İstanbul Barosu'nun düzenlediği ve azınlıklar sorununun en geniş şekliyle işlendiği iki günlük sempozyumda dikkat çeken tebliğler sunuldu. Bu tebliğlerden biri de Av. Fethiye Çetin'inindi, sayın okurlarımıza bu tebliğin tamamını yayınlıyoruz.
Bildirinin başlığı 28 Aralık 1988 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan "Sabotajlara karşı koruma Yönetmeliği"nden alınmıştır. Dönemin Bakanlar Kurulunca hazırlanan bu yönetmeliğin, "Sabotajlarla İlgili Genel Bilgiler" başlıklı bölümünün 5. maddesinde kimlerin sabotaj yapabilecekleri saptanmış(!) ve bunlar maddeler halinde sıralanmış. "Sabotaj yapabilecek kişiler"in sayıldığı bu alt başlığın (j) fıkrasında aynen şöyle deniyordu; "Memleket içindeki yerli yabancılar (Türk tebaalı) ve yabancı ırktan olanlar."
"Türk tebaalı" ve "yerli" olsa da "yabancı" nitelemesinden kurtulamayan bu "yabancı ırktan" sabotörler, (malum olduğu üzere) gayrimüslim azınlıklardır. Azınlıkları potansiyel suçlu ve yabancı olarak tespit edip yayımlayan bu anlayış, kamuoyundan ve hukukçulardan hakettiği tepkiyi göstermüyor. 6 Ağustos 1989 tarihli Nokta dergisinde dönemin Devlet bakanı Cemil Çiçek bu tespiti şöyle savunuyor: "Bilerek imzaladım… Yarası olun gocunur."
Yönetmelikler, sonuçta yargı denetimine tâbi olması gereken idari işlemlerdir. Ancak burada dikkati çeken, dönemin bakanları, başbakanı ve cumhurbaşkanı tarafından imzalanan bu yönetmelikte Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan azınlıkların "yabancı", "sabotör" ve "yabancı ırktan" kişiler olarak tanımlanmasıdır. Üzücü tarafı, hazırlanış ve imza sürecinde bu tanıma hiçbir bakanın, bürokratın ya da hukukçunun itirazının olmadığı gibi Devlet Bakanı'nın hukuka ve insan haklarına tamamen aykırı bu saptamayı kabadayı üslubu ile savunmasıdır.
Bu çalışmanın konusunu münhasıran, hukuki açıdan "yabancılık"-"vatandaşlık" statüsü ile yargının ve dolayısıyla hukukçuların azınlıklara bakış açısı ve onları tanımlaması oluşturmaktadır. Hukuki açıdan konuyu tartışacağımız bölüme geçmeden önce "yabancı"lığın sosyolojik, politik açıklaması ile ülkemizdeki "yabancıların" tarihteki konumlarına kısaca değinmekte yarar görüyorum. Azınlıkların, "yabancı, düşman, güvenilmez, potansiyel suçlu" gibi olmusuz imgelerle tanımlanması sosyal bilimcilerin ilgi alanına giriyor. Sosyal bilimcilerin konuya ilişkin kimi saptamaları ise şöyle;
"Mahchester'da yapılan bir toplantıda Zygmunt Baumann 'toplumların oluşmasında yabancı olmanın' da sosyal bir kurgudan geçerek belirlendiği ve her toplumun kendi 'yabancı'larını yarattığı saptamasıyla başladı. Baumann'a göre, toplumlaşma süreci kaçınılmaz olarak 'yabancı olanlar'ın da belirlenmesini beraberinde getiriyor. Bu durumda, 'yabancı'larla toplumun ilişkileri iki şekilde düzenleniyor. Toplum 'yabancı olanı' ya tutuyor, içinde eritiyor ki buna sosyal bilimler dilinde asimilasyon diyoruz, ya da yabancıyı içinden atıyor, dışlıyor."
Her insan belli bir kollektife dahildir ve onun üzerinden tanımlanır… Alman sosyolog Norbert Elias, ulus ekseninde, kollektif kimlik ile birey ilişkisini "sevgi" kavramı ile anlatır. Bu sevgide belirleyici olan başkasını sevmek değildir. Ulusal sevgi, bir kişinin 'siz' diye tanımladığı başka insan grubuna duyduğu değil, "biz" diye tanımladığı bir gruba duyduğu bir sevgidir. Yani kendisini sevmenin bir biçimidir bu sevgi… Fakat işte, bu kendisine dahil olmaktan onur duyduğumuz kollektif kimliktir ki, başka kollektif kimliklerin ortadan kaldırılmasını potansiyel olarak içlerinde taşırlar…
Ortak bir kimlik daima bu kimliğe dahil olmayanların varlığını şart koşar. İşleyen mekanizma şudur; ben kendi dahil olduğum kellektif kimliği tanımlarken… kendime ve grubuma olumlu özellikler yüklerim… Fakat bunu yapmam için de bu olumlu özelliklere sahip olmayan olumsuzun, kötünün varlığını tanımlamam gerekir. Demek ki her kollektif kimlik kaçınılmaz bir dışlama mekanizması ile birlikte işlemek zorundadır. … Kendi kollektif kimliğine karşı bu denli "değer yüklü" bir yaklaşım, buna dahil olmayanları dışlamayı ve aşağılamayı potansiyel olarak bağrında taşır"
"Oysa modern ulus-devletlerin büyük bölümü genelde kollektif kimliğin inkarına, kimi durumlarda ise siyaset altı (ya da siyaset ötesi) bir düzleme gönderilmesine dayanıyor. Özellikle jakoben üniter devlette topluluklar adeta bir potansiyel suçlu olarak görülüyor."
"Kimlikler probleminin hep, bir ötekilik problemi ile birlikte varolduğunu biliyoruz. 'Biz' ve 'Onlar/Ötekiler'. Biz; iyiyi, doğruyu, güzeli, normali, ahlaklıyı, hak olanı temsil ediyoruz, 'Ötekiler'; kötüyü, yanlışı, çirkini, anormali, sapkını, batıl olanı temsil ediyor."
Türk ulusal kimliğinin oluşturulması sürecinde de egemen topluluk kendi yabancılarını tanımladı. Onlara olumsuz imgeler yüklerken kendini yüceleştirdi. Ancak, gayrimüslimlerin yabancılığının Osmanlı'dan gelen tarihsel nedenleri vardı. Burada Osmanlı'da gayrimüslim azınlıkların hukuki statülerine kısaca değinmenin bugüne ışık tutması bakımından önemli olduğunu düşünüyorum. Osmanlı Devleti'nin temeli olan şer'i hukukta halk, din esasına göre iki ana gruba ayrılırdı. Müslümanlar ve Zımmîler. Osmanlı Devleti'nin korumasından yararlanan gayrimüslimlere "Zımmî" adı verilirdi. Din esasına dayalı millet sisteminin bir sonucu olarak İslam milleti (etnik kökenine ve diline bakılmaksızın) vatandaşlık haklarından sınırsız olarak yararlanırken Zımmîler (Ermeni milleti, Rum milleti, Yahudi milleti) sınırlı haklar rejimine tâbi idiler. İslam Hukuku ilkelerinden kaynaklanan bu uygulamaya göre, tam vatandaşlık haklarından yararlanan İslam milleti ile ikinci sınıf vatandaş statüsündeki Zımmîler arasında bir eşitlikten sözetmek mümkün değildi.
