Aslında çöplerimi gözden geçirince o kadar çok biriktiğini farkettim ki, bunları yavaş yavaş boşaltmanın hem beni hem de burayı eşeleyenleri memnun edeceğini düşündüm.
Yıl 1980 küsür, İTÜ'nün Ayazağa Kampüsü yarı inşaa halinde olmasına rağmen bizler öğrenimimize orada devam ediyoruz. Tek aktivitemiz ise binaların arasında yeşillik bir alanın ortasına kantin inşaatı bitene kadar geçici amaçla yapılmış Baraka'da çay içmek. Sanki o dönemlerde tüm öğrenciler için sohbet edilecek tek yer orasıydı. Onun duvarına yaslanmadan, önündeki koca taşlara oturmadan konuşamazdık birbirimizle sanki. Kızlar erkekleri, erkekler kızları hep o baraka etrafında keserler, incelerler fısıldaşırlardı... Bir gösteri yeriydi bizim için o Baraka ve etrafı….
GS-FB maçı ertesiydi (Mayıs ayı olduğunu çok iyi hatırlıyorum zira birkaç gün önce bahar bayramını güneşte çimenlere yayılarak kutlamıştık), FB'li arkadaşlar üşenmemiş ve bir tabut alıp üzerine GS bayrağı sarmışlar, baraka etrafında cenaze marşı eşliğinde tur atıyorlar ve bir gün öncesi alınan galibiyeti kutluyorlardı... GS’lileri kızdırıyorlardı akıllarınca… (ki itiraf etmeliyim başarılı da oluyorlardı)..Bu eğlenceleri yarım saat kadar sürdü.. Tabut elden ele, oradan buraya dolaştıktan sonra bir taşın üstünde oturup çaylarımız içmekte ve bir yandan da Çevre Müh.‘de okuyan kızları kesmekte olan bizim dörtlünün önüne kadar geldi…
Canım tabut öylece duruyordu önümüzde…Sahibi çoktan bir başka muziplik peşindeydi belli ki… Çok fazla düşünmedik… Dördümüz 5 sn gözgöze geldik ve herzamanki gibi sanki önceden kararlaştırılmışçasına bakışlarımızla oyunu kurduk…
Niyetimiz, o tabutu orda, yere bırakılmış şekilde heba etmemekti aslında… İçine biraz taş, biraz toprak doldurup kapağını da itina ile kapattık ve GS bayrağını da üstünden kaldırdık…
Yüzümüde derin bir hüzün ile dört arkadaş sırtladık tabutu ve doğru Ayazağa köyünün yolunu tuttuk..O zamanlar Ayazağa tam bir köydü… Bu denli gelişmemiş, ahalisi bozulmamış, herkes birbirini tanırdı…Bildiğimiz köy ortamı işte…
Bizlerin, sırtladığımız tabut ile köy meydanından ağır ağır geçip, milletin bir parça ilgisini çekmekip, sanki cenazemiz varmış izlenimi yaratmaktan başka niyetimiz yoktu aslında…
Köy meydanına geldiğimizde ilk önce kahvede oturan yaşlıların ilgisini çektik..Bakışlarından bunu çok iyi görebiliyorduk…Gülmemek için zor tutuyorduk kendimizi…Mimiklerinizi disiplin altına almanın güçlüğü vardır ya, işte onun verdiği ızdıraplı zevk karışımı duyguyu yaşıyorduk.. Derken beklenmedik birşey oldu… İki yaşlı fırladı ve peşimizde takıldı…Ve onu diğerleri izledi..Yaklaşık 7-8 kişi olmuşlardı… Ne yapacağımızı şaşırmakla birlikte, başımız öne eğik yürümekten başka alternatifimiz de yoktu aslında..Ta ki içlerinden birisi beni itip, benim yerime tabutu omuzlayana kadar.. Ben şaşkınlıkla dışarısında kaldım konvoyun..Sonra onu diğer yaşlılar izledi birer birer… Eray, Hasan ve Ertuğrul da yerlerini çoktan köylülere terketmişlerdi… Ve yine gözgöze gelerek dağıldık köyün ara sokaklarından, durmaksızın kampüse doğru koşarak…
Barakanın orada buluştuk 10 dk sonra.. Nefes nefeseydik ve korkuyorduk…. Zira jandarma’nın bizi arayıp bulacağını düşündük nedense.. 5 gün okula gelmemek ve olanları kimseye anlatmamak üzere anlaşıp evlerimize gitmek için ayrıldık… (Hatta Eray’ın çok korkup, taksi ile gittiğini bile hatırlıyorum…)
Sonraki 5 gün gitmedik okula sözleştiğimiz gibi…Ve hiç konuşmadık bu olayı.. Kendi kendimizle bile… Geçenlerde Ertuğrul ile karşılaştık aradan geçen 15-20 yıldan sonra ilk kez….Ve yine ilk kez olayın sonu ile ilgili en az 5-6 komik senaryo ürettik…Bizden sonra nereye gittiler, ne zaman farkettiler, tabutu nezaman açtılar, neler oldu hepsi ile ilgili bir senaryo…İşin garibi hala korkuyorduk acaba jandarma hala bizi arıyormudur diye… Ve hala ogünkü dört kişi gidemeyiz Ayazağa köyüne….
Yıllar sonra olaya baktığımda hangisi daha komik bilemiyorum… Köylülerin davranışı mı, yoksa bizim halen devam etmekte olan korkumuz mu?
Hüseyin amca hafif yorulmuştu tabutu omuzlamaktan. Sol eli ile alnının terini silerken şöyle gerisine doğru bir baktı gençlerden biri yok mu tabutu sırtlanacak diye. Az bir kalabalık vardı zaten. Toplasan ya on kişi ya onbeş. Tabutun sağ baş tarafını omuzlayan Mehmet ustaya dönüp konuştu;
- Mehmet hiç kimsesi yok bu garibanın herhalde.
- Allahtan pek kilolu değilmiş be Hüseyin emmi.
- Güldürme adamı be! Ayıp olacak meftanın sahiplerine.
