocuk kampı açılması için izin aldı. Bakü'nün Hatai ilçesi ve Hizi kentinde kurulacak çocuk kampları için S.O.S. yetkilileri, Azeri makamları ile anlaşma yaptı. Bu çerçevede Hatai ilçesinde çocuk köyü yapılması için 5 dönüm toprak ayrıldı. Ayrıca, faaliyetlerin hayata geçirilmesine engel olunmaması maksadıyla S.O.S yetkilileri, ülkede saygın bir yeri olan Azerbaycan Kadınlar Cemiyet'inden destek aldı. S.O.S. Vakfı, Karabağ'da şehit olan ailelerin ve göçmen kamplarında kötü şartlar altında yaşayan kimsesiz çocuklarını hedef seçtiklerini açıkladı. Ayrıca, Azerbaycan'da yetim çocukların barındırılması için Sovyet döneminde kurulan, hali hazır da bakımsızlıktan dökülen Internat tipli okullara maddi yardımda bulunma sözü verildi.
Taktik değiştirdiler
Daha önce Subat 1997'de Azerbaycan Çocuk Fonu ile 10 yıl geçerli bir anlaşma yaparak Azerbaycan'ın Lenkeran kenti ve işgalden kurtarılarak yeniden yapılandırılan Goradis kasabasında çocuk kampı kurmak için başvuruda bulunan S.O.S. Vakfı'nın faaliyeti bir süre önce şüpheli görülerek durdurulmuştu. Azerbaycan güvenlik birimleri tarafından yapılan inceleme sonucu, misyonerlik faaliyetinde bulunduğu tespit edilen vakfın faaliyetleri, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in imzaladığı "Yabancı ülkelerin vatandaşlari dini tebliğde bulunamazlar" şeklindeki kararnamesi gerekçe gösterilerek dondurulmuştu. Vakıf, bu kararnameyi by-pass etmek için araziye uyarak çocuk köylerinde görev yapacak bekar annelerin Azeri vatandaşlarından oluşacağı yönünde güvence verdi. Ayrıca Azerbaycan'da saygın bir yeri olan Azerbaycan Kadınlar Cemiyeti'ni yanına çekmeyi başardı. Öte yandan S.O.S yetkililerinin, çocuk köylerinde görevlendireceği Azeri bakıcıları, Hıristiyanlığı benimsemiş Azeri vatandaşların içinden seçmesi tepkilere yol açtı. S.O.S'un bu tavrına tepki gösteren 37 sivil toplum örgütünün üyesi olduğu Azerbaycan Gençlik Teşkilatı Millî Konseyi Dini Araştırmalar Merkezi Başkanı Elçin Askerov, yaptıkları araştırmanın, 7 yıldır ülkede 5 milyon Azeri vatandaşının Hıristiyanlığı benimsediğini ortaya koyduğunu söyledi. (Not: Bu rakam pek gerçekçi görünmemektedir. Çünkü Bağımsız Azerbaycan'ın nüfusu, zaten 8 milyon civarındadır. (118) Buradaki rakam, ya sürç-i lisan, ya dizgi hatası ya da bir başka tür bir hata olmalı. A.R.Bayzan) Nuriyev, bir süre önce kapatılan daha önce Bakü Üniversite'sinde faaliyet gösteren Bibliya Enstitüsü tarafından 250 Azeri vatandaşına papazlık diploması verildiğine dikkat çekti. Nuriyev, "Sovyetler'in dağılmasından beri Hıristiyan misyonerlerin atış poligonuna döndük. Azerbaycan'da, misyoner teşkilat olduğunu gizlemeyen 11, gizleyen 38 yabancı misyoner örgüt bulunuyordu. Azerbaycan güvenlik birimlerinin yanısıra Azeri gençlerinin de mücadele etmesi sonucu 20'sini durdurduk; 2 yıldır resmen faaliyet gösterenler yer altına çekilmişlerdi" dedi. ( 119)
Misyonerler savaş koşullarını ve etnik özellikleri de bir propaganda fırsatı olarak değerlendirmektedir:
Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz'ın da vurguladığı gibi özellikle Güneydoğu bölgemizde yaşayan vatandaşlarımızı hıristiyanlaştırma faaliyetlerini herkes bilmektedir. ( 120)
Ancak bu arada gözden uzak kalan bir de Kuzey Irak Gerçeği vardır. Bugün Kuzey Irak, Amerikan mandası altında özerk bir devlet gibidir. Kuzey Irak, her bakımdan ABD'ye bağımlıdır. Buna bir de Papalığın devleti Vatikan'ın Apo'ya sahip çıkma mesajlarını eklerseniz proje daha somutlaşır. Bu konu ileride daha ayrıntılı olarak gelecektir.
Bugün Kuzey Irak'ta hizmet veren gayr-i resmi gönüllü yardım kuruluşlarının çoğu misyonerlerin cirit attığı örgütlerdir. Türkmeneli Vakfı Başkanı Hasan Özmen'in bildirdiğine göre, Kuzey Irak'ta bulunan Erbil'de bugün 120 civarında, önemli bir kısmı misyonerlik kuruluşu olan NGO (Non Governmental Organisation-Hükümet Dışı Kuruluşlar) faaliyet göstermektedir. ( 121)
Dipnotlar:
114. Samiha Ayverdi, Misyonerlik Karşısında Türkiye, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul, 1969, s.XII.
115. http://www.milliyet.com.tr/1997/09/06/ yasam/iyi.html.
116. http://www.milliyet.com.tr/1997/09/14/ dünya/yagmur.html.
117. 10 Mayis 1999 Pazartesi, Yeni Safak'ta Yilmaz Ensaroglu'nun haberine göre Makedonya'da Kosovali on bin çocuk Italya'ya götürülmüstür.
118. İran sınırları içinde kalan Azerî topraklarındaki nüfus da yedi milyona yakındır. Bkz., TDV, İslam Ansiklopedisi, IV/317
119. http://www.yenisafak.com/arsiv/1999/ temmuz/27
120. M.Nuri YILMAZ, Başyazı, D.Aylik Dergi, Kasim 1995, Sayi 59
121. Bu konuda bkz., M. Necati Özfatura, Kuzey Irak'taki Kürtlere Hıristiyanlık Çengeli, Türkiye Gazetesi, 26.12.1998, Geniş bilgi için bkz., diyor Özfatura, 29 mart 1995 Tempo Dergisi
ARNAVUTLARA KURULAN TUZAK
Misyonerler, maddi ve manevî boşlukları/zaafları iyi birer fırsat olarak değerlendirmektedir. Özellikle Demirperde'nin altında dini bilgilerini büyük ölçüde unutan müslümanlar, misyonerlerin gözdesi durumunda. Örneğin
Arnavutluk. Arnavutluk Diyanet İşleri Başkanı Sabri Koçi, Arnavutluk'taki misyoner faaliyetlerinden yakınmaktadır. Ancak Koçi, ümitsiz de değil.
"Sabri Koçi, Arnavutluk'taki misyoner faaliyetlerine rağmen halkın İslam'a yöneldiğini söyledi. Koçi, müslümanların Enver Hoca döneminde gördükleri işkencelere rağmen İslam'ın Arnavutluk'taki geleceğinden oldukça ümitli.
"Biz 50 yıl boyunca insanlık tarihinin en dinsiz, en din düşmanı rejimi altında yaşadık. İnsanlar şimdi özgür, komünist dönemde dinini muhafaza edenler şimdi imanlarına daha da sarılacaklar. Misyonerlerin malları ellerinde kalacak" yorumunu yapıyor.
Enver Hoca'yı 'firavun' olarak nitelendiren Koçi, ülkesinde İslam'ın geleceğinden ümitli olmakla birlikte misyonerlik faaliyetlerinden duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor.'Komünizmden önce Arnavutluk'ta 1700 cami vardı. 50 yıl önce Kur'an'ı, namazı bilmeyen yoktu. Enver Hoca çoğunu yıktığı için şimdi sadece 300 kadar cami var. Komünizmden önce Tiran'da 3, İşkodra'da 5 kilise vardı. Ancak şu an Hıristiyanlar dağa taşa kilise yapıyorlar. Arnavutların İslam'ı kabul etmeden önce Hıristiyan olduğunu anlatmaya çalışıyorlar bu yolla. Tiran'ın güneyinde Fier denen bir kent var. Nüfusunun yüzde 80'i Müslüman ama misyonerler 1 milyon dolarlık bir kilise yapıyorlar. Enver Hoca'dan önce bütün Arnavutluk'ta 50 kilise vardı. Şimdi mantar gibi her yerde bitiyorlar". Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan cami inşaatları için destek sözü aldıklarını söyleyen Koçi, sözkonusu yardımın henüz kendilerine ulaşmadığını söylüyor." (122- 3 Haziran 1999 tarihli Zaman Gazetesi, http://arşiv.zaman.com.tr/ 3 Haziran 1999, Perşembe.)
123. Turan, aynı makale.
KAFKASLARDA UYGULANAN TAKTİK
Bu bağlamda Kafkasya'daki hıristiyanlaştırma projelerine de değinmeliyiz:
"Kafkasya'da da misyonerlik çalışmaları yapılmaktadır. Merkezi İsveç'te bulunan IBT (Institute of Bible Translation) İncil'i Adige, Kabartay, Osetin, Karacay, Çeçen, Nogay, Avar, Lezgi, Kumruk, Lak, Dargin, Tabsaran, Sakhur, Rutul, Agul, Andi ve Bezhti dillerinin bir kısmına tercüme ettirmiş, diğerlerine de ettirilmektedir. Yakında bu dillerin konuşulduğu bölgelere kiliselerini de kurmayı hedeflemektedirler . Bilhassa Batı ve Orta Kafkasya'da İslamiyet'in çok güçlü olmadığını düşünen misyonerler, söz konusu bölgedeki Müslümanları dinlerine kazandırma uğraşısı içerisindedirler. Bir Kafkasya uzmanı olan Ufuk Tavkul, 1990'li yıllarda Kafkasları defalarca ziyaret etmiştir. 1993 yılında Karaçay-Çerkez ve Kabardin-Balkar Cumhuriyetleri'ni ziyareti esnasinda, misyonerlerin, Karaçay-Balkar diline tercüme edilmiş Hollanda basımı bir İncil'i bedava dağıttıklarını, ancak İslamiyet'e yönelen halkın bunlara pek itibar etmediğini tesbit eder. Ancak, 1996 yılında bölgeye yaptığı bir diğer seyahat esnasında Kislovodsk (Narsana) isimli Rus şehrinde yaşayan bazı Karaçay gençlerinin Hıristiyanlığı kabul ettiklerini
gözlemler. Kendi yayınlarında misyonerlere bilhassa şehirli, entellektüel ve karışık evlilik yapan insanlara yönelmeleri tavsiye edilmektedir."(123- Turan, aynı makale.)
MOON TARİKATİ
Misyonerlerin yegane hedefi müslümanlardan ibaret değil elbette. Kore'deki Kuzey-Güney Savaşını iyi bir fırsat olarak değerlendiren misyonerler, Uzakdoğunun bu ülkesinde halkın dörtte birini Hıristiyanlaştırmıştır. Bu süreçte MOON'un işlevini hatırda tutmak gerek.
MOON, CIA ile de bağlantısı olan kurucusu Kore asıllı MOON olan karanlık bir örgüt. Ve Moon'un hedef ülkelerinden birisi elbette Türkiye. ( 124)
Kore Savaşı'nda NATO'ya bağlı birliklerle ülkeye giden misyonerler, ülkede 1990'lara kadar Hıristiyanlığın yayılmasını sağlamışlar. Ülkenin yüzde 25'i Hıristiyan.
