Büyük İmâm, insanlığın büyük önderi, müslimânların
haklı ve doğru olduklarını gösteren senedleri,
Muhammed Gazâlî (Allahü teâlâ ona bol bol rahmet
eylesin) hazretleri hicretin 450. ci yılında Tus
şehrinde tevellüd ve 505 [m. 1111] de orada vefât
etdi. Kendisine senelerce hizmet edip tâm ilm öğrenen
talebesinden birisi, kendi kendine düşünüp; senelerce
zahmet çekip çok şey öğrendim. Bu kadar çok ilmden
bana en lüzûmlu ve fâidelisi acabâ hangisidir?
Âhiretde imdâdıma yetişecek, mezârda dünyâ dostlarım
beni yalnız bırakıp gitdikleri zemân, bana arkadaş
olacak, mezârdan kalkınca, ananın evlâdından, kardeşin
kardeşinden, dünyâdaki dostların birbirlerinden kaçıp,
herkes başının çâresini aradığı vakt beni kurtaracak
olan acabâ hangisidir? Dünyâda, âhiretde fâidesi
olmıyan acabâ hangileridir? Bilsem de bunlardan
uzaklaşsam. Çünki, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve
sellem” (Fâidesiz ilmi öğrenmekden ve Allahü teâlâdan
korkmıyan kalbden ve dünyâya doymıyan nefsden ve Allah
için ağlamayan gözden ve kabûle lâyık olmıyan düâdan
Allahü teâlâ bizi korusun) buyurmuşdur, diye uzun
zemân düşündükden sonra, anlamak için hocası olan
Hüccet-ül-İslâm İmâm-ı Gazâlîye (Allahü teâlâ, onun
kabrini nûr ile doldursun) mektûb yazdı ve bununla
berâber birkaç zemân hayrlı düâ etmesini yalvardı ve
bu süâlin cevâbı, her ne kadar (İhyâ-ül-ulûm),
(Kimyâ-yı se’âdet), (Tefsîrler), (Hadîs-i Erba’in) ve
(Minhâc) gibi kitâblarınızda yazılı ise de, bana kısa,
açık ve fâideli cevâb veriniz de, her sabâh okuyup,
ona göre hareket edeyim, dedi.
Hüccet-ül-islâm İmâm-ı Gazâlî, şu cevâbı yazıp
gönderdi:
FASL
1 — Ey sevgili oğlum ve sâdık dostum! Allahü teâlâ,
sana uzun uzun ömürler verip, ömrünü ibâdet ile ve
Onun gösterdiği yolda gitmek ile geçirmek nasîb
eylesin! Bütün nasîhatlar Peygamberimiz Muhammed
sallallahü aleyhi ve sellemden alınmışdır. Ondan
gelmiyen nasîhatlar fâide vermez. Dünyâya yayılmış
olan bu nasîhatlardan, birisini bile almadın ise,
senelerce yanımda niçin kaldın ve niçin okudun?
2 — Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”
dünyâya yayılan nasîhatlarından biri şudur:
(Allahü teâlânın, bir kuluna rahmet etmeyeceğine, ona
gazâb ve azâb edeceğine alâmet, dünyâya ve âhırete
fâidesi olmıyan şeylerle meşgûl olması, zemânlarını
lüzûmsuz şeylerle öldürmesidir. Bir kimsenin ömründen
bir sâati, Allahü teâlânın beğenmediği bir şeyde
geçerse, ne kadar çok pişmân olsa, üzülse yeridir. Bir
kimse kırk yaşını geçdiği hâlde onun hayrlı işleri,
ya’nî sevâbları, kötü işlerinden, ya’nî günâhlarından
ziyâde olmadı ise, Cehenneme hâzırlansın).
3 — Bu hadîs-i şerîfin ma’nâsını iyi anlayanlara, bu
nasîhat yetişir.
4 — Nasîhat vermek kolaydır. Nasîhat kabûl etmek
güçdür. Çünki, nefslerine uyanlara, dünyâ zevklerinin
peşinde koşanlara, nasîhat acı gelir, harâmlar ise
tatlı gelir. Bunun için, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı
kerîmde, meâlen (Kâfirlerle harbediniz! Harb, size,
acı ve sıkıntılı gelir. Size zor gelen şeyler, ya’nî
Allahü teâlânın emrleri, sizin için hayrlıdır, iyidir.
Size iyi gelen, sevdiğiniz şeyler, ya’nî harâmlar,
size zararlıdır, fenâdır. Hayrlı olanları Allahü teâlâ
biliyor, siz bilmiyorsunuz) buyurdu. Hele senin gibi,
ilm ismi verilen ve ilm şekline sokulan, lüzûmsuz
şeyleri öğrenenlere ve ilmi, dünyâda ve âhıretde
kendine ve insanlara fâideli olmak için değil, herkese
büyüklük satmak için ve yalnız dünyâlık kazanmak için
okuyup, âhıretlerini düşünmiyenlere nasîhat te’sîr
etmez. Amelsiz ilm, insanı kurtarır zannediyorsun ve
ilm sâhibi olunca, amel etmeden kurtuluruz sanıyorsun.
Bu hâlinize çok şaşılır. Çünki ilmi olan kimsenin,
amelsiz kuru ilmin kıyâmetde kendine zarar vereceğini,
bilmiyordum, diye özr ve behâne yapamıyacağını bilmesi
lâzımdır. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve
sellem” şu hadîs-i şerîfini de işitmediniz mi?
Buyuruyor ki, (Kıyâmet günü azâbların en şiddetlisi,
elbette, ilminin fâidesini görmiyen âlime olacakdır).
Büyüklerden biri “rahmetullahi aleyh”, Cüneyd-i
Bağdâdîyi “kaddesallahü rûhah”, rü’yâda görüp ne hâlde
olduğunu sorunca, Cüneyd buyurdu ki, o kadar sözlerim,
keşf ve işâretlerim, ya’nî zâhirî ve bâtınî bilgilerim
hep harâb oldu, tükendi; yalnız bir gece kıldığım iki
rek’at nemâz imdâdıma yetişdi.
5 — Ameli, ibâdeti elden bırakma! Kalbe âid hâlleri ve
bilgileri unutma! Ya’nî hareketlerin ilme, hâllerin
de, tesavvufa uygun olsun!
İyi bil ki, amelsiz ilm, insanı kurtaramaz. Bunu sana
bir misâl ile anlatayım: Bir kimse, dağda bir arslana
rastlasa, yanında tüfeği ve kılıcı bulunsa ve bunları
kullanmasını iyi bilse ve ne kadar cesûr olursa olsun,
bu âletleri kullanmadıkça, arslandan kurtulabilir mi?
Sen de bilirsin ki, kurtulamaz. İşte bunun gibi, bir
kimse ne kadar ilm sâhibi olursa olsun, bildiğine göre
hareket etmezse, ilminin fâidesi olmaz. Diğer bir
misâl, bir tabîb hastalansa, hastalığını teşhis edip
ilâcını da bilse ve bu ilâc hakîkaten o hastalığa çok
iyi gelse, ilâcı kullanmadıkça, yalnız bilgisinin onu
iyi edemiyeceğini pekâlâ bilirsin. Şâ’irin dediği
gibi:
Binlerce litre ilâc yapsan,
Fâidesi olmaz içmedikçe.
Bir insan ne kadar ilm edinse, ne kadar kitâb okusa,
bildiklerini yapmadıkça fâidesi olmaz.