- Geldik işte mezarlığa. Dayan be Hüseyin emmi çok sevabı var bu işin.
Hüseyin az geri dönüp Yakup Hocaya seslendi.
- Hoca efendi öğlen namazında söyleseydin ya cenaze var diye.
- Yoooo! Bizim camide cenaze yoktu ki.
- Hay Allah herhalde aşağıdaki caminin meftası bu.
- Ne bileyim ben de şaşırdım valla.
- Neyse geldik. Bak şurda kazılmış mezar var herhalde budur. Başka mefta da yok zaten.
- Hadi bismillah. İndirin müslümanlar. Dikkat edin. Meftaya zarar gelmesin.
Kahveci çırağı Müslim söze karıştı.
- Geleceği kadar gelmiş zaten be Hocaefendi.
- Tut Müslim tut şu başından tabutun da kıbleye çevirelim.
- Yaw Hocam neden hep kıbleye bakacak illa.
- Kuraldır oğlum sevabı var.
- Hadi yahu bana ne benim meftam mı ben elimi sürmem ölüye.
Hocaefendi hemen hepsi tanıdık olan cenaze ahalisine dönüp seslendi.
- Cemaat duasını okuyalım. İsmi neydi meftanın?
- Ben tanımıyorum.
- Ben de
- Ben de tanımıyorum.
Herkesin suratında garip bakışlar vardı. Bir de dönüp etraflarına baktılar cenazenin kimin olduğunu görmek için. Sonunda cenazeye yardıma ilk koşan Hüseyin korka korka konuştu.
- Yahu gençler vardı bunu taşıyan. Nerde onlar?
- Bana bak Hocaefendi kanunsuz bişey olmasın bu?
- Ne gibi yani Muammer abi?
- Ne bileyim be. Zaman kötü. Terör merör olmasın. Belki birbirlerini öldürdü bu anarşikler.
- Deme yahu.
- Baksana alayı kaçmışlar.
- Ne yapacaz peki?
- Bırakıp gidelim bizde.
Komiser emeklisi Muhtar bey söze karıştı.
- Olmaz kaçamayız her tarafa parmak izimiz bulaştı.
Müslim telaşlandı.
- Ben kaçıyorum bana ne.
- Kaçamazsın kanundan kaçılmaz oğlum.
- Türk filminde miyiz be Muhtar amca. Kaçarım ben bana ne.
- Dur bi açıp bakalım meftayı genç biri mi acaba?
- Ben elimi sürmem. Bir de yüzünde parmak izim olmasın.
- Haklısın be Müslim. Dur ben mendilimle tutarım. Açın bakayım şu tabutu.
- Çakmamışlar neyse ki. Tut ucundan Mehmet abi. Ben de burdan kaldırayım.
Kapağı açtıkları zaman bir bölümü korkudan gözlerini kapatmıştı. Hepsinde istemeden katıldıkları bir cinayetin suçlusu olma telaşı vardı. Kapak yavaş yavaş açıldı içinde sadece toprak ve taş görüldü.
- Buna toprak bile atmışlar yahu.
Komiser emeklisi Muhtar bey eline yandaki küreği alıp tabuttaki toprağın baş tarafına sokup ölünün kafasını kaldırmak istedi ama küreğe sadece toprak geldi. Tabutun ortalarına doğru şansını bir daha denedi gene sadece toprak geldi. Şaşkın şaşkın etrafına baktı. Sonunda Hüseyin amca usulca konuştu.
- Bebe ölüsü olmasın. Aşağı tarafa doğru da bir bak Muhtar.
Muhtar küreği boylu boyunca itina ile tabuttan geçirdi. Yok oğlu yok. Hiçbir yerde cenazeyi bulamıyorlardı. Yakup korka korka konuştu.
- Yokuşta düşürmüş olmayalım.
- Tövbe estafurullah. Koskoca ölüyü görmeyecek miyiz be?
- Ne bileyim Hocaefendi aklıma öyle geldi işte.
- Bu işin içinde bir bit yeniği var. Sen tecrübelisin Muhtar efendi bu anarşikler cenazeyi kaçırmış olmasın.
- Yok be Hocaefendi kaçıracak olsalar niye buraya getirecekler.
- Ne yapacaz şimdi peki?
- Jandarmaya gidelim.
- Gidelim.
Tabutu bırakıp gitmeye hazırlanırlarken nerden çıktığı belli olmayan mezarlık çocuklarından biri gözüne kestirdiği Hüseyin amcaya doğru yürüyüp sırnaştı.
- Amca ben mezara su döktümdü.
- Git başımdan be.
- Amca bir harçlık parası sevaptır valla. Su döktüm iki maşrapa.
- Ulan bi çarparım görürsün maşrapayı.
- Günahtır be amca kul hakkı yenmez. Ben döktüm iki maşrapa öbürleri dökmedi valla.
- Siktir git. Şimdi elimin tersiyle...
Oğlan kendini zor attı arkadaşlarının yanına.
- Yuh be hem para vermedi hem de az daha sopa atıyodu pis moruk.
- Belki sevmedikleri biriydi.
- Garanti karısıdır. Cadalozun tekiydi o da herhalde.
- Git mezarına işe pezevengin.
- Hadi be çarpılırım.
Başta Hocaefendi telaşlı telaşlı köye doğru yola koyulan kalabalığın kafası karma karışık olmuştu. Muhtar bey şimdi bir de jandarmadan yiyeceği zılgıtı düşünüyordu. Zaten şu okulun yüzünden burada huzur kalmamıştı bir de başımıza bu iş çıktı diye elli tane laf edecekti başçavuş.
-Asker evladım bizim Halit başçavusun burada mı?
-Burada, ne lazım dı?
-Bir vukuatımız vardı
-İçeride, soldaki 3. oda.
Saglı sollu kırmızı beyaz boyalarla boyanmış kaldırım taşları ile karakolun yemyeşil bahçesinin ortasında oluşturulmuş dar yolcuktan karakol binasından içeri girip başçavuşun odasına dogru yönelirken Muammer abi Hüseyin abiye "sen konuş bize birşey sorarsa biz de anlatırız."dedi.