Buna karşılık Güney Kore'de müslümanların sayısı ise 40 bin civarında. Müslümanlığın yayılmasında Kore Savaşı'nda yardıma giden Türk askerler etkili olmuş. Türk askerlerin misyonerler gibi savaştan sonra kalmamasından şikayetçi olan Koreliler, "Keşke sizin askerler de daha çok kalsaydı da ülkenin yüzde 20'si Müslüman olsaydı" diye üzüntülerini dile getiriyorlar. Askerlerimizin Kore'de açtıkları Ankara Yetimhanesi'nden 500 kişi mezun olmuş. Mezun olan insanlar devlet, özel ve askeri kurumlarda üst düzeyde görev almışlar. Seul'de gezerken dikkati çeken iki bina var. Bunlardan birisi bir kilise diğeri ise kentin tek camisi olan Merkez camii. Kente hakim bir tepeye çıkıldığında bu iki eseri aynı anda görmek mümkün. Camide cuma günleri yaklaşık 2 bin kişilik bir cemaat toplanıyor. Kore'nin diğer büyük şehirlerinde de Cami bulunuyor." (125)
Moonculuk, Kuzey Koreli Myung Moon tarafından Güney Kore'de kurulmuş bir harekettir. Hareket, Kore'de "Tong l", Batı'da ise "Birleşik Kilise", "Kutsal Ruh Birliği", "Birleşik Aile", "Moon Teşkilatı" gibi adlarla adlandırılmıştır.
Moon, 1920 yılında, Kuzey Kore'de, köylü bir ailede dünyaya gelmiştir. O, önce Buddisttir, sonra Protestan Hıristiyan Kiliselerinden biri olan Presbiteryen Kilisesine katılmıştır. Daha sonra, Yehova Şahitlerinin inancına benzer bir anlayışa yönelen Moon; 1936'da, Hz. İsa'nın kendisine görünerek, "Tanrı Krallığı"nı kurma görevini teklif ettiğini iddia etmiştir. Onun bu iddiası Presbiteryen Kilisesi tarafından sapık bir iddia olarak görülmüş ve o kiliseden kovulmuştur. Bunun üzerine Moon, Güney Kore'ye gitmiştir.
Kiliseden kovuluşunu takibeden yirmi yıl içerisinde Moon'un, Hz. Musa, Buddha ve hatta bizzat Allah'la konuştuğu söylentisi etrafa yayılmıştır. Moon'un telkinleri taraftarlarınca kaydedilmiş ve İngilizce "Divine Princeple" (İlahi Prensip) adı altında neşredilmiştir.
Kore'de diğer din mensupları ve idari çevrelerin muhalefet ve baskılarıyla karşılaşan Moon ve taraftarları, zaman zaman hapse atılmışlardır. Fakat, Moon'un fikirleri taraftar toplamaya devam etmiş, 1950 yılının sonlarında Güney Kore'nin sınırlarını aşarak Japonya ve Seul'de, bütün dinleri birleştirmeyi amaçlayan, sinkretik (uzlaştırmacı) "Birleşik Kilise" hareketi ortaya çıkmıştır. Bu hareket, daha yaygın kullanımla, Moonculuk (Mooncular) olarak da isimlendirilmiştir.
Moonculuk hareketi, 1959'da, Amerika'ya taşınmış ve burada gelişmeye, çeşitli kesimlerden taraftar toplamaya devam etmiştir. Mooncular tarafından milletlerarası kongreler düzenlenmiş ve bu kongrelere çeşitli ülkelerden ileri gelen bilim adamları davet edilmiştir. Bu tür faaliyetler halen devam etmektedir.
Yüksek tahsil araştırmaları için bir "ilahiyat okulu" kurulmuştur. Mooncular, bütün bunların yanında basın yayına da el atmıştır. Tokyo New York City Tribune isimli, siyasi-kültürel nitelikli gazete, önde gelen kişilerin okuduğu iddia edilen bir gazetedir. Bu gazete, güvenlikle ilgili konulara, özellikle Doğu'daki gelişmelere ayrıntılı bir şekilde yer vermektedir. Gazete, 1976'dan beri, ailevi ve muhafazakar değerlere yer vermektedir. Amerika'nın bazı resmi yayınları da bu gazeteden zaman zaman iktibaslar yapmaktadır. Amerika'da yayınladıkları diğer bir önemli gazete de "The Washington Times"dir. Washington'da yayınlanan iki gazeteden biri olan bu gazete, Moon'a göre Amerika'da en hızlı büyüyen gazetedir ve onun, en üst seviyede politikacılardan halk temsilcilerine kadar varan çok sayıda okuyucu kitlesi vardır. Ayrıca Ortadoğu'da yayınlanan tek İngilizce gazete, "Middle East Times" (Ortadoğu Ahvali) onların 1983'den itibaren Kıbrıs'ta çıkardıkları bir gazetedir.
Birleşik Kilisenin "Free Press International" adında bir de haber ajansı bulunmaktadır. Bu teşkilat tarafından mali yönden desteklenen dergiler de vardır: "Insight on the News" (Haberlerin iç yüzünü kavrama), "The World and I" (Dünya ve ben), "Free Press International" (Milletlerarası hür basın) vb.
"Birleşik Kilise"ye katılanlar, genellikle iyi tahsil görmüş, yirmi yaşını geçmiş orta sınıf gençleridir, Japonya'da ve Batı'da bütün vaktini bu dini harekete ayıranlar, topluluğun merkezlerinde kalmakta, Kore'dekiler ise bu işi kendi evlerinde yürütmektedirler. Kendini tamamen harekete vakfeden üye sayısı Batı'da onbini geçmezken, Doğuda bu rakam, aşağı yukarı, Batı'dakinin iki katı kadardır. Full-time, üyelerin hayat tarzı, hareketin teolojisinin gerektirdiğini, "yenileştirme"yi sağlamak için, çok çalışma ve fedakarlığa dayanır. Hareketin mal varlığını artırmak, ya da yeni katılmalar sağlamak için çok zaman harcanır. İki üç sene hizmet etmiş üyeler Moon tarafından eşlendirilir, yüzlerce hatta binlerce çift aynı anda bir evlendirme töreniyle takdir edilir. Takdir, önemli bir ayindir.
"Birleşik Kilise"nin teolojisi, yeni bir dini anlayış üzerine kurulmuştur. Bu hareket mensupları, Mesihi bin yıllık devre anlayışına sahiptir. Onlar, hayatlarını "Göğün Krallığı"nın yeryüzünde yeniden hakim olması gayesine adamışlardır. Bu noktada diğer Mesihi yeni dini hareketlere ve bir bakıma Yehova Şahitlerine benzerler.
Birleşik Kilisenin telkinleri her tarafta muhalefetle karşılaşmıştır. Bu hareketin beyin yıkama yoluyla veya zihin kontrolü teknikleriyle üyelerini celbettiği ve alıkoyduğu, aileleri böldüğü, liderleri lüks içinde yaşarken üyelerinin istismar edildiği, teşkilat baskısıyla yürütüldüğü, komünizme karşı bir hareket olarak programlandığı, Güney Kore haber alma teşkilatıyla (KCIA) alakası bulunduğu, silah imalatıyla uğraştığı, dünyaya hakim olup Moon'la bir teokrasi kurmak istediği, fitneci bir teşkilat olduğu, vergi ve muhaceret kurallarını bozduğu gibi suçlamalar yapılmıştır. 1982'de, Amerikan Federal Mahkemesi, vergi yolsuzluğu suçuyla, Moon'u onsekiz ay hapse mahkum etmiştir. Bu olay sonrasında Moon, faaliyet alanını Güney Amerika, Avrupa ve Ortadoğu'ya yöneltmiştir. Hareket, 1989'lara kadar, antikomünist mücadelesini sürdürmüştür.
ABD'de Hıristiyan Kiliseleri Milli Konseyi'nin Moonculuk hakkındaki kararı şöyledir: "Bu bir Hıristiyan Kilisesi değildir."
Dipnotlar:
124. Moon örgütü, internette türkçe bir propaganda sitesi de açmış durumdadır. http://www.unification.net/turkish/ İstanbul, Moon'un Ortadoğu temsilciliğini Thomas Cromwell yapıyor.
125. Abdülhamit YILDIZ'ın haberi, http://www.zaman.com. tr/ 2000/07/17/haberler/ haberlerdevam.html.
126. Tümer-Küçük, Dinler Tarihi, s.
127. Zaman Gazetesi
128. Zaman Gazetesi, 27 Ağustos 1992 Kore'de ne işim var?
129. Zaman Gazetesi, Kulis, Taha Kıvanç 29 Ağustos 1992 Kore'den başka izlenimler.
MOONCULAR TÜRKİYE'DE
Mooncular, ülkemize de son onyıl içinde, dört misyoner göndermiştir. Bunlardan biri hem Müslüman, hem de Mooncu olan Muhammed Yahya Thompson'dur. O ve iki arkadaşı, gördükleri tepki sonucu, geri dönmüştür. Dördüncü görevli kalmış ve dünyanın çeşitli yerlerindeki toplantılara politikacıların, bürokratların, gazetecilerin, bilim ve din adamlarının davetini üstlenmiştir. Bu, bütün dünyada yapılagelmektedir. Mooncular; İstanbul'da, Ortadoğu'ya hitap eden "Middle East Times" gazetesinin Türkiye temsilciliğini açmak ve "Dünya Dinleri Üzerine Gençlik Semineri" düzenlemek gibi programları yanında, 22-26 Eylül 1991'de President Otel'de, "Council for the Wolrd Religions" (Dünya Dinleri Konseyi) toplantısını gerçekleştirmiştir. Bu toplantının belli başlı konularından biri de "İslam-Hıristiyan Diyaloğu'dur." Dünya Dinleri Konseyi Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Frank Kaufmann; bu toplantıdan sonra bir dergiye beyanatta, önce Hıristiyanken sonra Buddist olduğunu, daha sonra "Birleşik Kilise"ye katıldığını belirtmiş ve "Doğu Bloku ülkelerinde uzun zamandır yer altında yapılan faaliyetleri artık legal olarak gerçekleştireceğiz" demiştir.
Ocak-Şubat 1992 yılında, Amerika'da, Türkiye'den çağırdıkları ilim adamı, siyasetçi ve basın mensuplarına, masrafları teşkilata ait olmak üzere 40 günlük seminer düzenlemişlerdir. Bu çeşit faaliyetler devam etmektedir.
Hareketin bir başka faaliyeti de, her yıl başka bir ülkede düzenlediği gençlik kamplarıdır. Değişik ülkelerden çeşitli dinlere mensup gençler, masrafları teşkilata ait olmak üzere, bu gençlik kamplarına davet edilmektedir. Bu kamp süresince (onbeş gün gibi), kampa katılan din mensubu gençler arasında diyalog kurulmaya çalışılmaktadır. Ülkemizde de, zaman zaman, bu kamplara katılanlar olmuştur.
Halen dünyada iki milyon müntesibi vardır. Bunun 400.000'i Güney Kore'de, 1000 kadarı Fransa'da, geri kalanı Amerika ve diğer ülkelerdedir. ( 126)
Prof. Dr Niyazi Öktem, Moon'u şöyle anlatıyor:
"Mooncuların lideri Sun Myung Moon'un her yıl gerçekleştirdiği ve yüzlerce çifti evlendirdiği görkemli tören bu yıl daha da ilginç bir görünüm kazandı. Herşeyden önce jakoben - laik tutumuyla tanınan CHP Başkanı Sayın Deniz Baykal'ın Moon'un davetiyle ABD'ye gitmesi şaşırtıcıydı. Ama belki de Sayın Baykal'ın ABD'ye gitmesi iyi oldu. Ola ki, orada mevcut 300 civarındaki protestan alt mezheple, diğer mezheplerin sosyal, kültürel ve politik yaşamdaki etkisini görür ve din olgusunun toplumsal gücünün farkına varır.
