KUR’ÂN HAYATTIR
ABDULLAH YILDIZ /Umran Dergisi
http://www.umran.org
“Kur’ân amel düsturu olsun diye gönderilmiştir. Halbuki siz, Kur’ân’ın
okunmasını amel kabul ediyorsunuz.”
İbni Mes’ud, (İhya, I/160)
Halkı tarafından “Bilge Kral” diye isimlendirilen Bosna-Hersek Devlet Eski
Başkanı Ali İzzetbegoviç, tefekkür yüklü eseri Doğu ve Batı Arasında
İslâm’da
“Kur’ân edebiyat değil, hayattır” der. Ona göre, Kur’ân’a herhangi
bir
araştırmacı ya da alelade bir okuyucu gözüyle yaklaşanlar, onda bir
sistemsizlik
veya dağınıklık olduğu intibaına kapılabilirler. Oysa Kur’ân’a
“bir düşünce
tarzı değil, bir yaşama tarzı olarak bakmaya başlanır
başlanmaz, güçlük
ortadan kalkar ve bu (tür) yanlış intibalar da değerini
kaybeder.” (Begoviç,
1987, 22)
Denilebilir ki, Kur’ân’la ilişkiye girmede bütün yanlış anlamaları ortadan
kaldıracak temel sözcük, onun bir “hayat kitabı” olmasıdır.
Şah Veliyullah Dehlevî “el-Fevzü’l-Kebîr”inde Ebu’l-Al’â el-Mevdûdî de
“Tefhimu’l-Kur’ân”ında öncelikle Kur’ân’ın bu özelliğine dikkat
çekerler:Kur’ân,
bilinen telif yöntemleriyle yazılmış, belli konuları belli
bablar, fasıllar,
başlık ve arabaşlıklar altında inceleyen beşeri düşünce
ürünü bir fikir
kitabı, tarih, sosyoloji, felsefe veya ahlak kitabı olmadığı
gibi; giriş,
gelişme ve sonuç bölümlerine ayrılabilecek bir edebiyat eseri
de değildir.
Hatta o, diğer dini metinlere benzetilebilecek “klasik bir din kitabı”
olarak da görülemez. Kur’ân “yeryüzünde kendi türünde tek kitap”; hiçbir
bilim dalının ölçüsüne vurulamayan, amacı, üslûbu, dili, tertibi ve konuları
ele alış biçimi bakımından tamamen farklı, eşsiz bir “hayat kitabı”, bir
“hayat rehberi/klavuzu”dur (Mevdudi, 1986, I/78).
Allah tarafından kullarına, içinde bulundukları halin gereklerine ve
yaşadıkları
değişim sürecine uygun olarak, karşılaştıkları ve
karşılaşabilecekleri
sorunlar konusunda yol göstermek için gönderilmiş
“mektuplar mecmuası”dır
(Dehlevî, 1980, 85).
Kur’ân, en genel manada, insanlığın hidayete ermesi; doğru yolu bulması,
dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşması için gönderilmiş bir “rehber”,
“kılavuz”,
“yol gösterici” yani “Hüdâ”dır. (Bkz. Vatandaş, 2000, 35-19;
Altıntaş,
1995, 31-267; Yıldız-Özdemir, 1997, 35-40).
Muhammed Esed’in ifadesiyle, hiçbir kitap -Kitab-ı Mukaddes dahil-
insanoğlunun
şu tarihi sorusuna Kur’ân kadar net ve kapsamlı bir cevap
verememektedir:“Bu
dünyada iyi bir hayat yaşamak ve öteki dünyada mutlu
olmak için nasıl davranmalıyım?”
(Esed, 1996, XXI)
Bu özelliği gereği muhatabının bazan aklına ve mantığına, bazan hislerine
ve
duygularına, bazan vicdanına ve gönlüne hitap ederek; sık sık gökyüzüne,
yeryüzüne, bitkiler ve hayvanlar alemine... dikkat çekerek; yer yer de
tarihî, psikolojik, sosyolojik... gerçekleri hatırlatarak insanları
düşünmeye,
ibret ve öğüt almaya, doğru yolu bulmaya; gerçek mutluluğa davet
eder.