Askerden kalma alışkanlıktan olmalı basçavusun kapısına yaklasırken hepsi birbirlerine sormaksızın yaka dugmelerini ilikledirler.
Kapının önune geldiler...
-Tak Tak tak...
-Geeel...
Huseyin abi kapıyı açıp önce sadece kafasını gırtlagına kadar içeri sokup yuzunu basşçavusa gösterdikten sonra;
-Selamın aleykum başcavusum...
-Ve aleykümü selaaam huseyin usta gel bakalım...
Huseyin abi kuçuk harf r pozisyonunda elleri frikik barajında duran futbolcular gibi içeriye girdi...Aynı pozisyonda digerleri Huseyin abiyi izlediler ve tek kol sıralanan askerler gibi yanyana dizildiler.
-Komutanım wallahi basımıza bir olay geldi.Bizler bu işin içinden çıkamadık.
-Ne oldu anlatın bakalım
-Komutanım kahvede sundurmanın altında oturuyorduk. Muharrem ile Tahir tavla oynuyorlardı biz de seyrediyorduk.Baktık ki bir tane cenaze geçiyor. Allahın yolunda son yolculuguna ugurlamak için el attık.Hani usuldandır.
-Eeeee Allah rahmet eylesin.
-Cümlemize
-Eee sonra ne oldu?
-Mezarlıga vardık,mezar yeri falan da hepsi hazır ha...
-Eeee...
-Duamızı da etmişiz ama cenaze sahipleri bırakıp kaçtılar tabutu.
-Yapma yahu!!!Nedeen?
-Bimezik komutanım...
-Eee ne oldu nerde şu anda cenaze?
-Komutanım...Baktık kimse kalmayınca şüphelendim ben.Biliyon ben askerde inzibattım hemen şüphelenirim yani.
-Nerde cenaze...
-Aşagı mezarlıkta deli palta gilin aile mezarlıgının hemen dibinde...
-Huseyin usta biliyon orayı büyükşehire bagladılar. Oraya karakol bakıyor.Gidip polise anlatın onlar bakarlar.Siz gidin ben ordaki Galip başkomsere telefon açarım.
-Allah razı olsun komutanım ...
Halit Başçavuş’un yanından çıkan Hüseyin Usta ve güruhu ne yapacaklarına karar veremeden kahveye dönmüştü. Aralarında Galip Komiser’e gidip gitmemek için yaptıkları tartışma Hüseyin Usta’nın ağır baskıları ile “gidiş” yönünde sonlanırken, büyük çoğunluk bu olaydaki konumlarının tam da “topu tutmuş” pozisyonda olduğunu düşünmekte ve memleket hali, asker, polis ve vatandaş ilişkisini düşünüp arkalarını nasıl kotaracaklarını tartmaktaydı.
Bu sırada:
-Alo Galip?
-Halit nasılsın birader? Ne zamandır görüşemedik, hiç sesin soluğun çıkmıyor yahu…
-Sorma Galip, başımızda bir dert var ki, uğraşıp duruyoruz işte…
-Hayırdır Halit? Allah allah… Meraklandım şimdi bak…
-Ya bizim Palta sülalesini bilirsin, hani şu deli sülale… Mahallenin sirvileri… Bizim teyzekızı abayı yakmış bunların küçüğüne. Vardı ya, Mahmut, uyuzun tekidir hani, peşinden az kovalamadık veledi zamanında seninle. Kız nuh diyor peygamber demiyor, yemeden içmeden kesildi, ne yapacağımızı şaşırdık vallahi. Bir de üstüne bugün bir garabet olay olmuş bunların aile mezarlığı dibinde… Etrafımı sardı bir Palta’dır gidiyor üstadım, sorma…
-Allah allah… Hayırlara vesile olsun, ne diyeyim kardeşim. Benim yardımcı olabileceğim birşey var mı sen onu söyle hele.
-Sağolasın birader. Bak şimdi, bizim Hüseyin Amca vardı ya, o geldi bugün yanında mahalleli ile. Garip bir hikaye anlattılar bana, mezarlıkta cenaze mi kalmış nedir, ben de dedim ki oraya artık Galip başkomiser bakıyor, sana gelecekler, bir ilgileniverirsen sevinirim bak. Bilirsin Hüseyin Usta’nın cok emeği vardır üzerimde.
-Kardeşim sen dert etme, bakarız biz çaresine. Ne olacak şimdi bu deli Mahmut’un işi sen onu söyle bana. Çekelim mi kulağını bir kenarda?
-Ne desem boş birader. Önce deliyle deli olan bizim kızı adam etmek lazım. Dur bakalım, ben bir ilgileneyim, olmazsa sen tutarsın kulaklarını deli sülalenin deli dölünün… Haydi kal sağlıcakla, habersiz bırakmayasın bizi, yengen de özledi bak, ona göre.
-Tamam Halit, yaparıs bir rakı-boğaz en kısa sürede… Kalın sağlıcakla…
Galip, Halit’in telefonunu kapattıktan hemen sonra bi sigara yaktı ve…
- Tövbe estağfurullah yahu!
- Ne oldu komiserim?
- Şu bizim Halit başçavuş telefondaydı.
- Eeee?
- Ne olacak gene angarya bize. Mezarlıkta bi ölü mü bulunmuş nedir? Yahu Osman mezarlık bize mi bağlanmıştı?
- Yok amirim mezarlığın sınırına kadar bize bağlandı ondan öteye Kağıthane bakıyor.
- İyi be yırttık o zaman.
Hüseyin amca soluk soluğa yokuşu en önde tırmanmıştı. Mesleği gereği her işi ağır yapmak zorunda olan Yakup Hocaefendi hem yetişmeye çalışıyor hem de söyleniyordu:
- Nerden bela ettik şu işi başımıza. Tövbe tövbe.
- Ne yapsaydık be hocam cenazeye el atmasa mıydık?
- Olur mu hiç Hüseyin emmi günahı var onun.
- Neyse geldi başımıza bi kere. Allahvere şu meftayı bulsalar ya da cenaze sahiplerini de bizim başımız yanmaya. Hah geldik işte karakola.