6 — Allahü teâlânın emr etdiği, beğendiği iyi şeyleri
yaparak onun merhametini kazanmaz isen, rahmetine
kavuşamazsın. Bir âyet-i kerîmede meâlen, (İnsan
yalnız çalışmakla ve ibâdet yapmakla se’âdete kavuşur)
buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, sonra başka âyet ile
değişdirildi, diyen olursa; böyle söyliyen değişsin,
yıkılsın. Eğer bu âyet değişdirildi dersen, diğer
âyetlere ne diyeceksin? Bir âyet-i kerîmede meâlen,
(Allahın rahmetine kavuşmak istiyenler, emrlerini
yapsınlar) buyuruldu. Bir âyet-i kerîmede meâlen,
(Dünyâda yapılanların karşılıklarını göreceklerdir) ve
bir âyet-i kerîmede meâlen, (Îmân edip, ibâdet
yapanlar ve harâmlardan kaçanlar, elbette Cennetlere
girecek, ni’metlere kavuşacaklardır) ve bir âyet-i
kerîmede meâlen, (Cennet yalnız îmân edip, ibâdet
edenler içindir) ve bir âyet-i kerîmede meâlen,
(Allahü teâlâya ve Onun Peygamberlerine itâ’at
edenler, âhıretde Peygamberlere ve sıddîklara ve
şehîdlere ve sâlihlere verilen ni’metlere ortak
olacaklardır) buyuruldu. Peygamberimiz “sallallahü
aleyhi ve sellem” hadîs-i şerîfde, (Müslimânlık beş
şey üzerine kurulmuşdur: Birincisi, Allahü teâlâya ve
Muhammed aleyhisselâmın Onun Peygamberi olduğuna
inanmak, ikincisi her gün beş vakt nemâz kılmak,
üçüncüsü, senede bir kerre malının kırkda birini
müslimân olan fakîrlere zekât vermek, dördüncüsü,
Ramezân-ı şerîf ayında her gün oruc tutmak, beşincisi,
Mekke-i mükerremeye giderek, ömründe bir kerre hac
etmek) ve bir hadîs-i şerîfde, (Îmân, altı şeye kalb
ile inanmak ve inandığını dili ile söylemek ve Allahü
teâlânın emrlerini beğenmekdir) buyurdu. İnanmakla ve
söylemekle îmân hâsıl oluyor, ibâdet etmekle kemâle
gelip cilâlanıyor. Ehl-i sünnetin reîsi, dîn-i islâmın
en büyük âlimi imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi
aleyh” [80-150 Bağdâdda] vasıyyetnâmesinde buyuruyor
ki: (Îmân, dil ile söylemek ve kalb ile inanmakdır).
Amelin lâzım olduğunu gösteren dahâ sayabildiğin kadar
vesîkalar vardır. Fekat ne yapayım ki sen uykudasın!
Eğer bu sözümden, (Şu hâlde insanlar amelleri için
Cennete girecek, Allahü teâlânın rahmetiyle, ihsâniyle
girmeyecekmiş) dersen, sözlerimi anlamamış olursun.
Demek istiyorum ki, insan Allahın lutfü, ihsânı ile
Cennete girecekdir. Fekat itâ’at ve ibâdet yaparak
rahmete kavuşmaya hâzırlanmaz ve lâyık olmazsa Allahın
lutfü ve rahmeti ona gelmez. Nitekim bir âyet-i
kerîmede meâlen, (Rahmetim, muhsinler için, ya’nî
emrlerimi kabûl edip yapanlar içindir) buyuruldu.
Allahü teâlânın rahmeti yetişmezse, kimse Cennete
giremez. Cennete yalnız îmân ile girilecekdir,
denilirse, evet öyledir, lâkin birçok tehlükeleri
atlatdıkdan sonra girilecekdir. Îmân ile gitmiyen,
Cennete girmiyecekdir. Cennete girmek için âhırete
îmân ile gitmek ve diğer tehlükeleri de atlatmak
lâzımdır. Fekat bu zemân da Cennetin en aşağı
derecesine kavuşabilir.
7 — İyi bil ki, çalışmayınca, din yolunda yürümedikçe
sevâb kazanamazsın! Benî İsrâîlden birisi çok seneler
ibâdet etmişdi. Allahü teâlâ, bunun ibâdetlerini
meleklere göstermek istedi. Yanına bir melek gönderip
şöyle sordurdu: Dahâ ne kadar ibâdet edeceksin?
Cennetlik olmadın mı? Cevâbında dedi ki: Benim
vazîfem, kulluk yapmakdır. Emr sâhibi Odur. Melek bu
cevâbı işitince: (Yâ Rabbî! Sen her şeyi bilirsin. O
kulunun cevâbını da duydun) dedi. Bir hadîs-i kudsîde
meâlen, (O kulum, alçaklığı ile, aşağılığı ile berâber
bizden yüzünü çevirmiyor, biz de ihsân ve merhamet
sâhibi olduğumuzdan, elbette onu bırakmayız. Ey
meleklerim! Şâhid olunuz, onu afv etdim) buyuruldu.
8 — Peygamberimiz Muhammed “aleyhisselâm” bak ne
buyuruyor: (Âhıretde hesâba çekilmeden önce, dünyâda
iken hesâbınızı görünüz ve tartılmadan önce, kendinizi
tartınız!) Alî Murtezâ “radıyallahü anh” buyurdu ki:
Uğraşmadan, çalışmadan Cennete kavuşacağını zanneden
kimse, hayâle kapılıyor. Çalışarak kavuşacağım diyenin
de kendini yorması, ibâdet meşakkatlerini yüklenmesi
lâzımdır. Hazret-i Alînin “radıyallahü anh”
talebesinden Hasen-i Basrî “rahmetullahi aleyh” diyor
ki: İbâdet etmeden Allahü teâlâdan Cennet istemek,
büyük günâhdır. Büyüklerden biri buyuruyor ki, (İlmi
fâideli olan kimse, ibâdeti bırakmaz, ibâdetin
sevâbını düşünmeği bırakır). Peygamber efendimiz
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Akl sâhibi,
nefsini ezip, âhıretde lâzım olan şeyler için çalışır.
Ahmak, abdal olan da nefsinin arzûları peşinde koşup,
Cennete götürmesi için de, Allaha düâ eder
9 — İlm öğrenmek ve kitâb okumak için çok gecelerini
fedâ etdin ve çok tatlı uykularını kendine harâm
eyledin. Bilmem ki, niçin kendini bu kadar harâb
etdin? İlm öğrenmekden maksadın eğer dünyâ
menfe’atlerini toplamak, şöhret, mevki’ sâhibi olmak
ve müslimânlara büyüklük göstermek idi ise, sana
yazıklar olsun! Çok aldanmışsın, kendini azâba
sürüklemişsin! Yok eğer maksadın islâmiyyete ve
Muhammed aleyhisselâmın dînine yardım etmek ve
ahlâkını temizlemek ve nefsini kırmak idi ise, sana
müjdeler olsun! Kendine ne güzel ve ebedî istikbâl
hâzırlamışsın. İstikbâl, se’âdet-i ebediyyeye
kavuşmakdır. Beyt:
Senin için olmıyan uykusuzluklar boşunadır,
Başkalarının firâkına ağlamak boşunadır.
10 — Keyfine göre yaşa! Fekat bu yaşaman uzun
sürmiyecek, birgün elbette öleceksin. Gece gündüz
düşündüğün, sımsıkı sarıldığın lezzetlerden elbette
ayrılacaksın. Dünyânın nesini seversen sev, hepsine
vedâ’ edeceksin! Elinden geleni yap! Fekat unutma ki,
her yapdığının hesâbını vereceksin!
11 — Îmân edilecek şeyleri akla uydurmağa,
beğendirmeğe uğraşmak, dinsizlerle, câhillerle,
münâkaşa edip, onların bozuk düşünceleri ile uğraşmak
ve Kur’ân-ı kerîmi öğrenmeden ve nemâzı, abdesti,
orucu, farzları, harâmları okumadan, bilmeden para
kazanmağa kalkışmak, herkesden fazla zengin olmak için
doktorluk, mühendislik, edebiyyât, hukuk ilmleriyle
uğraşmak, ömrü boş yere harcamak olur.
Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Îsâ aleyhisselâmın
İncîlinde okudum; bir kimseyi tabuta koydukdan mezâra
bırakıncaya kadar; Allahü teâlâ ona kırk süâl
soracakdır. Birincisi, (Ey kulum! Yaşadığın kadar hep
dünyâ için süslendin, herkesin beğenmesi, hurmet
etmesi için birçok şeyler öğrendin. Benim emretdiğim
şeyleri de öğrendin mi, istediklerimi yapıp, harâm
etdiklerimden kaçındın mı?)
12 — Allahü teâlâ sana her gün soruyor: (Başkaları
için neye bu kadar uğraşıyorsun? Görmüyor musun ki,
tepeden tırnağa kadar benim iyiliklerim ile,
ihsânlarım ile örtülüsün?) Fekat sen bunu duymuyorsun.
Çocuk oyuna dalıp etrafını görmediği gibi, dünyâ
zevkleri, nefsin arzûları seni sağır ve kör eylemiş!
13 — İlm öğrenip de, bunu kullanmamak delilikdir.
İlmsiz amel de yanlış olur, kabûl edilmez. Mısra’:
İlm edin ve ibâdetde kusûr etme!
Ateşde sonsuz yanmakdan bu ikisi kurtarır.
Bugün seni günâhdan korumıyan ve ibâdete sevketmiyen
ilm, yarın Cehennem ateşinden de korumaz.
İbâdet ederek geçmiş günâhlarını afv etdiremezsen,
kıyâmetde elin ve dilin âciz kaldığı zemân, (Yâ Rabbî,
bizi geri dünyâya gönder, bütün ömrümüzü ibâdetle
geçireceğiz) diyenlerden olursun. Fekat (Ey ahmak!
Oradan geldin ya!) cevâbını alıp kalırsın!
14 — Cân-ü gönülden çalışmak, Allahü teâlânın düşmanı
olan nefse şiddetle karşı koyup, onu ezmek lâzımdır ve
her an kendini mezârda bilip, ona göre
hâzırlanmalıdır. Senden evvel gidenler, hep sana,
onlara ne zemân ve ne hâlde kavuşacağına bakıyorlar.
Aklını başına topla da, oraya sermâyesiz gitme! Ebû
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” buyurdu ki: İnsanın
vücûdu, yâ kuş kafesine benzer ki, açılınca kuş uçup
kurtulur veyâ hayvanın ahırına benzer ki, açılınca
hayvan yük çekmeğe, zahmete sokulur. Düşün! Bakalım
sen bunlardan hangisisin? Kuş kafesi isen, (Rabbine
kavuş) sesini işitince uçup yükselirsin. Nitekim
hadîs-i şerîfde, (Sa’d bin Muâzın “radıyallahü anh”
ölümü sebebiyle arş titredi) buyuruldu. Eğer Allah
korusun, ahıra benziyorsan, ya’nî Allahü teâlânın,
(Başlarına gelecekleri düşünmediklerinden, hayvanlara
benzerler, hattâ dahâ aşağıdırlar) buyurduğu
kimselerden isen, hiç şübhe etme ki, hâneden hâviyeye,
ya’nî doğru Cehenneme gidersin. Hasen-i Basrî
“rahmetullahi aleyh” hazretleri, birgün eline bir
bardak soğuk şerbet almışdı. Birdenbire bayılarak
bardak elinden düşdü. Kendisine gelince, sebebini
sordular. Cehennemde yananların, Cennetdeki
arkadaşlarına seslenerek: (İçdiğiniz Cennet sularından
bize biraz veriniz) dedikleri hâtırıma geldi, korkudan
aklım kaçdı, dedi.
15 — Yalnız ilm kâfî olup, ibâdete lüzûm olmasaydı,
her gece sabâha karşı, (Düâ eden, istiyen yok mu?
Vereyim. Tevbe eden yok mu? Afv edeyim) buyurulmaz
idi. Birgün Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve
sellem” huzûrunda sahâbeden Abdüllah ibni Ömeri medh
etdiler. (İyi insandır, teheccüd nemâzı, [ya’nî gece
nemâzı] kılsaydı, dahâ iyi olurdu) buyurdu. Yine
birgün Eshâbdan birine: (Ey... Çok uyuma!.. Geceleri
çok uyumak, insanı kıyâmetde muhtâc eder) buyurdu.
16 — (Gece teheccüd kıl) âyet-i kerîmesi, emrdir.
(Seher vaktleri istiğfâr eder) âyeti, şükrdür. Ya’nî
Allahü teâlâ, istiğfâr edenleri medh buyuruyor. Seher
vaktleri istiğfâr edenler zikr sevâbına da nâil olur.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor
ki, (Üç sesi Allahü teâlâ sever: Hurmet ile, tecvid
ile Kur’ân-ı kerîm okuyanların sesini, seher vaktleri
istiğfâr edenlerin sesini ve Allahü teâlâyı zikr
edenlerin sesini). Süfyân-ı Sevrî “rahmetullahi aleyh”
[95-161 Basra’da] diyor ki, Allahü teâlâ, seher
vaktleri bir rüzgâr esdirir ki, istiğfâr ve zikr
sesleri ile karışarak eser. Yine dedi ki, her gece,
(Allaha ibâdet edenler yok mu, kalksınlar) diyen bir
ses cihânı kaplar. Âbidler kalkıp sehere kadar ibâdet
ederler. Seher vakti olunca, (İstiğfâr edenler yok
mu?) denir. Bunlar kalkıp istiğfâr ederler. Fecr doğup
sabâh nemâzı olunca, (Gâfillerden kalkan yok mu?)
denir. Bunlar, mevtâlar mezârdan kalkar gibi
kalkarlar.
17 — Lokman Hakîm “rahmetullahi teâlâ aleyh”, oğluna
şöyle nasîhat ederdi: Oğlum, horoz senden dahâ akllı
olmasın! Hâlbuki o, her sabâh zikr ve tesbîh ediyor,
sen ise uyuyorsun. Şu iki beyti burada söylemek çok
güzel olur:
Gece karanlığında güvercin, dallar üzerinde,
Feryâd ile zikrediyor, ben ise uykudayım.
Bu hâl, beni utandırsın! Eğer âşık olsaydım.
Güvercinden evvel, gece ben ağlardım.
18 — Nasîhatların hülâsası, özü, Allahü teâlâya kulluk
ve itâ’at etmenin ne demek olduğunu bildirmekdir. Tâat
demek ve ibâdet demek, Peygamberimiz Muhammed
aleyhisselâma tâbi’ olmak demekdir. Ya’nî, bütün
sözlerini ve hareketlerini Onun emrlerine ve
nehylerine uydurmak demekdir. Ya’nî her söylediğin ve
her yapdığın ve söylememen ve yapmaman, hep Onun emri
ile olmakdır. Şunu iyi bil ki, ibâdet şeklinde
yapdığın işler, eğer Onun emri ile olmadı ise, ibâdet
olmaz, belki günâh olur. Eğer nemâz ve oruc iseler de
böyledir. Nitekim biliyorsun ki, Ramezân Bayramının
birinci günü ve Kurban Bayramının her dört günü oruc
tutmak günâhdır, isyân etmekdir. Hâlbuki, oruc bir
ibâdetdir. Fekat, emr ile olmadığından günâh oldu.
Bunun gibi, başkasından zor ile alınan elbise içinde
veyâ böyle bir yerde nemâz kılmak da günâhdır. Hâlbuki
nemâz bir ibâdetdir. Fekat, emr ile olmayınca isyân
oluyor. Bunlar gibi, bir kimsenin, nikâhlı âilesi olan
bir kız ile her dürlü oyun ve latîfeler yapması
ibâdetdir, ya’nî sevâbdır. Bunun sevâbı hadîs-i şerîf
ile bildirilmekdedir. Hâlbuki yapılan şey oyun ve
eğlencedir. Fekat emr ile olduğundan sevâbdır.