Hukuki ve sosyal kısıtlamaların yanında Zımmîler ata binemez, silah taşıyamazlardı. Güvenilmez kişiler olduklarından silah taşıma yasağı yanında askere de alınmazlar ama buna karşılık Cizye adı verilen yıllık bir vergi öderlerdi. Din, vatandaş ve yabancı ayrımında belirleyici kriterdi. Müslümanlar vatandaştı, Zımmîler ise İslamın otoritesini kabul etmeleri ve onları rahatsız etmemeleri koşuluyla tahammül edilen yabancılardı.
1856 Islahat Fermanı ve diğer reform hareketleri ile Zımmîler Osmanlı vatandaşı olarak kabul edildiler ve Zımmîler'in hak ve görevlerde Müslümanlarla eşit olacağı vurgulandı. Ancak, bu düzenlemeleri Müslüman halk tepki ile karşıladı.
"Müminle kâfir farklıydı ve eşit olmaları düşünülemezdi. Müslüman olmayanlara tanınan her yeni hak, İslam Hukuku'na indirilen bir darbe idi. Hz. Muhammed'in Zımmîler için koyduğu hukuki statüye açıkça karşı çıkılmış ve Gayrimüslimlerle Müslimlerin eşitliği ilan edilmişti."
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde Müslüman-Gayrimüslim ayrımı gözetilmeksizin eşit haklara sahip Osmanlı vatandaşı oluşturma girişimleri asla gerçekleşemedi. Çünkü, bu girişimler yürürlükte olan şer'i sistemle bağdaşmıyordu. Yukarıda değinildiği gibi, ülkede yaşayan tüm uyrukların eşitliği ilkesi, İslam kamu hukuk ilkelerine aykırıydı.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile hukuki yapıda eski sistemden tamamen farklı laik, vatandaşların eşitliğini öngören, hukuk devleti prensibini benimseyen bir sistem oluşturuldu. Cumhuriyetin kurucularına göre, eski sistemden tam bir kopuş olarak nitelenen bu sistem de azınlık sorunu açısından uygulamada eskinin devamı olmaktan kurtulamadı.
Eski sistemin temelini oluşturan dinler (millet-i hakime, millet-i sâdıka) hiyerarşisi, ulus-devlet inşa edilirken etnik köken hiyerarşisine dönüştürüldü. Hiyerarşinin tepesinde bulunanlar, yabancı, güvenilmez ve alt statüde saydıkları gayrimüslimlerle eşitliği asla benimsemediler ve kabullenmediler.
Osmanlı'nın son dönemlerinde 1908 ve sonrasında İttihat ve Terakki ile başlayan Türkçülük ve Anadolu'yu Türkleştirme politikaları ulus devletin inşa sürecinin de temelini oluşturdu. Toplumun Türkleştirilmesi amacına yönelik bu politikalar, farklı etnik kökenli Müslüman toplulukların asi-milasyonunu hedeflerken gayrimüslim azınlıklar yönünden dışlanma ve toplumun bu yabancılardan arındırılması bunlardan kurtulmak biçiminde uygulandı. Gayrimüslim, asimile olsa da "dönme" idi ve tüm çabasına rağmen toplum bunu unutmuyor uygulamada, kimi yönetsel işlemlerde (Varlık vergisi uygulamasında) "D" harfi ile fişlenmekten kurtulamıyordu. Bu politikalar ve diğer toplumdan dışlama uygulamaları sonucunda ülkede yaşayan gayrimüslim nüfus önemli oranda azaldı…
Sayıca azalan ve marjinalleştirilen gayrimüslimler, devletle ilişkilerinde ikinci sınıf vatandaşlığa rıza göstermelerine ve devletin tepkisini çekmemek için uysal ve sadık vatandaş olduklarını gösteren çabalarına rağmen "düşman", "yabancı", "hain" olarak görülmekten kurtulamadılar. "Düşman" ve "yabancı" oldukları kendilerine her fırsatta hatırlatıldı ve unutmamaları için bunlar belgelendi. Gayrimüslim azınlıklar yasalar önünde eşittiler, vatandaştılar ama ne yazık ki, toplum, yasa uygulayıcıları, siyasiler, yasa koyucuları ve en önemlisi yargıçlar, hukukçular, bu ilkeleri asla benimsemediler. Osmanlı'nın mirası, millet sistemi, bilinçaltımıza öylesine yerleşmişti ki, en temel hukuki ilkeler gayrimüslimler sözkonusu olduğunda ayaklar altına alındı. Örneğin;
Gayrimüslim vatandaşlar, Nüfus İdarelerinde "Ecanip Defterleri'ne kaydedilirlerdi. Ecanip ecnebinin çoğulu olup yabancılar anlamındadır. Adana İli, Merkez İlçesi, Bucak Köyü nüfusuna kayıtlı Agob'un ve tüm yakınlarının nüfus kayıtları, "Eski esas 28 Ecanip Defter'den çıkarılmıştır.
Bu "Ecanip Defter"ler gösteriyor ki, devlet kendi vatandaşlarını nüfus kütüklerine kaydederken onları ayrı kategorilerde sınıflandırıp ayrı defterlere kaydetmekle kalmamış bir de gayrimüslim vatandaşlarını kaydettiği bu defterleri, Ecanip yani "Yabancılar Defteri" olarak adlandırmış. Bu defterlerin hangi yıllarda düzenlendiğini tam olarak araştıramadık. Adından ve elimizdeki belgeden Osmanlı'nın son dönemleri ile cumhuriyetin ilk dönemlerinde uygulamada olduğunu sanıyoruz. Bu uygulamanın cumhuriyetten sonra kaldırdığını savunacak olanlara 1939 yılında Alemdar Nüfus İdaresince düzenlenmiş bir nüfus hüviyet cüzdanı ile cevap vermek istiyorum.
Çok genç olmayanlar hatırlayacaklardır, yakın zamanlara kadar kullanılan defter biçiminde nüfus hüviyet cüzdanlarımız vardı. Bu kimlik belgelerinde matbu olarak kimlik sahibinin "Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olarak nüfus kütüğünde kayıtlı" olduğu yazılırdı. Ancak bu vatandaş gayrimüslim ise, elimizdeki örnekte görüldüğü gibi nüfus memuru nüfus kütüğüne kayıtlı olduğu yer bölümüne el yazısı ile "yabancı" sözcüğünü eklerdi.
Hukuksal açıdan yabancı
Bilindiği gibi hukuksal açıdan "yabancı", vatandaş olmayandır. Yabancıların hukuki statüsü vatandaşlıktan tamamen farklıdır. Yabancılar Hukuku, Milletlerarası Hukukun bir parçasıdır. Vatandaşa Yabancılar Hukuku uygulayamazsınız. Vatandaşlık kişiyle bir devlet arasındaki hukuksal bağ anlamına gelir ki, kişinin etnik kökenini göstermez.