Hüseyin arkasına dönüp bir baktı mezarlık kalabalığının çoğu yok olmuştu. ‘’Korkak pezevenkler’’ diye söylendi içinden. Neyse ki elebaşı takımı aynen duruyordu. İlerleyip başkomiserin odası önünde durdu. İçinden bir ‘’Ya bismillah’’ çekip kapıyı hafifçe tıklattı ve içeri girdi.
- Galip baş komiserim?
- Efendim beyamca benim buyur.
- Bizi Halit başçavuş gönderdi mezarlıkta...
- Haaa aradı beni biliyorum. Yahu beyamca kusura bakma ama ben araştırdım orası bize ait değilmiş. Kağıthane karakoluna gideceksiniz siz.
- Hoppalaaaa!
- Yaaa. Herşey karmakarışık oldu bu son ayarlamalarda.
- Yahu başkomiserim mezarlık nireee Kağıthane nire.
- Valla bilemem. Emir emirdir. Bize uymak düşer.
- E ne yapacağız o zaman biz?
- Kağıthaneye başvuracaksınız.
Yakup Hoca söze karıştı.
- Ama benim akşam namazına yetişmem lazım.
- Orasını bilemem. Bugünlük kazaya bırakın canım sizde.
- Olur mu komiserim ben hocasıyım caminin.
- Hay Allah. Nerden bileyim canım suratında hoca yazmıyor ya. Bak hocaefendi bu ölüm işleri çetrefelli işlerdir. Kötü işe bulaşmışsınız. Maazallah hepiniz okkanın altına gider onar yıl yatarsınız karışmam. Ona göre.
Arkada Müslim ağlamaklı söze karıştı.
- Ben demedim mi bırakıp kaçalım diye. Ne bulaştırdınız beni bu işe be?
- Yok oğlum o daha büyük suç. O zaman on yıl da yetmez. Hem bulaşacaksın hem bırakıp kaçacaksın. Hakim iyi niyet indirimi filan da yapmaz o zaman.
- Ne diyorsun komiserim biz öldürmedik ya bu meftayı.
- Nerden bileceğiz sizin öldürmediğinizi bakayım? Ben ne katiller gördüm baksan adama kızını bile verirsin damat diye.
Bi yandan da aklına Halitin teyzekızı geldi. ''Şu Mahmut mu ne zırzopsa bi kenarda azıcık kulağını çekmeliyim. İstemese bahsetmezdi Halit. Şimdi jandarma komutanıyla ters düşmek olmaz'' diye düşündü Galip.
Hüseyin içlerinde hala sükunetini muhafaza eden tek kişiydi. Usulca söze karıştı.
- Komiserim bize bir akıl ver. Ne yapmalıyız?
- Orasını bilemem. Bulaşırken bu işe düşünecektiniz.
- Ne yapsaydık be komutanım. Cenaze geçiyor öyle seyredecek miyiz? Yakışır mı? Bizde sevaptır diye bir el attık işte.
- Devir kötü beyamca devir kötü.
Ertesi gün,Ayazağa köyüne gri-siyah şık takım elbiseli, siyah Chevrolet arabalarla güneş gözlüklü ve yüzleri sabit ifadeli insanlar gelir ve direk jandarmaya yönelirler.İnsanların meraklı bakışları arasında arabaların birinden, diğerlerine göre daha keskin bakışlı , siyah takım elbiseli bir adam ve uzun sarı düz saçlı çok güzel bir bayan inerler.
Köylülerden biri *Bunlar federaller olmalı* dedi.
Yanındaki de *O ne demek lan?*
*Bilmem....televizyonda gördüydüm* Haaaa
Takım elbiseli adam kapıdaki görevliye döner:
*Benim adım John Cusack....FBI Türkiye Operasyonları Sorumlusuyum...Bu da bayan Mary Joshu...lütfen beni hemen amirine götür.*
Görevli Halit Başçavuşun odasına girer ve:
*Başçavuşum Can ve Meryem adında iki kişi sizi görmek istiyor.Efbiyaydanmışlar.Sanırım Operatörler ama pek anlayamadım.*
Başçavuş:
*Efbiyay mı ? Hassss..bizim köyde efbiyayın ne işi var kü ?...Al içeri oğlum....*
John ve Mary içeri girerler ve Halit Başçavuş'a kendilerini tanıtırlar.John :
*Konuyu uzatmayacağım....uydudan tesbit ettiğimiz görüntülerde sizin köyünüzde gizlice konuşlandırılmış olan çok gizli hiperantinonyum maddesinin kaçırıldığını öğrendik.Ajanlarımızın tesbitlerine göre kaçırma olayı 3 veya 4 genç tarafından bir tabut kullanılarak çok zekice bir plan çerçevesinde gerçekleştirilmiş.Halit Bey....Bu madde, element sisteminin en değerli maddesidir ve bu uluslararsı bir suçtur.BU GENÇLERİ HEMEN BULMAK İSTİYORUM !....Bu olay sonuçlanana kadar köyünüz ve yakın çevresine giriş ve çıkışlar yasaklanmıştır.*
Halit Başçavuş’a ilk müdaheleyi Er Remzi yapmaya kalksa da Mary onu kolundan tutarak ;
-Durun ben aynı zaman da hemşireyim
-Pihi bacım
-Bana hemen bir şırıngada 2ml gr Sylumtomin verin
-Bıyır ???..
-Sylumtomin diyorum…şırıngaya çekin 2ml
-Haaaaa dımam
der Er Remzi, anlamış gibi yaparak ve teskeresine kalan günlerine bir küfür daha sallayarak,
-yohh şırıngaymış yohh Sülüm bilmem neymiş…
Doğru ecza dolabının olduğu yere gider… ve içinden;
-Ulan bu Sıhhıyeciler ne zaman iş çıkşa çarşı izninde olurlar hep
Ecza dolabına bakar.. Şırıngayı bulmuştur bulmasına ama kadının o sülümbilmemnesi ne ola ki….
Ona bakar, buna bakar sonra gözleri birden ışıldar…
-Bendeki de resmen aptallık..Gözümün önünde duran koskoca Balıkesir Sümbül Kolonyasını göremiyorum kaç saatir..