Görülüyor ki, ibâdet demek, yalnız nemâz kılmak, oruc
tutmak değildir. İbâdet demek, islâmiyyetin emrlerine
uymak demekdir. Çünki, nemâz ve oruc, islâmiyyete
uygun olunca, ibâdet olurlar.
19 — O hâlde, bütün sözlerini ve bütün hareketlerini
islâmiyyete uydur! Çünki, kim olursa olsun,
islâmiyyete uymıyan ilmler ve çalışmalar, doğru yoldan
sapmakdır ve Allahü teâlâdan uzaklaşmağa sebeb
olurlar. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”
işte bunun için, eskiden kalma ilmleri ve âdetleri
neshetdi, değişdirdi. O hâlde, islâmiyyetin müsâadesi
olmadan ağzını açmamak lâzımdır ve iyi bil ki, senin
öğrendiğin ilmlerle Allah yolunda gidilemez. Şunu da
bil ki, bu yol, kendilerine sôfi, ya’nî tarîkatçi
ismini vererek, tarîkat büyüklerinin yolunda
olduklarını iddiâ eden câhillerin, ma’nâlarını
anlamadıkları, islâmiyyete uymıyan sözleri ile de
gidilemez. Bu yolda ancak, nefs ile mücâdele edenler
gidebilir. Nefsin arzûlarını, şehvetlerini
islâmiyyetin dışına taşırmamak lâzımdır. Lâf ile
gidilmez. İslâmiyyetde yeri olmıyan sözler ve ilmler
ve şehvet ile karışmış gâfil kalb, şekâvet ve felâket
alâmetleridir.
20 — Öyle şeyler soruyorsun ki, bunlardan ba’zıları ne
söylemekle, ne de yazmakla anlatılamaz. Ancak oralara
yetişenler, ele geçirenler bilirler. Ele
geçiremiyenlerin anlamasına imkân yokdur. Çünki
bunlar, tadını alınca anlaşılacak şeylerdir. Tadarak
anlaşılabilecek şeyler, söylemekle ve yazmakla
anlatılamaz. Tatlılık, ekşilik, acılık ve tuzluluk söz
ve yazı ile anlatılmaz.
21 — İnnîn bir adam, çoluk çocuk sâhibi birisine
mücâmeat lezzetini sorarsa, ona verilecek cevâb ancak
şu olur: (Bundan evvel senin innîn olduğunu
biliyordum, şimdi ahmak olduğunu anladım. Bu lezzet,
tadılınca anlaşılır, bilmiyenlere söylemekle ve
yazmakla anlatılamaz).
70688
ALTERNATİFORUMDA KÜFREDENLER; BU KÜFÜRLERE ÖNCELİKLE KENDİLERİNİN LAYIK OLDUĞUNU
KABULLENENLERDİR.
<< Previous Topic | Next Topic >>İndekse geri dön
İMÂM-I GAZÂLÎNİN 'Ey Oğul' Kitâbının Tercemesi - 2
August 14 2001 at 9:29 PManadolugençlik
from IP address 212.253.205.173
22 — Süâllerinden birkaçı böyle idi. Söylemekle ve
yazmakla anlatılacak olanların cevâbları ise,
(İhyâ-ül-ulûm) ve (Kimyâ-yı se’âdet) ve (Minhâc) ve
diğer kitâblarımda uzun uzadıya yazılıdır. Bu
kitâblarımdan oku! Bununla berâber, şimdi de kısaca
yazıyorum.
Allahü teâlânın yolunda yürümek istiyen bir kimseye
evvelâ ne yapmak lâzımdır? diyorsun. Evvelâ Ehl-i
sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim
ecma’în” bildirdiklerine uygun, temiz bir i’tikâd ve
îmân lâzımdır. Bundan sonra, tevbe-i nasûh, ya’nî dahâ
işlememek üzere, günâhlara tevbe etmek, üçüncüsü,
herkes ile halâllaşmak, üzerinde hiçbir mahlûkun hakkı
kalmamak, dördüncüsü, Allahü teâlânın emrlerini
yapacak kadar, islâmiyyeti öğrenmekdir. İslâmiyyeti
bundan fazla öğrenmek, herkese vâcib değildir. Diğer
ilmleri lüzûmu kadar okumalıdır. Bu lüzûm, herkesin
san’atına, mesleğine, ihtisâsına göre değişir. Bunu,
bir hikâye ile dahâ iyi anlayabilirsin.
Hikâye: Şiblî hazretleri “rahmetullahi aleyh” [247-334
Bağdâdda] diyor ki, dörtyüz hocadan ders okudum.
Bunlardan dörtbin hadîs-i şerîf öğrendim. Bütün bu
hadîslerden bir dânesini seçip kendimi ona uydurdum,
diğerlerini bırakdım. Çünki, kurtuluşu ve se’âdet-i
ebediyyeye kavuşmağı bunda buldum ve bütün nasîhatleri
hep bunun içinde gördüm. Seçdiğim hadîs-i şerîf şudur:
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bir
Sahâbîye buyuruyor ki: (Dünyâ için, dünyâda kalacağın
kadar çalış! Âhıret için, orada sonsuz kalacağına göre
çalış! Allahü teâlâya, muhtâc olduğun kadar itâ’at et!
Cehenneme dayanabileceğin kadar günâh işle!).
23 — Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, sana lüzûmundan
dahâ çok ilm lâzım değildir. Çünki, ilmi çok öğrenmek
farz-ı kifâyedir. Farz-ı ayn değildir. Bu işi,
başkaları yaparak senin yükünü almışlardır. Aşağıdaki
hikâyeyi okursan, bunu iyi anlarsın:
Hikâye: Hâtim-i Esam [Belhde tevellüd, 237 [m. 852] de
Tirmüzde vefât etdi] Şakîk-i Belhînin [174 de vefât
etdi] talebesinden idi. Birgün Şakîk-i Belhî kendisine
sordu: Ne kadar zemândır buraya geliyor, beni
dinliyorsun? Otuzüç sene. Bu kadar zemân içinde benden
ne öğrendin, neler istifâde etdin? Sekiz şey istifâde
etdim, dedi. Şakîk, bunu duyunca yazıklar olsun sana
ey Hâtim! Bütün zemânımı sana harcadım, senin ise,
sekiz şeyden fazla istifâden olmamış, diye çok üzüldü.
Hâtim dedi ki: Ey hocam, doğrusunu istiyorsan,
böyledir. Bundan fazlasını da zâten istemem. Bana bu
kadar yetişir. Çünki, iyi biliyorum ki, dünyâda,
âhıretde felâketlerden kurtulup se’âdet-i ebediyyeye
kavuşmak, bu sekiz bilgi ile olacakdır, dedi. Hocası,
söyle! Bunları ben de anlıyayım! dedi.
Hâtim dedi ki: Birincisi, insanlara bakdım, herkes,
bir şeyi seçmiş gördüm ve bu sevgililerin çoğu, onlara
ölüm yatağına kadar, ba’zıları öldüğü vakte kadar,
ba’zıları da, mezâra girinceye kadar, arkadaşlık
ediyor ve sonra onları yalnız ve zevallı olarak
bırakıp ayrılıyorlar, gördüm. Onunla berâber kimse
mezâra girmiyor, derd ortağı olmuyor. Bu hâli görünce,
düşündüm ve kendime dedim ki, dünyâda öyle bir dost
seçmeliyim ki, mezâra benimle gelsin, bana orada
arkadaşlık etsin. Aradım, taradım, Allahü teâlâya
yapılan ibâdetlerden başka böyle sâdık bir sevgili
bulunmadığını gördüm. Dost olarak onları seçdim ve
onlara sarıldım.
Şakîk, bunu duyunca, çok güzel yapmışsın yâ Hâtim, çok
doğru söylüyorsun, ikinci fâideyi de söyle, anlıyayım,
dedi.