Bu en temel hukuki ilkelere göre vatandaşı yabancı olarak nitelendirmeniz ve vatandaşa yabancılar hukuku ilke ve normlarını uygulamanız mümkün değildir, ama; bizim gayrimüslim vatandaşlarımız o kadar yabancıdır ki, hukukçularımız, yargıçlarımız onları "yabancı" statüsünde tanımlayıp onlara yabancılar hukuku normlarını uygularlar.
Kamuoyunda "1936 Beyannamesi" sorunu olarak bilinen ve gayrimüslim vakıflarının 1936 yılından sonra, vasiyet, bağış, satınalma gibi çeşitli yollarla edindikleri malların ellerinden alınması ve eski sahiplerine iade edilmesi uygulamasına ilişkin Yargıtay 1. ve 2. Hukuk Daireleri ile Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları'na değinmek istiyorum. Bu uygulamanın hukuka, ayrımcılık yasağına, mülkiyet hakkına aykırılğı ayrı bir tartışma konusu.
Bu kararlardan sadece konumuzla ilgili alıntılar yapmakla yetineceğim. (Türkçe yazım hataları korunarak alıntılar aynen alınmıştır.)
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 06.07.1971 tarihli ve 4449 E, 4399 K sayılı ilamının gerekçesinde aynen şu cümlelere yer veriliyor; "Görülüyor ki, Türk olmayanların meydana getirdikleri Tüzel kişiliklerin gayrimenkul iktisapları men edilmiştir: Zira, hükmî şahısların fertlere nazaran daha güçlü olmaları itibariyle, bunların iktisaplarının tahdit edilmemesi halinde Devlet'in çeşitli tehlikelere maruz kalacağı ve türlü mahsurlar doğabileceği muhakkaktır. Nitekim bu noktaî nazardan hareket edilerek 2644 sayılı tapu kanununun 35. Maddesi ile (kanunî hükümler yerinde kalmak ve karşılıklı olmak şartıyle yabancı hakiki şahısların Türkiye'de gayrımenkul mallara temellük ve tevasürü) mümkün kılınmış olduğu halde, tüzel kişiler bu imkandan mahrum kılınmışlardır. Esasen Osmanlı İmparatorluğu devrinde de 7 sefer 1284 tarihli kanunla yabancı gerçek kişilere Türkiye'de gayrimenkul iktisap hakkı verilmişken, 1328 tarihli kanunla yabancı tüzel kişiler bundan istisna edilmişlerdir…
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi üyelerinin oybirliğiyle aldıkları bu bozma kararında TC vatandaşlarının oluşturduğu vakıf için, "Türk olmayanların meydana getirdikleri tüzel kişilikler" vurgusu yapıldıktan sonra, yabancı tüzel kişilikler için düzenlenmiş kanun hükümleri, TC vatandaşı tüzel kişi olan azınlık vakıfları için uygulanıyor.
Yargıtay 1. ve 2. Hukuk Daireleri 1971 yılından 1974 yılına kadar aynen bu cümlelerle karar gerekçesi oluşturuyor ve bütün kararlar oybirliği ile alınıyor.
Konu daha sonra Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gidiyor. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 08.05.1974 tarih ve 2/820-505 sayılı kararı ile hukuksuzluğu onaylıyor ve halen tartışılan içtihadını oluşturuyor. Bu kararda da aynen şu cümleler yer alıyor;
Görülüyor ki Türk olmayanların meydana getirdikleri tüzel kişiliklerin taşınmaz mal edinmeleri yasaklanmıştır. Çünkü; tüzel kişiler gerçek kişilere oranla daha güçlü oldukları için bunların taşınmaz mal edinmelerinin kısıtlanmamış olması halinde devletin çeşitli tehlikelerle karşılaşacağı ve türlü sakıncalar doğabileceği açıktır. İşte bu görüşten hareket ederek 2644 sayılı Tapu Kanunu'nun 35. Maddesi ile kanuni hükümler yerinde kalmak ve karşılıklı olmak şartıyla yabancı gerçek kişilerin Türkiye'de satın alma veya miras yolu ile taşınmaz mal edinmeleri mümkün kılınmış olduğu halde, tüzel kişiler bundan yoksun bırakılmışlardır. Esasen Osmanlı İmparatorluğu devrinde de 7 Sefer 1284 tarihli Kanunla yabancı gerçek kişilere, Türkiye'de taşınmaz mal edinme hakkı verilmişken 1328 tarihli Kanunla yabancı tüzel kişiler bundan ayrık tutulmuşlardır."
Görüldüğü gibi bu karar, 2. Hukuk Dairesi kararının aynısıdır. Genel kurul sadece kimi sözcüklerin Türkçe karşılıklarını kullanmış ama ne yazık ki, "Türk olmayanların meydana getirdikleri tüzel kişiler" ile "yabancı" tespiti ve yabancılara uygulanan kanun maddeleri aynen korunmuştur. Ve en önemlisi, bu karar da oybirliği ile alınmıştır.
Yine Yargıtay 1. HD. 24/6/1975 tarih, 3648-6594 tarihli kararında, "yabancıların Türkiye'de mal edinmeleri yasaklanmış olup bu hükümler kamu düzeni ile ilgili olduğu için davalı kurumun bu konudaki yasa dışı işlemine davacı idarenin karşı çıkmasında …kanuna aykırı bir yön yoktur" denmiştir.
Bu karar da oybirliği ile alınmıştır.
Karar düzeltme istemleri üzerine, Yargıtay, 1975 yılında, sözkonusu kararlarda yabancıların Türkiye'de taşınmaz mal edinmelerini yasaklayan yasalardan söz edilmesinin bir yanılgı sonucu olduğunu belirterek kimi tümcelerin düzeltme yoluyla onama ilamından çıkarılmasına karar veriyor. Yargıtay'ın çeşitli dairelerinin ve Hukuk Genel Kurulu üyelerinin yıllarca "yanılgı" içinde kendi vatandaşlarını "yabancı" statüsünde görmeleri ve kararlarını, yabancılara uygulanan kurallarla gerekçelendirilmesi üzücü ve düşündürücüdür.
Yasa koruyucular, uygulayıcılar ve kimi yargıçlar, gayrimüslim azınlıklar sözkonusu olduğunda nedense sık sık "yanılgı"ya düşmektedirler!.. Ancak, bu yanılgılar süreklilik ve yerleşiklik kazanmışsa, bunlara artık "yanılgı" denemeyeceği de açıktır.
625 Sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu'nun 24. maddesi uyarınca, Türkçeden başka dilde öğretim yapan ve yabancılar tarafından açılmış bulunan özel okullarda, kanundaki deyimiyle "Türk" müdür başyardımcısı görevlendirilir. Burada açıkça belirtildiği gibi Türk müdür başyardımcısının atanacağı okullar, yabancılar tarafından açılmış bulunan özel okullardır.