Ve şırıngaya çeker hemen….
O sırada John, acı acı çalan mobil telefonu ile irkilir… Bu telefon kendisine yalnızca çok çok önemli anlarda kullanılmak için verilmişti… Bekletmeden telefonu açar, o ifadesiz yüzünde ilk defa bir heyecan belirir…
- şşşşş arayan Başkan Carter !!!
der, etrafındakilere sesiz olmasını işaret ederek….ve fısıltılı şekilde görüşmesine devam eder…
Bu esnada Hüseyin Usta , kan ter içide Karakola girer, elindeki mendiliyle koşuşturmaktan terleyen yüzünü silerek… Amerikalıların bu iş ile ilgilendikleri köyde hemen yayılmış ve bu da Hüseyin ustanın kulağına gitmekte geç kalmamıştı doğal olarak.. Aslen Kayserili olan emekli polis Hüseyin Usta, epeydir kendisini Parti işlerine adamış ve hatta yapılacak bu ilk seçimlerde bir yolunu bulup, milletvekili seçilme hesaplarını yapmaktaydı… Amerikalıların köye gelmesini Allahın kendisi için “Yürü Ya kulum” dediği an olarak nitelendirir hemen…Ne de olsa önümüzdeki bu ilk seçimlerde Amerika’nın desteğini alarak seçime girmek onun için kaçırılmaz bir fırsattı…
İki kolu iki yana açılmış şekilde
-Amaannn efendiiiiiiiiiiim…kimler gelmiş… kimler gelmiş
Hüseyin Usta ense köküne inen darbeyle bir an gözleri karararak olduğu yere çöker, zira telefonda Başkan Carter ile konuşmakta olan John, ani bir refleksle, odaya dalan bu kimidüğü belirsiz adama keskin bir juijitsu darbesi uygulamıştır. Artık yerde yatan kişi sayısı ikiye çıkmış, Sister Mary her iki adamı da ayıltmak üzere Sylumtomin’i beklemektedir.
Er Remzi, şırıngaya çektiği güzelim Sümbül Kolonyasının mayhoş kokusuna tavlanmış olarak odaya döner. Yerde yatan adam sayısı karşısında hayretle ağzı bir karış açık kalakalmışken, Sister Mary duruma el koyarak elinden şırıngayı kapar. Önünde ilk yatan şahış olma gafletinde/kaderinde bulunan Hüseyin Usta’yı ustaca çevirerek kol damarını çıkartmak üzere pazularından sıkar. İğnenin damara girmesi ve kolonyanın zerkedilmesini izleyen saniyeler, odayı paylaşanlarca hayat boyu izlerini taşıyacak birer anı/kabus şekline bürünür.
%75 alkolün damarlarına girmesinin keskin acısı ile ayılan, ayılan ve acıyla tekrar bayılıp, tekrar ayılan Hüseyin Usta geçici bir delalet ile yerinden fırlamış ve tepinirken tam da yanında yatmakta olan Halit Başçavuş’un sol el bütün parmaklarını ezmiştir. Bu acıyla kendine gelen Halit Başçavuş, yatar konumdan oturur konuma geçip “neler oluyor ulan burdaaa?” diye feryat ederken tekrar bayılan Hüseyin Usta onun üzerine yuvarlanmış, o anda arada kalmış olan Sister Mary elinde kalan şırınganın kendisine batması ve kalan son 3 ml. güzelim sümbül kolanyasının kıçına saplanıp zerkolması ile
-damn, damn, damn… Johhnnnn… Help me outt…get this phug outta my butttt… Agghhhh…
şeklinde kendi dilinde, elinden o anda gelene bütün nameleri dile getirmeye başlamıştır…
Sevgili “American” yurttaşı ve iş arkadaşını bu şekilde bağırırken farkeden John, odaya tüm hızı ile dalarak, tüm eğitimi boyunca kendisine verilen savunma/savaş taktiklerini, o sırada odayı doldurmakta olan tüm zavallılar üzerinde uygulamaya koyduğu sırada, sahnenin kalanı ne dilimizde, ne de herhangi bir dünya dilinde yer alması neredeyse imkansız bir şekle bürünür. Durumu ancak farkedebilen karakol elemanlarının ve dışarda beklemekte olan efbiay görevlilerinin sahneye eklendiği dakikaları anmak, burada sizlerin ve benim tahakkül sınırlarımız içerisinde bulunabilir
İlerleyen saatlerde, Amerikan Hastanesi koğuşlarında yatmakta olan bu Türk-Amerikan ortak yapımı zavallı insanlar ile ilgili haber ajanslarında geçen bilgiler tüm dünyanın ilgisini bir anda Türkiye üzerine çevirmiştir…
Sahne değişir.. İstanbul da kapalı çarşıda izbe bir kuyumcu dükkanın da yaşlı bir adam iki siyah giyimli bey ve çok şık bir bayan konuşmaktadırlar..
siyah giyimli 1
-Bu abede li ipneler bize hiç bir şey haber vermeden harekete geçmişler..onlardan önce bu maddeyi bizim ele geçirmemiz gerekirdi
siyah giyimli 2
-Hüseyin denilen pezemenkle görülücek hesabımız var pis abede uşağı..vatan haini Sana burda çok iş düşüyo güzelim ..Hüseyin denilen ipnenin ağzından girip burnundan çıkman lazım..
Şık bayan
-Ne bahtsızım ben!Sülük gibi adamlarla uğraşmak hep bana kalıyor
siyah giyimli 2
-Uzatma Bergen bunun bi görev oldugunu unutuyor gibisin
Yarından tezi yok o köye gitmelisin.. yanına iki kadın daha vericez..gidip kendinize perşembe pazarından pırıltılı kıyafetler al..bunları benmi öğreticem sana?!
siyah giyimli1
-Bergen..unutma orada adamımız Deli Salih..operasyonun bütün detaylarını ondan alıcaksın emirlerimizi de..
siyah giyimli2
-hüs ipnesini yönetmek ve ağzından bilgi almak senin için zor olmayacaktır..şimdi gidebilirsin..sana bolşanslar
Pentagon....11 Kasım 1980li yıllar...Çok Gizli Sınır ve Okyanus Ötesi Operasyonlar Odası.İçerde Başkan Carter,ve *Carter's Eleven* diye bilinen Amerika'nın 11 en iyi ajanı vardır.