... Ama hemen belirtelim ki ülkemizden bazı ilahiyat profesörleri de Sun Myung Moon'un düzenlediği 2 - 3 aylık seminerlere katıldılar. Bunlardan birkaçının Moon'a biat ettiği, çocuklarının Mooncular tarafından ABD'de okutulduğu dedikoduları var. Hatta bunlardan biri, bir ilahiyat fakültesine dekan bile oldu." (127)
|
| Anonymous (no login) 213.194.68.18 | Untitled | July 6 2001, 8:02 PM |
MİSYONER ÖRGÜTLER
Hıristiyan dünyasında misyoner faaliyeti her zaman teşvik ve desteğe mazhar olmuştur. Bütün çalışmaları, ilgili kilise merkezlerinde ve hatta devletlerinden maddî, manevî ve stratejik alanda himaye görmüşlerdir. Bu nedenle misyoner hareketi organizeli ve sistematik olarak gelmiştir.
Bu çerçevede hıristiyanlık propagandasını amaçlayan pek çok gönüllü cemiyet kurulmuştur. Bunların bir kısmı birçok devletten bile daha uzun ömre sahip olmuştur.
1698'de kurulan Hıristiyan Bilgisi'ni Yayma Cemiyeti (Society for Promoting Christian Knowledge) ve 1701'de kurulan İncil'i Propaganda Cemiyeti (Society for the Propagation of the Gospel) gibi.
İngilizlerin The Society for Missions to Africa and the East (daha sonraki adıyla Church Missionary Society, en son şekliyle ise Church Mission Society) 1799 yılında kurulmuş ve hala önemini korumaktadır.
1810 yılında kurulan American Board of Commissioners for Foreign Missions, 19. asırda dünyanın en güçlü Protestan misyonerlik teşkilatı olmuştur. 19. ve 20. asırlarda Anadolu başta olmak üzere, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında en çok faaliyet gösteren misyonerlik kuruluşudur. ( 130) 1960 yılında United Church Board for World Ministries ile birleşerek bu kuruluşun ismini almıştır. Katolik Dünya'daki Dominikler, Franksiskenler, Cizvitler, Hıristiyanlığı yayma amacıyla örgütlenmiş tarikatlardır.
Gerek personel sayısı, gerek imkanlarının genişliği itibariyle dünyadaki Protestan misyonerlik teşkilatlarının en güçlüleri Amerikan misyonerlik örgütleridir. Bugün Amerika'da en çok misyoner gönderen cemiyetlerin başında "Southern Baptist Convention International Mission Board", daha sonra "Wycliffe Bible Translators USA", "Assemblies of God", "New Tribes Mission" ve "Campus Crusade for Christ International" gelmektedir. Bunlardan başka şu örgütlerin isimleri de kayda değer: Ortodoks Gençlik Hareketi, Saint-Serge İlahiyat Enstitüsü (Paris), Saint Wladmir Papaz Okulu (New York), "Genç Hıristiyanların Evrensel İttifakı (Protestan, 1855, Paris), Genç Kızlar Hıristiyan Birliği Evrensel İttifakı". (131)
Kendi içlerinde çeşitli gruplara ayrılmakla birlikte, sadece Kuzey Amerika'daki misyonerlik kuruluşlarının sayısı 1975 yılı itibariyle 714'tür. Bunların 470 tanesi misyoner yollayan, 244 tanesi ise bunları destekleyen kuruluşlardır. 1975'ten 1990 yılına kadar 47 misyonerlik cemiyeti daha kurulmuştur.
J. H. Kane'e göre, büyük çoğunluğu Kanada, İspanya, Fransa ve İtalya'dan olmak üzere, bugün dünyadaki Katolik misyonerlerin sayısı 138.000'dir. Yine Kane'e göre 53.000 tanesi Kuzey Amerika'dan olmak üzere, bugün, dünyadaki Protestan misyonerlik örgütlerinin çeşitli kademelerdeki elemanlarının toplam sayısı 85.000'dir. Kane'in bilhassa Protestan misyonerler hakkında verdiği bu rakamların Amerika ve Kanada'daki misyoner kuruluşlar ile ilgili yarı resmi istatistiki bilgileri içeren Mission Handbook ile karşılaştırıldığında oldukça düşük kaldığı görülmektedir. Söz konusu esere göre, Amerika dışında faaliyet gösteren Amerikalı misyonerlerin toplam sayısı 105.689'dur. Ayrıca, Amerikalı olmadığı halde, Amerikalılarca desteklenen 30.326 misyoner vardır. Söz konusu misyoner kuruluşlarının merkezinde ise 59.332'si gönüllü, 22.249'u para karşılığı olmak üzere, toplam 81.581 kişi çalışmaktadır. Sadece Mormonlar'ın 75 ülkedeki misyonerlerinin sayısı 30.300'dur.
Aynı şekilde, İngiltere'de 111 tanesi Katolik, 122 tanesi Protestan olmak üzere, toplam 233 misyonerlik cemiyeti vardır. Deniz aşırı çalışan Amerikan misyonerlerinin sayısında son yıllarda önemli bir artış görülmektedir. Söz konusu Amerikan misyonerlerinin sayıları 1992 yılında 78.463 iken, 1996 yılında 105.689'a çıkmıştır. Aynı şekilde, 2,3 milyar ABD doları civarında olan toplam bütçeleri de 1992'den 1996'ya % 1,5 nisbetinde artmıştır. 1992 yılında 5.295 olan deniz aşırı Kanadalı misyonerlerin sayısı, 1996 yılında 6.124'e yükselmiştir. Son yıllarda İngiltere'deki misyoner cemiyetlerinin personel sayısı ve maddi imkanlarında da büyük bir artış gözlenmektedir. Protestan misyonerlik cemiyetlerinin 1972 yılı toplam gelirleri 10 milyon sterlin civarında iken, 1995 gelirlerinin 115 milyon Sterlin civarına yükseldiği dikkati çekmektedir. (132)
Avrupa'daki Türk işçiler de misyonerliğin ilgi alanındadır. Onlara yönelik çalışmalar, bilhassa OM (Operation Mobilization), WEC (WEC International), "Friends of Turkey" ve "Orientdienst" isimli kuruluşlarca yürütülmektedir. ( 133)
Bu çalışmaların sonucu olarak, Avrupa'daki Türkler arasında da Protestan Hıristiyanlığı benimseyenler olmuştur, olmaktadır.
Aslında günümüzde ABD ve Avrupa misyonerleri, faaliyetlerini artık gizleme
ihtiyacını duymamaktadırlar. Kendi politikalarını çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle ekonomik teşkilatları, yardımlaşma sandıkları, yazılı ve görsel basın kuruluşları, insan hakları örgütleri ve kilise birlikleri gibi kurumların oluşturulmasında Hıristiyanlığın yayılmasını ve değerlerinin korunmasını taviz verilmez bir prensip olarak kabul etmektedirler.
Bu ruh ve düşünceyi canlı tutmaya çalışan ABD'li bir papaz Jimmy Swggart, 10 Nisan 1989'da televizyonda "Asrımızın Mucizesi" başlığı altında yaptığı bir konuşmada " 08 Ocak 1989 tarihinde, 250.000 dolar harcayarak Amerika'dan uydu aracılığı ile Kızıl Çin'de 330 milyon insana yarım saat süre ile hitap ettiğini ifade ederken, bu konuşmadan ekrana görüntüler getirmek suretiyle "girilmesi imkansız gibi gözüken İslâm dünyasına da gireceğiz" şeklinde sözlerine devam ederek komünist dünyanın yıkılışı ile birlikte, İslâm'ın; kilisenin ve arkasındaki güçlerin tek hedefi haline geleceğini açıkca ifade etmiştir." (134)
Dipnotlar:
130. Bu misyoner örgütün Osmanlıdaki faaliyetleri için bkz., Kocabaşoğlu, Şamil Mutlu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Yabancı Okullar, İst. Üniv. Sos. Bil. Enst. Yakınçağ Tarihi Bilim Dalı, İst.-1999.
131. Turan, adı geçen makale; Albert M. Besnard, Hıristiyan İlahiyatı, çev. Mehmed Aydın, Konya-1983, s. 43, 78-80; Prof Dr Mehmet Aydın, Misyonerlik Faaliyetleri ve Türkiye, Türkiye'de Misyonerlik Faaliyetleri'nin içinde, s. 11.
132. Turan, adı geçen makale.
134. Dr. Abdülbaki Keskin, Doğu- Batı ve 21. Yüzyıl Üçgeninde İslâm, Türkiye Diyanet Vakfı, Ank. 1994, s. 125.
135. http://www.yenisafak.com/arsiv/1999/haziran/23/yazarlar/caydin/
LAİK ÜLKELER MİSYONERLERİN ARKASINDA
Laikliği benimsemiş ülkelerin hıristiyanlık propagandasına destek vermesi bazılarınca garip karşılanmaktadır. Halbuki laik ülkeler misyonerliği ekonomik ve kültürel sömürgeciliğin bir yolu olarak gördüğü için Fransa gibi laiklikte en katı olan Batılı ülkeler bile misyonerliği sonuna kadar desteklemektedir. CEMAL AYDIN'ın Allah'ın askerleri başlıklı yazısından izleyelim:
"Bir Fransız gazetesi, haberini "Allah'ın askerleri iman kıvılcımları çakıyorlar" başlığıyla veriyor. Allah'ın Askerleri adını verdiği adamlari öve öve bitiremiyor. İnsanları Allah'ın yoluna nasıl davet ettiklerini uzun uzun anlatıyor. O kimseler sayesinde insançsızların nasıl pervaneler gibi imana koşuştuklarını coşkuyla dile getiriyor. Bu "askerler"e karşı okurda büyük bir sempati ve saygı hissi doğurmaya çalışıyor.
Kitlelerin dindar olmaları için büyük gayretler sarfeden o din adamlarına bu övgüleri yağdıran gazete, Fransız Katoliklerinin meşhur dinî gazetesi La Croix (La Kruva) değil. Tam aksine, tavizsiz laikliğini ve solculuğunu bütün cihanın bildiği Le Monde (Lö Mond) gazetesi. Evet, laik Fransa'nın, hatta laikliği bir din gibi algılayan Fransa'nın o dört dörtlük laik gazetesi, din dâvetçilerini göklere çıkarıyor (19 Haziran 1999).
Tabiî bu övülen din adamları, Müslüman din adamları değil. Hıristiyan din adamları, papazlar, misyonerler.
Bu misyonerler, aynen Küba gibi müzelik komünist ülke olan Kuzey Kore sınırına yakın yerlere karargâh kurmuşlar. Kuzey Kore'deki açlık, kıtlık ve baskıdan kaçıp sınırı aşanları ilk karşılayanlar bu misyonerler oluyormuş. (Son üç yılda bu ülkede resmî rakamlara göre 200 bin, BM uzmanlarına göre ise 3 milyon kişi açlıktan ölmüş bulunuyor.)
Misyonerler, o mültecilerin önce karınlarını yiyecekle, ardından da beyinlerini İncil'le dolduruyorlar. ("Zorunlu ve sıkı komünist eğitime alışkın oldukları için, İnciller'i saatlerce bıkmadan, usanmadan okuyorlar" diyerek de seviniyorlar).
Ve o laik gazete, ve o solcu gazete, tâ oralara Philippe Pons adlı muhabirini gönderiyor. Yayımladığı röportaja ikinci başlık olarak da "Çin sınırındaki papazlar, mültecileri Hıristiyanlaştırıyorlar" cümlesini uygun görüyor.