Gerçekten Türkiye'de yabancılar tarafından açılmış, Saint Joseph, Saint Benoit gibi okullar vardır. Yabancılar tarafından açılan ve yabancı dilde öğretim yapan bu okullarda bürokratik işlemlerde kolaylık ve resmi kurumlar ile koordinasyonun sağlanması amacıyla Türk müdür başyardımcısı görevlendirilmesi anlaşılabilir bir uygulamadır. Ancak, anlaşılamayan, TC vatandaşlarınca açılan ve TC vatandaşlarının öğretim gördüğü, TC vatandaşları öğretmenlerince eğitim ve öğretim faaliyeti yürütülen Ermeni, Rum, Yahudi okullarına da bu madde uyarınca "Türk Müdür Başyardımcısı" atanmasıdır. Gayrimüslim vatandaşları "yabancı" olarak tanımlamamızın bir diğer örneği de bu uygulamadır. (Buradaki Türk sözcüğü ile TC vatandaşının kastedildiğini umuyor ve maddenin ikinci fıkrasındaki 'Türk asıllı ve TC uyruklu' sözleri üzerinde şimdilik durmuyoruz.)
Yabancılar Hukukunun önemli ilkelerinden biri olan "Karşılıklılık İlkesi"nin (mütekabiliyet esası) hak süjesi, yabancıdır, diğer bir deyimle başka ülke vatandaşıdır. Karşılıklılık ilkesi, en az iki devlet arasında uygulanan ve her devletin diğerinin vatandaşlarına aynı türden haklar tanıyan bir ilkedir. Karşılıklılık ilkesi, vatandaşlara uygulanamaz. Vatandaşlar, karşılıklılık ilkesinin konusunu oluşturmaz. Ancak, bu vatandaş gayrimüslim ise, hukuk ve onun temel ilkeleri görmezden gelinir. Hatta, TC vatandaşlarının karşılıklılık ilkesine (mütekabiliyet esası) konu edileceği kanun ile düzenlenir. Nitekim, 625 Sayılı Yasanın 25. maddesinin birinci fıkrasında, Lozan Antlaşması'nın 40 ve 41. Maddeleriyle ilgisi bulunan okullar için bir yönetmelik hazırlanması öngörülüyor, ikinci fıkrasında ise hazırlanacak yönetmelikte ilgili memleketlerin bu konulardaki mütekabil mevzuat ve uygulamalarının dikkate alınması gerektiği vurgulanır.
Yine, 03.07.1981 tarih ve 3281 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile "Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce bütün vakıflardan tahsil edilmekte bulunan % 5 teftiş ve denetleme masraflarına katılma payının, Devletlerarası karşılıklılık ilkesine dayalı olmak şartı ile, ekli listedeki cemaat vakıflarından alınmaması…" kararlaştırılmıştır. Bu kararın ekinde 62 Rum vakfı yer almaktadır. Bu karardan anlaşıldığı kadarıyla "karşılıklılık ilkesinin" diğer tarafındaki devlet Yunanistan'dır. Bu karar resmi gazetede yayımlanmaz ama yürürlüğe konur. (bu gizli kararnameler konusu ayrı bir tartışma konusu, burada bu husus üzerinde durmayacağım.)
Bu gizli kararname uygulamaya konur ve ekli listedeki Rum vakıfları dışında diğer gayrimüslim vakıflarından % 5 katkı payı talep edilir. Katkı payını ödemek istemeyen liste dışındaki vakıfların bu davranışları üzerine konu yargıya intikal eder. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, uyuşmazlık konusunda birbiri ile çelişen kararlar verir. İçtihatların birleştirilmesi talebi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlık kurulu 26.01.1987 tarih ve 5 sayılı kararında TC vatandaşı Rum vakıflarının mütekabiliyet (karşılıklılık) koşulu ile haklardan yararlanacağını kabul eder.
"Öte yandan Rum cemaat vakıfları için Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce, o cemaatlerden katılma payı istenmemekte olması, mütekabiliyet koşulu varsa doğrudur."
Sıkıcı olacak ama vurgulamak zorundayım, bu karar da oybirliği ile alınmıştır.
Yukarıda değindiğimiz gibi, Hukuksal boyutuyla, yabancı, vatandaştan tamamen ayrı bir kavram ve ayrı bir statüdür. Yabancılar Hukukunun konusunu yabancılar oluşturur. Hukuk Fakültelerinde, Yabancılar Hukuku ayrı bir ders konusudur.
Vatandaşlık Hukuk prensipleri ile Yabancılar Hukuk prensiplerini karıştıran öğrenci sınıf geçemez. Ama, yabancılar Hukuku ders kitabında, "Yabancı Gerçek Kişiler" başlığı altında, mülteciler, muhacirler, vatansızlar yanında azınlıklara da bir alt başlık olarak yer verilir. Yabancı Gerçek Kişilerin anlatıldığı bu üst başlık altında "azınlıklara" yer verilmesindeki mantığın hukuka aykırılığı bir yana bu bölümde Lozan Antlaşması hükümlerinin ve ülkemizdeki gayrimüslim azınlıkların anlatılması, bildiğim kadarıyla yıllardır hiçbir tepkiye yol açmadığı gibi yadırganmaz bile. Bu örneği, Prof. Dr. Aysel Çelikel'in, 1985 basımlı Yabancılar Hukuku isimli ders kitabından veriyorum.
Mevcut hukuki sisteme rağmen gayrimüslim azınlığa böylesine önyargılı, ayrımcı ve düşmanca davranmamızın Osmanlı'dan devraldığımız ve bilinçaltımıza yerleşmiş, vatandaş-zımmî ayrımından kaynaklandığını düşünüyorum. Cumhuriyetin kurucularının iddialarının aksine, laik hukuk devleti prensiplerine rağmen eski sistemden tam bir kopuşun gerçekleşmediği kanısındayım. Bu düşüncemi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın ve Anayasa mahkemesi'nin azınlık haklarına ilişkin aşağıda belirteceğim görüşleri pekiştiriyor.
İnceleyebildiğim bütün parti kapatma davaları iddianamesinde aynen şu sözlere yer veriliyor;
"…Böylesine ayrıcalıksız konumdaki bir kısım yurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu ve düşüncesini yaratmak ve onların sınırlı haklar rejimine tabi kılınmasını, ulusun bizzat kendisi iken azınlık haline gelmesini istemek ulus bütünlüğünü bozmaktan başka biçimde yorumlanamaz."
Yine hemen bütün parti kapatma davalarında Anayasa Mahkemesi karar gerekçesinde aynen şöyle diyor: "Sınırsız hakları, sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsızlığı açıktır."
Yargıtay Cumhuriyet Başvavcılığına ve Anayasa Mahkemesine ait bu cümlelerden şu sonuçlar çıkıyor: a) Ülkede sınırsız haklara sahip bir ulusun kendisi vardır. b) Ulusun kendisinden olmayan ve sınırlı haklara sahip bir de azınlıklar vardır. c) Azınlıklar ulusun kendisinden sayılmadığı için sınırsız haklardan yararlanamazlar.