Hâtim dedi ki: Ey Hocam! İkinci fâidem: İnsanlara
bakdım, herkesi, arzûları, keyfleri peşinde koşuyor,
nefsin şehvetleri arkasında yürüyor gördüm ve bir
âyet-i kerîmenin şu meâl-i âlîsini düşündüm: (Allahü
teâlâdan korkarak nefslerine uymıyanlar, elbette
Cennete gideceklerdir). Çok düşündüm. Kur’ân-ı kerîmin
başdan başa doğru olduğunu, bilgilerimle,
tecribelerimle, aklımla, vicdânımla anladım ve tâm
inandım. Nefsimi düşman bilerek, ona aldanmamağa karar
verdim ve arzûlarını, şehvetlerini yapmadım. Nihâyet
teslîm olarak, ibâdetlerden kaçan o nefsin, şimdi
Allahü teâlâya itâ’ate koşduğunu, şehvetlerden
vazgeçdiğini gördüm. Şakîk bunları işitince, Allah
sana iyilikler versin, ne güzel yapmışsın, üçüncü
fâideyi de söyle dinliyeyim, dedi.
Hâtim dedi ki, üçüncü fâidem, herkes dünyâda bir
sıkıntıya girmiş, dünyâlık toplamağa uğraşıyorlar,
gördüm, sonra bir âyet-i kerîmenin şu meâl-i şerîfini
düşündüm: (Dünyâ malından, sarıldığınız, sakladığınız
her şey, yanınızda kalmıyacak, sizden ayrılacakdır!
Ancak Allah rızâsı için yapdığınız iyilikler ve
ibâdetler sizinle berâber kalacakdır!) Dünyâ için
topladıklarımı, Allah yolunda harcadım, fukarâya
dağıtdım! Ya’nî bâki kalmaları için, Allahü teâlâya
ödünç verdim! Şakîk-i Belhî “kaddesallahü teâlâ
sirrehül’azîz” ne güzel yapmışsın ve ne güzel
söylüyorsun yâ Hâtim, dördüncü fâideyi de söyle
dinliyeyim, dedi.
Hâtim “rahmetullahi teâlâ aleyh” dedi ki, dördüncü
fâidem, insanlara bakdım, herkesin başkalarını
beğenmediğini gördüm. Buna sebeb, birbirlerine hased
etmeleri olduğunu, birbirlerinin mevki’lerine, mallara
ve ilmlere göz dikmeleri olduğunu anladım ve bir
âyet-i kerîmenin şu meâl-i âlîsine dikkat etdim:
(Dünyâdaki maddî, ma’nevî bütün rızklarını aralarında
taksîm etdik.) Herkesin ilm, mal, rütbe, evlâd gibi
rızklarının dünyâ yaratılmadan evvel, ezelde taksîm
edildiğini, kimsenin elinde bir şey olmadığını ve
çalışmağı, sebeblere yapışmağı emr etdiğinden, Ona
itâ’at etmiş olmak için çalışmak lâzım geldiğini ve
hased etmenin büyük zararlarından başka, zâten
lüzûmsuz olduğunu anladım ve Allahü teâlânın ezelde
yapdığı taksîme ve çalışınca Rabbimin gönderdiğine
râzı oldum ve bütün müslimânlarla sulh üzere olup,
herkesi sevdim ve sevildim. Şakîk bunları duyunca, ne
iyi yapmışsın ve ne iyi söylüyorsun; beşinci fâideyi
de söyle dinleyeyim yâ Hâtim! dedi.
Hâtim dedi ki, beşinci fâidem: İnsanlara bakdım,
birçoklarının insanlık şerefini, kıymetini, âmir,
müdîr olmakda, insanların kendilerine muhtâc
olduklarını ve karşılarında eğildiklerini görmekde
zannetdiklerini ve bununla iftihâr etdiklerini,
öğündüklerini gördüm. Ba’zıları da, kıymet ve şeref,
çok mal ve evlâd ile olur sanarak, bunlarla iftihâr
ediyorlar. Bir kısmı da, insanlık şerefi, malı, parayı
insanların hoşuna gidecek, herkesi eğlendirecek
yerlere sarfetmekdir, sanarak, Allahü teâlânın
emretdiği yerlere ve emretdiği şeklde harc edemiyorlar
ve bununla öğünüyorlar gördüm ve bir âyet-i kerîmenin
şu meâl-i âlîsini düşündüm: (En şerefliniz ve en
kıymetliniz, Allahü teâlâdan çok korkanınızdır).
İnsanların yanıldıklarını, aldandıklarını anladım ve
takvâya sarıldım. Rabbimin afvına ve ihsânlarına
kavuşmak için, Ondan korkarak islâmiyyetin dışına
çıkmadım, harâmlardan kaçdım. Şakîk bunları işitince,
ne güzel söylüyorsun, altıncı fâideni de söyle, dedi.
Hâtim dedi ki, altıncı fâidem: İnsanlara bakdım.
Birbirlerinin mallarına, mevki’lerine ve ilmlerine göz
dikerek, fırka fırka, parti parti ayrılarak,
birbirlerine düşmanlık etdiklerini gördüm ve bir
âyet-i kerîmenin şu meâl-i âlîsini düşündüm: (Sizin
düşmanınız şeytândır. Ya’nî, sizi, Allah yolundan,
müslimânlıkdan ayırmak için uğraşanlardır. Bunları
düşman biliniz). Kur’ân-ı kerîmin doğru söylediğini
bildim ve şeytânı ve onun gibi müslimânlarla
uğraşanları düşman bilip, sözlerine aldanmadım, onlara
uymadım. Onların tapındıklarına tapmadım. Allahü
teâlânın emrlerine itâ’at etdim. Ehl-i sünnet
âlimlerinin gösterdiği yoldan ayrılmadım. Kurtuluş
yolunun, doğru yolun, yalnız Ehl-i sünnet yolu
olduğuna inandım. Nitekim, bir âyet-i kerîmenin meâl-i
âlîsi: (Ey Âdem oğulları! Şeytâna tapmayınız, o sizin
en belli düşmanınızdır, diye, sizden söz almadım mı
idi, bana itâ’at, ibâdet ediniz! Kurtuluş yolu, ancak
budur)dır. Onun için, müslimânları aldatmağa
uğraşanları dinlemedim. Muhammed aleyhisselâmın yolunu
gösteren Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından
ayrılmadım deyince, Şakîk; ne güzel yapmışsın, yedinci
fâideyi de söyle, dedi.
Hâtim dedi ki, yedinci fâidem: Herkes yiyip içmek,
para kazanmak için uğraşıyor. Bu yüzden harâm ve
şübheli şeyleri de alıyorlar ve zillete, hakâretlere
katlanıyorlar. Bir âyet-i kerîmenin şu meâl-i âlîsini
düşündüm. (Allahü teâlâ tarafından rızkı gönderilmiyen
yer yüzünde bir canlı yokdur.) Kur’ân-ı kerîmin
elbette doğru olduğunu ve o canlılardan biri olduğumu
bildim. Rızkımı göndereceğine söz verdiğine, elbette
göndereceğine güvenerek Onun emretdiği gibi çalışdım
deyince, Şakîk, ne iyi yapmışsın ve ne iyi
söylüyorsun, sekizinci fâideyi de söyle, dedi.
Hâtim dedi ki, sekizinci fâidem: Herkesin, bir kimseye
veyâ bir şeye güvendiğini gördüm. Ba’zıları
altınlarına, mal ve mülküne, ba’zıları san’atına ve
kazancına, ba’zıları mevki’ ve rütbelerine, ba’zıları
da kendi gibi bir insana güveniyor. Bir âyet-i
kerîmenin şu meâl-i âlîsini düşündüm: (Allahü teâlâ,
yalnız kendisine güvenenlerin her zemân imdâdına
yetişir.) Her zemân ve her işimde yalnız Allahü
teâlâya güvendim. O emr etdiği için çalışdım,
sebeblere yapışdım. Fekat yalnız Ondan istedim.