"Günümüzde Güney Kore'nin yüzde 20'si Hıristiyanlaştırılmış bulunuyor" diyerek o solcu, o laik gazete alenen iftihar ediyor.
Misyonerlerin bu çabalarını, Fransız hükümetinin madalya vermesi gereken çok önemli bir faaliyet olarak takdim ediyor.
Koyu Laik Fransa devleti, en başta Cizvitler olmak üzere Hıristiyan tarikatlarına bağlı rahiplerin ve rahibelerin, Türkiye dahil, bütün dış ülkelerde okullar açmalarına yardım eder. Bu tarikat okullarına ögretmenler verir.
Laik Fransa'nin laik gazeteleri, solcu gazeteleri bu yurt dışındaki tarikat okullarını asla kötülemezler.
Laikliği kendi resmî dini gibi benimseyen Fransa devleti, yabancı ülkelerde (Türkiye dahil) Katolikliğin yayılmasına sevinir.
Nitekim dünyanın ilk, öncü ve örnek bu laik ülkesi, çok yakın geçmişte Fransa'yı ziyaret eden Çin Başbakanı'ndan Çin'deki Katolikler'e baskı yapılmamasını, rahat ibadet etmelerine izin verilmesini ve misyonerlik faaliyetlerine müsaade edilmesini istemişti."( 135)
ALMANLARIN MÜSLÜMAN TÜRKLERİ ASİMİLASYON PLANI
Almanya hem müslüman hem Türk olan vatandaşlarımızı asimile edebilmek için mümkünse müslüman kimliğini, değilse Türk kimliğini unutturmaya çalışmaktadır. Almanya'daki Müslüman Türklere dönük yoğun bir hıristiyanlık propagandasının amacı malum. Almanya, öbür yandan da hıristiyanlaştıramadığı müslüman Türkler için Alman tipi müslümanlık üretmeye çalışmaktadır. Attilâ İlhan'...dan izleyelim:
"Dışardaki 'kültürsüzleştirme' çabaları
Tanık/2. Murat İnce. On beş yıldır Almanya'da yaşamakta olan, bir Türk aydını. Anadolu'da halkı hıristiyanlaştırma çabasındaki Batı'lı örgütler; Almanya'daki Müslümanları ise Almanlaştırma çabası içinde görünüyorlar.
A/ Amerikan kökenli bu projenin hayata geçirilmesi ve Alman Devleti'nin çıkarlarına göre biçimlendirilmesi için, çalışmalar son hızla sürdürülüyor. Alman İslamı'nın, önemsenmesi gereken, iki ciddi boyutu var: 1/ Oradaki Türkler'den, Almanya'da 'bir İslam azınlığı' yaratmak! 2/ Türkiye'deki Türk ulus/devleti'ni bölmek!
B/ Ana hedef: Almanya'da bulunan üç milyondan fazla Türk'ü, bu çalışmalar sonunda, ülkelerinden koparılmış, silik, yozlaşmış ve kendine, toplumuna yabancı; besbelli kimlik bunalımı içinde bulunduğundan, ne Türk, ne de Alman olabilen, kozmopolit bir topluluk haline dönüştürmektir. Bu amaçla, Türkçe derslerinin kaldırılmasına yönelik çalışmalar da hız kazanmıştır; böylece, tam entegrasyonun, önündeki en önemli engel olarak, anadilimiz Türkçe'yi gördükleri anlaşılıyor.
C/ Sebep nedir? Alman resmî politikası, Almanya'daki Türk toplumunun, 'etnik bir azınlık' oluşturmasından korkuyor; bunu engellemek için de, onu bölmek ve kendi içinde kutuplaştırmak amacıyla, kültürel kimliği öne çıkarıp, ulusal kimliği uzun vâdede silerek yerine 'etnik' ve 'dinsel' kimlikleri geçirmek istiyor.
D/ Kimler örgütlüyor? Partilerüstü bir 'uzlaşma' halinde gündeme getirilen 'Almanca İslâm din dersi' tasarısının sahibi; finansmanı Alman Dışişleri Bakanlığı'nca karşılanan Hamburg Doğu Enstitüsü'dür. Bu Enstitü'nün Müdiresi Uda Seinbach, 2 Şubat 1998'de Bavyera Eyalet Meclisi'nde, konuşarak: ''...Avrupa'da 10 milyon Müslümanın yaşadığına'' dikkati çekmiş,''...ilerde Müslümanların problem olmaması için, bunların Avrupa'ya entegre edilmesi gerektiğini'' savunmuştur; kısacası,''Almanya'da İslâm'ı Almanlaştıralım'' demiştir. Federal Almanya hükümetlerine, Ortadoğu ve Türkiye' danışmanlığı' yapan bu kişinin, öteki önerileri şunlardır:
''a/ Türk Müslümanlarının, Türkiye bağlantılarının koparılması. b/ Avrupa'da İslâm'ı evcilleştirebilmek için, minare inşaatlarına ve ezan okunmasına izin verilmesi, c/ Almanya'da Alman İslâm hocası yetiştirilmesi, d/ Türklerin' Müslüman Almanlar'a dönüştürülmesi için, genç Müslümanların Alman vatandaşlığına alınmasının kolaylaştırılması...''
E/ Asıl Amaç nedir? Federal hükümetlerin Türkiye ve Ortadoğu danışmanı Uda Seinbach, neyi amaçladıklarını çok açık ifade ediyor:''Mesele, İslâm dinine mensup, Alman yurttaşı yaratmaktır!''; yâni, Türk'ü kimliğinden uzaklaştırmak! (Teori dergisi, Haziran 2000) " http://garildi.cumhuriyet.com.tr/cgi-bin/sayfa.cgi?w+40+/umhuriyet5/0007/12/t/c1803.html
http://www.prizma.net.tr/AILHAN http://www.bilgiyayinevi.com.tr/ailhan Atilla İlhan'ın Manzara-i Umumiye!..'de yazdıkları Prof Dr Haydar Baş'ın Dini ve Millî Bütünlük tezini doğruluyor.
MİSYONERLİK FAALİYETLERİNİN TARİHİ
Bize göre misyonerlik İsa Mesih ile değil, hıristiyanlaştırma uğruna her şeyi meşru gören Pavlus ile başlamıştır.
Pavlus, Anadolu'da, Küçük Asya, Makedonya ve Yunanistan'da bir hayli kilise kurmuş ve onları örgütlemiştir.
Önceleri Manikeist olan genç ve ihtiraslı bir hatip, 387'de vaftiz olur ve Hippo Regius'a (Bugün Cezayir'de Annaba denilen yer) papaz olarak atanır. Bu Kuzey Afrikalı Augustinus da Anglosaksonları Hıristiyanlaştırmak için misyonerlik yolunu seçmiştir. ( 136)
İslam ülkelerine dönük asıl misyonerlik faaliyetleri Haçlı Seferlerinin başarılı olamaması üzerine XIII. yüzyılda başlatılmıştır. ( 137)
Fransisken Tarikatının kurucusu İtalyan Françesko, 1219'da Mısır'a giderek Dimyat'ta Sultan Melik el-Kamil'e hıristiyanlığın propagandasını yapmıştır. (138)
İspanyol Ramon de Lulle (1235 doğumlu), Müslümanlar arasında Hıristiyanlığı yaymak için bir Müslüman esir satın alarak ondan Arapça öğrenmiştir. Onun asıl amacı, Arapça öğretim yapan bir okul açarak müslümanlara yönelik hıristiyanlık propagandası yapacak misyoner yetiştirmekti.
Dominiken tarikatının kurucusu Dominiken, XIII. yüzyılda Hıristiyanlığı yaymak için Tunus'a gitmiştir.
1534'te Paris'te Ignoce de Loyola tarafından kurulan Cizvit tarikatı Papalığın desteğiyle hıristiyanlık propagandası yapmıştır (ve yapmaktadır.) Cizvitler, bireylerden çok daha verimli olduğu için gruplar üzerinde çalışırlar. ( 139)
Hıristiyanlığın en güçlü mezhebi Katolikliğin merkezi Vatikan 1662 yılında, hıristiyanlaştırma faaliyetlerini sürdürmek üzere Misyon Bakanlığı kurmuştur. ( 140) Bu bakanlık, hıristiyan olmayan Doğu ve Güney ülkelerinde çalışmalar yapmıştır.
Bir aralık duraklama eğilimi gösteren Misyonerlik faaliyetleri, 1830 yılından sonra XVI. Gregorius'un gayretiyle yeniden canlanmıştır.
I. Dünya Savaşı'nın sona ermesine doğru (1917) misyonerlik faaliyetlerine
yeniden hız verilmiş, bu gayenin tahakkuku için dünyanın çeşitli ülkelerinde enstitüler ve okullar açılmıştır.
1974 yılında Lozan'da yapılan Bütün Dünyayı Hıristiyanlaştırma İkinci Kongresi'nin gayesi de, 1917'de kararlaştırılan sürece hız kazandırmaktır.
Reform'dan sonra Martin Luther (ö. 1546)'in öncülüğünde ortaya çıkan Protestanlık da, misyonerler yetiştirerek kendine taraftar kazanmak için dünyanın diğer ülkelerine elemanlar göndermiştir.
İslâm ülkelerinde İncil'i sistematik olarak yaymak düşüncesi, ilk önce Asisli Francesco'dan gelmiş, daha sonraları bu fikir kilisenin dışında kurulan derneklerin de desteğiyle hayata geçirilmistir.
Papalık, misyonerlik faaliyetlerinin hep kendi yönetiminde olması için çalışmıştır. Örneğin Vatikan, 1593-1608 yılları arasında, o dönem, sömürgeciliğin başını çeken Portekiz ve İspanya krallıklarına yeryüzünü bölüştürmüş, faaliyetleri madden ve manen desteklemiştir.
V. Misyonerler için Asya'nın anahtarı Türkiyedir!
Misyonerler açısından19. yüzyıl Türkiye'si bir "İncil Ülkesi"dir (Bible Land).
Hıristiyanlar için çok önemli pek çok merkez Anadolu'dadır. Bunun için inanç turizminin güzergahına ya da Kitab-ı Mukaddes Şirketi'nin yayınladığı Kitab-ı Mukaddes'in sonundaki haritaya bakmak yeterlidir. ( 141)
Bunun yanısıra, 19. yüzyıl itibariyle Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezi olan İstanbul ve Anadolu, Balkanlar'dan Orta Asya'ya, Orta Doğu'dan Kafkaslar'a kadar uzanan geniş bir coğrafyanın doğal merkezidir.
Amerika'nın ünlü misyoner örgütü ABCFM'in faaliyetlerini özetleyen 1880 tarihli Barlett Raporu'nun ilk cümlesi şöyledir:
"Misyonerlik faaliyetleri açısındanTürkiye, Asya'nın anahtarıdır." (142)
Osmanlı toprağına ilk ayak basan -15 Ocak 1820- ABD'li misyonerler ABCFM adına çalışan Pliny Fisk ve Levi Parsons idi. ( 143) ABCFM, Pliny Fisk ve Levi Parsons'a 1 Aralık 1883 tarihli talimat mektubu ile şu görevi veriyordu:
"Bu Mukaddes Ve Vadedilmiş Topraklar Silahsız Bir Haçlı Seferi İle Geri Alınacaktır." ( 144)
İşin ilginç olan bir başka yönü ise şudur: ABCFM'nin tüzüğüne göre bu misyoner örgütün amacı "Dinsizler Arasında Hıristiyanlığı Yaymak"tı. ( 145)
Demek ki 1095'te Clermont Konsilinde Türkleri Allahsız ve putperest sayıp bütün hıristiyanları Haçlı Seferlerine çağıran Katolik Papa II. Urban'dan (146) XIX. Yüzyıl'ın Protestan misyoner örgütü ABCFM'ye kadar değişen bir şey yok: Türk ve İslam düşmanlığı.