Carter :
-Baylar,gecenin köründe sizi buraya çağırdığım için sizlerden özür dilemeyeceğim çünkü ben Birleşik Decvletler Başkanıyım...HA HA HA
-Baylar,önünüzdeki dosyalarda Asya Operasyonumuzla ilgili bilgileri bulacaksınız.Maalesef,Türkiye'de çok elim bir olay vuku bulmuştur ve oraya gönderdiğimiz Federaller şu anda çeşitli hastanelerde yatmaktadır.Yani Federaller sıçtı.Bu işin sorumlularını bulmanızı istiyorum.
Slight gösterisi başlar....
-İşiniz 4 ajanı bulmak,kodadları; Eray,Hasan,Ertuğrul ve TheGuy...
-Eray : KGB ajanı olduğunu tahmin ediyoruz.Gerçek adı Hasan Şaş...İçikiye çok düşkün...
-Hasan : O da KGB ajanıdır kesin.Gerçek adı Abdülaziz İskender.O da kumara çok düşkün.Ama Türkiye'de kumar gelişmediği için sadece beştaş oynayabiliyor.HA HA HA
-Ertuğrul : Ertuğrul bir double agent..Gerçek adı Hakkı Savunur.O da yoğurda çok düşkün...Bize verilen bilgi bu...'^+'%+%'^+&nin istihbaratı...
-TheGuy : TheGuy bir double, triple hatta double-triple ajan olabilir.Liderleri.Gerçek adını kimse bilmiyor.Marco, Marko Paşa, Don Juan, Carlito, Patoz gibi takma isimleri var.Kadınlara olan düşkünlüğüyle tanınıyor.Slaytlarda bunu açıkça görebilirsiniz.
-Ajan 10(joshuatree), TheGuy'ı yakalama görevini sana veriyorum.Makyaj odasına git, Corci seni muhteşem bir hatun kılığına soksun.Hepinize bol şans...
Ajan 10 dışındaki 10 ajan gülmekten komaya girerler.2 adet S.W.A.T Ajan 10'u makyaj odasına götürür zorla...
-Bayler, toplantı bitmiştir...dışardaki helikopter sizi Ayazağa köyüne götürecek.Oradaki göstermelik göreviniz;T.C.Ziraat Bankası Tarımı Destekleme Fonunun Kredibilite çalışması olacak....
Carter odanın kapısını kapatır ve Atari'de Dobişko oynamaya devam eder....
28 Aralık 1980....Pentagondan yola çıkan B... markalı helikopter (her ne kadar kendim de inanmasam hikayeye uymak gerek) 3 gün süren yolculuk sonunda İstanbul semalarına ulaşır ve Carter’s Eleven ekibi Ayazağa kampusü olarak bilinen mevkiye yakın bir yerde kamp kurar, olayda adı geçen ve 4 kişi oldukları kesinleşen şüphelileri bulmak için çalışmalar hızla başlar.
Ekibin 1 numaralı ajanı Jos (Ajan10 ki buna 19 daha iyi uyardı ama neyse) marifetli ellerden geçerek muhteşem bir hatun kılığına sokulur. Ajan10 un buradaki amacı double-trible ajan sanılan TheGuy ı ağına düşürerek önemli bilgileri ele geçirmektir (zor olmayacağından emin olabilirsin Ajan10 rahat ol,, hoho ) ve bir Türk ismi olan Gamze takma ismini alır.
Ajan 10’ nun görevi, belirtildiği üzere fakülteye sızarak bir takım önemli deliller toplamaktır. KGB ajanı sanılan şüphelileri enselemek ajan10 un elindedir artık. Gamze girmiş olduğu kılığa alışmakta fazla zorlanmaz, bir iki denemeden sonra hemen işi kavrar. (yanlış anlaşılmasın bu ajanın yaratıcılığından, sanatsal ruhunun ön plana çıkmasından kaynaklanmaktadır.)
FBI Türkiye sorumlusu John Cusack yanına diğer ajan arkadaşı ve aynı zamanda metresi olan Mary Joshua ile kampa gider. (hikaye gereği isimlere sadık kaldık ama kasıldık burada kim nedir ne değildir)...Sözleşildiği üzere Başçavuş Halit de saatinde yerini almış toplantı başlamıştı.. Halit çavuş olayı henüz kavrayamamış olmamasına rağmen böyle bir olayın içinde olmaktan son derece keyifliydi zira sakinliğini şu ana kadar bozmayan köyde bir vukuat vardı.. Mr. Cusack slight gösterisinin başlaması için mary e işarette bulunur ve slight gösterisi kadınlara düşkünlüğü ile mim salmış olan TheGuy ın filmleriyle start alır bunu Eray, Hasan ve Ertuğrul un slight gösterisi takip edecektir.
Şrak trak sesleri bir süre odada sessizliğe neden olur fakat Başçavuş Halit in **amanın, gurban olduğum alahımın sesleri odaki sukuneti kısa süreliğine olsa da bozar. Gamze takma isimli Ajan10 slight gösterilerini en arka saflarda büyük bir dikkatle izlemekte ve görevi gereği önemli püf noktalarını kaçırmamaya çalışarak pratik yapmaktadır. Bu arada Başçavuş un eşi benzeri olmayan bakışlarına da maruz kalmaktadır tabii...
-Millet sıçtıgını temizlemek için kagıthane deresi yerine tuvalet kagıdı kullanmayı akıl etmeye yeni yeni basladı be Muharrem ...de mi ha...
-He dogru dersin be Huseyin aga...Bakalım bu poku nasıl temizleyecegiz?
-Neyse bakalım...
Karakolun kapısından içeri girip,karakolun bahçesinden alınan toprak ile doldurulmuş üzerinde Y A N G I N yazan 6 tane kırmızı kovanın yanına iliştiler hepsi.