Şakîk, bu sözleri işitince, yâ Hâtim! Allahü teâlâ,
her işinde imdâdına yetişsin! Hazret-i Mûsânın
Tevrâtına, hazret-i Îsânın İncîline, hazret-i Dâvüdün
Zebûruna ve hazret-i Muhammed aleyhimüssalevâtü
vesselâmın Fürkânına bakdım. Bu dört kitâbın bu sekiz
temel üzerinde bulunduğunu gördüm. Bunlara uyanlar, bu
dört kitâba uymuş, emrlerini yapmış olurlar, dedi.
Yoksa bosuna yazm1s olursunuz.Benden söylemesi.
Sonra okadar uzun yazarsaniz,yine okunmazs1n1z.Cünkü burda bir siz yok onlarca insan vard1r.Hepsi yaz1 yazmakta.
K1ymetli Dervis arkadas1m.
Genclerden yazdiklarindan anlayamayacaklar1n1 bilmemen biraz tuhaf.
Bana öyle geliyorki,ister anlas1ls1n ister anlas1lmas1n ben böyle yazar1m diyeceksiniz.O sizin taktiriniz tabi.
Yaz1lar1n1zda agdaya fazla yer vermisiniz.Fazla agda mide bulandiriyor.
Kac1nsan1z iyi olur san1r1m.
Benimkisi acizana bir öneri,burda isteyen istedigi gibi yazmakta serbesttir.
Son günlerde heryerde bundan bin sene önce yapılmış bir İslam devrimi yani Mutezile ve onu yerle bir eden bir islam sufisi olan Gazzali konuşuluyor. Gazzali şöyleydi, Gazzali böyleydi...Bilen bilmeyen konuşuyor. Peki Gazzali aslında kimdi? Felsefesi neydi? Ne yapmaya çalıştı? Ve ne yaptı?
Eğer bu ülkede Gazzali tartışması açılacaksa, Gazzali ‘nin (1058-1111) kim olduğu, felsefesi, neleri savunduğu tam olarak incelenmelidir.
Kısaca özetlemek gerekirse; Gazzali, İslam’da usçu Mutezile yani “İslamda usçuluk” çizgisinin egemen olduğu bir ortamda doğmuş (Mutezile’ye ayrıca değineceğim) , Mutezile çizgisinde bir eğitim ve öğretim almış, dolayısıyla Mutezile düşüncesini en ince ayrıntılarına dek bilen, başlangıçta kendisi de Mutezile görüşünü benimseyen ve bu dğrultuda yapıtlar veren bir düşünür olarak tanınmış ve önemli görevlerde bulunmuştur. Gazzali’nin Mutezile çizgisinden sapmadan önce Makasıd el Felasife (Düşünürlerin Amaçları) adlı kitapta (1905) , en küçük bir Mutezile karşıtlığı görülmediği için , bu yapıtı Logica et Philosophia Al-Gazeli’s Arabis adıyla Latince’ye çeviren Gundissalinus, Gazzali’yi İslam’da resmi görüş olan Mutezileciliğin bir sürdürücüsü olarak nitelemiştir. Gazzali daha sonra yazdığı Mi’yar el-İlm adlı kitabında da (1099) Aristoteles’in mantığını (usyürütme yasalarını) benimsemiş bir düşünür kimliğiyle, Aristoteles’i öven ve öğreten bir yazar olarak karşımıza çıkıyor. Gazzali bu yapıtında Aristo mantığı dışında başka yöntemler aranmasına karşı çıkmakta, Aristoteles’in usyürütme yöntemini biricik doğru yöntem olarak savunmaktadır. Gazzali bu usçu-bilimci yapıtları yazdıktan sonra, bir bunalım geçirerek 11 yıl kabuğuna çekilmiş, kendini tasavvufa vermiş (Bkz Gazzali, “Vasiyetname”) ve bu sırada o güne dek savunduğu tüm usçu-bilimci görüşleri gözden geçirip, usavurma ve usyürütmenin bir kişiyi dinden çıkartabileceği yargısına vararak (Bkz Gazzali, “El Munkızı Mined Dalal”) dini usun denetimi altından çıkartıp, usu dinin denetimi altına sokmak üzere bir kitap yazmıştır: Tehafüt ül-Felasiye (Filozofların tutarsızlığı) ...
Usyürütmenin dinsel inançları olumsuz yönde etkilediği görüşü, Gazzali’nin bu kitabından önce Mutezile’ye karşı savaş veren kişilerce pek çok kez ortaya atılmıştı kuşkusuz. Ancak onların Gazzali’den önceki yüzyıllarda usçuluğa karşı yönelttikleri eleştiriler, kendileri, eleştirdikleri usçuluğu iyi bilmediklerinden ötürü usçuların yanıtlarıyla boşa çıkarılmış, böylece us karşıtı gericiliğin toplumu derinden etkilemesi önlenebilmiştir.Gelgelelim Gazzali, kendisi yaşamının büyük bir bölümünü usçu yapıtlar vererek geçirmiş, kendisi usçuluktan gelme bir düşünür olduğu için, onun tüm ayrıntılarını bildiği usçuluğa karşı en ince ayrıntılara dek işleyen eleştirisi, öncekiler gibi etkisiz kalmamış; bir usçunun usçuluğa yönelttiği eleştiriler olması nedeniyle sarsıcı olmuş; usçuluk karşıtı gericileri kuramsal açıdan donatıp güçlendirmiştir. Sonuçta gericiler, usçularla giriştikleri tartışmalarda bir usçuluk döneği olan Gazzali’nin kitabındaki savları kullanarak Müslümanları usçuluğun dine karşıt bir tutum olduğuna inandırabilmiş, toplumda usçuluğu dinsizlikle bir tutanların sayısını arttırabilmiş (günümüzde, ülkemizde bu yapılmaya çalışılıyor, mantıkla hareket edenler dinsiz olarak damgalanıyor, buna Cumhuriyetçiler ve laikler de ısrarla dahil ediliyor) süreç içersinde usçuluğun adını dinsizliğe çıkararak, onu müslümanların gözünden düşürebilmiş ve giderek halifeler bile eğer usçuluğa karşı bir tutum almayacak olurlarsa toplumun gözünde inandırıcılıklarını yitirecekleri bir duruma düşmüşler ve bu da Gazzali’den bir iki kuşak sonra Müslüman toplumların çok güçlü bir usçuluk karşıtı gerici akıma sürüklenmesine neden olmuştur. (Benzerlik: Bizim parti liderlerinin dine şirin görünme çabası ,cemaatle kılınan namazlar, her mitingde boğazlanan kurbanlar, öpülüp alına konan Kuranlar, tarikatlara göz yumulması,vs)
O dönemin dinamiğine baktığımızda Gazzali’nin hidayete erip, usçuluktan 180 derece dönmesinin; sufiliğe , dinciliğe geçişinin, “Din elden gidiyor” diye çırpınmasının durup dururken olmadığını görürüz.
Gazzali’nin döndüğü yıllar çok ilginç biçimde, Haçlı ordularının Gazzali’nin yaşadığı Bağdat’ın yakınlarına dek geldiği yıllardır. Haçlılar Bağdat’a yaklaşmış, Suriye’de, Filistin’de, Kudüs’te Haçlı bayrağı dalgalanıyor; gelgelelim Müslümanlar toparlanıp Haçlı ordusunu püskürtecek bir ordu dahi toparlayamıyorlardı.
(Kutsal) Haçlı ordularının saldırısıyla karşılaştıkları sırada Müslümanlar yeryüzünde bilimin öncüsü durumundaydılar. Nasıl oluyordu da bilimin öncüleri, bilim düşmanı Haçlılara karşı savaş alanında karşı koyamıyordu? Bunu sadece Müslümanlar arasındaki bölünmeyle açıklamak yeterli miydi?