Halbuki Osmanlı'da "DİNSİZ" tanımlamasına uygun herhangi bir topluluk yoktu. Varsa da (!?) misyonerler onlarla hiç ilgilenmedi. Misyonerler, önce müslümanları ve yahudileri hıristiyanlaştırmaya çalıştı. Ancak müslümanlardan tek çivi dahi sökemeyince vazgeçtiler. Sonra yahudileri de yeterince verim alamadıkları için bıraktılar. Bunun üzerine Doğu'nun "sözde-hıristiyanları" diye gördükleri Ortodoks ya da Gregoryen ve Nastûrî gibi Doğu Hıristiyanlarını protestanlaştırmaya çalıştılar. Öyleyse ABCFM, ya hem müslümanları, hem yahudileri, hem de Ortodoks ya da Gregoryen gibi Doğu Hıristiyanlarını dinsiz görüyordu ya da tüzükleri sadece bir kılıftı, emellerine ulaşabilmek için kasıtlı olarak yanlış bilgi veriyorlardı (kasıtlı olarak yanlış bilgi vermenin adı yalan olsa gerek değil mi!?) Aslında garipsemeye gerek yok, Pavlus'un izcilerinden başka ne beklenir (di) ki!? (ABCFM'nin Osmanlıdaki protestanlaştırma faaliyetleri hakkında geniş bilgi için bkz., Kocabaşoğlu'nun çalışması.)
Asıl konumuza dönersek, Anadolu, hem Türk hem İslâm, hem de bütün dünya için önemlidir. Bunun için girişilen gizli-açık bütün faaliyetlerin gayesi, Türk'süz bir İslâm dünyası meydana getirmektir. Hıristiyan dünyasının Türkiye üzerindeki endişelerinin başında, onun, Türk ve İslâm Dünyası'nın lideri olarak eski kudretli ve ihtişamlı günlerine tekrar kavuşması gelmektedir.
Ezcümle İslâm Âlemi ve özellikle Türkiye, sistematik bir şekilde hıristiyanlaştırılmaya çalışılmaktadır.
Aytunç Altındal Yeni Mesaj Gazetesi'ndeki bir röportajında (147) bu duruma şöyle dikkat çekiyor:
Türkiye'yi kazanmadan İslam alemini de çökertemezsiniz
"Bakınız, Türkiye'yi çiğnemeden, Türkiye'yi kazanmadan hiçbir yere geçemezsiniz. Türkiye'yi kazanmadan İslam alemini de çökertemezsiniz. İslamiyeti ve İslam alemini çökertmek istiyorsanız mutlaka Türkiye'yi nötralize etmeniz gerekir. Hıristiyan yapamadığınızı kabul edin ki yapmaları çok zordur, ama pasifize etmek, nötralize etmek mümkündür. Bugün olduğu gibi müslümanlar oturdukları yerden "Allah Allah, neler oluyor?" diye bakmaya başlarlarsa iste o zaman pasifize olmuş demektir."
Dünden Bugüne Türkiye'de Hıristiyanlık Propagandası
Osmanlı İmparatorluğu'nun Hıristiyan misyonerleriyle tanışması Katolik misyonerler ile başlamıştır. XIV. Lui zamanında Fransa'ya gösterilen hoşgörülü tavrın sonucu olarak İstanbul'daki Fransız Büyükelçiliği'nin himayesinde Cizvit ve Fransiskan misyonerler, önce müslümanlar üzerinde çalışmışlar, bunda başarılı olamayacaklarını görünce Osmanlı İmparatorluğu'ndaki gayri müslim toplulukları kendilerine çalışma alanı olarak seçmişlerdir. Bu çerçevede, "Paris Capucin Cemiyeti" papazlarından Rahip Pasifiko, 1621 yılında Osmanlı İmparatorluğu'na gelerek İstanbul, Balkanlar, Kıbrıs, Suriye, Filistin ve Irak'ta manastırlar kurmuştur. ( 148) Bu dönemde Fransa Kralı'nın isteği üzerine önce Cizvitler'in (149) İstanbul'da oturmalarına izin verilmiş, daha sonra bu izin genişletilerek Selanik, İzmir ve Atina'ya yerleşip propaganda faaliyetlerinde bulunmalarına izin verilmiştir. ( 150) Elbette Osmanlı, bu izni, misyonerlerin zaten hıristiyan olan ve üstelik yalnızca kendi mezheplerinden olan ahali üzerinde çalışma yapmaları için veriyordu. Ama misyonerler her zaman bu sınırları aşma çabası içerisinde olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu'nda Cizvit ve Fransiskan (151) misyonerler, en çok İstanbul, İzmir, Halep, Suriye, Filistin, Mısır, Irak, Kıbrıs ve Orta Yunanistan'da faaliyet göstermişlerdir. Buradaki misyoner örgütleri Paris Torraine ve Britanya'dan yönetiliyorlardı. ( 152) Cizvit ve Fransiskan misyonerler öncelikle müslüman halkı hıristiyanlaştırmaya kalkışmışsa da bunda hiç başarılı olamamışlardır. Bunun üzerine Katolik misyonerler, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Yezidiler ve Yahudiler üzerinde çalışmaya başlamışlardır. ( 153) Kiliseler, okullar ve benzeri eğitim kurumları, sağlık ve toplumsal yardım kuruluşları açmışlardır. Fakir ve kimsesiz çocuklardan yaşlılara kadar özellikle yardıma muhtaç insanları kendilerine ilgi alanı olarak seçmişlerdir. Bu şekilde hıristiyanlaştırmaya çalışmışlardır.
Dipnotlar:
136. "İtiraflar" adlı eseri Türkçe'ye çevrilmiştir. Çev., Dominik Pamir, İst.-1999, Kaknüs yay.
137. Mustafa Erdem, Misyonerlik ve Kırgızistan'da Misyonerlik, Dini Araştırmalar, cilt: 1, Sayı: 3, Ocak-Nisan 1999, s. 11.
138. G. Barker, O'nun İzinde Hıristiyanlık ve Laiklik Tarihi, İst.-1985, s.71.
139. Halidi-Ferruh, s. 152 vd.
140. Vahapoğlu, s. 33.
141. Ayrıca bkz., Recep Güvelioğlu, Aziz Pavlus'un Ayak İzinde" Skylife, THY'nın aylık dergisi, Mayıs 2000, sayı: 202, s.60-69. Skylife her zamanki gibi özendirici ve dramatik bir dil kullanıyor Anadolumuzdaki hıristiyan mirası hakkında.
142. Samuel Colcord Bartlett, Historical Sketch of the Missionsof the American Board in Turkey, Boston, ABCFM yayını, 1880, s. 1'den aktaran Uygur Kocabaşoğlu, Kendi Belgeleriyle Anadolu'daki Amerika/ 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Amerikan Misyoner Okullar, İst.-1991, 2. Bası Arba Yay., s.29.
143. Kocabaşoğlu, s. 29.
144. Kocabaşoğlu, s. 33; Erol Kırşehirlioğlu, Türkiye'de Misyonerlik Faaliyetleri, İst.-1963, s. 88.
145. Report of the ABCFM at the Fourth Annual Meeting, Boston, Samuel T. Armstrong, 1813, s.25'ten aktaran Kocabaşoğlu, s. 17.
146. Bu konsil hakkında ve Papa Urban'ın konuşması hakkında bkz., Daniel J. Boorstin, Keşifler ve Buluşlar, çev. F. Dilber, Ank.-1996, İş Bankası Yay., s. 120 vd.
147 Yeni Mesaj Gazetesi, 3/MAYIS/2000
148. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ank.- 1983, III/117-120.
149. Cizvitler hakkında bilgi çin bkz.,
150. Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında faaliyet gösteren Katolik misyoner örgütleri ve faaliyet alanları için bk. M. Hidayet Vahapoğlu, Osmanlı'dan Günümüze Azınlık ve Yabancı Okulları, Boğaziçi yay., İst.-1992.
151. Fransiskanlar hakkında bilgi çin bkz.,
152. Nurettin Povlan, Türkiye'de Yabancı Öğretim, İst.-1952, I/80-85.
153. Uzunçarşılı, III/117-119.
154. http://garildi.cumhuriyet.com.tr/cgi-bin/sayfa.cgi?w+40+/umhuriyet5/0007/10/t/c1804.html+misyoner -->
TÜRKLER HIRİSTİYAN YAPILABİLİRSE!
Atilla İlhan, "Hangi Batı" isimli kitabında Batı'nın Osmanlı'yı hıristiyanlaştırma projesini özgün üslubu ile şöyle anlatıyor:
"'Türkler, eğer Hıristiyan yapılabilirlerse..!'
''... Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu'nu okudunuz mu? Bu aslında, bir yandan ülkenin, tam bir Açık Pazar olmasının, koşullarını sağlamak; bir yandan Müslümanlığa karşı Hıristiyanlığın ağır basması için 'elverişli' koşulları gerçekleştirmek anlamına gelir.''
''... Taner Timur, hedefi şöyle anlatıyor:''...Osmanlı bütünlüğünü korumak, fakat Osmanlı devleti içindeki Hıristiyanların durumunu giderek düzeltip, sonunda onları iktidar yapmak! '' Bu politikanın en güçlü temsilcisi Lord Palmerstone'nun sözlerini kanıt olarak vermiş:
''...Türklere, Müslümanlıkları açısından, hiçbir şekilde taraftar değilim; eğer Hıristiyan yapılabilirlerse, son derece mutlu olacağım!''...''
''...Elhak yapmaya çalışmışlardır: 'Tanzimat Fermanı ilân edilirken, İngiliz Elçisi Canning, Sultan'ın Müslümanların din değiştirme hakkını ilân etmesini istemiştir'. Bu kadar mı, hayır! Demirtaş Ceyhun, 'Haçlı Emperyalizmi'nde şunları yazıyor.''...Hatt-ı Hümâyûn'un okunmasından (...) Birinci Dünya Savaşı'na kadar geçen yarım yüzyıllık sürede tam 69 adet yabancı (misyoner) okulu açılması, Batı'lı kapitalist devletlerin ne denli bir kültürel sömürgeleştirme hareketine giriştiklerini göstermektedir...'' 1869 yılında, meğerse yalnız İstanbul'da 306 rahip, 354 rahibe varmış; Osmanlı 'mülkünün' taşrasında durum, elbette çok daha vahim!..''(154)
Osmanlı’da KATOLİK ve Protestan MİSYONERLER
Osmanlı devletinin içerisinde yaşayan Ermenilerin imtiyazlı durumu, başta Fransa olmak üzere Avrupa devletlerinin dikkatlerini çekmiş ve onları kendi menfaatleri doğrultusunda kullanabilmek için 1630 yıllarından itibaren Ermeniler arasında Katolik propagandasına girmişlerdir. Bundan maksat Ermenileri, arkasında Fransa'nın bulunduğu böyle sistemli propagandalarla Papa'nın ruhani başkanlığındaki Roma Katolik kilisesine bağlamaktır. (155)
Osmanlı tebaası bir azınlığın dini yönden dışarıda bulunan bir kilise tarafından yönetilmesinin, İmparatorluk içerisinde, yeni fesat yuvalarının meydana çıkmasına sebep olacağı aşikardır. Ayrıca tamamen siyasi ve ticari bir hedef güden Katolik propagandası, cemaatini bölmek istemeyen Ermeni Patrikhanesi tarafından da hoş karşılanmıyor ve hatta Ermenilerden Katolik olanlara diğer Ermeniler düşman gözüyle bakıyorlardı. (156)
Katolik misyonerlerin Osmanlı İmparatorluğunda 1630'larda başlattıkları bu propaganda, devlet ricali tarafından fark edilerek devletin siyasi ve ekonomik yapısında yapacağı tahribat göz önüne alınmış ve mesele IV. Murad'a arz edilmiş; IV.Murad, bu yolda hareket edenlerin şiddetle cezalandırılmasını emretmiştir.
