Biraz karışıklık yaratalım şu soruyu düşünürken..ordan burdan...

Anlamlar üretmeyen ve bunları dolaşıma sokmayan bir toplum söz konusu değil. O halde kültürü de anlamların üretimi olarak düşünmek gerekir, her yerde olan anlamların ifade şekli değil. Anlamlar; insanlar, guruplar, sosyal, ekonomik sınıflar, kurumlar, yapılar ve şeyler arasındaki sosyal ilişkilerle ve bunlar sırasında oluşurlar. Sosyal dünya içinde üretildikleri, dolaşımda ve mübadele süreci içinde oldukları için de hiçbir zaman tamamıyla sabit değillerdir. Bunun "anlamı" şudur: Anlamlar belli bir sosyal bağlamda gelseler de tamamen orijinal bağlamı tarafından belirlendiklerini söyleyemeyiz. Anlamlar bir bağlamdan ötekine hareket ederler, bazen kendilerini başladıkları yerden çok uzakta bulurlar, esnetilir, değişir yerlerinden edilirler. Birisine söylediğiniz bir söz niyetinizin çok daha dışında tamamen farklı bir giysiye bürünmüş olarak karşıya gidebilir.Burada anlamların bu geçişinde yanlış giden bir durum yoktur, anlamın yaşadığı süreç önemlidir. Bir doküman, yazarını ya da hangi koşullarda yazıldığını bilmesek bile bizim için anlaşılabilir olabilir. Bu, anlam bağlamından bağımsız demek de değildir. Burada söz konusu olan, yazarın kim olduğunu bilmenin bize başka bir tür anlam bağlamı sağlayacağıdır.
Gönderici- alıcı- mesaj doğrultsunda işleyen klasik iletişim modeli sosyal dünyada anlamların nasıl üretildiğine ilişkin bir açıklama getirmez bize.
Çünkü anlamın zaten orada olduğunu mesajın içinde paketlenmiş olduğunu ve basit bir şekilde bir noktadan ötekine gittiğini var sayar. Anlamın paketlenmiş olduğunu varsaymak, metne modernizmin bakışıdır denebilir. Metnin içinden çıktığı toplum ve tarihsel, ekonomik koşulların göz önüne alınması ile anlamaya çalışan bir eleştiri kurumunun varlığı söz konusudur bu durumda.
Yaşamsal önem taşıyan hareketlerden gündelik işlere kadar herşeyi bir metin olarak ele alan postmodernizm varsa yoksa "yorum" ille de yorum der.Yazar, okur ve metim ilişkilerini değiştirir, yazarı öldürüp yerine okuru koyar. Yani okur artık hiyerarşik bir çağrışımı olan özne nesne ilişkisi içerisinde birşey öğretilecek bir özne, anlamların tepsi ile önüne getirildiği pasif bir okur, değildir.Yazarın yazdığını yeniden yazar, metne istediği anlamı atfedebilir. Buna çeşitli isimler takılmış "writerly" ya da yazılabilir metin diye kullanılıyor en çok. Yani anlam burada okur ile metin arasındaki etkileşimde yatar.Derrida gibi adamlar en uç durumda olanlar yani, yazarın yazdığı aslında söylemek istediği şey değildir demeye getirip iyice kafa karıştırırlar. Bu durumda Jules Verne'nin hikayelerini Fransız sömürgeciliği olarak da okumak mümkündür.
Özetle postmodern düşünürlerin yazarın ölümü dedikleri bu durum karşısında kutsal metinler bir sorun olarak karşımıza çıkar. Her türlü bütüncül üst anlatıyı reddeden postmodernizm insanlığa doğruyu ve iyiyi öğretmek için gönderilmiş bu metinleri nasıl okumalı şimdi? Üst anlatıları reddetmek dinsizlik ya da tanrı inancından yoksun olmak değil ki. Bu durumda kutsal metinler için de sonsuz sayıda yorumcu ve ukala postmodern okurun varlığını mı kabul edeceğiz? (Haci'nın postmodernizmin biraz da ukalalık olduğu yolundaki görüşü aslında çok da yanlış değildi :))
Bu metinler içerisinde bir tanesi zaten yorum değil mi. Başkaları yazmamış ya da aktar mıyor mu? Matta, Yuhanna ve diğerleri postmodernizmin ön plana çıkardığı aktif okurları mı oluyor şimdi?
Öte yandan Kuran'ın durumu daha farklı. O Allah'ın sözü değil mi? Burada nasıl bir kesişim kümesi kurmak gerekiyor? Ne neyi kapsıyor? Ayrıca burada metin, okur, yazar, pasif okur,okunur metin, yazılır metin yorum ve eleştiri kavramlarını da açmak gerekecek...İş çıkardım başıma durup dururken...Benim kafam karıştı, zaten karışıktı...
Sevgilerle