Kur’ân, “hayatın kitabı”dır; bu nedenle üslûbu, tarzı, dili ve tertibi de
“hayatın kendisi” gibidir.
Onda inanç esasları, ahlak ilkeleri, hukuk kuralları, uyarılar, ibretler,
tavsiyeler, teşvikler, kıssalar, emirler ve yasaklar, müjdeler ve
korkutmalar,
Allah’ın varlığını, birliğini ve üstün sıfatlarını gösteren
ayetler birbirinden
soyutlanamayacak biçimde içiçedir.
Bazan bir konu üzerinde dururken aniden çok alâkasız gibi gözüken bir başka
konuya geçivermesi; bazı hususları tekrar tekrar hatırlatması, birtakım
ahlakî kuralları vaz’ederken hemen ardından Cehennem azabıyla korkutup
Cennet’le müjdelemesi... “hayat kitabı” olmasının bir gereğidir.
Zira insan ve toplum hayatı, bir kitabın konu başlıkları ve bunların alt
başlıkları gibi sistematik bir bütünlük arzetmez (Vatandaş, 2000, 112);
sürprizlere, şoklara, şaşkınlık ve hayret verici gelişmelere açıktır. Kur’ân
üslûbu, hayatın üslûbudur; anî uyarılar, anî uzanışlar, sürprizler,
içiçelik,
çeşitlilik... Kısaca Kur’ân hayattır.
Arınmak için Anlamak
Kur’ân’ın gayesi, insanları “karanlıklardan aydınlığa çıkarmak” (19/1),
“en
doğru yola iletmek” (17/9)tir. Kur’ân, insanlığı “hüsran”dan kurtaracak
yegane tutamak’tır:O insanların kurtulmak için kendisine sarılacakları
“Hablullah” (3/103) Allah’ın sapasağlam ipidir; “Urvetü’l-Vüskâ” (2/256)
hiçbir zaman kopmayacak en sağlam kulptur.
Allahu Teala, insanları küfür ve şirkten arındırmak, onlara ayetlerini
okutmak, kitabı ve hikmeti öğretmek üzere kendi içlerinden, kendi dilleriyle
konuşan örnek elçiler/peygamberler gönderir (2/129; 62/2). Son Peygamber
ve
Son Kitab’ın amacı da insanları arındırıp doğru yola ve mutluluğa
eriştirmektir.
O halde Kitap/Kur’ân bu amaca kolayca ulaşmayı sağlayacak bir yol, yöntem,
üslup, dil kullanmak durumundadır.
“Allah sizi zorlamak istemez; Allah sizi arıtıp üzerinize olan nimetini
tamamlamak ister ki şükredesiniz.” (5/6)
Şu ayet, Kamer sûresinde çeşitli örnekler bağlamında dört kez aynen
tekrarlanır:
“Andolsun, Biz Kur’ân’ı düşünülüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok
mudur öğüt alan!” (54/17, 22, 32, 40)
Kur’ân’ın bir “hayat kitabı” olarak kolay, anlaşılabilir ve uygulanabilir
olması kadar tabii bir durum olamaz.
Kur’ân, arındırmak ve hidayete erdirmek amacıyla, mucizevi bir tarzda
herkesin
anlayacağı ortalama bir dil kullanır: Vasat ümmet’e vasat dil.
Bu konuda Dehlevî ve Şatıbî’ye müracaatla öğreneceğimiz çok şey var. Önce
Dehlevî’yi dinleyelim:
“Bilinsin ki, Kur’ân’ın inmesinden maksûd, arab’dan-arab olmayandan,
şehirliden-köylüden
bütün insan taifelerini arınmış ve halis kılmaktır.