IV. Murad'ın aldığı tedbirler sayesinde İmparatorluk dahilinde sürdürülen katolik propagandasının bir müddet için önüne geçilmiş ise de, misyonerler, faaliyetlerini bu defa gizliden gizliye sürdürmeye devam etmişler ve nihayet bu gizlilik 1734 senesinde tekrar su yüzüne çıkmıştır.( 157)
Ermeniler arasında Katolik mezhebini yayma faaliyetlerinin yeniden başlaması üzerine, Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa müdahale etmiş; Ermeni patrikhanelerine gönderilen bir emirle, Frenk kilisesine giden ve Katolik mezhebine girmiş olanların derhal tesbit edilerek mahallin ilgili makamlarına haber vermeleri ve bu gibi kimselerin hemen kürek cezasına çarptırılmaları, cenazelerinin kaldırılmamaları istenmiştir. (158)
Yine Ahmed Cevdet Paşa'dan öğrendiğimize göre bütün bu tedbirlere rağmen bazı zengin Ermeniler, Katolik mezhebine girmekten geri durmamışlar ve yaptıkları maddi yardımlarla Katolik papazları, Papa'dan mühürlü senetler alarak köy ve kasabalara dağılmış ve oralardaki Ermenilerden bir çoğunu aldatıp Katolik mezhebine sokmuşlardır.( 159)
Ancak bu tedbirler dışında Katolik misyonerler, Osmanlı İmparatorluğunda genellikle olağanüstü bir özgürlük içerisinde idiler. Bu serbestiyet, Katolik olmayan diğer Hıristiyan ülkelerde bile sağlanmıyordu. Bir Cizvit misyoneri olan Emile Lagrand bu duruma "Gönül isterdi ki Katolikler Osmanlı Padişahı'nın ülkesinde olduğu gibi İngiltere ve Hollanda'da da rahat ve serbest olsunlar"(160) sözleriyle işaret etmiştir.
1830 yılında Yunanistan'ın, Rusya'nın desteğiyle bağımsızlığını kazanması esnasında(161), Fransa'nın bu yeni devleti tanımak için ileri sürdüğü şart çok ilginçtir; Yunanistan'daki Katolik papazları yeni Yunan yönetiminde Osmanlı döneminde olduğu kadar özgür olmalarıdır. İlginçtir, ABD, Osmanlı ile olan olağanüstü ekonomik ilişkilerinin zarar görmemesi çin başlangıçta Yunanistan'ı bağımsız devlet olarak tanımak istememiştir.( 162)
Protestan Propaganda
Osmanlı topraklarına ayak basan ilk Protestan misyoner, İngiliz Church Missionary Society'e bağlı bir papazdır ve 1815 yılında Mısır'a gönderilmiştir. 1820 yılında ise "American Board of Commissioners for Foreign Missions" adlı Amerikan Protestan misyonerlik kuruluşuna bağlı iki misyonerin İzmir'e geldiklerini biliyoruz. Başlangıçta amaçları Yahudileri, Protestanlaştırmak idi. Kısa bir süre sonra bunun mümkün olmadığını gördüler ve Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki diğer gayri müslimler esas çalışma alanı olarak seçildi.
İstanbul'daki ilk Protestan Kilisesi 1846 yılında açılmıştır. 1850 yılında ise Sultan'ın fermanı ile Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Protestanlar bağımsız millet statüsünü almışlardır.
Dönemin İstanbul'daki İngiliz Büyükelçisi Lord Stratford Canning, Protestanların bu statüye kavuşmalarında tartışmasız bir rol sahibi olmuştur.( 163)
Protestanların Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki faaliyetlerinde Amerikan elçiliği ve konsoloslukları açılana kadar İngiliz elçiliği ve konsoloslukları lojistik destek sağlamıştır.
Okulların yanısıra hastahaneler ve basın-yayın, misyoner faaliyetin diğer iki önemli alanıdır. XIX. yüzyılın sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nda 600 milyon sayfa basım yapılmış olması küçümsenecek bir etkinlik değildir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda Protestan misyonerlerin gayri müslim azınlıkların milliyetçilik hareketlerinde önemli etkileri olmuştur. Gittikleri yerlerde bulunan azınlıkların dillerini öğrenmişler, o
dillerin gramerini tesbit edip, o dillerde yayın yapmışlardır. İncil'i onların dillerine çevirmişler, hem onların dillerinde hem de İngilizce veren okullar açmışlar, okullarında o toplulukların ayrılıkçı liderlerini yetiştirmişlerdir. Bunlardan Ermeniler ve Bulgarlar en önde gelenleri oluşturuyorlardı.
Bugün protestanlar artık çeşitli illerimizde örgütlenmiş durumdalardır. İnternetteki web sitelerinde verdikleri bilgiye göre mesela Ankara'daki şimdiki durum şöyledir:
"Hıristiyan Türkler'in Ankara'da ilk ne zaman yaşamaya başladığını bilemiyoruz. İlk düzenli toplantıların 1960'larda yapılmaya başladığını söyleyebiliriz. Ancak bu kişilerin sayısının azlığı ve türlü olanaksızlıklar bir kilisenin oluşmasını engelledi. 1980'lerin başında Ankara'daki Hıristiyanlar düzenli olarak çeşitli evlerde toplanmaya, ibadet ve Kutsal Kitap çalışması yapmaya başladılar. 1986'ya gelindığınde bu ev grupları pazar günleri özel bir okulun sağladığı mekanda toplanıyorlardı. Ara sıra Dikmen'de kiralanan bir binada da tapınmaya devam ediliyordu.
1995 yılına gelindiğinde kullanılan geçici binalar sayısı artan topluluğun gereksinimine cevap veremez duruma gelmişti. Bu yıl Ankara'daki Bağımsız Türk Protestan Topluluğu günümüzde de kullanmakta olduğu Kurtuluş'taki binasına taşındı. O günden bu yana Ankara Protestanları ruhça ve sayıca büyümelerini sürdürmektedir. 1997 yılının son aylarında yeni bir yapılanma sürecine giren kilisemiz, adını Kurtuluş Kilisesi olarak değiştirdi. 1998 yılının sonlarında küçük bir grup olarak toplanan Çankaya Topluluğu da Kurtuluş Kilisesi ailesine katılarak adını Çankaya Kurtuluş Kilisesi olarak değiştirdi. Böylece sayıları ikiye ulaşan Kurtuluş Kiliseleri'nin ülkemiz Hıristiyanları'nın hizmetinde sayıca artacağına inanıyoruz." (164) (Protestan misyonerlik için bkz. Numan Malkoç, İstanbul'da Protestan Kiliseler, İst. 1999, Kaya Yay.)
Son zamanlarda Türkiye'de faaliyet gösteren misyoner gruplardan birisi de Mormonlardır.( 165) Mormonlar (166) internette de Türkiye'ye yönelik propagandalara başlamış durumdadırlar.( 167)
Mormonların protestanlarca bile sapkın sayıldıklarını belirtmeliyiz. Bu durum Türkçe web sayfalarına bile yansımaktadır.( 168)
Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sonrası Türkiye'de misyonerlik faaliyetleri, bir durgunluk içerisine girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında misyoner okullarının büyük bir kısmı kapanmış, misyonerler uygun bir "çalışma zemini" bulamadıkları için ülkelerine geri dönmüşlerdir.
1928 yılında Bursa Amerikan Kız Koleji'nde müslüman kızların Hıristiyanlaştırılmasının ortaya çıkarılmasından sonra bu okul da Atatürk'ün emriyle kapatılmış ve misyonerlerin propaganda koşulları çok güçleştirilmiştir.
Misyoner kaynaklarında Türkiye'deki 1923-1961 yılları arasındaki dönem kendi faaliyetleri açısından karanlık dönem olarak adlandırılır.
1961'den sonraki yıllarda misyonerlik faaliyetleri yeniden canlanmış, bilhassa 1980'li yıllarda büyük sayıda Protestan misyoner Türkiye'ye gelerek, Hıristiyanlık propagandası yapmaya başlamışlardır.
Geçen yüzyılda açıldığı halde Cumhuriyet döneminde kapatılmış Amerikan Protestan misyonerliğine bağlı eğitim kurumlarının bir kısmı Sağlık ve Eğitim (SEV) Vakfı tarafından yeniden açılmaktadır. 1847 yılında Gaziantep'te kurulan Amerikan Koleji özel bir hemşirelik okulu olarak 1995 yılında yeniden açılmıştır.
Misyonerlik yayınlarında Türkiye'de tek tek kişilerden çok aileler bazında insanların Protestanlaştırılması önerilmektedir.( 173)
Misyoner kaynaklarında Türkler, 'Dünyada ulaşamadıkları en büyük topluluk", Türkiye ise "Orta Doğu'nun ekmek sepeti" olarak tanımlanmaktadır.
19. yüzyılın ortalarında Türkçe'ye çevrilen İncil, 1988 yılında yeniden bugünkü Türkçe'ye çevrilerek basılmıştır. Ülkede Hıristiyan yayınların, radyo programlarının ve Hıristiyan filmlerinin gittikçe çoğaldığı ve Hıristiyanlık propagandası yapan yayınların basımı, yapımı ve dağıtımı bakımından şartların herhangi bir batı demokrasisindeki kadar uygun olduğu belirtilmektedir.
Mission Handbook'a göre bugün Türkiye'de 14 Amerikan misyonerlik kuruluşuna bağlı 45'i Amerikan, 9'u Türk vatandaşı olmak üzere, toplam 54 Protestan misyoneri faaliyet göostermektedir. Eski adı American Board of Commissioners for Foreign Mission olan United Church Board hariç, Türkiye'de faaliyet gösteren Amerikan misyonerlik kuruluşlarının tamamı 1960'dan itibaren ülkemize gelmeye başlamışlardır. Avrupalı ve diğer ülkelerden gelen Protestan veya diğer mezheplerden olan misyonerler bu rakamlara dahil değildir.
Patrick Johnstone tarafından hazırlanmış olan Operation World isimli esere göre, Türkiye'de başta Foreign Protestants ve Minority Indig. Groups olmak üzere, bilhassa dört Protestan kilisesi faaliyet göstermektedir. Kendi kaynaklarına göre bunlardan birincisinin 32 cemaat halinde 3.500, ikincisinin 17 cemaat halinde 950 ve diğerlerinin de 4 cemaat halinde 520 üyesi vardır. Diğer bir söyleyişle, toplam dört ayrı örgüte bağlı 53 cemaat halinde 4.970
üye ve 12.564 kayıtsız sempatizanları vardır. Bunların yanısıra, Ankara ve İstanbul'da TEE (Theological Education by Extension) programları ve yine İstanbul'da bir İncil okulu başlatılmıştır. Yeni Protestan kiliseleri açılmaktadır. Bu zamana kadar daha az ulaşılabilmiş Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinde de faaliyetler hızlandırılmıştır. Kürtler, Aleviler ve Lazlar öncelikli olarak hedefledikleri topluluklardır. Bu durum misyonerlik faaliyetlerinin millî güvenlik açısından da bir risk oluşturduğunun somut bir göstergesidir.( 174)
Türkiye'de son yıllarda kapı kapı gezmek suretiyle 5 milyon parça kitap ve broşür şeklinde Protestan Hıristiyanlık propagandası yapan basın-yayın dağıtılmıştır. Sadece 1992 yılında 250.000 İncil propagadası yapan mektup posta ile yollanmıştır. Türk Protestanlar tarafından "Kutsal Kitapları Araştırma Derneği" (Holy Books Research Association) kurulmuştur.