O dönemde Papazlar kışkırtıcı söylevler çekerek Hristiyanları savaş alanına kolayca sürebilirlerdi. Çünkü aynı zamanımızda bazı ülkelerde yaşanan İslam skolastiği gibi, o çağlarda kutsal güçler Kilise’nin elindeydi, cennete gitme ameli de Papazların icazeti ile olmakta ve dolayısıyla onların gösterdiği her savaşa gözü kapalı girilmekteydi. Hristiyan yığınlar usçu düşünceden oldukça uzak, kolayca kandırılabilen bilgisizler sürüsü durumundaydı, Hristiyan devletlerin ve Kilisenin de istediği buydu. Buna karşılık bilim ve düşün alanında ulaştıkları üstün düzey ve ellerinde biriken varsıllık, Müslümanları gözü kapalı ölüme koşmaktan alıkoyuyordu. Varsıllık içinde yüzen Müslümanların savaşa gitmekle yitirecekleri pek çok dünya nimetleri vardı. Bu yüzden canları tatlıydı. Varsıllık onları savaşçılıktan uzaklaştırmıştı. Bana dokunmayan Haçlı bin yıl yaşasın düşüncesindeydiler. Bu yüzden Şam Haçlıların eline geçince duyarsız kalmışlardır. Müslüman komutanlar Haçlılara karşı koyabilmek için Haçlı askerleri gibi coşkuyla savaş alanına atılacak, gözü kapalı ölüme koşacak Müslüman askerlere gerek duyuyorlardı. Ancak, ellerinde böyle müslümanlar yoktu pek... Haçlılar tarikatlarda örgütlüydüler ve tarikatlarda beyinleri yıkanıp, Tanrı’ya ulaşmak için dünya nimetlerinden el etek çekerek din uğruna ölüme gitmek anlayışıyla donatılıyorlardı. 827’den 1100’e dek yaklaşık 300 yıl boyunca (Mutezile dönemi) usçu eğitimden geçen Müslümanlarsa, nedenini niçinini anlamadan kışkırtıcı söylevlerle ölüme gönderilemeyecek denli bilgili ve sorgucu bir yığın oluşturuyordu. Haçlıların kovulabilmesi için Müslüman yığınların usçuluktan uzaklaştırılması, tıpkı Haçlı askerleri gibi beyinlerinin yıkanması gerekiyordu.
İşte bu sahnede Gazzali göze çarptı, yazdığı eserle öne çıktı ve yeniden keşfedildi!
Böylece Gazzali mezhep kavgalarına son verip halkı Haçlılara karşı din birliğine çağırmakla görevlendirildi ve DEVLET Gazzali’ye aldığı usçu eğitim öğretim nedeniyle kolayca savaşa sürülemeyen halkı, usçuluktan uzaklaştırıp sorgusuz sualsiz savaşa atılabilecek bir din anlayışıyla yoğurma görevini verdi.
Haç’ın karşısına Hilal’i dikmek... İşte Haçlı saldırıları, mezhep çatışmalarından bunalan devletin Gazzali’ye verdiği görev buydu. Bu görev devletçe Gazzali’ye verildi çünkü Gazzali, bu iş için biçilmiş kaftandı. On yılı aşkın bir süre önce, üçyüz yıl boyunca yürürlükte olan usçu yönetime karşı çıkan Gazzali, “halkı dinden soğutuyor” dediği usçuluğa karşı İhya-i Ulum ud-Din (Din bilimlerinin diriltilmesi) adlı bir kitap yazmıştı. Yazdığı kitabın adı dahi dinin ölmüş olduğu saptamasını içeren Gazzali, üçyüz yıl boyunca etkili olan usçu eğitim ve öğretimin, Müslümanların din duygularını öldürdüğünü (dolayısıyla us ile dinin bir arada ele alınamayacağını) saptıyor, usçuluğun denetimi altından kurtarılmadıkça dinin dirilemeyeceğini savunuyordu. Gazzali bu kitabı yayınladığı sırada yönetime egemen durumda bulunan usçu Müslümanlar çok sert tepkiler gösterdiler. Tepkiler Bağdat’tan İspanya’ya dek yayıldı. Gazzali’nin bu us karşıtı görüşlerine karşı al-İmla fi’l-radd an al-İhya adlı bir kitap yayınlandı ve Magrib kadısı İyaz, Gazzali’nin kısaca İhya diye anılan kitabının yakılmasına karar verdi. Magrib’li Şeyh Abu’l Hasan İbn Hirzihim, Gazzali’nin usçuluk karşıtı bu kitabının toplatılmasına gayret gösterirken, Magrib sultanı Tasfin, Gazzali’nin tüm yapıtlarını toplatıp yaktırdı. Tanrı’ya ancak Tasavvufçuların us dışı yöntemleriyle ulaşılabileceğini savunan Gazzali’ye Bağdat’taki usçu müslüman düşünürler de çok sert tepki göstermişlerdi. Özellikle tasavvufçuluğa kökten karşı olan İbn el-Cavzi, İ’lam al-ahya bi galat al-ihya adlı bir kitap yayımlayarak Gazzali’nin us karşıtı gerici görüşlerine cevap verdiği gibi, Bağdat’taki diğer usçu müslüman yazarlar da, Tanrı’ya ulaşmak için dönerek sema yapılmasını ve zikr ayinlerine katılanların kendilerinden geçip elbiselerini parçalamasını savunan Gazzali’ye öfkeyle saldırmışlardır. Gazzali, kişinin dünya işleriyle ilgisini kesmesini dinsel erdemin en yüce amacı olarak gösterip bu doğrultuda bir köşeye çekilerek yalnız başına karanlıkta oturmayı dinin bir koşulu olarak sunuyor ve Tanrı katındaki bilgilere usçu eğitim öğrenimle değil, tasavvufçuların sema ve zikr gibi kendinden geçme yöntemleriyle ulaşılacağı inancını yayıyordu ki, bütün bunlar usçu Müslümanları çileden çıkartmış, eleştiri yağmuruna tutulan Gazzali toplum içine çıkamaz bir duruma gelmişti.. Ta ki, Haçlı orduları Bağdat kapısına gelip dayanana ve Gazzali’nin fikriyatına devlet ihtiyaç duyana kadar. Bu durumda Gazzali’yi en sıkı eleştiren kadılar, şeyhler bile, çarkederek onu bağırlarına basmayı yeğlediler. Gün böyle bir gündü. Saldırgan Haçlı gericiliği, Bağdat yönetimini Gazzali gericiliğine sarılmaya itmiş; Avrupa’da nasıl papazlar Hristiyanları us karşıtı din duygularını bileyerek dolduruşa getirip Haçlı orduları kurarak Müslümanların üzerine saldırtmışlarsa, saldırıya uğrayan Müslüman devletler de kendi halklarını us karşıtı Müslümanlık yorumlarıyla dolduruşa getirip Haçlılara karşı kullanmak gereksinimini duymuşlardır. Böylece Mutezile Partisi’nin üç asırlık usçu Müslümanlık çizgisi, Bağdat yönetimi ve onun bağımlı olduğu Selçuklu Sultanı’nca 1105’te terkedilmiş; Gazzali’nin usçuluk karşıtı gerici Müslümanlık anlayışı, 1105-1107’den sonra İslam’da resmi devlet ideolojisi olmuştur.
Gelelim benim bu yazıyı yazma nedenime: İlk olarak son günlerde oldukça sık anılan ve anti-usçuluğun sembolü sayılarak sürekli gündeme getirilen Gazzali’nin kim olduğunu , yaşadığı çağdaki olaylarla kıyaslamalı olarak dile getirmek istedim ki yukarıda bunu başardığımı düşünüyorum.