Kapıdan girerken kapıdaki memur onlara orada beklemelerini söylemişti.
Turkiye de yaşamanın iyi bir yanı da buydu...
Ya burası İngilizya memeleketi olsaydı...
F I R E yazan içi toprak dolu yangın kovaları ile yangına mudahalede 2 kova eksikle olacaktı.
Yan taraftaki odanın kapısının aralıgından gelen telefon konusmasına istemeden kulak kabarttılar...
-Kardeşim olay yerine ekip çıkalı 45 dakka oldu nasıl gelmedi dersin...........Biz aslında şikayet gelmedikçe karı koca kavgalarının arasına girmiyoruz........Tamam da sen kimi oluyorsun?.....Karısı oluyorsun anladık ama aranıza girmemiz dogru mu şimdi......Şimdi benim karımla arama birisi girse ben daha çok kızarım.....Ama madem komsular aradı gönderdik ekibi........Kafan mı kanıyor?.......havlu tut iyi bastır ben anons edeyim...
-merkez 4278 - 4279 tamam...
-4279 dinlemede
-buuuu kavga şikayeti mahalline ulaştınız mı 4279 tamam
-olumsuz merkez 4278 adresi arıyoruz
-anlaşıldı tamam
Telsizi bıraktıktan sonra dışarı çıkan memeur bekleyenlere bakıp...
-Sizler kimi beklyonuzdu?
-Komser ile görüşeceedik...
-Ne konuda?
-Vallahi kahvede oturup Muhammer ile tavla oynayan.... diye baslayarak olayı bir kez daha anlattı Huseyin Abi...
Tamam geçin şöyle bir ifadenizi alalım ve zapıt tutalım.Ekip gelince olay yerine göndeririz...
-Tamam memur bey evladım...
Dolaptan çıkardıgı 3 adet matbu evrak arasına karbon kagıtlarını itinayla yerleştirip 2 kere kontrol ettikten sonra daktiloya takan memur:
-Nufus cuzdanını ver...
-Ben mi? dedi huseyin abi..
-Kim ifade verecek?
-Huseyin abi dedi muharrem...
-He ben vereceedim...
-Tamam sen ver...
-Yanımda yok ama memur bey oglum...
-O zaman ifade elamyız nufus kagıdını al öyle gel...
- Apollo 32...burası Houston
- yok yaaa ben de Eczane'den arıyorlar sanmıştım.
- Saçmalama Astronot Michael...Rutin olanı yapıyorum..Tamam orda 4,5 aydır çalışıyor ve buyüzden sinir sistemin yıpranmış olabilir ancak en azından akşamları benim gibi evde karı dırdırına maruz değilsin. Kıymetini bil man...
- Uzatma da ne diyeceksen çabuk söyle Houston.. KDV fişlerimi yazıyordum...
- Dinle, Turkiye,İstanbul,Ayazağaköyü alıcılarımıza sanırım parazitlenmeler oluyormuş.. Önemli bir operasyon yürütülüyor orda.. Şu arızayı en kısa zamanda gidermeni istiyorum..
- Houston, konu ile ilgileneceğim.. Bu arada Ecza dolabına Viagra koyan hayvan kim sen onu bul bana... Eşşşşşolueşşşeğin yüzünden karanlıkta hapları karıştırınca uzay elbisem delindi.. Şuan yedek olanla idare ediyorum..
- Anlaşıldı Apollo32... yoksa 31 mi demeliydim.. kihkihkihkih
-zııııt bızzzzt parazzııııt bızzzttttt ebınzzzzıııttt
Görüşmenin kesilmesinden sonra Astronot Michael verilen görevi yapmak üzere işinin başına döner.. Ancak, uzay aracının arka bölümünden gelen, hiç de alışık olmadığı bir sesle irkilir.
- Ellers Yukarıs !!!
Karşısında, kendisine doğrultulmuş silahı ile durmakta olan siyah şık bir uzay elbisesi giymiş ve aynı şıklık ve siyahlıkta bir kask takan yabancıyı görür..Korkudan ödü ile opu yerdeğiştirmek için birbirlerine doğru hareket ederler..
4,5 aydır uzayda olmasına rağmen nasıl olmuşta o aracın içinde bu herifin varlığından haberdar olamamıştır..Aklına burnunu karıştırdığı anlar gelir..Utanır..kızarır..Houston kamerlarından bile gizlenmiştir oysa...
Dili gırtlak borusunun ortalarına doğru yol almaktayken, karşısındaki adam konuşur..
- Ben KGB ajanı Paysagenov... Özel bir görev için burdayım.. Derhal tüm kameraları ve dinleyicileri kapat..... Ulan...
-Pe pe pe ki... der ve kapatır..
Pasyageov kaskını çıkarır... Rus'un Kurt bakışları Michael'i daha da korkutur...
Paysagenov, aslen Jalovia doğumlu olup, ilk ve orta öğretimini tamamlamak yerine daha 7 yaşındayken bir op varmış gibi bitki böcek işleriyle uğraşmıştır.. Kız kardeşi Tilia ona bu konuda ençok yardım eden kişi olmuştur o yaşlarda.. Babası ise onun hep ya bir KGB ajanı ya da Mafya babası olmasını isterdi... KGB ile tanışması ise tesadüf eseridir. 30lu yaşlarının başında, bir İstanbul operasyonu'na davet edildi..Görevi gereği Moskova-İstanbul arasında mekik dokuyarak güya bitki danışmanlığı yapacaktı her iki tarafa da... Bu gürev onun ikinci göreviydi ve görevi gereği Moskovadan gelen emirler doğrultusunda Amerikan casus uydularını tek tek yok edecekti..
ilk iş olarak Moskova ile iletişim kurdu...
- Moskova ben Pays...
- Pasy olum demek ele geçirdin aracı..aferin lan senden hiç beklemezdik..
- şşş uzatma ve neler yapılması gerektiğini söyle..
- Şimdi Ayazağıköyü'nü dikizleyen uyduyu bul ve yok et..