Beş uluslararası radyo istasyonundan haftada 12 saat Türkçe Hıristiyanlık propagandası yapılmaktadır. Örneğin Müjde FM ve Radyo Kumru... İstanbul'dan yayın yapan veya İstanbul'dan yayın yaptığını iddia eden radyolarla Türk dünyasının çeşitli bölgelerine Türkçe Hıristiyanlık propagandası yapılmaktadır.
Ayrıca, İstanbul'da İncil ve diğer Hıristiyanlık kitaplarının dağıtımının yapıldığı birçok kitabevi/yayınevi vardır.
Son yıllarda bu faaliyetlerin hiç olmazsa bir kısmı ithal misyonerler yerine, Protestanlaştırılmış yerliler marifetiyle yürütülmektedir. Bu kişiler gerek diğer gazete ve dergilere ilanlar vererek, gerekse kendi sahibi oldukları yayınevleri ve radyo istasyonlarında Hz. İsa'yi ve İncil'i anlatan programlar yaparak ve kitaplar basarak Protestan Hıristiyanlık propagandası yapmaktadır. Bunun en çarpıcı örneği Marmara İlahiyat mezunu Mustafa Efe olsa gerek. Müjde FM ve Müjde yayıncılığın kurucusudur Mustafa Efe. Efe, çeşitli yayın organlarına "İncil'i hiç okudunuz mu? Ücretsiz kitaplarımızı isteyiniz!" ilanları ile gündeme gelmişti. (175)
Patrick Johnson'ca hazırlanmış 'Operation Word' adlı esere göre,''Türkiye'de yaşayan 14 azınlık grubunun diline İncil'lerin tercümesi yapılmaktadır. 1993 yılı itibarıyla Türkiye'de mevcut, Türkçe Hıristiyanlık propagandası yapan kitapların çeşidi 40'tır.''(176) Gerçek rakamın bunun çok üstünde olduğu muhakkaktır.
Türkiye'de ve Türk dünyasında hıristiyanlık propagandasının bu denli yoğunlaşması bir rastlantı değil elbette. Türk dünyası hıristiyan kuşatması ile karşı karşıyadır. Buna bir de içerdeki hıristiyan propagandası eklenirse durumun vahameti belki anlaşılabilir. Örneğin Katolik Hıristiyanlığın lideri Papa II. Jean Paul, 22 Ocak 1991'de yayınladığı bildiride ve nüfusunun büyük çoğunluğu Protestan olan ABD Başkanı'nın 3 Mart 1992 tarihinde yaptığı konuşmada, "Kilise ögretilerinin, Hıristiyanlığın, çöken Komünist bloka, III. Dünya'ya ve İslam ülkelerine taşınması için misyonerler göreve çağrılmıştır."
Söz konusu coğrafya, Protestan misyonerlerin yayınlarında daha net olarak Kuzey yarım küredeki 10. ve 40. paralel çizgilerinin arasındaki yer olarak tanımlanmaktadır. Bölge, Kuzey Afrika, Türkiye de içinde olmak üzere Ortadoğu, Kafkaslar ve bu doğrultuda Hindistan ve Çin'e kadar uzanmaktadır.
Bilindiği gibi bu bölgenin büyük bir kısmında müslümanlar ve Türkler yaşamaktadır. (177)
Kıbrıs'ta 15 Amerikan misyonerlik kuruluşuna bağlı 39 Amerikalı, 8 Kıbrıslı ve 3 yabancı toplam 50 misyoner faaliyet göstermektedir. Kıbrıs Türk İslam Kültür Cemiyeti Başkanı I.Arıkan, ülkesinde insanların dine karşı ilgisiz olmalarından dolayı misyonerlerin pek başarılı olamamakla birlikte ev faaliyetleri yaptıklarını, kimsesiz, zeki ve çalışkan çocukları toplamak suretiyle S.O.S Çocuk Köyleri kurduklarını bildirmektedir.( 178)
Dipnotlar:
155. Ahmet Cevdet, Tarih, 1309, XI/ 93.
156. Aynı eser, s. 94.
157. Ali İhsan Gencer, "İhtilalci Ermeniler'in 'Kaza İhtilail Teşkilatı' talimatnamesi", İst. Üniv. Ed. Fak. Tarih Entitüsü Dergisi, Prof.Dr. İbrahim Kafesoğlu Hatıra sayısı, İst.- 1987, s. 578-579.
158. Ahmet Cevdet, Tarih, İstanbul 1309, XI/93-94.
159. Povlan, II/80-85.
160. Emile, Lagrand, Relation de L'etablissement des p.p. de la Copagnie de Jesuren Levant, Paris-1869, s. 7.
161 İlginçtir, ABD, Osmanlı Devleti ile olan ekonomik ilişkilerinin zedelenmemesi için başlangıçta Yunanistan'ın bağımsızlığını tanımamıştır. Bkz., Kocabaşoğlu, s.
162. Kocabaşoğlu, s. 9-11.
163. Kocabaşoğlu, s.71 vd
164. http://www.kurtulus.org/tarih.html Protestan gruplardan birisi de presbiteryenlerdir.
165. Mormon Kitabı
Mormonlar'ın kutsal kitabı olan "Mormon Kitabı" ilk kez 1830'da New York'ta yayımlandı. Mormon dininin kurucusu Joseph Smith'e vahiy yoluyla indirildiğine inanılan bu kitap, milattan asırlarca önce Peygamber Lehi önderliğinde Kudüs'ten Amerika'ya göç ettiğine inanılan bir grup İbrani'nin tarihini anlatıyor.
166. Haklarında bilgi için bkz.,
167. http://www.ychat.com/murat/Türkiye/index.html: 19, 2000.
168. http://www.isamesih.org/doc/mormon/ Donald S. Tingle'ın Mormonlar (Son Zaman Azizleri) başlıklı incelemesi.
169. Zaire Asilli İtalyan Siyahi Rahip Milingo 613 Müridiyle Şeytan Kovalamaya Geliyor
Kilisenin Michael Jackson'ı Türkiye'de!
170. Trabzon'daki Bizans'tan kalma eski kiliseler için bkz., Gülgün Köroğlu, Trabzon'un Bizans Kiliseleri, Skylife, THY'nın aylık dergisi, Mayıs 2000, sayı: 202, s. 164-176.
171. İst.-2000, Yeni Bati Trakya Dergisi yayinlari
172. 24 Eylül 2000, Pazar Emin Çölaşan: Anadolu gezileri!, 27 Eylül 2000, Meğer Dahası Varmış! Adlı makaleleri.
173. Turan, aynı makale.
174. Turan, aynı makale.
175. Milliyet Gazetesi, 7.10.1995, Önay Yılmaz'ın Hıristiyanlığı tanıtan Türk Haberi
176. Avrasya Etüdleri dergisi, Sonbahar/Kış 1999, Sayı 16
177. Turan, aynı makale.
178. Turan, adı geçen makale
ÖRTÜLÜ MİSYONERLİKTE "BARIŞ GÖNÜLLÜLERİ"
Barış gönüllüleri ne tür faaliyetlerde bulunmuşlardı Türkiye'de.
Önce Aksiyon'dan özetleyelim:
Sam Amca'nın Hizmet Erleri (!?)
"Masrafları federal bütçeden karşılanan, gönüllülük esasına göre çalışan Barış Kolorduları 1960'dan beri dünyanın dört bir yanına Amerikan değerlerini taşıyorlar. 1960'larda 1585 gönüllü Türkiye'de bulunmuş.( 179) Dünyanın dört bir yanına Amerikan değerlerini taşıyorlar. (..)
Gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelere yardım etmek, dil öğretmek, ekonomik etkinlik kazandırmak gibi insancıl maksatları olan sivil bir örgüt olmakla beraber devletle de çok yakın işbirliği var. (180) Çünkü gelir kaynağının büyük kısmı Amerikan federal bütçesinden sağlanıyor. Faaliyet alanı uluslararası olmakla birlikte, BK çatısında görev alabilmek için ABD vatandaşı olmak şartı var. Dolayısıyla diğer NGO ve Sivil Toplum Kuruluşlarından oldukça farklı.
ABD'nin dünyada artan egemenliğiyle doğru orantılı olarak Barış Kolorduları'nın hem bütçesi hem de gönüllü sayısı artırılıyor. Geçtiğimiz yıl Amerikan Kongresi'nce kabul edilen bir yasaya göre şu anda 6700 olan gönüllü sayısı 10 bine çıkarılacak. Kongre'ye 669 sayılı yasayı sunan Sam Gejdenson'un; 'Hiçbir Amerikan programı Amerikan değerlerini bu kadar güzel şekilde temsil etmemiştir' sözleriyle projeyi savunması dikkat çekti. Yeni yasaya göre bütçeden örgüte ayrılan ödenek 2000 yılı için 270, 2001 yılı için 298, 2003 yılı için 365 milyon dolara çıkacak. (...)
Görüldüğü gibi gönüllüler yurt dışında Amerikan hükümetinin eli ayağı gibi bir vazife ifa ediyorlar. Büyükelçilikleri bombalandığında yardıma koşuyor, ülkelerinin değerlerinin olanca güç koşullara rağmen gittikleri dünyanın en ücra köşelerinde bayraktarlığını yapıyorlar. Kot pantolonlarından fast fooda, sinemasından müziğine Amerikan kültürü engel tanımadan dünya üzerinde yayılıyor. En dirençli görünen Çin ve İran gibi ülkelerin bile Coca Cola karşısında boyun eğmek zorunda kaldıkları günümüzde, Barış gönüllülerine değer taşıyıcılığı adına fazla bir görev de kalmıyor aslında. Belki Kırgızistan'dan Uganda'ya birçok insan için hayalinde büyüttüğü 'Amerikalı'ya yakından dokunma imkanı veriyor. Gönüllü Amerikan vatandaşına ise Amerika'nın o hep evine dönmesi için sloganlar atılan (Go home, Yankee) imajının ötesinde daha insani bir yüzünün de olduğunu göstermek kalıyor.
Örgütün bütçesiyle ilgili yasanın kabul edilmesi, 10 yıl öncesine kadar örgütün mali imkanlarının ikiye katlanması anlamına geliyor. 1989 yılı örgütün bütçesi 153 milyon dolardı. Yeni yasayla BK çalışan ve gönüllüleri Dışişleri görevlilerinin yararlandığı her imkandan yararlanabilecekler. Örgüt yetkilileri gönüllü olarak görev yapan kişilerin bu süre içinde ne memur ne de diplomat gibi bir statülerinin olmadığını, bunlara verilecek bir sıfat varsa o da 'Amerikan vatandaşı BK gönüllüsü' olduğunu söylüyorlar.
Örgüte 1998 içinde 10 bin gönüllü başvurmuş. Mevcut gönüllülerin yüzde 8'i 50 yaşın üstünde. Şu an görev yapan gönüllülerin yüzde 59'u bayan. Yüzde 92'si bekar. Yaş ortalaması 26. Yüzde 97'si lisansı, yüzde 18'i yüksek lisansı tamamlamış. Gönüllülerin görev aldığı sektör itibariyle eğitim yüzde 40 ile başta gelirken, bunu yüzde 17 ile çevre/sağlık takip ediyor.