Bu tespitler beraberinde birçok soruyu gündeme getiriyor.
a) Sınırsız haklara sahip ulusun kendisi kimdir?
b) Ulusun kendisinden sayılmayan ve sınırlı haklara sahip azınlıklar kimlerdir?
c) Vatandaşları ulusun kendisi ve azınlıklar olarak bölmenin ve azınlıkların sınırlı haklara sahip olduklarını ileri sürmenin yürürlükteki mevzuat ve mevcut sistem açısından hukuksal dayanağı var mıdır, varsa bunlar nelerdir?
Bu sorulara hukuk çerçevesinde cevap vermek mümkün değildir. Çünkü, anayasasında eşitlik ilkesini ve hukuk devleti ilkesini kabul eden, Lozan Antlaşması'nın azınlıklara ilişkin maddelerine aykırı hiçbir yasal düzenleme yapmamayı hiçbir uygulamada bulunmamayı yükümlenmiş bir cumhuriyetin hukuk sisteminde vatandaşları, ulusun kendisi ve azınlıklar olarak bölmek, vatandaşların bir kısmının sınırsız haklardan yararlanacağını, azınlık olan kısmının ise sınırlı haklar rejimine tâbi olacağını ileri sürmek, hukuken mümkün değildir.
Bu düşünce ve bu ayrım kaynağını Osmanlı Devletinde uygulanan millet sisteminden almaktadır. Bildirinin başında anlattığımız gibi, bu sisteme göre, sınırsız haklardan yararlanan millet, İslam milletidir. Gayrimüslimler, (Ermeni milleti, Rum milleti, Yahudi milleti) zımmîlerdir ve sınırlı haklara sahiptirler.
Sonuç olarak, azınlıkların korunması için eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağının yetmediği tespit edildiğinden bugün artık uluslararası insan hakları hukuku alanında azınlıklar için pozitif ayrımcılık ilkesi savunuluyor. Çok taraflı ve hukuki bağlayıcılığı olan sözleşmelerle bu ilke güvence altına alınıyor.
Türkiye ise azınlık hakları konusunda uluslararası standartlar açısından, henüz eşitlik ve ayrımcılık yasağı ilkelerinin şekillendiği 1900'lü yılların ilk yarısının da gerisinde bulunuyor.
Uluslararası standartlar ve AB kriterleri benimsense bile, egemen toplumun hafızasında yaşattığı ve içinde barındırdığı ayrımcı, dışlayıcı, paranoyak önyargılardan kurtulması, zaman alacak gibi görünüyor. Ancak, bu ayrımcı, dışlayıcı, ırkçı, milliyetçi ve hukuka aykırı uygulamalara karşı insan haklarını ödünsüz savunacak hukukçulara büyük görev düşüyor.
Uluslarası belgeler ve Türkiye' deki azınlıklar
Uluslararası belgelerde başlangıçta uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan azınlık hakları "eşitlik" ve "ayrımcılık yasağı" gibi negatif ifadelerle, devletlere negatif yükümlülükler getirmiştir. Zamanla, buna benzer negatif ifadelerle herkes için tanınan hakların azınlıkların korunmasına yetmediği görülerek, pozitif ayrımcılık ilkesi kabul edilmiştir.
Çeşitlilik Demokratik ve çoğulcu toplumlar için tehlike değil, birleştirici ve zenginleştirici olduğu artık ortak kabul gören bir görüştür. Gelişme, çoğunluğun sahip olduğu hakların tümünün azınlık ya da farklı olanlara da tanınması yönündedir. Uluslararası alanda 90' ların başından itibaren azınlık sorununun azınlıklara özel haklar tanınarak çözülebileceği düşünülmektedir. Özellikle Avrupa Konseyi bünyesinde hazırlanan antlaşma, rapor, konferanslarda azınlık sorununa değinilmediği olmamıştır. Söz konusu belgelerin ortak özelliği kolektif haklar anlayışına karşı bir önlem olarak bireysel haklar üzerinde durması ve ülke bütünlüğüne özellikle vurgu yapmasıdır. Bu nedenle daha önceki yıllarda Birleşmiş Milletler bünyesinde imzalanmış olan belgelerde geçen self determinasyon hakkı özellikle dışlanmıştır. Ancak içsel self determinasyon hakkı üzerinde durulmuştur. Özellikle de azınlıkların kendilerini ilgilendiren konularda karar sürecine katılımı ve bununla ilgili yöntemlerin geliştirilmesi sağlanmaya çalışılmıştır.
Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerrece Sözleşmeyi açıklayıcı raporda:
Azınlıkları doğrudan ilgilendiren yasaların ya da idari düzenlemelerin hazırlanması sürecinde, azınlık mensubu kişilerle uygun usuller uyarınca, özellikle de bu kişileri temsil eden kurumlar aracılığıyla görüşmeler yapılmasıyla, azınlıkları doğrudan ilgilendiren ulusal ve bölgesel kalkınma plan ve programlarının hazırlanması, uygulanması ve değerlendirilmesine azınlık mensubu kişilerin de katılımının sağlanması, uygulanması düşünülen kalkınma projelerinin azınlıklar için doğurabileceği sonuçlarının değerlendirilmesi ile ilgili olarak azınlık mensubu kişilerle birlikte çalışmalar yapılması, karar alma süreçlerine ulusal ya da yerel düzeylerde seçimle oluşmuş organlara azınlık mensubu kişilerin etkili katılımının gerçekleştirilmesi, yerinden yönetim ya da yerel yönetim biçimlerinin kurulmasını öngören düzenlemelerin yapılması.
Doç. Dr. Naz Çavuşoğlu Ulusal Azınlıkların Korunması için Çerçeve Sözleşme (Çerçeve Sözleşme m.15)' nin sadece bireysel hakları değil kolektif ve gurup haklarını da koruduğu görüşündedir. "Çerçeve Sözleşmenin 15. maddesi açıklayıcı raporla birlikte okunduğunda, azınlıkların kamusal yaşama, kamusal işlere etkili katılımın sağlanması için öngörülen bu düzenlemeler, bireysel boyutta ifadelendirilse bile, özünde azınlıkların kolektif varlığını tanımaya ve korumaya yönelik düzenlemeler. Çerçeve Sözleşmenin bütününe bakıldığında da azınlık mensubu kişilerin kültürel kimliğinin korunması amacıyla tanınan haklar, devletlerin pozitif yükümlülükleri ve asimilasyon yasağı ile birlikte düşünüldüğünde, gurup kimliğinin korunması sonucunu doğurmakta ve azınlık haklarına ilişkin bütün uluslararası belgelerde özne birey olsa da, haklar kolektif boyut taşımakta " (Doç. Dr. Naz Çavuşoğlu- Kopenhag Kriterleri Sempozyumuna sunulan bildiri)
Son dönemde uluslararası alanda üretilen belgeler azınlık sorununu kesin olarak çözmek için yeterli olmayabilir, ama sözkonusu belgelerin çözüm için önemli bir katkı sunduğu yadsınamaz. Bu nedenle Türkiye'nin başta Çerçeve Sözleşme olmak üzere Azınlık Hakları konusunda hazırlanmış uluslararası belgeleri imzalaması gerekir. Kişilere uluslararası organlara özellikle de uluslararası yargı organlarına ayrımcılık eylemleri ile ilgili başvuruda bulunma olanağı sağlanmalıdır. Kopenhag Kriterleri taraf devletlere bu yükümlülüğü getirmiştir. "Bunun gibi devletlere ve kişilere, uluslararası organlara ayrımcılık eylemleriyle ilgili başvurularda bulunma olanağı sağlayan uluslar arası mekanizmaları kabul etme olasılığını da inceleyeceklerdir."