- Anlaşıldı... eee bukadar mı? peki dönüşte birşey istiyormusunuz Freeshop'tan ...Gucci Rush falan?? hehehhehe
Moskovadaki yanındakine ;
- Ulan dedim size bu adamı yollamayalım diye dinlemediniz..
Ayazağa Köyü yakınlarındaki ormanlık bölge...gecenin körü....21 Aralık 1980...B....marka helikopter ormana iner..içinden Carter's 11 iner...
-şşşş ses çıkarmayın olm yerin kulağı var.sen de ses çıkarma fıstık..pardon...ajan10...hihohohohoho
-nebE ajan5
Bu arada az ilerden sesler gelmektedir.
-Bi kereden hiçbişey olmaz..hadi..
-Ama Marco...nasıl olur...eke eke..
-Kızım seni alacam söz....toplu nikah kıyacam hepinize...valla...GardenCity ve Pool'unun üstüne yemin ederim..
-Peki Marco...ama ormanda olmaz
-Şşşş ailemle yaşıyorum...olmaz...
Bu arada Marco önayaklarını kullanmaya başlamıştır bile
-Marcom...
Ajan10:
-Oha be...bu TheGuy değil mi?...yuh...
Ajan5:
-Sıçtın olm sen..bekaret kemeri iste Pentagon'dan...
-Ne op yiycem ben ?...My god...
-Bu herif gaza geldi mi ajan majan dinlemez...durumun kötü josh..hihihihihihi
-Karargaha gidelim bi plan yapacaz
-Karargah nere ?
-Ayazağa cami...Müslümanlar için kutsal olduğu için orayı şeyetmişler...orada rahat edermişiz...bu arada ajan5, sen de imam olacan...HA HA HA
Aynı zamanda Kremlin sarayı....Moskova....Ajan paysagenov ve Gorbaçov konuşmaktadırlar...
Gorbi:
-Yoldaş ! Pörtlettiğin uydu için seni tebrik ederim...Bu da ödülün...1 şişe Stalichnkaia...yavaş iç..
-şşş
-Pay....yeni görevin Türkiye'de...aldığımız bilgilere göre yankiler çok değerli bir maden bulmuşlar...ve slaytta görmüş olduğun joshuatree isimli ajanın da içinde olduğu 11 ajan Türkiye'de şu anda...görevin...önce onları etkisiz hale getirip TheGuy isimli madenin nerede olduğunu bilen ajanı bulmak.Bu görevde sana kardeşin Tili ve bir kurt köpeği eşlik edecek.Göstermelik görevin ise bahçe, bitki, ot işleriyle ilgilenen ve aynı zamanda milliyetçi bir kişiliğe sahip bir mimar olmak.Tiliyi ve kurt köpeğini iyi kullan..başarılar yoldaş
-şşşş
Carter's 11 camiye yerleşir....Paysagenov Türkiye'ye doğru yola çıkar...Hüseyin ajan10'u mini eteği ve permalı saçlarıyla camiye girerken görür ve Başçavuş Halit'e gider hemen.....
Fırat, söğüt ağacının altında püfür püfür esen rüzgar ile klasik öğlen uykusuna dalmak üzereydi. Rüyasında yine Zeliha ile geçen ay, buğday Ambarının arka tarafında kendisinin yaptığı 3 katlı barınağın en alt katında fingirdeştiği günü görmeyi hayal ediyordu. Bir haftadır hemen hemen her gün bu rüyayı görüyor ve ter içinde uyanıyordu. Esen rüzgarın paçalarının arasından girmesi için bacaklarını rüzgarın geldiği yöne ve açıya ayarladı.
Göz bebeklerindeki hareketlenme, göz kapağı kapalı olmasına rağmen farkedilecek derecede hızlanmıştı.
Zeliha parmaklarının ucunda Ambarın kapısını açtı. Bir ceylan gibi süzülüverdi içeriye. Herzamanki gibi üzerindeki giyisileri çıkarırken beşibiryerdelerini boynunda bıraktı. Fırat'ın babasından kalan son araziyi de satarak Zeliha’sına aldığı hediyeydi onlar ve görmesini istiyordu birazdan yaşayacakları sıcak saatler için. Koca memelerini bir sağa bir sola sallayarak Fırat'ına yaklaştı ve boynundan yalamaya başlayarak dudaklarına ulaştı.
Möööööööö !!!!
Hasssstttiiir diye zıpladı Fırat yerinden. Osman Ağa'nın Sarıkızıydı yüzünü yalayan, elide Sarıkızın memelerindeydi. Osman ağanın karısı, o gün için gerekli sütünü aldıktan sonra Sarıkızı serbest bırakmış, o da güneşin altında otlanmak yerine Fırat gibi Söğüt ağacının altında gölgelenmeyi tercih etmişti.
Fırat ter içinde sırılsıklam olmuştu yine. Toparlandı aniden ve serinlemek için Dölcan çayına doğru koşmaya başladı…
Kendini Dölcan’ın daima ılık akan suyunun içine bıraktığında, rüyasını burada sonlandırmayı düşündü. Sarıkız o herzamanki sona ulaşmasına izin vermemişti bu kez. Ellerini suyun içine soktuğunda boyunu aşan sudan bir fırt yuttu istem dışı. Ayağını basacak bir yer aradı ki bir eli meşgulken ayaklarıyla dengeyi sağlasın diye. Biraz derindeydi ve bulanık sudan dibi göremiyordu. Kıyıya doğru yüzdü Fırat. Ayakları ile seviyeyi ölçmek için boy verdiğinde, ahşap birkutunun üzerine çıktığını farketti. Oysa Dölcan’ın dibi herzaman balçık çamurdu.
- Bu ahşap kutu ne ola ki?
dedi içinden o herzamanki merakıyla.
Adeta bokunda boncuk bulmuş edasıyla dibe dalıp ahşap kutuyu kıyıya çekmeye başladı.
Kıyıya ulaştığında ahşap kutunun ancak yarısı karaya çıkmış kalan kısmı bulanık suyun içerisindeydi. Çekti ve ….
Görünce o bunaltıcı öğlen sıcağında adeta dona kaldı Fırat…