İkinci olarak Sayın YÖK başkanının Gazzali ile İbn Rüşd’ü birbirine rakip gösteren talihsiz beyanatında haddim olmayarak ufak bir düzeltme yapmak istedim. Bana göre fikir doğru ancak söylem yanlıştı. Anti-usçuluk ve anti-bilimsellik sembolü olan Gazzali’ye karşıt olarak İbn Rüşd değil Ömer Hayyam çıkarılmalı ve örneklemeler buna göre yapılmalıdır. Ömer Hayyam ülkemizde sadece bir şair – hiciv ustası olarak tanınmasına rağmen aslında Gazzali ile aynı yıllarda, Gazzali ile aynı yerde, Horasan yöresinde Nişabur kentinde doğmuş bir bilim adamıydı. Büyük bir alimdi. Hüccetülmülk (Yönetimin kılavuzu) sanıyla anılıyordu. Gazzali ile çağdaş ve arkadaştı. Selçuklu sultanı Celaleddin Melik Şah döneminde, vezir Nizamülmülk gözetiminde bir bilimsel takvim oluşturmakla görevli bilginler kurulunda en önemli üç addan biri oydu. Cebir, geometri ve Euklides’i açımladığı kitaplarının yanısıra başka yapıtları da vardı. Gazzali’nin topluma egemen kılmaya çalıştığı Sufi Müslümanlığa kökten karşıydı. Gazzaliciliğe kökten karşı olduğu yazdığı pek çok dörtlüğünde açıkça görülmektedir; Örneğin:
Ey kara cübbeli!... Senin gündüzün gece.
Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere
Onlar Yaradan’ın sanatı peşindeler
Senin aklın fikrin abdest bozan şeylerde!...
Hayyam’ın Gazzali ile savaşımda yeğlediği yöntem onu kendi ilkeleriyle yargılamak, başkalarını dinsizlikle suçladığı ölçütler kendisine uygulandığında kendinin de dinden çıkmış sayılacağını göstermek olmuştur. Gazzali’nin usu ve usçuluğu kişiyi dinsizliğe götüren bir yol olarak karalaması, usçu bir bilgin olan Hayyam’a usu (akılcılığı) savunan şu dizeleri yazdırtmıştır:
Kim yüreğini uydurduysa aklına,
Bir anını yitirmedi bu dünyada;
Ya Tanrı uğruna emek verdi candan
Ya rahatını aradı buldu şarapta.
Yaşamını akla uydurman gerekir,
Ama bilmezsin akla uygun olan nedir?
Bereket eli çabuktur Zaman Usta’nın,
Başına vura vura sana da öğretir.
Akılla bir konuşmam oldu dün gece;
Sana soracaklarım var, dedim;
Sen ki her bilginin temelisin,
Bana yol göstermelisin.
Hayyam, Gazzali’nin savunduğu kendinden geçmeci sofiliği “kuru sarhoşluk”; şarap içmeyi ise “yaş,sulu sarhoşluk” olarak niteliyor ve eğer sarhoş olmak bir dinsel suçsa ve sarhoşlar din kuralları uyarınca cehenneme gideceklerse; zikirlerle ve semalarla kendilerinden geçip “kuru sarhoşluk” ettiklerine göre sufilerin de yerlerinin cehennem olması gerektiğini anımsatıyor. Hayyam, alay konusu ettiği sufilerin, Gazzali’nin kendisi gibi usçu bilginlere “sapık”, kötü kişi, vs. demelerine de şöyle yanıt veriyor:
Dünya üç beş bilgisizin elinde
Onlarca her bilgi kendilerinde
Üzülme eşek eşeği beğenir
Hayır var sana kötü demelerinde.
Seccadeye tapanlar eşek değil de nedirler?
Riya çamuru yüklenir de gezerler.
İşin kötüsü din perdesi altında bunlar,
Müslüman geçinirken gavurdan beterdirler.
Sonuç olarak inanıyoruz ki, ümmetçi kalemlere biraz mürekkep ve yobaz dillere koz kazandıran YÖK başkanı bu hatasını bundan sonra yeni söylemlerle telafi edecektir. Sayın başkanın ne demek istediğini çok iyi anlıyor ve şöyle ifade ediyorum: “Anti-usçuluğun usçu eğitim önüne geçmesine, Gazzali zihniyeti’nin Ömer Hayyam zihniyetini yenmesine karşıyız ve her zaman da karşı olacağız.”
Son olarak biraz Gazzali’nin o (yobaz)dillere destan ve pelesenk olan müthiş(!) felsefesini açıklamaya çalışayım...Usçuluk kötüdür, usyürütmek kötüdür, sorgulamak kötüdür, düşünsel tartışmalara girmek kötüdür ve bunlar kişiyi dinden çıkarır diyor Gazzali... Herşeyi Tanrı’ya bağlıyor ve “Tanrı iki kere ikiyi dört ettirir, iki kere iki elhamdülillah dört eder” diyor.
Gazzali felsefesi “Allahçı felsefe” dir. Buna göre Allah’ın olmadığı hiçbir alan veya olay yoktur. Allah herşeyin sebebi ve sonucudur. Sözlerime örnekler vereyim:
Diyelim ki başınız ağrıdı ve aspirin aldınız, başağrınız geçti. Bunu söyleyemezsiniz yani: “Başım ağrıdı, bir aspirin içtim geçti” diyemezsiniz. Haşa! Kafir olursunuz. Doğrusu : “Başım ağrıyordu, Allah’ın inayetiyle bir aspirin aldım ve Allah sayesinde başağrım geçti” demeniz gerekir. Anladınız değil mi? Buna göre, artık kafir olmamak için bir alıştırma yapalım ve yanlış-doğru cetveli oluşturalım:
“Diplomamı aldım.”Dersek kafir oluruz.
Doğrusu: “Allah sayesinde diplomamı aldım.” Demeliyiz.
“Sodyum’un atom ağırlığı 23 dür.” Dersek kafir oluruz.
Doğrusu: “Sodyum’un atom ağırlığı Allah sayesinde 23 dür.” Demeliyiz.
“Bugün hava 30 derece olacak.” Dersek kafir oluruz.
Doğrusu: “Bugün Allah havayı 30 dereceye ısıtacak.” Demeliyiz.
“Bulutlu gök yüzü seni görünce aydınlandı.” Dersek kafir oluruz.
Doğrusu: “Bugün hava bulutluydu, Allah sayesinde seni gördüm, sıkıntım geçti.” Demeliyiz.
“Yüksek yerlerde hava basıncı azdır.” Dersek kafir oluruz.
Doğrusu: “Yüksek yerlerde Allah’ın izniyle ve Allah sayesinde hava basıncı azdır.” Demeliyiz.
“Hükümet kriz yarattı.” Dersek kafir oluruz.
Doğrusu: “Allah’ın izniyle hükümetimiz yeni bir kriz daha yarattı.” Demeliyiz.
“ Yeni IMF yardımı geldi.” Dersek kafir oluruz.
Doğrusu: “Derviş pardon Allah sayesinde yeni IMF yardımı geldi.” Demeliyiz.
“Biraz ishal olmuşum.” Dersek kafir oluruz.
Doğrusu: “Allah sayesinde biraz ishal oldum.” Demeliyiz.
“Yemeğin dibi tuttu.” Dersek kafir oluruz.
Doğrusu: “Allah’ın izniyle yemeğin dibini tutturduk.” Demeliyiz.
Yani, kısaca, her sözümüzde inşallah, maşallah, fesüphanallah, maazallah gibi kelimeler kullanmalıyız. Böylece kafir olmaktan bir nebze kurtuluruz inşallah.
Teşbihte hata olmazmış , kusurumuz varsa Allah’ın izniyle hoşgörürsünüz artık. Ne de olsa bu satırları bana Allah yazdırdı! Bir hikmeti mutlaka vardır.
Bu felsefenin en iyi uygulayıcılarından biri olan İBDA-C terör örgütü Metris cezaevini cephane ambarına çevirirken, İBDA-C militanları kendi elleriyle yaptıkları kurşunların üzerine şöyle yazdılar: “Bu kurşunu ben atmadım , Allah attı!”
Allah, Allah!
Gazzali felsefesini sevmeye başladım galiba. Yap, et , sonra ben yapmadım Allah yaptı de!