Ülkemizde de azınlıklarla ilgili düzenleme ve uygulamalarda mutlaka azınlık mensuplarının ve temsilcilerinin görüşü alınması gerekir. Böylece azınlık mensupları karar sürecine katılmış olacak ve aradaki sorunların çözümü daha kolay sağlanabilecektir. Aslında Türkiye imzalamış olduğu uluslararası antlaşmalara da uymamaktadır. Bunun en iyi örneği; "Kuruluş Antlaşmamız" denilen ve sürekli göndermeler yapılan, özellikle Müslüman olmayan azınlıkların bazı haklarını güvence altına alan Lozan Antlaşması'dır. Lozan Antlaşması'nda Müslüman Olmayan Türkiye Vatandaşlarına tanınan haklar tam anlamı ile uygulanmamaktadır. Azınlıklar üzerinde çeşitli baskılar devam etmekte, 36 beyannamesi gereği azınlık vakıflarının gayrimenkul edinmelerine izin verilmemekte veya gayrimenkullerine el konmakta, azınlık okullarına müdahale edilmekte, kamu kuruluşlarınca ayrımcılık yapılmaktadır.
Lozan Antlaşması Müslüman Halklara da uygumanmamaktadır. Antlaşmanın 39/4 maddesi "Herhangi bir Türk Uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konuları ile açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır." Hükmünü içermesine rağmen Kürtler, Çerkezler, Lazlar dillerini, istedikleri yerde kullanamamakta, kültürlerini geliştirememektedir. Kürtler kimliklerini, dillerini, kültürlerini kabul ettirememekte, anadiline eğitim, televizyon, radyo yayını haklarından dahi yoksun bulunmaktadırlar. Hatta bazı dönemlerde Kürtlerin dillerini konuşmaları bile yasaklanmaktadır. Anayasamızda halen "kanunla yasaklanmış dil kullanılamaz" ibareleri vardır. Devletin en tepesindeki insanların "Kürt Gerçeğini" kabul etmesi de hiçbir işe yaramamıştır. 15 yıl süren "düşük yoğunluklu savaş" tan hiçbir ders çıkarılmamış ve hâlâ Kürt sorunu adil bir çözüme kavuşturulamamıştır.
Uluslararası kuruluşların Kürtlerin dili, kültürü üzerindeki yasakların kaldırılması konusundaki talepleri de, "bizi bölmek istiyorlar" gibi sloganlarla karşılaşmaktadır. Halbuki çağdaş dünyada farklılıklar, bölünme nedeni değil ülkenin kültür zenginliği olarak görülmektedir.
Görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti Yöneticileri kuruluş antlaşmamız dedikleri Lozan Antlaşmasına bile tam anlamı ile uymaktan kaçınmaktadırlar. Türkiye' nin imzaladığı uluslarası antlaşmalara uymaması da ayrı bir sorun yaratmaktadır.
Türkiye uygulamasında azınlıklar
Türkiye'de Bakanlar Kurulu tarafından; azınlıklarla ilgili resmi gazetede yayınlanmamış, yargının bile haberdar olmadığı kararnameler çıkarılmaktadır. Bu kararnameler üstüne gizli kaydı konarak uygulayacak mahkemelere gönderilmektedir. Bir normun üstüne gizli kaydının konması hukuka uygun değil, Mahkemelerin bu kararnameleri uygulamaması gerekir. Ancak yüksek Mahkemelerimiz dahil tüm yargı organları hiç yayınlanmamış bu kararnamelere dayanarak hüküm kurmaktan kaçınmamaktadırlar.
Bu durum Türkiye'de yargının ne kadar bağımsız olduğunu da açık bir şekilde göstermektedir. Türkiye gizli kararnamelerle yönetilmemeli, mahkemeler de yargı bağımsızlığı konusunda üzerlerin düşeni yaparak yayınlanmamış yürürlükte olmayan kararnamelere dayanarak hüküm vermemelidir.
Cemaat vakıfları konusunda mevzuatta bir boşluk olduğundan, uygulamada kargaşaya sebep olunmaktadır. Bu yasal boşluk kasıtlı olarak giderilmemektedir. Cemaat Vakıfları; özel hükümler getirilmediği için siyasal iktidarların insafına ve keyfine terk edilmiştir. Bu şekilde Lozan antlaşması, Uluslararası Sözleşmeler ve Anayasaya açıkça ihlal edilmektedir. Eşitlik ve ayrımcılık yasağına aykırı işlemler, karar ve kararnameler, genelgeler ve yargı kararları ile cemaat vakıfları önemli hak kayıplarına ve maddi zararlara uğratılmıştır. Aslında Cemaat Vakıfları konusunda tam bir boşluktan söz etmek te mümkün değildir; Çünkü hukuktaki temel prensip özel hükümlerin bulunmadığı yerde hukuksal problem genel hükümlere göre çözülür şeklindedir. Bu nedenle Lozan Antlaşması, Medeni Kanun, Vakıflar Kanunu uygulaması durumunda bile, sorun kısmen çözülecektir. Ama yetkililer kasıtlı olarak cemaat vakıfları konusunda gerçek bir boşluk varmış gibi davranmakta ve bu vakıflar hakkında keyfi kararlar almaktadır. Cemaat temsilcilerinin katılımı sağlanarak Lozan Antlaşması ve uluslararası diğer sözleşmeler doğrultusunda yeni yasal düzenlemelerin acilen yapılması, idarenin Vakıflar Yasası 1. maddesindeki cemaat vakıflarına ilişkin yönetmelik hazırlama yükümlülüğünü yerine getirmesi gerekir.
Azınlık Vakıfları Yargıtay'ın ünlü "36 Beyannamesi" nedeniyle taşınmaz elde edememektedirler. Uluslararası antlaşmalar ve anayasaya aykırı durumun ortadan kaldırılması gerekir. Bu durum Yargıtay'ın da azınlıklara bakış açısını açıkça ortaya koymaktadır. Medeni Kanun'un 46. maddesine göre "tüzel kişiler cins, yaş, hısımlık gibi yaradılış icabı olarak ancak insana mahsus olanlardan maada bütün hakları iktisap ve borçları iltizam edebilirler." Yasal düzenleme bu yönde iken, tüm tüzel kişilerin ve bu arada cemaat vakıflarının da medeni haklardan ve doğal olarak taşınmaz edinme hakkından yararlanmaları gerekir. Aksi yorum hukuki değil siyasidir.