Türkiye'de barış gönüllüleri
Örgütün şu anda gönüllü bulundurduğu ülkeler arasında Türkiye yok. Ancak 1962-71 yılları arasında Türkiye de örgütün önemli üslerinden biriymiş. Örgütün Washington'daki merkezi bu 10 yıl içinde Türkiye'de Barış gönüllüleri bulunduğunu, ancak hangi alanlarda çalıştıklarıyla ilgili arşivleri olmadığını söylediler. Yalnızca bin 585 gönüllünün Türkiye'de görev yaptığı bilgisini verebildiler. ABD'nin buradaki temsilcilikleri ve bizim Dışişleri Bakanlığı da 30 yıl öncesine ait bu konuyla ilgili detaylı bilgi sağlayamadılar.( 181) Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye'deki gönüllüler de okullarda İngilizce ögretmenliğinde, köylü kalkındırma projelerinde, turizm işlerinde, yetimhanelerde çalışmışlar. Bu konuyla ilgili ufak tefek bazı teferruatlara internette peace corps adıyla arama yaparken rastladık. Meğer o yıllarda Türkiye'de görev alan gönüllüler geç de olsa bu ortak vesileyi kullanarak bir araya gelmiş, internet üzerinde bir site açmışlar.
Türkiye BK gönüllüleri 1984'te zamanın ülke direktörü Dave Weinman'in girişimiyle her Cumhuriyet Bayramı (29 Ekim) Washington'da biraraya gelmeye başlıyorlar. 1991 yılında ise Arkadaşlar adı altında bir organizasyon kuruyor ve aynı adla internete giriyorlar. Türkiye'de bulunmuş gönüllülerden çoğu (...) Emektar gönüllülerin Türkiye'ye olan ilgileri sürüyor. (...) Üyelerden aldıkları küçük aidatlarla oluşturdukları bütçeden de iki projeye destek verme kararı almışlar. Bunlardan biri Adana'daki Sevinç Abla Özel Eğitim Okulu. Özürlü ögrencileri kabul eden okula Arkadaşlar 1993, 94, 96 yıllarında mali destekte bulunmuşlar. Arkadaşlar'ın destek verdiği diğer proje ise, Türkiye Kalkınma Vakfı aracılığıyla Doğu Anadolu'da arıcılık yapan çiftçilere mali destek verilmesini kapsıyor. Ağrı Dağı eteklerinde yaşayan 59 aileye 350 petek dağıtılmış."( 182)
Barış gönüllülerinin Ağrı Dağı köylülerini seçmiş olmaları da rastlantısal bir tercih olmadığı muhakkaktır. Çünkü onlar Nuh'un Gemisi'nin Ağrı Dağına oturduğuna inanmaktadırlar. (183) Ve kendilerince bunu kanıtlamak için Ağrı Dağında araştırma yapmaktadırlar. Muhtemel ki bu köylüler bu çalışmalarda bir araç olarak kulanılmak istenmektedir. Elbette misyonerlerin tercihlerinin tek nedeni bu değildir, çünkü bir misyoner tek bir taşla tek bir kuş vurmuş olmayı zarar olarak sayar.
Bir de bu bağlamda Hüseyin Gülerce'nin verdiği bilgilerden çıkan sonuca göre Harran'dan sonraki Nuh Peygamber konulu Dinler arası diyalog sempozyumunun bir ayağı muhtemelen Ağrı Dağı'nın etekleri olacaktır.( 184) /(185)
Sizce de çok anlamlı değil mi?
Aksiyon'un ballandıra ballandıra anlattığı Barış gönüllüleri gerçekte Türkiye'de ayrılıkçı, yıkıcı ve bölücü faaliyetlerin tohumlarını ekmekle meşguldüler. Hatta öyle ki 35 000 şehide mal olan PKK'nın temellerini dahi Barış gönüllüleri adı altında fitne tohumları eken misyonerler atmıştı.
M. Necati Özfatura Barış gönüllülerinin içyüzünü şöyle anlatmakta:
"Osmanlı Devletinin yıkılışında rol alan İngiliz casusu Albay Lawrence'in İngiltere'ye yolladığı 'Kürtlerle Türkler birbirleriyle kaynaşmıştır. Onları ayıramazsınız. Ama Osmanlı Devleti içinde ehli sünnet dışındaki Arapları Osmanlıya karşı kullanabilirsiniz' raporu üzerine İngiltere ve raporu öğrenen Çarlık Rusya Kürtçülük meselesini dondurdular. İngiltere, 'Türkleri ve Kürtleri İslâmiyetten yani İslâmı yaşamaktan uzaklaştıralım. Türk ve Kürtler arasındaki dini bağı koparıp yeniden Kürtçülüğü gündeme getirebiliriz' planını hazırladılar ve adım adım bu planı icra ettiler. Güneydoğu Anadolu'daki ilk gizli ve teşkilatlı etnik ve mezhep ayrımcılığını esas alan istihbarat faaliyetlerini; 1962 yılında 'Barış Gönüllüleri' adıyla bölgeye gönderilen, çoğunluğu Katolik ve Anglikan kiliselerine kayıtlı Amerikalı misyonerler ile CIA'ya bağlı uzman ajanlar başlatmışlardır. Türkiye'nin gafletiyle bu ajan ve misyonerler, yoğun misyonerlik ve bölücülük faaliyetlerinde bulundular. Çok sayıda vatandaşımıza Hıristiyan olmaları için telkinde ve vaadlerde bulundular. Etnik ve mezhep ayrımcılığını körükleyecek bölgesel inanç ve yaşayış farklılıklarını 'bilgi' haline dönüştürerek ABD'deki çeşitli istihbarat birimlerine ve CIA'ya ulaştırdılar. Bağlı oldukları kiliselere bu bilgileri ulaştırdılar. Dış basında Sünni, Şii, Türk, Kürt köylerini gösteren haritalar nesredildi. Ve PKK'nın temelini ABD'li 'Barış Gönüllüleri' attı. (1962-1965) arasında atılan bu fitne tohumu 1983'te PKK olarak yeşerdi."( 186)
Aytunç Altındal da Apo'nun PKK'ya mektubu vesilesi ile Barış gönüllülerinin yıkıcı ve bölücü faaliyetleri üzerindeki rolünü ele almakta olduğu bir yazısında şunları vurgulamakta idi:
"Şimdi sorumuz şudur: PKK ve ayrılıkçı Kürt hareketlerinin kiliselerle ne ilişkisi var?
İlkin şunu belirteyim: Kiliseler 1965'ten bu yana Ortadoğu'daki Kürtçülük hareketleriyle ve 1983'ten sonra da PKK ile çok yakından ilgilenmekteydiler. Güneydoğu Anadolu'daki ilk gizli ve örgütlü etnik ve dinsel ayrımcılığı esas alan istihbarat faaliyetlerini 1962'de Barış Gönüllüleri adıyla bölgeye gönderilen, çoğunluğu Katolik ve Anglikan kiliselerine kayıtlı Amerikalı uzmanlar başlatmışlardı.
Bunlar üç yıl süreyle bu bölgede yoğun misyonerlik faaliyetlerinde bulundular, birçok vatandaşımıza din değiştirme telkinleri yaptılar, inanılmaz vaatlerde bulundular ve etnik ve dinsel ayrımcılığı körükleyecek bölgesel inanç farklılıklarını ''bilgi'' haline dönüştürerek ABD'deki çeşitli istihbarat birimlerine aktardılar. Bu gönüllülerin hazırladıkları raporların bir kısmı da doğrudan doğruya kiliselere gitti." (187)
Sözde Barış gönüllüleri, gerçekte günüllü fitneciler, Türkiye'ye hangi yolla gelmişlerdir dersiniz? Ne Türkiye'ye gelişleri ne de Türkiye'deki faaliyetleri gizli saklı olmuştur. Konuya dair internette bir arama yaparken Barış gönüllülerinin ülkemize Uluslararası Antlaşmalar ve Sözleşmeler çerçevesinde geldiğini öğrendik ve hayıflandık.( 188)
Dipnotlar:
183.Nuh'un gemisi Ağrı Dağı'nda (!?) Amerika'nın en büyük televizyon kanallarından biri olan NBC'de yayınlanan Nuh'un Gemisi adlı dizi film, izlenme rekorları kırarken, tartışmaları da beraberinde getirdi.
04.05.1999 tarihli Sabah Gazetesi, SAVAŞ SÜZAL WASHINGTON
http://garildi.sabah.com.tr/cgi-bin/sayfa.cgi?w+0+/yenisabah/9905/04/t/m03.html
186. PKK Kilise İşbirliği M.Necati Özfatura-16 Aralık 1998-Türkiye.
187. Görüş / Aytunç Altındal , http://garildi.cumhuriyet.com.tr/cgi- in/sayfa.cgi?w+40+/umhuriyet1/9812/03/t/c0701.html
188. Uluslararası Ekonomik İlişkiler Uluslararası Antlaşmalar ve Sözleşmeler, (1965) ABD Barış Gönüllüleri Adlı Amerikan Teşekkülünden Faydalanma Hususunda Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri Arasında Yapılan Anlaşmaya Ait Teati Olunan Mektupların Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Diğer 10.04.1965 11976 http://ekutup.dpt.gov.tr/anlasma/1965.html
184. 23 Nisan 2000, Göze Takılanlar, Abdullah Aymaz, İkinci atamız Hz. Nuh...
Harran, Şanlıurfa ve İstanbul'da parça parça gerçekleştirilen Uluslararası Hz. İbrahim Sempozyumu devrim mahiyetindeki bir sonuç bildirgesiyle neticelendi.
(...) Son gün Prof. Dr. Thomas Michel ile bundan sonra neler yapılabilir diye görüştük. İki sene sonra bile olsa, Hz. Nuh ile ilgili bir sempozyum herhalde faydalı olur diye düşündük. Ağrı ve Cûdî dağlarının Türkiye'de olması da bizim için bir şans ve avantaj. Erzurum Üniversitesi'nden Dr. Salih Bayraktutan'ın Hz. Nuh'un gemisi ile ilgili orijinal ve ilmî bir çalışması var. Geminin varlığı kesin. Böylece semavî kitapların binlerce sene önce gerçekleşmiş bir olayla ilgili verdikleri bilginin kesinliği de ispatlanmış oluyor. İnsanlığın ikinci atası için yapılacak bir sempozyum inşaallah hayırlara vesile olur. (...) Zaman Gazetesi; http://arsiv.zaman.com.tr/2000/04/23/yazarlar/7.html
185. 22 Nisan 2000 tarihli Zaman Gazetesinde Göze Takılanlar köşesinde Abdullah Aymaz, Hz. İbrahim sofrasında başı takkeli çocuk başlıklı yazısında Harran'daki programın da önce Prof. Dr. Thomas Michel'in teklifi olduğunu belirtmekte:
"Bir sene önce Prof. Dr. Thomas Michel'in teklifi ile gündeme gelen Uluslararası Hz. İbrahim Sempozyumu geçtiğimiz hafta gerçekleştirildi."
Bu konuda yine Sn Aymaz'ın aktardığı, Michel'in bir yorumu da kayda değer görünüyor. Sn Aymaz'ın kaleminden okuyalım:
"Çağın söz sahiblerinden Bediüzzaman Hazretleri'nin de "Taşıyla, toprağıyla mübarek" dediği Urfa'da vefatı da bir tesadüf değildir. Bu hususta vefat ettiği oteli ve ilk merkadini ziyaret eden Thomas Michel şöyle demekten kendini alamamıştır: "Bediüzzaman'ın bu peygamberler şehri Urfa'ya son demlerinde, şiddetli hasta halinde sırf vefat etmek için gelmesi boşuna değildir; asla tesadüf olamaz. Vefat edip gittiği uhrevi alemlere mutlaka buradan manevi bir pencere bir menfez açık bulunmaktadır."
http://arsiv.zaman.com.tr/2000/04/22/yazarlar/14.html
--------------------------------------------------------------------------------
ANASAYFA
|
| | |
|
|