Bunun için ilahî hikmet,
Allah’ın nimetlerini hatırlatıp öğüt vermekte
Ademoğullarının bilmekte
olduklarından daha fazlasıyla hitap etmemeyi ve bir
şeyi eşeleme ve araştırmada
fazla aşırı gitmemeyi gerektirdi. Allah’ın
isimleri ve sıfatları hakkındaki
kelam, ilahi felsefeye dürüşüp çalışmadan,
kelam ilmini elde etmek için
uğraşmadan, fırtatın aslında insan fertlerinin
yaratılmış bulundukları
idrak ve fetanetle anlaşılması ve kavranması mümkün
olacak bir vecihle
sevkedildi. (...)
“Yüce Allah kendisinin ihsanı olan nimetlerden ve kudretinin ayetlerinden,
şehirli, bedevî, arab ve gayrı-arab herkesin anlamakta eşit olacakları
şeyleri seçmiştir.” (Dehlevî, 1980, 25-26)
Şatıbî’de “Şeriatın Ümmîliği” Prensibi
İnsanlığın arınması için inzal edilmiş yani beşerin algılayabileceği düzleme
indirilmiş olan Kur’ân; muğlak, kapalı, ne dediği anlaşılmayan ya da belli
aracılar vasıtasıyla anlaşılabilen, sadece bazı uzmanların esrarını
çözümleyip
anlatabileceği şifrelerle dolu bir kitap değildir; eğer öyle
olsaydı, bu
durum ilahi adalete ve sünnetullah’a ters olurdu.
Muvafakât yazarı Şatıbî’nin bu konudaki görüşleri daha net ve daha
doyurucudur.
Ona göre, Kur’ân’ın ilk muhatapları ümmî olduğundan kutlu İslâm
şeriatı
da ümmîdir ve maslahat gereği herkesin anlayacağı bir lisan ve
söylemle
gelmiştir.
Bu yüzdendir ki dini yükümlülükler, toplumdaki zayıf-güçlü, büyük-küçük,
zekî-kalın kafalı, okumuş-ümmî herkes dikkate alınarak, hepsinin anlayıp
kavramaya güç yetireceği bir müşterek seviye esas tutularak insanlara
sunulmuştur.
Yani Allah Teala, insanlara, onların bildikleri yol ve şekillerle hitap
etmiş, böylece zaaflarını ortadan kaldırma, eğriliklerini düzeltme,
doğrulukta
azim ve sebatlarını artırma konularında kullarına yol
göstermiştir (Şatıbi,
1990, II/65-85).
Şatıbî,“şeriatın ümmîliği” prensibine ilişkin şöyle bir kurallaştırmaya
gider:“Hem itikadî hem de amelî mükellefiyetlerin, ümmî bir insanın
kavrayabileceği
bir düzeyde olması gerekir ki, mükellef onun hükmü altına
girsin.” (a.g.e.,
II/86)
Bu kural bağlamında Muvafakât’ta yer alan açıklamalardan bazı bölümler
sunalım:
“İtikadî yükümlülükler, kavranılması kolay, -keskin zekalı olsun, kalın
kafalı olsun- herkes tarafından anlaşılabilir düzeyde olmak durumundadır.
(...)Bu noktadan hareketledir ki, şeriat Rabbani konuları açıklarken,
anlaşılabilecek
bir ifade ve üslûp kullanmış, herkesçe anlaşılamayacak
konuları bırakmış,
isim ve sıfatları gerekleriyle tarife çalışmış (Allah’ın
zatı üzerinde
değil) mahlukat üzerinde düşünülmesine teşvikte bulunmuş ve
benzeri tavırlar
göstermiştir.
Bunun dışında, işin karıştırılmasına sebep olabilecek konuları da “O’nun
benzeri hiçbir şey yoktur” (42/11) şeklindeki genel bir tenzih kaidesine
havale etmiştir.