Lozan Konferansında devlet azınlıkların dini eğitimiiçin belli bir payın ayrılacağını yüklenmiştir. Buna rağmen devlet azınlıklara dini eğitimleri konusunda bırakın belirli bir payı ayırmayı, ruhban okullarını laiklik ilkesine aykırı oldukları gerekçesi ile kapatmakta, Oysa aynı dönemde yüzlerce İmam hatip Okulu açılabilmektedir. Bu nedenle azınlık mensuplarının din görevlileri yetiştirmelerine olanak sağlanmalıdır.
Azınlıklara ait okul ve kilise vakıflarında yönetici olarak seçilecek kişilerin okul ve kilisenin bulunduğu semtte oturma zorunluluğu, vakıfların bazen ilgisiz kişilerin eline geçmesene ya da azınlıklar tarafından boşaltılan semtlerdeki okul ve kiliselerin yöneticisiz kalmasına neden olmaktadır.
Türkiye cumhuriyeti anlaşılmaz bir şekilde azınlık mensubu kendi vatandaşlarını yabancı saymaktadır. Örneğin Türkiye Vatandaşı bu kişilere karşı "karşılılık ilkesi"ni kullanmaktadır. Türkiye'de yaşayan azınlıklar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır, diğer ülkelerin uygulamaları gerekçe gösterilerek kendi vatandaşlarına karşı "karşılılık ilkesi"ni kullanmak, vatandaşları arasında ayrımcılık yapmak anlamına gelir. Yüksek Mahkemeler dahil yargı organları da aynı hataya oldukça sık bir şekilde düşmektedirler. Türkiye bütün organlarıyla kendi vatandaşlarına yabancı muamelesi yapmaktan ve "karşılılık ilkesi"ni uygulamaktan vazgeçmelidir.
Okullarda kullanılan ders kitaplarında yer alan ifadelerde azınlıklar aşağılanmakta, ırk ayrımcılığı yapılmakta, öğrenciler yanlış yönendirilmektedirler. Çok kültürlülüğün zenginlik sayıldığı, bu düşüncenin giderek tüm ülkelere yerleştiği bir çağda bu durumun daha büyük borunların yaşanmasına neden olacağını düşünüyoruz. Ayrıca okullarda azınlıkların tarih ve kültürü ya hiç öğretilmemekte ya da azınlıklar aşağılanarak yanlış bilgiler verilmektedir. Halbuki Kopenhag kriterlerinde bu durum şu ifadelerle yer almıştır: "Devletler... Eğitim kurumlarında tarih ve kültür öğretiminde , ulusal azınlıkların tarih ve kültürlerini de göz önüne alacaklardır." Bu nedenle tarih ve kültür eğitiminde ülkemizde yaşayan tüm etnik, dinsel, dilsel gruplar dikkate alınmalı ve ders kitapları ona göre düzenlenmelidir.
Ülkemizde her türlü ırkçılığın, ayrımcılığın bir yaptırımı olmalıdır. Oysa şu ana kadar azınlıklara karşı ayrımcılık yapan bir kimsenin yargılandığını olmamıştır. TCK m. 312/2 bir çok düşüncedeki kişilerle karşı kullanılmış olmasına rağmen, bugüne kadar, azınlıklara karşı hiç ayırımcılık, ırkçılık yapılmamış gibi ; bu durumda hiç kullanılmamıştır. Oysa başta medya olmak üzere sık sık ayırımcı, ırkçı davranışlara başvurulmakta, insanlar ırk, din, mezhep ve bölge farklılığı gözetilerek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik edilmektedir. TCK m. 312/2'nin azınlıklara karşı yapılan ayrımcılığa karşı da kullanılması gerekir.
Türkiye'de azınlıklar konusunda sivil toplum örgütlerinin, siyasi partilerin, sendikaların görüş illeri sürmesi mümkün değildir. Bu konuda politika üretme imkanı sadece devletin üst kademelerine aittir. Devlet politikalarına aykırı görüş illeri süren kişi ve kuruluşlar devamlı cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalabiliyorlar. Bu nedenle ülkemizdeki çözüm arayışları güdümlü ve sınırlı kalmaktadır. Sivil toplum örgütlerinin bu konudaki çözüm önerilerine imkan sağlanmalı, hatta destek olunmalıdır.
Sonuç:
Ülkemizde Devletin anayasal yapısı Devlet tektir, ülke tümdür ve ulus birdir anlayışı üzerinde şekillenmiştir. Devletin bu yapısının ve vatandaşlık tanımının birleştirici değil, çalıştırıcı bir niteliği vardır. Ülkemiz dünyada az rastlanan etnik ve kültürel zenginliğe sahiptir. Devletin Lozan Antlaşması'nda kabul edilenlerin dışında kalan farklı etnik kimliğe, dine, kültüre sahip kişileri azınlık saymaması, bu şahısların etnik kimliklerini, dinlerini, kültürlerini ifade edebilmelerini engellimiktedir. Oysa azınlık tanımı sosyolojik bir gerçekliktir, yasalarla, antlaşmalarla kimlerin azınlık sayılacağını tespit etmek mümkün değildir. Dünyadaki gelişmeler ışığında, ülkemizdeki etnik ve kültürel zenginlik dikketa alınarak başta Anayasadaki vatandaşlık tanımı olmak üzere yeni yasal düzenlemeler yapılmalıdır. "Gelinen ortamda Türkiye'nin önündeki en önemli sorun, yeni bir yurttaşlık anlayışının mümkün olduğunca geniş bir toplumsal konsensüse dayalı olarak kurulmasıdır. Söz konusu konsensüsün oluşması ise, yeni toplumsal aktör ve talepleri, toplumun çok kültürlü yapısını dikkate alacak bir formülün bulunmasından geçmektedir. "Füsun Üstel"
Bu durum Türkiye'de yargının ne kadar bağımsız olduğunu da açık bir şekilde göstermektedir. Türkiye gizli kararnamelerle yönetilmemeli, Mahkemeler de yargı bağımsızlığı konusunda üzerlerine düşeni yaparak yayınlanmamış yürürlükte olmayan kararnamelere dayanarak hüküm vermemelidir.
Cemaat vakıfları konusunda mevzuatta bir boşluk olduğundan, uygulamada kargaşaya sebep olunmaktadır. Bu yasal boşluk kasıtlı olarak giderilmemektedir. Cemaat Vakıfları; özel hükümler getirilmediği için siyasal iktidarların insafına ve keyfine terk edilmiştir. Bu şekilde Lozan Antlaşması, Uluslararası Sözleşmeler ve Anayasaya açıkça ihlal edilmektedir. Eşitlik ve ayrımcılık yasağına aykırı işlemler, karar ve kararnameler, genelgeler ve yargı kararları ile cemaat vakıfları önemli hak kayıplarına ve maddi zararlara uğratılmıştır. Aslında Cemaat Vakıfları konusunda tam bir boşluktan söz etmek de mümkün değildir; Çünkü hukuktaki temel prensip özel hükümlerin bulunmadığı yerde hukuksal problem genel hükümlere göre çözülür şeklindedir. Bu nedenle Lozan Antlaşması, Medeni Kanun, Vakıflar Kanunu uygulanması durumunda bile, sorun kısmen çözülecektir. Ama yetkililer kasıtlı olarak cemaat vakıfları konusunda gerçek bir boşluk varmış gibi davranmakta ve bu vakıflar hakkında keyfi kararlar almaktadır. Cemaat temsilcilerinin katılımı sağlanarak Lozan Antlaşması ve uluslar arası diğer sözleşmeler doğrultusunda yeni yasal düzenlemelerin acilen yapılması, idarenin Vakıflar Yasası 1. maddesindeki cemaat vakıflarına ilişkin yönetmelik hazırlama yükümlülüğünü yerine getirmesi gerekir.