“Amelî konulara gelince; bu konularda da ümmîliğe riayet prensibi sonucu
olmak üzere yükümlülükler herkesçe belirgin ve açık olan şeylere bağlanmış,
kesin isabet istenmemiş, işlerin yaklaşık olarak yerine getirilmesi ile
yetinilmiştir. Mesela namaz vakitleri, herkesçe gözlenebilen gölge boyu,
fecrin doğuşu, güneşin doğuş ve batışı, şafağın batışı gibi hissedilir
olaylara bağlanmıştır...
“Şeriatı anlamada daha üstün anlayışa sahip olan kimse (elbette) böyle
olmayan gibi değildir; ancak hepsi de müşterek bir durum üzere yürümektedir.
(...) Şeriatta farklılık olan hususlar, çoğu kez sadece mutlak olan ve
belirli bir sınır konulmayan, aksine mükellefin değerlendirmesine bırakılan
konularda bulunur. Bu durumda her mükellef kendi kavrayış ve
değerlendirmesine
göre sorumlu olur. Herkes güç yetireceği mertebeden
sorumlu olur.” (a.g.e.;
86-90)
Kısaca; “şeriatın ümmiliği” prensibi; Kur’ân’ın herkes tarafından
anlaşılabilir
ve kavranabilir bir dil kullanması ve insanlara takatlarının
kaldırabileceği
yükümlülükler getirmesi şeklinde özetlenebilir. Şatıbî’nin
ifadesi ile,
bu prensip, dinin insanlar tarafından “belli bir ilim, tahsil
ve ihtisasa
ihtiyaç duymadan anlayabilecekleri ve tatbik edebilecekleri
şekilde” gelmesidir.
(a.g.e., II/67)
Bu çerçevede SeyyidAbdullatif’in, “Kur’ân’da hiçbir teknik tabir
kullanılmadığını”
ve hatta Kur’ân’ın “koyun sürüsü güden cahil siyahî bir
çocuğun bile anlayabileceği
bir kitap olduğunu” (Abdullatif, 1995, 23)
belirten sözlerini de hatırlatmalıyız.
Şu ayetler de Kur’ân’ın ümmîliği; kolay anlaşılır ve uygulanabilir oluşunu
açıkça vurgular:
“Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez.” (2/286)
“Biz bu Kur’ân’ı meşakkat olsun diye indirmedik.” (20/2)
“Öğüt alsınlar diye bu Kur’ân’da insanlara her türlü misali verdik.” (39/27)
“Allah’a karşı sorumluluklarının bilincine varsınlar diye her türlü
çapraşıklık
ve eğrilikten uzak Arapça bir Kur’ân indirdik.” (39/28)
Böylece Kur’ân’ın pratik değeri, kolayca anlaşılıp uygulanabilme, yani
“hayatın kitabı” olma özelliği bir kez daha karşımıza çıkar.
Uygulamak Üzere Öğrenme Bilinci
Kur’ân’da uygulama değeri olmayan, pratik bir fayda sağlamayan hiçbir bilgi
yoktur; her ayetin insan hayatında mutlaka bir karşılığı; tekabül ettiği
bir
alan vardır. Zira o “hayatın kitabı”dır ve onda, insanın pratik hayatına
yansımayan, salt nazarî bilgilere rastlayamayız. Hiç şüphesiz Kur’ân
“gayesiz/boş
bir kelam değildir.” (86/14)
Allah ve Rasûlü bizi “hayat verecek şeylere” çağırır (8/24). “Kur’ân
hayattır”;
onun öngördüğü salih amellerde bulunanlar “güzel bir hayat”la
yaşatılırlar
(16/97). Bu yüzden Cenab-ı Hak Kur’ân’a “Hayat” demiştir
(er-Razî, 1991,
XI/289).
Kur’ân’da Rabbimiz, insanlara kendi zatını ve üstün sıfatlarını tanıtır;
biz
kullarının yüce yaratıcı’ya karşı görevlerini belirler.
Kur’ân, insana “insan”ı tanıtır ve insanın bizzat kendisine karşı
görevlerini
hatırlatır. “Nefsini tanıyan Rabbini de tanır” (hadis-i şerif)
denmiştir.
Kur’ân, insanların diğer insanlarla ve toplumla ilişkisine dair kurallar
koyar ki, en geniş uygulama alanı budur.
Kur’ân, insanın “eşya” ile ilişkisini kurallara bağlar.
Bütün bu ilişkilerin Kur’ân’ın belirlediği ölçüler içinde gerçekleşmesi
“salih ameller”i ortaya çıkarır. Kur’ân açısından yukarıdaki ilişki
biçimlerine
yansımayan bir imanın kıymet-i harbiyesi yoktur. Yüce Kitab’ın
hemen hemen
her sayfasında “iman edip salih amel işleme” vurgusuyla
karşılaşırız.
Kur’ân, her fırsatta AlemlerinRabbi olan Allah’ın yaratıcı kudretinden söz
ederken, ona karşı görevlerimizi hatırlatırken, sık sık ahiret hayatından,
Cennet-Cehennemden söz ederken doğrudan bu dünyadaki davranışlarımızı
düzeltmeyi
hedefler; dönüp dolaşıp tarih olaylarını, helak olmuş kavimleri
dikkatlerimize
sunarken Rabbimize, nefsimize, insanlara ve eşyaya karşı
görevlerimizi
öngördüğü “salih” çerçeveye oturtmamız gerektiğini vurgular.
İmdi, Kur’ân’a muhatap olan ilk nesiller ile sonraki nesiller arasındaki
fark, Kur’ân’ı bir “hayat kitabı”, bir “uygulama rehberi” olarak algılayıp
algılayamamaktan kaynaklanıyordu. Bu konuda ashabın Kur’ân hocalarından
Abdullah ibni Mes’ud ile İbni Ömer’in sözleri hayli öğreticidir:
İbni Mes’ud: “Biz Kur’ân’ı on ayet, on ayet alırdık ve aldığımız on ayeti
hayatımıza aktarmadan diğer on ayeti almaktan kaçınırdık.” (Kutup, 1992/10)
Yine İbni Mes’ud:“Kur’ân, insanlara, onunla amel etsinler diye nazil oldu.
İlk nesiller Kur’ân’ı amel etmek için okudular. Sizin herhangi biriniz ise
Kur’ân’ı başından sonuna kadar okur, tek harfini dahi bırakmaz; halbuki
onunla amel etmeyi tamamen terketmiştir.” (Gazali, 1989, I/707)
İbni Ömer: “Biz Kur’ân’dan evvel imanı elde etmeye çalıştığımız uzun bir
dönem yaşadık. Kur’ân sûre sûre nazil oluyordu. Bu sûrelerin helâl ve
haramını,
emir ve yasaklarını öğrenirdik.
Ve gene o sûrelerden neyin yanında durmak uygunsa onu öğrenirdik. Şimdi
ise
imandan evvel Kur’ân’a yapışan, Fatiha suresinden başlayarak sonuna
kadar
okuyan, fakat Kur’ân’ın emri nedir, yasağı nedir ve neyin yanında
durmak
gerekir; katiyyen bilmeyen, okuduğu Kur’ân ayetlerini çürük hurmalar
gibi
sağa-sola serpen nice kişiler görüyorum.” (a.g.e., I/189, 708)
Görüldüğü gibi, bütün mesele Kur’ân’ı pratik hayatımıza aktarmak, uygulama
planına koymak amacıyla okumak noktasında düğümleniyor. İlk nesiller ile
sonraki nesiller arasındaki nicelik farkı da burada ortaya çıkıyor.
“Faydasız
ilimden Allah’a sığınan” nesiller ile “kitap yüklü merkepler”
konumundaki
nesiller arasındaki uçurum, müslümanların izzet ve zilletinin
nedenini
de açıklıyor.