Azınlık Vakıfları Yargıtay'ın ünlü "36 Beyannamesi" yorumu nedeni ile taşınmaz elde edememektedirler. Uluslararası antlaşmalar ve Anayasaya aykırı durumun ortadan kaldırılması gerekir. Bu durum Yargıtay'ın da azınlıklara bakış açısını açıkça ortaya koymaktadır. Medeni Kanun'un 46. maddesine göre "tüzel kişiler cins, yaş, hısımlık gibi yaradılış icabı olarak ancak insana mahsus olanlardan maada bütün hakları iktisap ve borçları iltizam edebilirler." Yasal düzenleme bu yönde iken, tüm tüzel kişilerin ve bu arada cemaat vakıflarının da medeni haklardan ve doğal olarak taşınmaz edinme hakkından yararlanmaları gerekir. Aksi yorum hukuki değil siyasidir.
Lozan Konferansı'nda devlet azınlıkların dini eğitimi için belli bir payın ayrılacağını yüklenmiştir. Buna rağmen devlet azınlıklara dini eğitimleri konusunda bırakın belirli bir payı ayırmayı, ruhban okullarını laiklik ilkesine aykırı oldukları gerekçesi ile kapatmakta, Oysa aynı dönemde yüzlerce İmam hatip Okulu açılabilmektedir. Bu nedenle azınlık mensuplarının din görevlileri yetiştirmelerine olanak sağlanmalıdır.
Azınlıklara ait okul ve kilise vakıflarında yönetici olarak seçilecek kişilerin okul ve kilisenin bulunduğu semtte oturma zorunluluğu, vakıfların bazen ilgisiz kişilerin eline geçmesine ya da azınlıklar tarafından boşaltılan semtlerdeki okul ve kiliselerin yöneticisiz kalmasına neden olmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti anlaşılmaz bir şekilde azınlık mensubu kendi vatandaşlarını yabancı saymaktadır. Örneğin Türkiye Vatandaşı bu kişilere karşı "karşılıklık ilkesi"ni kullanmaktadır. Türkiye'de yaşayan azınlıklar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır, diğer ülkelerin uygulamaları gerekçe gösterilerek kendi vatandaşlarına karşı "karşılılık ilkesi"ni kullanmak, vatandaşları arasında ayrımcılık yapmak anlamına gelir. Yüksek Mahkemeler dahil Yargı organları da aynı hataya oldukça sık bir şekilde düşmektedirler. Türkiye bütün organlarıyla kendi vatandaşlarına yabancı muamelesi yapmaktan ve "karşılılık ilkesi"ni uygulamaktan vazgeçmelidir.
Okullarda kullanılan ders kitaplarında yer alan ifadelerde azınlıklar aşağılanmakta, ırk ayrımcılığı yapılmakta, öğrenciler yanlış yönlendirilmektedirler. Çok kültürlülüğün zenginlik sayıldığı, bu düşüncenin giderek tüm ülkelere yerleştiği bir çağda bu durumun daha büyük sorunların yaşanmasına neden olacağını düşünüyoruz. Ayrıca okullarda azınlıkların tarih ve kültürü ya hiç öğretilmemekte ya da azınlıklar aşağılanarak yanlış bilgiler verilmektedir. Halbuki Kopenhag kriterlerinde bu durum şu ifadelerle yer almıştır: "Devletler... Eğitim kurumlarında tarih ve kültür öğretiminde , ulusal azınlıkların tarih ve kültürlerini de göz önüne alacaklardır." Bu nedenle tarih ve kültür eğitiminde ülkemizde yaşayan tüm etnik, dinsel, dilsel gruplar dikkate alınmalı ve ders kitapları ona göre düzenlenmelidir.
Ülkemizde her türlü ırkçılığın, ayrımcılığın bir yaptırımı olmalıdır. Oysa şu ana kadar azınlıklara karşı ayrımcılık yapan bir kimsenin yargılandığını olmamıştır. TCK m. 312/2 bir çok düşüncedeki kişilerle karşı kullanılmış olmasına rağmen, bugüne kadar, azınlıklara karşı hiç ayırımcılık, ırkçılık yapılmamış gibi; bu durumda hiç kullanılmamıştır. Oysa başta medya olmak üzere sık sık ayırımcı, ırkçı davranışlara başvurulmakta, insanlar ırk, din, mezhep ve bölge farklılığı gözetilerek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik edilmektedir. TCK m. 312/2'nin azınlıklara karşı yapılan ayrımcılığa karşı da kullanılması gerekir.
Türkiye'de azınlıklar konusunda sivil toplum örgütlerinin, siyasi partilerin, sendikaların görüş ileri sürmesi mümkün değildir. Bu konuda politika üretme imkânı sadece devletin üst kademelerine aittir. Devlet politikalarına aykırı görüş ileri süren kişi ve kuruluşlar devamlı cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalabiliyorlar. Bu nedenle ülkemizdeki çözüm arayışları güdümlü ve sınırlı kalmaktadır. Sivil toplum örgütlerinin bu konudaki çözüm önerilerine imkan sağlanmalı, hatta destek olunmalıdır.
Sonuç:
Ülkemizde Devletin Anayasal yapısı Devlet tektir, ülke tümdür ve ulus birdir anlayışı üzerinde şekillenmiştir. Devletin bu yapısının ve vatandaşlık tanımının birleştirici değil, çalıştırıcı bir niteliği vardır. Ülkemiz dünyada az rastlanan etnik ve kültürel zenginliğe sahiptir. Devletin Lozan Antlaşması'nda kabul edilenlerin dışında kalan farklı etnik kimliğe, dine, kültüre sahip kişileri azınlık saymaması, bu şahısların etnik kimliklerini, dinlerini, kültürlerini ifade edebilmelerini engellemektedir. Oysa azınlık tanımı sosyolojik bir gerçekliktir, yasalarla, antlaşmalarla kimlerin azınlık sayılacağını tespit etmek mümkün değildir. Dünyadaki gelişmeler ışığında, ülkemizdeki etnik ve kültürel zenginlik dikkate alınarak başta Anayasadaki vatandaşlık tanımı olmak üzere yeni yasal düzenlemeler yapılmalıdır. "Gelinen ortamda Türkiye'nin önündeki en önemli sorun, yeni bir yurttaşlık anlayışının mümkün olduğunca geniş bir toplumsal konsensüse dayalı olarak kurulmasıdır. Söz konusu konsensüsün oluşması ise, yeni toplumsal aktör ve talepleri, toplumun çok kültürlü yapısını dikkate alacak bir formülün bulunmasından geçmektedir. "Füsun Üstel"