“... Onlara Rahman’ın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye
kapanırlardı.Sonra
onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namazı
savsaklayıp/zayi ettiler
ve şehvetlerine kapılıp/uydular.” (19/58-59)
İlk nesillerin ilahi mesaja karşı tutumunu Kur’ân “semi’nâ ve eta’nâ:
işittik
ve itaat ettik” (2/285) refleksiyle sembolleştirir.
ÜstadSeyyid Kutup ilk nesillerin dinamizmini bu refleksle izah eder:“İlk
nesillerin dinamizmi ve bereketi, Kur’ân’ı uygulamak amacıyla okumalarından
kaynaklanıyordu.
Onlar Kur’ân’a kültürlerini geliştirme, bilgi edinme, haz duyup tatmin olma
gibi maksatlarla yanaşmazlardı. Onlar Kur’ân’ı Allah’ın emirlerini öğrenmek
üzere okurlar ve her emri de, savaş alanında aldığı günlük emri hemen
uygulayan
bir ordu gibi, duyar duymaz yerine getirirlerdi. İşte bu,
uygulamak üzere
öğrenme şuurudur.” (Kutup, 1992, 10)
Son söz olarak şunu söyleyebiliriz ki; Kur’ân-ı Kerim’in herhangi bir beşerî
kitaptan ve diğer dini metinlerden temel farkı bir “hayat kitabı”; yaşama
kılavuzu olma özelliğinde odaklaşmaktadır. Onu salt edebi, sosyolojik,
felsefi veya tarihsel bir metin olarak algılamak ne kadar yanlışsa, yalnızca
bir dua mecmuası, adab-ı muaşeret kitabı, ahlak kitabı olarak görmek de
o
kadar yanlıştır. O, bir fertten başlayarak bütün bir toplumun tepeden
tırnağa değişmesini ve bu dünyada yalnızca Allah’a kul olma bilinciyle
yaşayıp mutlu olmasını, öbür dünyada da ebedi mutluluğa ulaşmasını sağlayan
yegane “hayat kitabı”dır.
REFERANSLAR
Abdullatif, Seyyid, Kur’ân’ın Zihni İnşası,Çev: M. Kürşat Atalar, Pınar
y.,
İstanbul, 1995.
Altıntaş, Ramazan, Kur’ân’da Hidayet ve Dalalet, Pınar y., İstanbul, 1995.
Dehlevî, Şah Veliyullah, el-Fevzü’l-Kebir fî Usûli’t-Tefsîr, Çev:Mehmet
Sofuoğlu, Çağrı y., İstanbul, 1980.
Esed, Muhammed, Kur’ân Mesajı, Çev:Cahit Koytak, İşaret y., İstanbul, 1996.
Gazalî, Ebû Hamid, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, Çev:M.A. Müftüoğlu, Tuğra y.,
İstanbul
1989.
İzzetbegoviç, Ali, Doğu ve Batı Arasında İslâm, Çev: Salih Şaban, Nehir
y.,
İstanbul, 1987.
Kutup, Seyyid, Yoldaki İşaretler, Çev:Salih Uçan, Pınar y., İstanbul, 1992.
Mevdûdî, Ebu’l-A’lâ, Tefhimu’l-Kur’ân (1. cilt), İnsan y., İstanbul, 1986.
Razi, Fahruddin, Tefsir-i Kebîr (11. cilt), Çev: Heyet, Çağrı y., Ankara,
1991.
Şatıbî, Ebû İshak, el-Muvafakat (2. cilt) Çev:Dr. Mehmet Erdoğan, İz y.,
İstanbul, 1990.
Vatandaş Celaleddin, Kur’ân ve Hayat, Pınar y., İstanbul, 2000.
Yıldız, Abdullah-Özdemir Şemseddin, Kur’ân’ı Anlamak Farzdır, Pınar y.,
İstanbul, 1997.